Havaalanları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Havaalanları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Eylül 2016 Cuma

Biniş Kartı...

Günaydın dostlar…

Hepimiz büyük paralar vererek akıllı telefonlar alıyoruz fakat onların nimetlerinin birçoğundan da faydalanamıyoruz. Herkes elindeki akıllı telefonların marifetlerinin ne kadarını kullanabiliyor acaba?
Hemen hemen hiç kullanılmayan özelliklerden bir tanesi de, uçuş için biniş kartı yaratabilme özelliği. Günümüzde her havayolu şirketinin akıllı telefonlara indirebileceğiniz aplikasyonları var. Bu programları kullanarak, bilgisayarda veya havayollarının kendi ofislerinde yapabileceğiniz işlemlerin hemen hemen hepsini yapabiliyorsunuz.


Akıllı telefonu olan herkes, telefonunu kullanarak check-in yapabilir ve elektronik biniş kartını yaratabilir. Peki, yaratıyor muyuz? Ne yazık ki, bu fonksiyonu hemen hemen hiç kimse kullanmıyor. Bu işlemi yaptığınız zaman, yaratılan elektronik biniş kartını telefonunuzdaki Cüzdan (Wallet) uygulamasında saklayıp, havaalanındaki işlemleriniz için kullanabiliyorsunuz. Biniş kartı göstermeniz gereken her noktadan telefonunuzdaki kartı göstererek geçebiliyorsunuz. Biniş kapılarındaki optik okuyucular da bu kartı telefonunuzdan rahatlıkla okuyabiliyorlar.

Ayrıca; yaratmış olduğunuz biniş kartını, e-mail veya SMS yolu ile de telefonunuza yollayabilirsiniz. Cüzdan uygulamasında bir sorun olduğu takdirde, bu şekilde gönderdiğiniz kart da yedeğiniz olur.

Bu işlemin en büyük yararı, havaalanlarının kalabalık ortamında check-in kuyruklarında sürünmemeniz oluyor. Sadece bavul bırakmak için tasarlanmış bankolardan bavulunuzu verip gidiyorsunuz. Bu ortamlarda genelde ya hiç kuyruk olmuyor, ya da çok az kuyruk oluyor. Sadece el bagajınız varsa, o zaman buna da gerek yok, doğrudan kapıya gidebiliyorsunuz.
Elektronik biniş kartlarının ikinci yararı da ağaçları kurtarması. Her gün yüzbinlerce defa yazdırılan biniş kartlarını ne kadar az kullanırsak, o kadar fazla ağacı kurtarmış oluruz. “İncecik bir karttan ne olacak kardeşim?” demeyin. O incecik kartın ağırlığını milyonlarla çarparsanız, rakamlar bir anda büyüyor.
Her uçağa bindiğimde bu işlemi gözlemliyorum ama ne yazık ki, elektronik biniş kartı ile binen genelde 1 veya 2 yolcu oluyor. Şu anda olay %1 seviyesinde. Bu oranı arttırmalıyız diye düşünüyorum. En yakınımdaki arkadaşlarım bile bu uygulamayı kullanmıyorlar.

Bir arkadaşım da, “Telefonumu kaybedersem veya evde unutursam ne olacak?” diye sordu. Hiç sorun değil havaalanında tekrar biniş kartı bastırmanız mümkün. Bunun için de sırada beklemenize gerek yok. Büyük havaalanlarının hemen hemen hepsinde biniş kartı veren check-in cihazları var.

Burada dikkatli olmamamız gereken konu, telefonun şarjının bitmemesi konusudur. Amcam geliyor havaalanına, elektronik biniş kartını göstererek güvenlikten filan geçiyor, daha sonra da uçak saatine kadar telefonda konuşarak, pilini bitiriyor. Bu duruma da bir, iki kere şahit oldum. Böyle bir durumla karşılaşınca, kimileri havaalanının koridorlarında piriz arıyor, kimileri de yeniden biniş kartı yazdırmak derdine düşüyor. Elektronik biniş kartı kullanmak istiyorsanız, telefonunuzun yeterli şarjı (en azından kapıda okutacak kadar) olduğundan emin olmanız gerekiyor. Saatlerce oyun oynayarak şarjınızı bitirmeyin…
Bir uyarı da havayolu şirketlerine yapmak istiyorum. Bavul bırakmaya gittiğinizde, her ne kadar “Benim biniş kartım var, sadece bavulumu bırakmak istiyorum.” deseniz de, çalışanlar ısrarla sizin için biniş kartı yazdırıyorlar. Bu da olayın bütün amacını öldürüyor. Bunu önlemek için, istemediğinizi çok net bir şekilde vurgulamak gerekiyor.
Dostlar, akıllı telefon kullanımı hem kolaylık sağlıyor, hem de çevresel faktörlere yardımcı oluyor. Ben ilk günden beri bu şekilde gidip geliyorum. Defalarca denediğim için, sizlere de gönül rahatlığıyla tavsiye edebiliyorum.

Bazı arkadaşlarımız da, biniş kartlarını A4 kâğıtlara yazdırıp geliyorlar. Bu yöntem de güzel işliyor ama kâğıt ziyan etmemek açısından çok iyi bir seçenek değil. Şahsi fikrim, akıllı telefonların kendimize ve çevremize yararı olacak her türlü özelliğini kullanmamız yönünde. Sadece 2 oyun oynayıp, 2 sosyal platforma girip, 3 resim çekmek, 3 gazete okumak için akıllı telefonlara bu kadar para yatırmamıza gerek yok.
Bu sabah sizlere dikkatimi çeken tek bir kullanımdan bahsettim. Akıllı telefonların başka alanlarda da zaman ve para tasarrufa sağlayabilecek, çevreyi koruyacak fonksiyonları olabilir. Araştırıp, öğrenip kullanmalıyız…

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

10 Temmuz 2016 Pazar

Dokuz Günlük Eziyet...

Günaydın dostlar…

Kimse kızmasın, “dokuz günlük tatil” diye başlık atmak hiç içimden gelmedi. Artık saçlarının yarısından fazlası beyazlamış ve bu tip eziyetleri defalarca yaşamış bir kişi olarak, bu seferki tiyatronun bir parçası değildim ama eş, dost, arkadaşlar gerçek anlamda büyük eziyetler yaşadılar.
Yolların, otobüs garlarının ve havaalanlarının korkunç hali yaşanılacak eziyetin ilk belirtileri gibiydiler. Benim gibi, bayramda bir yere gitmeye tövbe etmiş olanlar bu sıkıntıları uzaktan izlediler ama birçok kişi de kendini korkunç bir düğümün içinde buldu. Bavullarını sürüye sürüye kilometrelerce yürüyen zavallı insanların görüntüleri televizyonlardan hiç eksik olmadı.


Rezillik çekmeyeyim, perşembeden döneyim diye karar veren insanlar bile perşembe akşamı büyük çile yaşadılar. Bazı arkadaşlarım 4-5 saatte Sakarya’dan İstanbul’a gelemediler. Gece yarısı bu durumu birkaç kere yaşamış bir insan olarak, bu durumun nasıl bir eziyet olduğunu çok iyi bilenlerdenim. Bir yerlerde durup, tuvalete bile gidemezsin.

Dün akşam televizyonda izledim; amcanın biri Akçay’a gitmeye çalışıyor, polis de, “kilitlendi artık kimseyi sokmuyoruz” diyerek, içeri sokmuyor. Bayram tatili diye ben buna derim.

Hadi Akçay’dakiler içeri giremedi; ya Avşa Adası’nda açlıktan fırınlara saldıran tatilcilere ne demeli? Zaman ve para harcamışsın, tatile gitmişsin ama yiyecek bir gram bir şey bulamadığın için gece yarısı fırınlara saldırıyorsun. Bayram eğlencesi diye ben buna derim.

Gururumuz Çeşme’de de durum çok farklı değildi. Belediye başkanının şöyle bir sözüne tanık oldum; “50,000 kişi için altyapısı kurulmuş bir ilçeye 700,000 kişi gelirse olacağı budur. Ne su yeter, ne elektrik yeter, ne de kanalizasyon yeter”. Türkiye’nin en önemli turizm ilçelerinden biri diye ben buna derim.

Çeşme demişken, Bodrum ile ilgili hiçbir şey duymadım ama eminim durum orada da çok farklı değildir.
Bu rezillik her bayramda yaşanıyor ama bu sene korkunç boyutlara ulaştı. “Nasıl olsa bir yer buluruz” deyip, gidip kumsallarda uyuyanlardan tutun da, bir otel odasında 6 kişi kalmak zorunda kalanlara kadar, her türlü rezillik vardı. Paranla rezil olmak diye ben buna derim.

Bozcaada’ya o kadar çok insan gitti ki, neredeyse adayı devireceklerdi. Muhteşem bir tatil süresince gerilen sinirler yüzünden, dönüş feribotunda insanlar 40 dakika boyunca durmadan kavga etmişler. Feribot yanaşıp, jandarma devreye girmese daha da edecekler ama Allah acımış da sefer bitmiş.
Dostlar, nüfusumuz sürekli olarak artıyor ama turistik ilçelerde bir gelişme, bir büyüme yok. Alaçatı’daki kalabalığın arasına sıkışmış ve “evime dönmek istiyorum, buradan çıkmak istiyorum” diye bağıran kadıncağızın tek günahı, bayram tatilinde bir yerlere gitmeye kalkmış olmak.
İşin daha acı tarafı da ne biliyor musunuz? Bütün bu rezilliği yaşamış olan dostlarımızın, yaşananlardan bir gram ders çıkarmaması. 2 ay sonra aynı rezillikler bile bile bir kere daha yaşanacak. Hiç kimse, “geçen bayram yollarda sürünmüştük, gittiğimiz yerde rezil olmuştuk bu bayram aynı hatayı yapmayalım” demeyecek…

Bütün bunlar yetmezmiş gibi, bir de bu büyük eğlence için kaybettiğimiz onca insan var. Laf anlamaz, kural tanımaz, bana bir şey olmaz yapımız yüzünden ölen 120’den fazla insan. Yazık değil mi bu insanlara ve geride kalanlara. Ne için öldü bu insanlar? Ülkeyi mi savunuyorlardı? Cevabı da ben vereyim; her zaman olduğu gibi bizim içimizdeki trafik canavarı yüzünden öldüler. Açıkgöz tavırlar ve başkasının hakkında tecavüz etmeler, insanların ölmesinden başka hiçbir işe yaramıyor. 400’den fazla da yaralı var…

Kaybettiklerimize Allah’tan rahmet, kederli ailelerine de başsağlığı diliyorum. Hepsinin mekânı cennet olsun. Hiç umudum olmasa da, “umarım bu acılar bir daha tekrarlanmaz” diyorum…
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

27 Kasım 2015 Cuma

Cell Phone Lot

Günaydın dostlar…

Sabahın ilk ışıklarıyla beraber hemen bir itirafta bulunayım. Benim de birilerini karşılamak için zaman zaman havaalanı yolunun kenarında beklediğim olmuştur.
 
Gelen yolcularını karşılamak için yol kenarında bekleyen insanları hepiniz görmüşsünüzdür. İnsanların buralarda beklemesinin en büyük nedeni havaalanı park alanlarının son derece pahalı olmasıdır. Bir diğer nedeni de bu parklara girip çıkmanın zorluğudur.
Para ödemekten kaçınan bir insan değilim ama dışarıda bekleyip gelen yolcuyu kapının önünden almak gerçekten de çok kolay oluyor. Parka gir, bilet al, bavulları arabaya kadar sürükle, bilet öde gibi işlerle de uğraşmamış oluyorsunuz. Hemen belirteyim, havaalanlarındaki park alanlarının pahalı olması sadece bizim ülkeye özgü bir durum değil. Genelde de dünyanın birçok şehrinde bu alanlara park etmenin bedeli yüksek oluyor.

Buralarda beklemek iyi hoş ama riskleri de var. En son Sabiha Gökçen Havaalanı'nın dışında beklediğimde arabaya gelmeyen satıcı kalmadı. Ne sattıklarını bile bilmek istemeyeceğiniz tipler, gece boyunca arabaların arasında dolaşıp durdular. Gecenin karanlığında karşınıza her an her şey çıkabilir.

Sokaklara park etmeyi akıl eden tek millet biz miyiz? Bir tek biz değiliz. Her millet bu işin maddi ve manevi açıdan çok daha kolay bir yol olduğunu fark etmiş durumda. Amerikalılar da bunun farkındalar. Onlar da bir müddet sokaklarda beklemişler ama daha sonra vatandaşına hizmet etmeye meraklı olan devlet, onlar için bir bekleme alanı yaratmış. Adına da “Cell Phone Lot” demiş.
Burada iyi anlamamız gereken konu, devletlerin olaya bakış açısıdır. Biz de, polis gelip zaman zaman insanları oradan kışalarken, orada devlet bu soruna bir çözüm getirmiş. Polisin yol kenarından kovduğu insanlar havaalanı içinden bir tur atıp yonca yaprağından dönüp yine aynı yerlerine park ediyorlar. Bu durum da havaalanı içinde gereksiz bir trafiğe ve benzin israfına yol açıyor.

Amerikalı hizmeti verir ama kurallarını da koyar. Bu alanlarda en ufak bir güvenlik olmadığını ve herkesin kendi sorumluluğunda buraya park etmesi gerektiğini baştan belirtmiş. Kapıda bir memur olsa da güvenlikçi değil. Bir diğer konu da, bu alanlarda en fazla bir saat kalınabiliyor olması. Buraya park etmek ücretsiz ama bir saatten fazla kalırsanız en pahalı park fiyatından ücrete tabii oluyorsunuz. Hiçbir türlü ticari araç bu parklara park edemiyor.

Bizde böyle bir alan yapsan, iki gün sonra kamyon park alanına dönüşür. O yüzden de ticari araçların girmesi yasaklanmış. Bu yasağa gişedeki memurun eşi, dostu, akrabası da dâhiller.

Buraya park eden insanlar arabalarının içinde oturmak zorunda. Arabanı park edip yok olmak yasak. Arabayı terk etmek demişken, bu parkta tuvalet de yok. Şartlar hemen hemen yol kenarındakinin aynısı.
Adam hizmetini veriyor. Yol kenarındaki çirkinliği ve kaza riskini bu şekilde önlüyor. Verilen hizmeti takdir etmek ve ona göre uygun davranmak da vatandaşa kalıyor.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

31 Mart 2015 Salı

Rüyalarım Var Benim

Günaydın Dostlar,

Bu sabah rüya görerek kalktığım için çayımı içerken gördüğüm rüyaları düşünmeye başladım. "Rüyalarım var." dediğime bakmayın, hepsini toplasanız üç değişik rüyam var benim. Bu sabaha karşı gördüğüm rüya onlardan biri değildi ama genelde rüyalarım hep stresli ve sıkıntılıdır.
Vallahi nedenini ben de bilmiyorum, literatürde yazdığı gibi çocukluğuma inmek lazım.

Toplam üç değişik rüya.
 
En stresli günlerden sonra gördüğüm "okuldan mezun olamama" rüyam var. Üniversiteden bu dönem sonunda artık mezun oluyorum, diye düşünürken bu işlere bakan insan bir anda “Sen daha diploma alamazsın, üç dört dersin eksik.” diyerek karşıma çıkıyor. Allah kahretsin, ben herkese mezun oluyorum dedim, her şey bitti zannediyordum, bu üç ders de nereden çıktı diye söylenirken uyanıyorum. Allaha şükür yataktayım diye rahatlıyorum.
Bu rüyayı en az yüz kere görmüşümdür. Amerika’da okurken yapılan danışman görüşmelerinin bilinçaltımda bıraktığı bir iz bu. Tek tek 128 kredilik ders listesinin üzerinden geçilir ve her şey tamam mı diye bakılırdı.

İkinci rüyam "bir türlü uçağa binememe" durumudur. Eğer ki üniversite rüyasını görmezsem kesin uçağa binemem. Bu rüyanın iki hali var. Birinci durumda bir türlü bulunduğum yerden kıçımı kaldırıp havaalanına gidemiyorum. İkinci halinde ise havaalanında bir türlü bineceğim kapıya gidip uçağa binemiyorum. Check-In kuyrukları, pasaport kuyrukları, güvenlik kuyrukları gibi aklınıza gelebilecek olan her türlü zorluk karşıma çıkıyor. Bir türlü bu engelleri aşıp uçağa binemiyorum. Nitekim hiçbir rüyamda da uçağa binemedim. En fazla kapıya kadar gidip o aşamada uyandım.

Havaalanlarına son dakikada gitmeyi hiç sevmem. Bugüne kadar hiç uçak kaçırdığımı da hatırlamıyorum ama nedense bu rüya bir türlü peşimi bırakmaz.
Yukarıda da belirttiğim gibi ben çok fazla rüya görmem. Kim bilir belki de gördüğüm halde hatırlamıyorumdur ama gördüklerimin hepsi sıkıntılı stresli rüyalardır. Hiçbir zaman kendimi papatyaların arasında Filiz Akın gibi kırlarda koşarken görmedim. Belki de iş hayatının ve her şeyin acil olduğu parametrelerinin yarattığı streslerdir bunlar.

Yukarıdakiler kadar sık olmasa da üçüncü sırada Burdur Topçu Tugayı var. Burada yazmaya bile utanıyorum ama ben o zamanlar Amerika’da çalışıyor olduğum için toplam altmış gün askerlik yaptım. İnsanlar beş yüz gün askerlik yaparken bizim için de o altmış gün geçmek bilmedi. Bunun da en büyük iki nedeni askere gittiğimde 31 yaşında olmam ve de yaz aylarının dayanılmaz sıcaklığıdır. Allah'tan akşamları serin ve rahat oluyordu.

Yaptığımız pek bir şey de yoktu ama o sıcağın altında saatler geçmek bilmiyordu. Bu durumun rüyalarıma yansıması da son gün tam biz hazırlanmış çıkarken “Arkadaşlar bugün çıkamıyorsunuz, bir hafta daha buradasınız.” demeleri şeklinde oluyor. "Allah kahretsin, tam çıkacaktık, bir hafta daha nereden çıktı?" derken uyanıyorum. Bakıyorum ki Burdur çok gerilerde kalmış.

İşin garip tarafı bu günlerde Burdur da beni istemiyor. Artık askerlik yoklaması bile yaptırmana gerek yoksa anla ki seni ayakaltında istemiyorlar. Burdur’a nasıl girdiğimi geçmişte yazdığımı hatırlıyorum, aklıma gelirse bir sabah da nasıl çıktığımı yazarım.
Allah'a şükür neşeli bir insanım, dertleri de kafama takmam ama nedense hiçbir zaman şen şakrak rüyalar gördüğümü hatırlamıyorum. Bu işlerden iyi anlayan dostlar bilirler, belki de rüyaların çoğunluğu bu tip rüyalardır.

Burdur, İstanbul, Giresun, Ankara, İzmir, Hakkâri hiç fark etmez. Her nerede yaşıyorsanız bütün rüyalarınız istediğiniz gibi olsun. Hatta istediğinizden de daha güzel olsun.
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…