Kurallar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kurallar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Kasım 2020 Perşembe

Her An Her Yerdeler...

Günaydın dostlar…

Hiç sokağın bir tanesine dönüp de karşıdan ters yönden deli gibi gelen bir motosiklet gördünüz mü? Her halde görmeyenimiz yoktur. Bilhassa akşam olduğunda her an her yerdeler.

Aylardır, yıllardır bu işin artık çok tehlikeli boyutlara geldiğinden söz ediyorum. Karanlık bir gecede köşeyi dönerken bir de bakıyorsunuz ki son anda kaldırımla aranıza bir motosikletli girmiş. Görmeseniz sıkışıp kalacak orada.



“Yol nasıl olsa tek yön” diyerek adım atmak da yok, her an gecenin karanlığını yırtarak son hız bir motosiklet gelebilir. Her an her ortamda motosikletlere dikkat etmeye çalışırken şimdi bir de karşımıza çeşitli kanatlı türleri çıkmaya başladı.

Ekmek parası için koşturan çocuklar maalesef deliler gibi gidiyorlar. Yolların ne tersi var ne de düzü. Yollar böyle de kaldırımlar farklı mı? Maalesef onlar daha da beter. Kaldırımlar da motosiklet yolu.

Ama az ama çok motor kazası yaşamayan kalmadı. Son saniye de önlenen kazaları da hiç saymıyorum. Bir gün önce “Bu iş çok can yakacak” diye konuşmuşken, ertesi gün kırk yıllık arkadaşımızın, dostumuzun babasının motosiklet çarpması sonucunda hayatını kaybettiği haberi geldi. Aynı şekilde üç yıl kadar önce bir dostumuzu daha kaybetmiştik.

Evinin karşısındaki dükkâna bile geçmeyi başaramadı. Kaldırımdan adımını atar atmaz hızla gelen bir motor onu bizden aldı götürdü. Mekânı cennet olsun. Bu işlere bir çözüm bulunmazsa daha kimleri kaybederiz Allah bilir.

Sokağa bakıyorsunuz kimseler yok. Tam dönerken veya adımınızı atarken bir anda bir motosiklet çıkıveriyor karşınıza. Bilmiyorum ama bu arkadaşlar muhtemelen sefer başına ücret alıyorlar ve deliler gibi gidip mümkün olduğu kadar çok sefer yapmaya çalışıyorlar.

İş hayatı zor, güncel şartlar zor kimse artık yemek yapmakla uğraşmak istemiyor. Akşam oldu mu sokaklar motosiklet pistine dönüyor. Tabii bunlara bir de evlere süpermarket servisi yapan firmaları eklemek lazım. Salgın öncesi çok ilgi görmeyen firmalar (doğal olarak) bu günlerde çok popüler oldular. Birçok kişi kalabalık ortamlara girmek istemediği için evlere servis çok değer kazandı.

Ne zaman akşam dışarı çıksam her zaman motosikletlerin yapacağı kuralsızlıklara karşı hazır olmaya çalışıyorum. Sola döneceğimi anlasın diye sola sinyal veriyorum ama onun buna rağmen sol taraftan beni geçmeye çalışacağını da biliyorum. Sinyal verdim diye dönseniz, gelip size çarpacak. Ondan sonra; ona da yazık, size de.

Motosikletlerin hiçbir trafik kuralına uymasına gerek yoktur diye bir kanun çıktı da bizim mi haberimiz olmadı. Her an yeni bir şeyler çıkıyor, belki bir gece de böyle bir şey çıkmıştır. Ne yayalar, ne da araçlar bu kadar rahat her yöne hareket edemiyorlar. En serbest dolaşan motosikletler.

Şerit aralarına girmeler, araçlarla kaldırım/duvar arasına sıkışmalar, olmadık yerlerde araçları geçmeler, ters yöne büyük bir rahatlıkla girmeler, kaldırımda deli gibi gitmeler gibi durumlara maalesef çok sık tanık oluyoruz. Işıksız, kasksız gidenlerden de hiç bahsetmiyorum.

Son sözüm de ekmek parası kazanmaya çalışan kardeşlerime: Gençler ben de gençliğim de çok motosiklet kullandım. Hiçbir zaman motorum olmadı ama yarım saati 5 liradan kiralardık. Bizim zamanımızda evlere dağıtım işleri olmasa da sokaklarda epeyce motor ve mobilet vardı. Her zaman dikkatli olmaya çalışırdık. Sizler bu şekilde hareket ederek en başta kendi hayatınızı tehlikeye atıyorsunuz, sonra da bizlerin hayatını. Hiç olmaması gereken kazalar neticesinde sevdiklerimizi kaybediyoruz. Beş dakikalığına evinden çıkan bir insan, bir daha evine dönemiyor. Motosiklet kullanmak, sizin işiniz. Her iş gibi o da azami derecede önem gerektirir. Bazı işyerlerinin sizlere baskı yaptığını da biliyorum ama bırakın yarım dakika geç olsun. Gittiğiniz mesafelerde en fazla yarım dakika fark eder.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

27 Kasım 2015 Cuma

Cell Phone Lot

Günaydın dostlar…

Sabahın ilk ışıklarıyla beraber hemen bir itirafta bulunayım. Benim de birilerini karşılamak için zaman zaman havaalanı yolunun kenarında beklediğim olmuştur.
 
Gelen yolcularını karşılamak için yol kenarında bekleyen insanları hepiniz görmüşsünüzdür. İnsanların buralarda beklemesinin en büyük nedeni havaalanı park alanlarının son derece pahalı olmasıdır. Bir diğer nedeni de bu parklara girip çıkmanın zorluğudur.
Para ödemekten kaçınan bir insan değilim ama dışarıda bekleyip gelen yolcuyu kapının önünden almak gerçekten de çok kolay oluyor. Parka gir, bilet al, bavulları arabaya kadar sürükle, bilet öde gibi işlerle de uğraşmamış oluyorsunuz. Hemen belirteyim, havaalanlarındaki park alanlarının pahalı olması sadece bizim ülkeye özgü bir durum değil. Genelde de dünyanın birçok şehrinde bu alanlara park etmenin bedeli yüksek oluyor.

Buralarda beklemek iyi hoş ama riskleri de var. En son Sabiha Gökçen Havaalanı'nın dışında beklediğimde arabaya gelmeyen satıcı kalmadı. Ne sattıklarını bile bilmek istemeyeceğiniz tipler, gece boyunca arabaların arasında dolaşıp durdular. Gecenin karanlığında karşınıza her an her şey çıkabilir.

Sokaklara park etmeyi akıl eden tek millet biz miyiz? Bir tek biz değiliz. Her millet bu işin maddi ve manevi açıdan çok daha kolay bir yol olduğunu fark etmiş durumda. Amerikalılar da bunun farkındalar. Onlar da bir müddet sokaklarda beklemişler ama daha sonra vatandaşına hizmet etmeye meraklı olan devlet, onlar için bir bekleme alanı yaratmış. Adına da “Cell Phone Lot” demiş.
Burada iyi anlamamız gereken konu, devletlerin olaya bakış açısıdır. Biz de, polis gelip zaman zaman insanları oradan kışalarken, orada devlet bu soruna bir çözüm getirmiş. Polisin yol kenarından kovduğu insanlar havaalanı içinden bir tur atıp yonca yaprağından dönüp yine aynı yerlerine park ediyorlar. Bu durum da havaalanı içinde gereksiz bir trafiğe ve benzin israfına yol açıyor.

Amerikalı hizmeti verir ama kurallarını da koyar. Bu alanlarda en ufak bir güvenlik olmadığını ve herkesin kendi sorumluluğunda buraya park etmesi gerektiğini baştan belirtmiş. Kapıda bir memur olsa da güvenlikçi değil. Bir diğer konu da, bu alanlarda en fazla bir saat kalınabiliyor olması. Buraya park etmek ücretsiz ama bir saatten fazla kalırsanız en pahalı park fiyatından ücrete tabii oluyorsunuz. Hiçbir türlü ticari araç bu parklara park edemiyor.

Bizde böyle bir alan yapsan, iki gün sonra kamyon park alanına dönüşür. O yüzden de ticari araçların girmesi yasaklanmış. Bu yasağa gişedeki memurun eşi, dostu, akrabası da dâhiller.

Buraya park eden insanlar arabalarının içinde oturmak zorunda. Arabanı park edip yok olmak yasak. Arabayı terk etmek demişken, bu parkta tuvalet de yok. Şartlar hemen hemen yol kenarındakinin aynısı.
Adam hizmetini veriyor. Yol kenarındaki çirkinliği ve kaza riskini bu şekilde önlüyor. Verilen hizmeti takdir etmek ve ona göre uygun davranmak da vatandaşa kalıyor.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

15 Nisan 2015 Çarşamba

SAP...

Günaydın dostlar.

SAP nedir? Yanlış hatırlamıyorsam “Systems Analysis and Program Development” kelimelerinin baş harfleri alınarak ortaya çıkarılan Almanya menşeli bir yazılım firmasının ismidir. SAP yazılımları ülkemizde de bilhassa büyük şirketler tarafından yıllardır kullanılmaktadır.   
Neden bir tek büyük şirketler SAP kullanıyor? Pahalı bir yazılım olduğu için ancak onlar bu paraları verebiliyorlar. Yazılımın bedeli var, kurma bedeli var (kurulması aylar sürüyor), insanları eğitme bedeli var; anlayacağınız bu yazılım ile ilgili simit bile yeseniz, o bile ayrı bir para.


CCI’da SAP yazılımını Türkiye’de ilk kuran şirketlerden biridir. Ana modüllerini 3 ay gibi kısa bir sürede kullanmaya başlayarak o zaman için bir kurulum rekoru kırmıştık. SAP bir Alman programı ve işleyiş şekli de tam Almanlara göre tasarlanmış.

Aslında güzel bir yapısı var. Örnek olarak, ilk önce siparişi onaylatıyorsun, sonra mallar geliyor ve ambarda girişleri yapılıyor, daha sonra da muhasebe bölümü faturaları girip ödemeyi yapıyor. Bunlardan biri yapılmadığı takdirde sistem bir sonraki basamağa geçmene izin vermiyor. Ambarda mal girişi yapılmadan muhasebe fatura girişi yapamıyor.

SAP’nin ve Almanların anlamadığı konu, bizim ne kadar yaratıcı olduğumuz konusudur. Bu programın kurulmasında Almanya’dan gelmiş, projeyi koordine eden bir kızcağız vardı ve her sabah bizim Anadolu çocuklarının yaratıcılığı karşısında kafayı üşütüyordu.

Çocuklardan biri bir sabah gelip, “Ben dün akşam mal girişi yapılmadan fatura girebilmenin yolunu buldum.” gibi bir yorum yapabiliyordu. Kız, nasıl diye sorduğunda da, “F8 tuşuna basıp, ay ışığının da tam bir dik açı ile gelmesini sağladığın anda kendi etrafında dönüp, kafanla da Ctrl tuşuna basarsan girebiliyorsun.” tipi açıklamalar geliyordu.

Kızcağız bütün bunlar karşısında şaşkına dönüyor ve bana “Ne yaparken böyle bir şeyi keşfetmiş olabilirler?” diye soruyordu. Bu tip örneklerin ardı arkası kesilmedi ve bizler her sabah kıza, “Söyle Almanya’da ki yazılımcılara bu tip şeyleri önlesinler.” diyorduk. O da bize, “Yapmayın kardeşim, böyle acayip şeyleri neden yapacaksınız ki?” diye cevap veriyordu.
Anlamaz ki, bilmez ki, bizim insanımız sever köşeleri kestirmeden dönmeyi.

Gelen malların irsaliye numaralarını sisteme girmeniz gerekiyor. Bunu neden yapıyorsunuz? Takip edebilmek ve de bir sorun olduğunda sorunun kaynağını bulup kolayca çözebilmek için. Sonradan öğrendik ki, ülkenin her yerindeki ambarlarda bizim çocuklar o kutucuğa 1 yazıp geçiyorlarmış. Zannedersiniz ki bu konuda bir prosedür yayınlandı. Neden 1 yazıyorlar? 5-6 haneli irsaliye numarasını girmeye üşendikleri için.

Haftanın sonuna kadar bu tip yüzlerce, binlerce örnek yazabilirim. En sonunda bir sabah kızı isyan ettirdik ve kız kalktı ayağa ve “Bana 500 tane delik kapatma önerisi ile gelmeyin.” dedi. İkinci cümlesi de, “SAP bir Alman programıdır ve insanların yapması gereken işleri, yapması gerektiği şekilde, yapması gereken zamanda yapacağı varsayımı üzerine çalışır.” dedi.

Biz Almana gidip, “Ya oraya 1 girerse?” diyoruz, Alman da “Neden girsin?”, diyor. İşte temeldeki en büyük farklılık ta buradan kaynaklanıyor.
İnanmayacaksınız ama bu sabahki konumuz SAP değil. Bu sabahki konumuz, kurallara uymayı sevmeyen, her şeye bir etrafından dolanma yolu arayan, kaide tanımayan, zamanında düzgün iş yapmayı sevmeyen, işin kaliteli olmasını hiç önemseyen, tamamen maddiyata kafayı takmış olan ve genelde rahat bir yapısı olan bizlerin, nükleer santral işletecek olmasıdır.

Zor da olsa SAP de geri gidip rakamları düzeltebilirsin. 1’leri sildirip gerçek irsaliye numaralarını girdirebilirsin ama nükleer santralde hata yaparsan sen silinip gidersin.
Bizim yapımıza uygun olan işler var, bir de hiç uygun olmayan işler var. “Allah korur.” ve “Bir şey olmaz.” zihniyetinin hâkim olduğu topraklarda bu işler nereye kadar yol alabilir, bilemiyorum. Allah sonumuzu hayır etsin.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

21 Nisan 2014 Pazartesi

İnsanoğlu Akıllı Olacak

Günaydın Dostlar,

Dün akşam oynanan Beşiktaş – Fenerbahçe maçının son dakikalarında Beşiktaşlı Danny’nin yaptığı bir yanlış hareket sonucunda Fenerbahçe, rakip ceza sahasına çok yakın bir noktadan bir serbest vuruş kazandı.  

Ne Danny ne olduğunu anladı ne de diğer futbolcular. Hatta seyirciler de bir şey anlamadı. Anlaşılan o ki kimse bu işin karşılığında bir serbest vuruş olacağını bilmiyormuş. Fenerbahçeli Caner de büyük bir centilmenlik örneği göstererek topu bilerek auta attı ve bir anda en sevimsizler listesinin ilk sırasındayken Türkiye’nin en sevdiği futbolcular listesinde bir numaraya oturdu.
 
Dün akşam ve bu sabah bütün yazarlar Caner diyor başka bir şey demiyor. Ayrıca Caner dün akşam “auta atma kararını ben kendim verdim” gibi de bir yorum yapınca “vay büyüksün Caner” yaygaraları ikiye katlandı. Etliye, sütlüye karışmayan, tehlikeli bir ortam olduğunda da, bütün takımını ortada bırakarak herkesten önce soyunma odasına kaçan Ersun Hocada bu işi doğruladı ve “vallahi kararı ben vermedim dedi”.
Doğru dürüst vursaydı gol olur muydu bilemeyiz, onun cevabını bir tek Allah bilir ama çok iyi bir noktada, Caner’in vuruş açısına da çok uygun olan iyi bir serbest vuruş olduğu da kesin.

Duyduğuma göre Beşiktaş teknik direktörü Biliç’de dün akşamdan beri iki saatte bir Caner’i arayıp tebrik ediyormuş. Buraya kadar her şey çok güzel aferin sana centilmen Caner…

Şimdi duygusallığımız bittiyse birazda gerçeklere dönelim.
Sen oraya futbol oynamaya mı çıktın, ülkenin en centilmen adamı ödülünü alamaya mı? Futbol zaten bir hatalar oyunu. Birileri bir takım hatalar yapacak ki, sende oyunu kazanacaksın. En son Alpay centilmenlik ödülü almaya kalktığında neler olduğunu hiç kimse unutmadı.

Her ne kadar dün akşam buralarda birazcık erken kutlamalar yapılmış olsa da, Fenerbahçe henüz şampiyon oldu mu? Cevabını ben vereyim. Olmadı. Ne lazım olması için? Kalan dört maçında en az 1 puan alması lazım. Bu bir puanı alır mı? Alır. Yüzde yüz garantisi var mı? Yok, hem de hiç yok.
İlk maçı kiminle İstanbul’da Rizespor ile. Rizespor küme düşmemek için canını dişine takmış mücadele ediyor. Zor olsa da Kadıköy’de Feneri yenebilir mi? Yenebilir. Hele de Fener’in son 3 maçtır kıçını kaldırmadığını, tamamen bir “bu iş bitti” rehavetine kapıldığını düşünürsek kesinlikle olmayacak bir iş değil.


İkinci maç deplasmanda Akhisar ile ve Akhisar evinde çok iyi oynayan ve de kolay, kolay yenilmeyen bir takım. Kaybetme ihtimali var mı? Hem de çok yüksek.

Üçüncü maç kimle? İstanbul’da Karabük Spor ile. Fenerbahçe’ye ters gelen, ne deplasmanda ne de evinde hiçbir zaman yenemediği bir takım. Kadıköy’de maçı kazanabilir mi? Kazanabilir, zaten her zaman da kazanıyor.

Son maç Kayseri’de Kayseri Spor ile. O maçın Kayseri için düşmekten kurtulma maçı olduğunu düşünebiliyor musunuz? Öyle bir ortamda, Fener için maçı kazanmak hemen, hemen imkansız olur.
Diyeceksiniz ki sende amma kötü senaryo çizdin kardeşim. Doğru, ama henüz hiçbir şey bitmiş değil ve Fener işi bıraktı, iyi oynamıyor. Fener’i bütün yıl boyuna taşıyan Kuyt, Sow, Emenike üçlüsü dün akşamki maçta olduğu gibi hiçbir şey oynamıyorlar, hepsi çok formsuz. Eski Caner ve Gökhan’dan eser yok. Küçük dev adam sabahları Pasiflora içmeyi unutuyor ve maç başlar başlamaz saldıracak yer arıyor. Salih ve Alper, rüzgar biraz sert eserse ayakta duramıyorlar. Volkan, garip mimikler yapacağım derken her an gol yiyebilir. Her an kırmızı kart görmeye müsait en az 7-8 tane oyuncusu var.

Centilmenlik, güzel bir şey. Hepimiz alkışladık ama madalyonun öbür yüzünü, gerçekleri de unutmamak lazım. Hemen duygusallaşıp bütün öbür parametreleri unutuyoruz. Sonuçta bir Futbolcu 25 milyonluk bir camia için bir karar verebilmeli mi?
Unutmayın konu ne olursa olsun her şey, bittiği zaman biter. Bitişe yaklaşmış olmak, bitti demek değil. Kararı sizlere bırakıyorum. Emin’in görüşü, insanoğlu her ihtimali düşünecek ve akıllı olacak yönünde.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın...