İş Hayatı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İş Hayatı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Mayıs 2021 Pazar

Hayır Diyemeyenler

Günaydın Dostlar,

Hayatın her aşamasında geçerli olmakla beraber bu sabahki konumuz işyerlerinde 'hayır' diyemeyenler. Bazı çalışanlar yıllarca kalabalığın arasına karışarak hiç iş yapmadan durumu idare ederken her türlü iş (bilhassa da angarya ve problemli işler) üstüne kalan zavallılar.

İşten sıyırabilmek de doğuştan gelen bir meziyettir. Bazı arkadaşlar bunu çok iyi başarabilirken bazı arkadaşlarımız da her konuya “Ben hallederim.” şeklinde yaklaşarak her şeyin üstlerine kalmasına neden olurlar. Bunlar genellikle iyi yetiştirilmiş, küçük yaşlarda da ev içindeki sorumluluklarından kaçamayan, dürüst ve iyi niyetli kişilerdir.



Doğal olarak, işten sıyırma yeteneği çok gelişmiş olan arkadaşların laf edebilme becerileri de çok gelişmiştir. Çok iyi bilmedikleri bir konuyu demagoji ve laf salatasıyla geçiştirebilirler ve bunu yaparken de sanki konuya son derece hakimmiş gibi bir imaj verirler. Bir sürü laf ederek ve olmayan yoğunluklarını anlatarak anında işten sıyırırlar. En çok kullanılan yöntemlerden biri de "Benim başka bir ortamda çok daha önemli bir işim var." hikâyesidir. Bu kişiler çok az emekle işi götürebilmeyi çok iyi becerirler.

En tehlikeli durumlardan biri de karşıdakinin iş yoğunluğuna üzülmektir. Az iş yapanlar, yoğunluktan bunalmış rolünü çok iş yapanlardan çok daha iyi oynarlar. “Bugün çok bunalmış, ben ona biraz yardım edeyim.” dediğin gün, bittiğin gündür. Senin üstüne kalan konular genellikle iyi niyetli yardımlar yüzünden kalır. Unutma ki bugün "çok yoğunum" rolünü oynayabilen insan, yarın da oynar. Allah bilir bizim gariban iyi niyetli kardeşimiz ondan daha yoğundur.

İşin ilginç yanı, bütün bu angaryalar ve problemler üzerlerine kalan arkadaşlar; bu durumdan kurtulsalar çok kuvvetli ihtimalle kuruma bütün bunları üzerlerine yıkanlardan daha çok değer sağlayacaklardır.

Sevgili arkadaşımız Yekta Özözer de bu konuyu ‘Kurumsal Yağ Sanatı” kitabında çok güzel bir şekilde işlemiş. Arzu eden arkadaşlara şiddetle tavsiye ederim. Yılların tecrübesiyle artık hepimiz her türlü inceliği öğrendik. Yekta, bu tip üstünüze kalan angarya ve/veya yangın söndürme işlerine King oyunundan esinlenerek “Rıfkı” adını vermiş. King oynarken nasıl Rıfkı’yı yediğiniz zaman genelde batıyorsanız kurumsal hayatta da durum çok farklı değil. Herkes birbirine Rıfkı yedirmeye çalışıyor ve bu duruma ‘hayır’ diyemezseniz işlerin altında boğulup kalıyorsunuz.

Fabrika ayarlarımızın işten kaçmaya ayarlı olduğu bir ortamda, “Nasıl yardımcı olabilirim?” gibi sorular veya “Benim için hiç sorun değil.” gibi yorumlar Rıfkıları üzerinize çekmek için yıldızlı davetiye göndermek gibidir.

Rıfkılar her zaman mı zararlıdır? Hayır değiller. Bu işleri yaparken de çok şey öğrenebilirsiniz ama bunun bir gelenek olmasını önleyecek hassas çizgiyi de geçmemek lazım. Bir Rıfkı üstünüze kaldığında, hem bir şeyler öğrenip hem de amirinize kimsenin çok da istemediği bir angarya işi yaptığınızı gösterebiliyorsanız akşam gönül rahatlığıyla uyuyabilirsiniz.

Bir problemi çözmek için ilk önce bir sorununuz olduğunu kabul etmeniz gerekiyor ya, Yekta’ya göre bu durum da çok farklı değil. İlk önce, herkesin bütün angarya işleri üzerinize yıktığını görüp kabul etmeniz gerekir. ‘Kabul etme’ durumu tedavi olmanın ilk aşaması. Bir gecede bu duruma düşmediniz, bir gecede de çıkamazsınız.

Durumu kabullendikten sonra; hallederim, bir şey değil, ben yardım edebilirim, bir sorunun olursa mutlaka bana gel, rica ederim, lafı mı olur, yazık adamcağıza, ben tarif edebilirim, ben nasıl yapıldığını hatırlıyorum gibi cümleleri çok dikkatli kullanmak gerekiyor.

Angarya işler şirketlerde hiç bitmez. Hele de büyük kurumsal şirketler angarya iş cennetidir. Kendini satmaya yönelik sunumlar havada uçuşur. Siz durumu kabullendikten sonra da devam edecektir. Önemli olan seçici olabilmektir. Yeni bir Rıfkı ortaya çıktığında, her ne kadar doğuştan gelen özellikleriniz sizi zorlasa da hemen ortaya atılmamayı öğrenmeniz gerekiyor. Bu arada hemen belirteyim, Yekta’nın da söylediği gibi bunları öğrenene kadar hepimiz iş hayatında çok Rıfkı yedik. Hatta yediğimiz Rıfkı’lar Karadeniz’e köprü bile olur.

Rıfkı yememeyi öğrendikçe zaman içinde millete Rıfkı çakar duruma bile gelebilirsiniz. Doğal olarak şirketlerde en çok Rıfkı yiyenler çalışkan tiplerdir. Bunlar bütün hayatları boyunca hep çalışkan olmuşlardır. Onlar sürekli ders çalışırken diğerleri kahvelerde Rıfkı yememeyi öğreniyorlardı. Her parametre bir arada olmuyor. Çok çalışkan arkadaşların genellikle işten kaytarabilme becerileri çok gelişmemiştir.

Sürekli olarak çok çalışmak ve her türlü angarya işi yapmak ne yazık ki bugünün iş dünyasında size yardımcı olmaz. Önemli olan işleri amirlerinizin görebileceği ve kendinize bir şeyler katabilecek şekilde yapabilmektir. Yıllardır Excell tabloları ve sunumlar hazırlayıp başkalarının bunları çeşitli ortamlarda satmasını sağlıyorsanız artık ‘Rıfkı Hastalığı’ durumunu kabul etme zamanınız gelmiş de geçiyordur bile.

Daha önce de belirttiğim gibi, angarya da olsa her iş size bir şeyler katabilir ama bunun şirket kültürü haline dönüşmesini önlemeniz lazım. Sevgili kardeşim Seza, kedisine “Beni her gördüğünde aklına mama gelmesin.” derdi, insanların da sizi her gördüğünde akıllarına Rıfkı’lar gelmemeli. Rıfkı’ların herkese olabildiği kadar eşit dağıtılmasını sağlayabilmeliyiz.

Her türlü angarya konuya ve probleme atlayıp her yangını söndürmezsem benim kariyerimi kötü etkiler korkusundan kurtulun. Göreceksiniz ki dünyanın sonu gelmeyecek.

Sözü yine Yekta’nın son sözü ile bitiriyorum. Rıfkılar nereye gideceklerini çok iyi bilirler. Sürekli size geliyorlarsa iş yaşamı oyun kurallarını henüz iyi öğrenememişsinizdir. Suçu başkalarında değil kendinizde arayın.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın… 

14 Nisan 2016 Perşembe

Başarı

Günaydın Dostlar,

Etrafımdaki herkes büyük bir yarış içinde. Çocuklarını yüksekokullara ve daha sonra gelecek olan iş hayatına hazırlayabilmek için zavallı annelerin, babaların yapmadıkları kalmıyor. Maddi, manevi bütün imkânlarını ortaya döküyorlar.
Kimimiz bu uğurda iki ev parası harcıyoruz, kimimiz de oradan buradan kısıp gerekirse aynı ayakkabıyı on sene giyerek çocukları okula yolluyoruz. Herkes inanılmaz ve acımasız bir yarışın içinde.

Yarışanlar kim? Bir numarada anneler var. Kesinlikle bu yoldaki en hırslı kişiler anneler. Çocuklar daha yolun başına gelmeden anneler yolun yarısına koşuyorlar. Babalar da hırslı ama annelerin hırsı ile mukayese bile kabul etmez. Doğru tahmin ettiniz, en az hırslı olan da çocuklar.
 
Akademik yönü güçlü olan çocuklar okul hayatında başarılı oluyorlar. Hele bir de hem çalışkan hem de zeki iseler onları kimse durduramıyor. En iyi okullardan en iyi derecelerle mezun oluyorlar.
Çocuk okulu bitirdikten sonra iş yine anne babaya düşüyor. Okullara yatırdığınız parayı bin yıl içinde geri alabilmeniz için çocuğu bir yerlerde işe sokmanız gerekiyor. Bunu nasıl başaracaksınız? Türkiye’deki diğer bütün konularda olduğu gibi tabii ilişkileriniz sayesinde. Ahmet amcaya rica edeceksiniz, Ayşe teyzenin tanıdığına soracaksınız ki çocuk bir yere girebilsin.

Bu korkunç yarışın içindeki çocukların çalışmak ve testlere hazırlanmak dışında başka hiçbir şey için vakitleri kalmıyor. En büyük ilişkiler okul yıllarında başlar ve seni bütün iş hayatın boyunca taşır. Hele de bizim ülkemizde bu parametrenin önemi çok büyüktür ama gelin görün ki bizim zavallı, testlere programlanmış çocukların arkadaşla filan uğraşacak zamanları kalmıyor. Bilgisayar oyunları oynamayı arkadaşlarla vakit geçirmekten daha çok sever bir hale geldiler.

“Ben odaklı” ve fabrika ayarları şahsi başarıya ayarlanmış olan çocuklar, iş hayatına başladıkları zaman muazzam bir bocalama geçiriyorlar. Birileri bu çocukların karşısına çıkıyor ve takım olmaktan filan söz etmeye başlıyor. Çocuk şokta. Ne takımı kardeşim? “Ben birinci olmaya geldim buraya, bana değer katmayacak hiçbir işin de içinde olmam.” diye söylenmeye başlıyor.

Okul yıllarında ilişkilerini geliştiremeyen apartman çocukları, her türlü ilerleyişin ilişkiler sayesinde yürüdüğü iş ortamında bocalayıp kalıyorlar. Dünyanın en iyi işini de yapsa kendi dünyasında yaşadığı ve de ilişkiler halkasına dâhil olamadığı için hiçbir yere varamıyor. Kendi varamadığı gibi her akşam beraber takılan insanların sürekli olarak yarış arabası gibi yanından geçip gittiğini görüyor.

Sen istediğin kadar “Ben ondan çok daha başarılıyım.” diye kıçını yırt. Sen çalışırken diğerleri rakı masalarında işleri bitirdiler bile. Sen, bütün gün çalışarak sağladığın bin gramlık başarıyı kimselere anlatamazken diğerleri yemek masasında bir gramlık başarılarını arka arkaya beş kez anlatıyorlar. Bütün okul süreci boyunca çok başarılı olmuş olan çocuk bir darbe daha yiyor. Millet ilişkilerini geliştirirken o bir tane daha soru çözmüş ama günümüzün iş hayatında bir işe yaramıyor.
İş hayatında, düzgün iş yapmak çok önemlidir ama başarılarını çeşitli ortamlarda anlatabilmek, sunabilmek yaptığın işten çok daha önemli bir parametredir.

Anadolu takımlarında gol kralı olduktan sonra Fenerbahçe’ye gelip sıradan bir oyuncu olmanın psikolojisini kaldıramayan futbolcular gibi ortada kalıyorlar.
Sevgili Muhtar Kent’in “Bugün iş hayatındaki başarının %70’i ilişkilerden geçer.” dediği söylenir. Doğru mu bilmiyorum ama söylememişse bile bu düşünce çok doğru bir tespittir.
“Ben kendi işimi yaparım, eşek gibi de çalışırım, müdür olurum.” Güzel diyorsun da sevgili kardeşim, senin bu yaklaşımla ilerleme şansın %15’den fazla değil. İç ilişkiler halkasına dâhil olmadığın için ilerleme konusu gündeme geldiğinde senin adın bile geçmez.

Bizim çocukluğumuzda “Çok düzgün bir insan, evinden işine gider, akşam da iş çıkışı hemen evine döner.” gibi bir tarif vardı. Genelde erkekler için kullanılan bu tarif iyi bir şeydi. Mazbut aile babası imajı o devirlerde para ederdi.

Üzülerek söylüyorum ki bu devirde beş para etmez. Herkes toplanmış yemek yerken sen evinde oturuyorsan müdür de her akşam bir arada olanlardan biri olur, sen de evinde oturmaya devam edersin.
İlişkilerin Amerika’da da iş hayatında büyük rolü vardır ama bu topraklarda hemen hemen bütün işler ilişkilerle dönüyor. Okullar çocukları akademik olarak hazırlıyor ama değişen pazar şartlarında ilişkiler için de bir şeyler yapmalılar. Şehir hayatının getirdiği bireyselleşmeler, çocukları başarının elektronik bir oyunda beş gol atmak olduğunu düşünmeye itiyor. Bütün hayatını elinde tabletlerle geçiren çocuk da iş hayatına girer girmez ilk golünü yiyor.

Sevgili çocuklar, bu sabahki yazım size. Akademik başarı şart, yabancı lisan öğrenmek şart ama bunlara paralel olarak ilişkileri çok iyi yönetmek de şart. Otuz yaşından sonra ilişkilerinizi büyütemezsiniz. En uzun ilişkiler okul ilişkileridir. Hemen belirteyim, bu yaz ben liseden mezun olalı tam kırk sene geçmiş olacak ama ben halen lise arkadaşlarımla büyük bir sevgi ile görüşüyorum.
Bunu yazarken de “Gidin ona buna yılışın.” demek istemiyorum. Düzgün, seviyeli, akıllı ilişkilerden söz ediyorum. Bir gün bir iş yerine girdiğinizde hiç beklemediğiniz bir anda okul arkadaşınızın karşınıza çıkması kadar güzel bir şey yoktur. Ortak bir geçmişiniz olan insanlarla her zaman daha rahat konuşursunuz.

Gençler, unutmayın diye bir daha tekrar ediyorum. Bugün iş hayatındaki başarının en az %70’i ilişkilere endekslidir.
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

15 Mart 2016 Salı

Hepsini Sizden Öğrendim

Günaydın Dostlar,

Yıllar boyunca başarılı hükümetlerimiz sayesinde her şeyi çok detaylı bir şekilde öğrendik.
Öğrenmediğimiz hiçbir şey kalmadı. Bu konuda sizlere ne kadar teşekkür etsek azdır. Altmış yıldır bu ülkede yaşıyorum ve muazzam bir eğitim aldım. Eğitilmekten anam ağladı.


Doğar doğmaz, bu ülkede başkalarının hakkına tecavüz etmenin prim yaptığını öğrendim. İnsanlara ve kurallara saygı göstermemenin işe yaradığını öğrendim. Çalışkan ve dürüst olmak yerine yalakalık ve ilişkilerin seni çok daha uzaklara taşıyabileceğini öğrendim.

Ters yola girenin evine daha çabuk varabileceğini öğrendim. Trafikte araba kullanmak ile tarlada traktör kullanmak arasında çok da bir fark olmadığını öğrendim. Yollardaki şeritlerin neden çizildiğini birçoğumuzun bilmediğini öğrendim. Freni patlayan kamyonların, otobüslerin, beton mikserlerinin altında ölmenin kaderimiz olduğunu öğrendim.

Kapkara olmuş yüzlerin ekmek parası için toprağın derinliklerinde ölmelerinin, bu işin fıtratında var olduğunu öğrendim. Yapılan işlerde en önemli konunun para harcanmaması olduğunu öğrendim. 10 TL’lik bir alet almamak için on işçinin kolaylıkla ölüme yollanabileceğini öğrendim. Ölenlerin öleceğini, kalanlarla yola devam edileceğini öğrendim.

Din, mezhep ve ırkçılık gibi konuların, bizim gibi fakir ülkelerde yüzyıllardır nasıl kullanıldığını öğrendim. Dünyada en çok silah üretip satan beş ülkenin terörü lanetleyen ülkeler arasında ilk beş sırada olduğunu öğrendim. Doğu’da insanlar birbirini öldürdükçe Batı’daki insanların marka don giyebildiğini öğrendim.

İnsanlar açlıktan ölürken dünyanın nimetlerinin çok büyük bir kısmının çok küçük bir azınlık tarafından yenildiğini öğrendim. Şirketlerin krizlere karşı alabildiği en büyük tedbirin çaycıları ve şoförleri işten çıkarmak olduğunu öğrendim.
Okulların ticarethaneye, öğretmenlerin zorunlu pazarlamacıya dönüştüğü bir ortamda çocuğum okulu bitirip, iyi bir işe girip ayda 2.000 TL kazanabilsin diye bu rakamın yüz mislini, bin mislini harcamam gerektiğini öğrendim.

Tatillerde paramla rezil olmayı ve Avrupalının 10 TL’ye gittiği tesislere 100 TL vererek gitmeyi öğrendim. Sabahın körüne saati kurup şezlong kapmayı, akşam yemeklerinde masa kapmayı öğrendim. Tatilde bile olsam benim hayatımda eziyetin hiç bitmeyeceğini öğrendim.
Yağ kuyruklarında büyümeyi, kahve kuyruklarında olgunlaşmayı ve hayatımın son yıllarını halk ekmek kuyruklarında bitirmeyi öğrendim.
Allah’ın takdiri, dedim, depremle yaşamayı öğrendim. Malzemesi az olan binaların kabartma tozu konmayan kekler gibi çöktüğünü öğrendim ama derdimi kimseye anlatamadım. Her öğrendiğim şeyin her yerde konuşulamayacağını da öğrendim. Erken yaşlarda olmasa da daha sonraki yıllarda doğru ve dürüst bir insan olmanın bu dünyada çok da bir işe yaramadığını öğrendim.

Her zaman bu işin bir de öbür tarafı olduğunu düşünerek yaşamam gerektiğini öğrendim. Kul görmese de Allah’ın gördüğünü öğrendim. Yaptığım yardımlara, iyiliklere karşı bir sürü nankörlük ile karşılaşacağımı öğrendim.

Etrafımızda göğüs kafesinin içi boş olan insanlar olduğunu öğrendim. Bazı dolu olanların da benimki ile aynı marka olmadığını öğrendim. Bu dünyada fabrika ayarları yalancılığa, oyun oynamaya, samimiyetsizliğe, kötülüğü ayarlanmış insanlar olduğunu öğrendim.
"Kalp var mı yoksa yok mu?" demişken sağlık sigortan varsa yün donuna kadar MR’ını çekeceklerini ama yoksa zaten yaşamaman gerektiğini öğrendim. Sokaklarda büyüyen çocukların, bizim vitaminlerle büyüttüğümüz apartman çocuklarından çok daha sağlıklı olduklarını öğrendim.

Bütün bunları ve çok daha fazlasını öğrendim ve yoruldum artık. Yavaş yavaş öğrencilik yaşımın da artık çok gerilerde kaldığını düşünürsek artık başka bir şey öğrenmesem mi acaba? Çok şey mi istiyorum?
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

27 Nisan 2015 Pazartesi

Fırsatlar Bilerek Bekletiliyor...

Günaydın dostlar.

Erkekler de oynar bu oyunu ama daha ziyade kızlara özgü bir oyundur oynanan.  Sosyal platformlarda sık sık dolaşan bir yazı var.
“İnsan fırsatın gelmesini bekler, fırsatlar da insanın gelmesini… Fırsatlar bekler, insanlar bekler… Kazanan hep mazeret olur…” Bu sözler Paulo Coelho’ya aitmiş.


Güzel demiş ama günümüzde artık çok da geçerli değil. Kimse fırsatların gelmesini filan beklemiyor. Herkes daha iyi bir fırsatın gelmesi peşinde bir şeyler arayıp duruyor.

Doğal olarak bu riskli bir oyun. Pirince giderken evdeki bulgurdan da olma durumu var. “Ben daha iyisini bulana kadar sen burada bekle.” oyununu kızlar çok güzel oynar. Doğuştan birçok işi aynı anda düşünebilme yeteneğine sahip oldukları için bu konuda da son derece başarılıdırlar.

Bizim zavallı çocuklar da yıllarca kızların gelmesini beklerler. Daha iyi bir şey bulamayanların bir kısmı yıllarca beklettiği Anadolu çocuklarına geri döner, bir kısmı da hiçbir zaman dönmez. Hiç dönmez. Çünkü arayış halen bitmemiştir.
Burada iki önemli parametre var, “sevmek” ve “sevilmek”. Konu da zaten bu iki parametrenin kombinasyonlarında takılır kalır.
Karşındaki seni seviyorsa, sen de onu seviyorsan, o zaman hiç sorun yok. Allah mutlu etsin. Atın adımınızı, çıkın yola ve gidebildiğiniz yere kadar gidin. Tabi ki burada “sevgi” derken, gerçek sevgiden bahsediyorum. Kâğıt üzerine yazılmış, ilk rüzgârda uçup gidecek sevgiden değil; kalplere kazınmış, midede hissedilen sevgiden bahsediyorum.

Burada en kritik kombinasyon, onun seni sevmesi, senin de onu sevmemen kombinasyonudur. Sevmiyorsan “git” dersin olur biter. Bu kadar basit bir işlem! Öyle değil mi? Değil işte. Git demek kolay ama ya sonra onun kadar sevenini de bulamazsan ne olacak? O yüzden kenarlarda bir yerlerde durmasında yarar var. Ölmeyecek kadar su, ekmek filan verirsen, o seni bir ömür boyu bekler.

Bu durum ilk bakışta yedekte bekleyen için sorun gibi görülebilir. Ama yedek olduğunu hissetmediği için, genelde o da bu durumdan memnundur. Yıllarca bekler ve bir ilişki sürüyor zanneder.
Bu sözler ayrıca sadece gönül işleri için geçerli değildir. Yedekleme yapımızda var ve günlük yaşamımızın her parametresi için geçerlidir. Bir yere davet ettiğinde sana bir türlü doğru dürüst cevap vermeyenler de yedekleme yapıyorlar. Sana "hayır" demeyerek seni yedekte tutuyor ama daha sonra ortaya çıkabilecek daha iyi buluşmalar için de kapıyı açık bırakıyor.

Hayat bu, ne olacağı belli olmaz. Sana şimdiden söz verip de neden kendini taahhüt altına soksun ki? Sen hele bir dur, daha sonra daha iyi bir şey çıkmazsa gelirim.
Son ihtimal de iki tarafın da birbirini sevmemesi durumudur ve de en temizi budur ama bazen tarafların ikisi de bu durumun farkında değildir. Seviyorum zannederler. Birilerinin çıkıp bu zavallı arkadaşları bu esaretten kurtarması gerekmektedir. Her şey gibi bunu da devletimizden bekleyemeyiz. Eş, dost, akrabalar yardımcı olsunlar.

Yukarıda da belirttiğim gibi hislerde açık ve net olmak en doğru yoldur. Alım yapmayacağınız bir satıcıyı yalan sözlerle heveslendirmek de günahtır, sevmeyeceğiniz bir kalbi yedekte tutmak da.
Hep yedeklemeden söz ediyorum ama burada anlatmaya çalıştığım her zaman tek bir yedek veya tek bir tali yol da olmayabilir. Bazı insanlar çok sağlamcı ve birçok yedekle çalışıyorlar.

Emin der ki, “Konu ne olursa olsun, sevemeyeceğiniz bir kalbi içinize alıp kendinize yük etmeyin, karşı taraftakilerin de sevgileriyle, umutlarıyla oynamayın.”
Kalp çok önemli bir emanettir, emaneti kabul ediyorsanız ona çok iyi bakın.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

14 Nisan 2015 Salı

Bazı Şeyler Paradan Daha Değerlidir...

Günaydın dostlar.

Son günler yine can sıkıcı haberlerle dolu ama bu sabah ben hiçbirinden bahsetmek istemiyorum. Gelin hep beraber Tatilya günlerimize geri dönelim. Daha önce size Tatlya’nın açılış gününü anlatan bir yazı yazmıştım (Yazz). Bugün de Tatilya’da beraber çalıştığımız muhteşem ekipten söz etmek istiyorum.
Tatilya’yı unutmak ve unutturmak istemeyen genç arkadaşlar 3-4 gün kadar önce Facebook ortamında, “Tatilya’yı Hatırlat” adı altında bir grup kurdular ve yolu Tatilya’dan geçmiş olan herkesi gruplarına bekliyorlar. Sizde oradaki anılarınızı yeniden yaşamak ve yaşatmak istiyorsanız bu güzel gruba bir bakmanızda yarar var.


Bu arkadaşlar, grubun ne amaca yönelik olduğunu anlatan açıklamaya;

“Bazen her şeyin para olmadığını hatırlamak için, Tatilya’yı hatırlarım; çünkü orada sahte hiçbir şey yoktu. Dostluklar hüzünler, sevinçler hepsi gerçekti. Şimdi sıra sizde, TATİLYA YI HATIRLA HATIRLAT...” yazmışlar.

Gerçekten de öyleydi. Daha önce de belirttiğim gibi, Tatilya bayramı seyranı, hafta sonu olmayan bir deli işiydi. Her gün orada çok uzun saatler çalışıp, binlerce insanla muhatap olabilmek için o işi gerçekten sevmek gerekiyordu.
Tatilya’da 6 değişik bölüm bana bağlıydı ve 500’e yakın arkadaşla beraber çalışıyordum. Bu çocukların birçoğunu inşaat aşamasında işe alıp eğitmiştik. Şu anda rakamları hatırlamıyorum ama çok ta cüzi bir maaş ile çalışıyorlardı. Para gerçekten de ikinci plandaydı. Ne ben, ne de diğer arkadaşlar o işi para için yapmadı. Ortamın güzelliği, insanların dostluğu ve yaşanan aile ortamı paranın ve diğer parametrelerin çok önüne geçmişti.
Tatilya’yı Hatırlat, grubu benim de anılarımı tazelememe yardımcı oldu ama fark ettim ki benim ve diğer işin en başında işe giren arkadaşların hemen hemen hiç resimleri yok. Görülüyor ki bizler 23 Nisan’da parkı açacağız olayına kafayı takmışız ve resim çekmeyi filan hiç aklımıza getirmemişiz. 2 sene Tatilya’da çalıştım ama 2 tane parkta çekilmiş resmim yok…

Ben her gün Suadiye’den Tatilya’ya gidip akşamın 12’sine kadar orada çalışıp, ertesi sabah yine gidiyordum. Ortamın güzelliği ve dostlukların sıcaklığı yüzünden bu iş bana hiç te zor gelmiyordu ama ne zamanki üst seviyelerdeki didişmeler başladı, benim de kilometreler gözümde büyümeye başladı.

Demin de söz ettiğim gibi işe aldığımız çocukların hepsi güler yüzlü, iyi niyetli, akıllı, çalışkan çocuklardı. Pijamalarını giyip gelip bütün gece parkta kalıp dükkânlarda satılacak olan malzemeleri bilgisayara tanımlamaya çalışan çocukları unutmam mümkün değil.

23 Nisan’da Süleyman Demirel’in açılışı yaptıktan sonraki park turunda halen 5 metre ötedeki yolları bir kere daha temizlemeye kalkmak, güzel bir kalite anlayışıdır. Güzel olsun, kaliteli olsun, daha da temiz olsun yaşam şeklinin dışarıya yansımasıdır.

Hayatımızda görmediğimiz oyuncakları çalıştırmayı öğrenmek kadar, olayın işleyişine hâkim olabilmekte ayrı bir süreçti. Lunapark kültürü dışında bu konuda hiçbir deneyimi olmayan arkadaşlar bu işin altından da başarı ile kalkmayı başardılar.
Tatilya’nın çok entegre ve işlevsel bir IT altyapısı da vardı ama onu artık başka bir sabaha saklıyorum.

Arkadaşlar, günümüzde para çok önemli bir konu ama bizim grubu kuran genç arkadaşların da belirttiği gibi, para her şey değil. Sağlık ve mutluluk ta en az para kadar önemli. Son zamanlarda etrafımızda birbiri ardına yaşadığımız sağlık problemleri, bizlere bunun ne kadar önemli bir parametre olduğunu bir kere daha net bir şekilde hatırlattı.
Tatilya, genç arkadaşların birçoğunun ilk işiydi ve ben her sabah oraya vardığımda. Tatilya’da işe girmek için bekleyen 3-4 kişi görürdüm. Herkes arkadaşlarından ortamın güzelliğini duyuyor ve orada çalışmak istiyorlardı. Bir iki istisna hariç birçoğu için para gerçekten de ikinci plandaydı.

“Hiç mi istisna yok?” diyeceksiniz. Tabi ki var. Arkadaşın biri yalvarıp yakarıp, çocuklarım aç diyerek temizlik bölümünde işe girdikten 15 gün sonra gelip, “Bu iş ağır, bana göre değil,” diyerek çekip gitmişti. Bunlar da hayatımızın gerçekleri…
Ben buradan bir kez daha Tatilya’nın her aşamasında büyük bir özveri ile çok uzun saatler çalışan arkadaşlarıma çok teşekkür ediyorum. İyi ki sizlerle o iki seneyi yaşamışım ve iyi ki sizleri tanımışım.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

31 Mart 2015 Salı

Rüyalarım Var Benim

Günaydın Dostlar,

Bu sabah rüya görerek kalktığım için çayımı içerken gördüğüm rüyaları düşünmeye başladım. "Rüyalarım var." dediğime bakmayın, hepsini toplasanız üç değişik rüyam var benim. Bu sabaha karşı gördüğüm rüya onlardan biri değildi ama genelde rüyalarım hep stresli ve sıkıntılıdır.
Vallahi nedenini ben de bilmiyorum, literatürde yazdığı gibi çocukluğuma inmek lazım.

Toplam üç değişik rüya.
 
En stresli günlerden sonra gördüğüm "okuldan mezun olamama" rüyam var. Üniversiteden bu dönem sonunda artık mezun oluyorum, diye düşünürken bu işlere bakan insan bir anda “Sen daha diploma alamazsın, üç dört dersin eksik.” diyerek karşıma çıkıyor. Allah kahretsin, ben herkese mezun oluyorum dedim, her şey bitti zannediyordum, bu üç ders de nereden çıktı diye söylenirken uyanıyorum. Allaha şükür yataktayım diye rahatlıyorum.
Bu rüyayı en az yüz kere görmüşümdür. Amerika’da okurken yapılan danışman görüşmelerinin bilinçaltımda bıraktığı bir iz bu. Tek tek 128 kredilik ders listesinin üzerinden geçilir ve her şey tamam mı diye bakılırdı.

İkinci rüyam "bir türlü uçağa binememe" durumudur. Eğer ki üniversite rüyasını görmezsem kesin uçağa binemem. Bu rüyanın iki hali var. Birinci durumda bir türlü bulunduğum yerden kıçımı kaldırıp havaalanına gidemiyorum. İkinci halinde ise havaalanında bir türlü bineceğim kapıya gidip uçağa binemiyorum. Check-In kuyrukları, pasaport kuyrukları, güvenlik kuyrukları gibi aklınıza gelebilecek olan her türlü zorluk karşıma çıkıyor. Bir türlü bu engelleri aşıp uçağa binemiyorum. Nitekim hiçbir rüyamda da uçağa binemedim. En fazla kapıya kadar gidip o aşamada uyandım.

Havaalanlarına son dakikada gitmeyi hiç sevmem. Bugüne kadar hiç uçak kaçırdığımı da hatırlamıyorum ama nedense bu rüya bir türlü peşimi bırakmaz.
Yukarıda da belirttiğim gibi ben çok fazla rüya görmem. Kim bilir belki de gördüğüm halde hatırlamıyorumdur ama gördüklerimin hepsi sıkıntılı stresli rüyalardır. Hiçbir zaman kendimi papatyaların arasında Filiz Akın gibi kırlarda koşarken görmedim. Belki de iş hayatının ve her şeyin acil olduğu parametrelerinin yarattığı streslerdir bunlar.

Yukarıdakiler kadar sık olmasa da üçüncü sırada Burdur Topçu Tugayı var. Burada yazmaya bile utanıyorum ama ben o zamanlar Amerika’da çalışıyor olduğum için toplam altmış gün askerlik yaptım. İnsanlar beş yüz gün askerlik yaparken bizim için de o altmış gün geçmek bilmedi. Bunun da en büyük iki nedeni askere gittiğimde 31 yaşında olmam ve de yaz aylarının dayanılmaz sıcaklığıdır. Allah'tan akşamları serin ve rahat oluyordu.

Yaptığımız pek bir şey de yoktu ama o sıcağın altında saatler geçmek bilmiyordu. Bu durumun rüyalarıma yansıması da son gün tam biz hazırlanmış çıkarken “Arkadaşlar bugün çıkamıyorsunuz, bir hafta daha buradasınız.” demeleri şeklinde oluyor. "Allah kahretsin, tam çıkacaktık, bir hafta daha nereden çıktı?" derken uyanıyorum. Bakıyorum ki Burdur çok gerilerde kalmış.

İşin garip tarafı bu günlerde Burdur da beni istemiyor. Artık askerlik yoklaması bile yaptırmana gerek yoksa anla ki seni ayakaltında istemiyorlar. Burdur’a nasıl girdiğimi geçmişte yazdığımı hatırlıyorum, aklıma gelirse bir sabah da nasıl çıktığımı yazarım.
Allah'a şükür neşeli bir insanım, dertleri de kafama takmam ama nedense hiçbir zaman şen şakrak rüyalar gördüğümü hatırlamıyorum. Bu işlerden iyi anlayan dostlar bilirler, belki de rüyaların çoğunluğu bu tip rüyalardır.

Burdur, İstanbul, Giresun, Ankara, İzmir, Hakkâri hiç fark etmez. Her nerede yaşıyorsanız bütün rüyalarınız istediğiniz gibi olsun. Hatta istediğinizden de daha güzel olsun.
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

11 Mart 2015 Çarşamba

Kızlar Geliyor

Günaydın Dostlar,

Bunu bir sabah yazısı değil de erkeklere ufak bir uyarı yazısı olarak düşünelim. Geçen sene bu zamanlarda yazmış olduğum “Siz Bu Ülkenin Kadınını Yabana Atmayın” yazısında aynı konuyu işlemiş ve erkekleri uyarmıştım ama dün sabah gördüğüm minik bir örnek tespitlerimin ne kadar doğru olduğunu bir kere daha bana gösterdi…
 
Sevgili erkekler, annelerimiz bize ne kadar süper olduğumuzu, bulunmaz bir Hint kumaşı olduğumuzu sürekli anlatsa da sokağın gerçekleri hiç de böyle değil. Kardeşlerim sizleri bir kere daha uyarıyorum, biz kasıla kasıla enerjisiz bir şekilde otururken kızlar son hız koşuyorlar.
Bizim tek işlemcili beynimizin kızların aynı anda birden fazla işi hakkını vererek yapan beyinleriyle başa çıkmasının mümkün olmadığını biliyorduk ama bilhassa akademik olarak durum düşündüğümüzden de daha vahim.

Geçmişte işe eleman alırken yapılan müzakerelerde ve yabancı dil sınavlarında son yıllarda kızların erkeklerden çok daha başarılı olması zaten dikkatimizi çekmeye başlamıştı ama adını koyamamıştık.


Düşünün ki bütün bu başarılar üstelik kızların son derece okul ortamından uzak tutulmaya çalışıldığı bir coğrafyada geliyor. Demek ki bir de herkes eşit şartlarda okula gidebilse, aileler kızları okullardan uzak tutmasalar erkeklere gidecek okul kalmayacak.

Bütün bunlar iyi güzel ama dün tam olarak ne oldu? Sevgili öğretmenlerimizin talebi üzerine dün sabah daha tavuklar uyanmadan Eyüboğlu Koleji’ne gittim. Benim babam okulun mahallesini bile bilmezdi, biz okulda yaşanan her konuya hâkimiz ama neyse o konuyu şimdilik bir kenara bırakalım.

Malum erken gitme huyum olduğu için orada beklerken gözüme bir kütük ilişti. Sonra gidip daha yakından baktığımda okul birincilerinin isimlerinin minik plâketler halinde çakılı olduğunu gördüm. Dikkatimi çeken şey isimlerin hemen hemen hepsinin kız ismi olmasıydı. Üşenmedim saydım. Kütüğün üzerinde 26 tane isim vardı ve bunların sadece dört tanesi erkek ismiydi.
 
Eyüboğlu, İstanbul’un çeşitli yerlerinde okulları ve binlerce öğrencisi olan oldukça büyük bir eğitim kuruluşu. Bu kadar çok öğrencisi olan bir okulda 26’da 4 gibi bir oranın biz erkekler açısından alarm verici bir durum olduğunu düşünüyorum.
Sevgili kardeşlerim, okula başladığınızda ve iş hayatına atıldığınızda kimse sizi benim aslan oğlum diye şımartmayacak. Evin gerçekleri bitip de sokağın gerçekleri başladığı zaman aradığımızı bulamıyoruz ve sonra işi hırçınlığa döküyoruz.

Dün akşam minik bir köyde yapılan bir programda ilkokul öğrencilerine mikrofon uzatıp büyüyünce ne olmak istediklerini soruyorlardı. Oğlanlardan sadece bir tanesi ben polis olmak istiyorum diyebilirken kızların hepsi cevap verdi ve büyük bir enerjiyle, doktor, hâkim, avukat, mühendis ne varsa sıraladılar.

Yukarıda da belirttiğim gibi ister inanın ister inanmayın ama kızlar geliyor. Kızlar daha cesur, daha iş bitirici, daha azimli ve daha motiveler.
Sık kullandığım bir laf vardır. “Her şeyi aşarsınız, erkekleri aşarsınız ama siz bu ülkenin kadınını aşamazsınız.” derim. Gerçekten de aşamazsınız zira kızlar güçlü geliyor.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın.