Çevreyi Korumak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Çevreyi Korumak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

31 Temmuz 2021 Cumartesi

Boşa Giden İlaçlar

Günaydın Dostlar,

Amerika’ya gittiğimiz ilk yıllarda, Türkiye’ye her gelip gittiğimizde dönerken yanımızda ilaç götürürdük. Bunun iki nedeni vardı. Birincisi çok paramızın olmaması, ikincisi de Amerika’da reçetesiz ilaç almanın imkânsız olması. Allah razı olsun, daha sonraki yıllarda sevgili Ekrem ağabey ile tanışınca bu derdimiz bitmişti. Ekrem ağabey her derdimizle ilgilenirdi. Desteğini hiç unutamayız.

İşin komik tarafı, bu ilaçları hiç kullanamadan kullanım süreleri dolarsa da üzülürdük. Sanki hasta olsak ve ilaçlar boşa gitmese daha iyi olacaktı. Çocukluk işte. Bu da gösteriyor ki her aldığımız şeyi “parasını çıkartması” parametresi üzerinden değerlendiremeyiz. Bazı şeyler gereklidir ve kâr zarar tablosuna bakamazsınız. Hiç hasta olmasak da Türkiye’den getirdiğimiz ilaçlar (üç beş kutu da olsa) bizim için bir güvencedir.



Aynen ilaçlarda olduğu gibi bazı şeylerin değerini ne kadar çok kullanıldıkları ile ölçemezsin. Milyarlarca dolar harcayarak savaş uçaklarını ve diğer savaş araçlarını satın alıyoruz. “İlle de savaş olsun da kullanalım” diye bir arzumuz yok. Hiçbir savaşın içine girmezsek de mutlu oluruz. Savaşa giremedik, paramız boşa gitti diye dertlenmeyiz.

Allah muhtaç etmesin. Savaşta filan olmayalım ama mecbur kalırsak da hazır olalım. Uçaklarımızı her türlü tehdide karşı hazır tutalım. Bakımlarını yapalım, deneme uçuşları yapalım ve dosta düşmana mesaj verelim.

Sürekli olarak, “Futbol takımlarını herhangi bir şirket gibi yönetemezsiniz,” diyorlar ve çok haklılar. Bambaşka bir dinamiği var. Öyle olmasaydı bir yıl içinde sadece 17-18 maç yapmak için milyonlarca lira harcayarak statlar yapmazdık. Bu tip yatırımlara yılda kaç kere kullanılıyor diye bakamayız. Gereklidir nokta.

Bu gibi konuları süratle çoğaltabiliriz. Bunun en canlı ve en vahim örneği de şu anda acı içinde izlediğimiz orman yangınları konusudur. Ormanlar bir ülkenin can damarlarıdır, milli servettir. Karşınızdaki düşman her zaman tankla tüfekle gelmez. Bazen de aleve dönüşür gelir.

“Sadece üç ay kullanmak için yangın uçağı sahibi olmak çok maliyetli bir iş.” diyemeyiz. İnsanları, hayvanları, bitkileri, şehirleri, kasabaları, köyleri, geleceği, umutları kaybetmek de çok maliyetli bir iş. Üstelik burada kaybettiklerimizi bir daha yerine koyamıyoruz.

“Hadi hemen ağaç dikelim” kampanyaları çok iyi niyetli çabalar olsa da ben bugüne kadar ormanların geri geldiğini hiç görmedim. Muhakkak bir yerlerde başarılı olmuş örnekleri vardır ama ben genelde yanan ormanların yerine ağaç değil beton dikildiğini görüyorum.

Dünyanın düzeni bozuldu. Havalar ısındı ve ısınmaya da devam edecek. Böyle bir ortamda nasıl olur da envanterimizde sıfır yangın söndürme uçağıyla sezonu açarız. Üç adet kiralık uçakla bu koşullarla başa çıkabilir miyiz?

Zararın neresinden dönersek kardır. İşletme maliyetine bakmadan acilen 8-10 tane yangın söndürme uçağı siparişi vermeliyiz. Her şeye para bulabilen ülkemiz, buna mı para bulamıyor? Her konu ile ilgili uçağımız var ama bir tane bile yangın söndürme uçağımız yok. Helikopterlerle ve itfaiye araçlarıyla bu boyuttaki yangınlarla başa çıkamayız.

Bu gibi durumlarda en ideal alım şekli birkaç tanesini alıp gerisini kiralamaktır. Bu tip yangınların çok artacağını düşünürsek, kiraladığımız ülkelerin gerektiğinde bize o uçakları gönderip gönderemeyeceği de bir diğer konu. Muhtemelen onların da ihtiyaçları olacak. Şartlar zorlaştığında (doğal olarak) herkes önce kendini düşünür. Uçaklarımız olursa biz onlara kiralarız.

Akdeniz’e kıyısı olan ülkelere baktığınızda, hemen hemen hepsinin en az 20 tane yangın söndürme uçağı olduğunu görebilirsiniz. Bütün bu ülkeler de finans özürlü değil. Gerekli olduğunu ve olacağını bildikleri için almışlar. Keşke hiç yangın olmasa da bütün sene bu uçaklara boşu boşuna masraf ettik diye dertlensek.

Dünya her geçen gün ısınıyor. Bir de bizim her türlü kazaya ve ihmale açık yapımızı düşünürseniz, bu tip faciaların (maalesef) önümüzdeki yıllarda da devam edeceğini öngörebiliriz. Mangal merakımızdan anız yakmamıza kadar her türlü (ormanlar açısından) riskli işin içindeyiz.

Naçizane görüşüm, yaz aylarında ormanlara girişin yasaklanması yönünde. Bunu yazarken benim de kulağıma hoş gelmiyor ama başka türlü de koruyamıyoruz. İster hainler yaksın, ister beton dökme derdinde olanlar, ister tiryakilikten kurtulamayanlar, ister sıcak havalar hepsi aynı noktaya varıyor ve ormanlar yok oluyor.

Çok az kalmış olan ormanlarımızı gözümüz gibi korumak hepimizi en önemli görevlerinden biridir. Ülkemize sahip çıkalım.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

3 Haziran 2020 Çarşamba

Hayat Bayram Olsa...

Günaydın dostlar…

Ne yazık ki hayat bayram değil. Hele de bugünlerde hiç değil. Avusturalya’da aylarca süren yangınlarla başlayan yıl, yüz yılda bir kere görülen bir virüs salgınıyla devam ediyor. Ülkemizde 4.500’den fazla vatandaşımızı kaybettik, dünya bazında da toplam rakam 380.000’i geçti. Bunlar da kayıtlara geçebilen rakamlar.
Çok sıkı önlem aldığımız günler bu hafta başında bitti. Kısıtlamaların çoğu kalktı, kapalı mekân da hemen hemen kalmadı. Bir anda bayram havasına büründük ama şu anda sokaktaki hayat hiç de bayram değil. Biz sadece virüs bitmiş, bayram gelmiş gibi yapıyoruz. Anlayacağınız mahsusçuktan yapıyoruz.


Bayram eninde sonunda gelecek. O gün yarın olmasa da bir gün bu virüs de bitecek. Ya bulaşma özelliğini kaybedecek, ya da bir çare bulunacak. Önemli olan o günlere minimum hasarla ulaşabilmektir.

Hepimiz için en sıkıntılı parametre bu sürecin ne kadar süreceği hakkında hiçbir fikrimizin olmaması. Beş gün mü sürer yoksa beş yıl mı hiç kimse bilmiyor.  

Çok bulaşıcı ve kolay kolay gitmeye niyeti olmayan bir virüsle yaşadığımızın bilincinde olup her türlü tedbiri almak bizim görevimiz. Kimseden çok daha fazla bir şey beklemenin de bir anlamı yok. Yönetimler yapabileceğini yapıyor, gerisi bize kalmış. Bir yerler açıldı diye gitmek zorunda değiliz. Allah kullanalım diye akıl vermiş.

Çok sevdiğim bir arkadaşım, “Bir işyerinin gerekli tedbirleri almadığını görürsek kime şikâyet edeceğiz?” diye sordu. Dostlar çözüm çok basit; şikâyetle uğraşmaya gerek yok, gitmeyin. Salgını bahane ederek fiyatları ikiye mi katlamış? Gitmeyin.

Her yer açıldı, sokaklar çok daha kalabalık. Sokaklardaki insan sayısı artıyorsa biz de aynı oranda önlemlerimizi arttırmalıyız. Artık çok daha fazla önlem alma, çok daha dikkatli olma zamanı.
Yukarıda da belirttiğim gibi, bu salgın bir gün bitecek. Eninde sonunda bu virüsle başa çıkacağız. Burada sorulması gereken en önemli soru, başa çıkamayacağımız sorunlar gelince ne yapacağımız.

O hiç umursamadığımız çevre var ya, bir gün başımıza altından kalkamayacağımız dertler açacak ve onların altından kalkmak laboratuvarda aşı geliştirmeye çalışmak kadar kolay olmayacak.
Dünyanın bir bölgesi bir anda gölgede 70-80 derece hava sıcaklıkları ile boğuşmaya başlarsa ne yapacağız? Önlenemez yangınlar aylarca devam ederse ne yapacağız? Laboratuvarlarda atmosfer parçaları üretip yama yaparak bu işi çözemeyiz. Yaratabileceği zararı düşünmek bile istemiyorum. İstanbul’da en son ne zaman kar yağdığını hatırlayan var mı? Görülüyor ki, beton yağmur ve kar bulutlarını çekmiyor.
Bir gün sular 10-15 metre yükselirse kaç şehir sular altında kalır biliyor muyuz? Ben de bilmiyorum ama rakamın korkunç bir seviyede olabileceğini tahmin edebiliyorum. Mevsimler şimdiden ileriye doğru kaydı. Yaz sezonu artık 1-1,5 ay geç başlıyor ve kasım ayında hava 30 derece oluyor. Aralık ayında doğmuş bir insan olarak, her zaman “Ben kış çocuğuyum” derdim ama artık sonbaharda doğdum demem gerekecek.

Bunlar gibi yüzlerce örnek verebiliriz. Nehirlerin kurumasından tutun da şiddetli depremlere kadar her şey karşımıza çıkabilir. Görülmemiş boyuttaki yanardağ patlamaları bazı şehirleri hatta ülkeleri haritadan silebilir. Binlerce yıldır bizimle beraber olan buzullar dünyayı terk ettiler.

“Bir musibet bin nasihatten iyidir” demişler. Boşuna da söylememişler. Musibet şu anda bizlerle beraber yaşıyor. Hatta kendi yaşarken bizi yaşatmıyor. Bu yaşananlardan ve kaybedilen canlardan çıkardığımız dersleri muhakkak çevresel sorunlara da yansıtmalıyız.
Hepimiz gördük ki, doğanın şakası yok. Aynen virüs de olduğu gibi, yaşam şeklimizi bugün değiştirmezsek, yumurta kapıya geldiğinde hiçbir şeyi çözemeyiz.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

21 Haziran 2019 Cuma

Yaz Yağmuru...

Günaydın dostlar…

Şarkılarımızdaki, rüyalarımızdaki yaz yağmurları artık kâbus yağmurlarına dönüştü. “Hiç görülmemiş miktarlardaki yağış” cümlesinden de çok sıkıldım. Her şeyin hiç görülmemişini gördüğümüz günlerde, doğal olarak yağmurun da hiç görülmemişini göreceğiz.
Her şey değişiyor da, yağmur neden değişmesin? Penceremden baktığım zaman hiç görülmemiş miktarlarda çirkin beton görürken, hiç görülmemiş boyutlarda yok olan yeşil alanları görürken, çıkar çatışmaları zirve yapmışken; yağmurun da bu değişime ayak uydurması normal değil mi?


Almanya’da, İngiltere’de, Orta ve Kuzey Avrupa’nın her yerinde adeta bahçe sularcasına yağan yağmur, bizim ülkemizde neden hiç görülmemiş boyutlara ulaşıp insanların ölmesine neden oluyor? Oraların yemyeşil olmasının bunda bir etkisi olabilir mi? Bizde yağan yağmur değil artık, o bir doğal afet. Ebe Nine’nin bahçesindeki saksılar yağmurun düzenli yağmasını sağlayamıyor.

Her gün ayrı bir sel felaketi duyuyoruz. Araklı’daki sel baskınında hayatlarını kaybeden vatandaşlarımıza Allah’tan rahmet diliyorum. “Sahil yolu gereksiz bir yatırımmış, sellere de bu neden oluyormuş”. Bu zihniyet zamanında Boğaziçi Köprüsü’nün yapılmasına da karşı çıkmıştı. “Hele üç şerit olması çok gereksiz” diyorlardı.

Yolla filan alakası yok. Doğu Karadeniz’in doğal yapısından kaynaklanan gerçekler ve bu konuda hiçbir önlem alınmaması, çarpık yapılaşma, yanlış yatırımlar her sene bu bölgede sellere neden oluyor. Dağlardan gelen sel suları önüne katıp her şeyi götürüyor, ya da uygun bir alanda biriktirip ciddi boyutta zarara neden oluyor.

Hadi Doğu Karadeniz’de dağlardan akan sular var, Trakya’daki tren kazasında sorun neydi? Demiryolunun altındaki toprak akıp gitti, raylar ortada kaldı. Raylar da ortada kaldı, ailelerde. Yazık değil mi bu insanlara? Hayat bu kadar ucuz mu?

Trakya olayından ve hayatlarını kaybeden onca vatandaşımızdan bir ders çıkardık mı? Tabii çıkarmadık. Gidip de dağ başında bir yerlerde menfez çalışması yapmanın siyasi bir getirisi yok. Para, sürekli olarak havaalanı, köprü, tünel, otoban gibi algı yönetimine destek olacak konulara yatırılıyor. Dağlardan akan sular da her sene kardeşlerimizi öldürmeye devam ediyor.
“Ders çıkartmadık” dedik. Çıkartmış olsaydık; daha iki gün önce Arifiye’de yüksek hızlı tren raylarının altındaki toprak, sel sularına kapılıp gitmezdi. Allah’tan trenler gelmeden fark edildi de büyük bir trajedi önlendi. Çok kısa bir sürede de tamir edilip ulaşıma açıldı. Bu da demek oluyor ki yine eski durumuna getirildi. Görülmemiş boyutlarda yağmur yağdığı ilk gün, yine akıp gidecek.

Her zaman söylüyorum; yağmur sularının toplanması konusunda bir tane bile altyapısı düzgün ilimiz, ilçemiz yok. Böyle deyince de, herkes bana Eskişehir’i örnek gösteriyor. Dostlar, ne yazık ki Eskişehir’de de sorun var. Defalarca kavşaklarda, altgeçitlerde su biriktiğini gördüm. Geçen sene temmuz ayında (tam hasat zamanı) Eskişehir’de on sekiz gün yağmur yağdı. İç Anadolu Bölgesi için temmuz ayında otuz bir günün on sekiz gününde yağmur yağması normal bir iş mi?

Başkentimiz Ankara’da daha geçen hafta Etimesgut ve Sincan’da yaşanan sel baskınları, yine çok büyük zarara yol açtı. Alt geçitlere akan tonlarca su, insanlara çok zor anlar yaşattı. Yollarda akan suları hepimiz televizyonlarda izledik. Daha büyük kayıplar yaşamadıysak, Allah babanın bizi koruması yüzündendir.

Mersin ve ilçelerinde iki gün önce sel felaketi yaşandı ve birçok küçükbaş hayvan telef oldu. Yollardaki çökmeleri, akıp giden toprakları filan hiç yazmıyorum; onlar artık hayatımızın olağan gelişmelerinden.
Bu kayıplar ve sel baskınları, bu sabah aklıma gelenler. Düşünsem birçok örnek daha bulabilirim. Madem yağmurları bu duruma getirdik, o zaman bizim de hiç görülmemiş yağmurlara göre altyapımızı yapmamız gerekiyor. Kibrit kutusu büyüklüğünde mazgallarla bu iş yürümez. Gerçi olan da pislikten tıkanmıştır ama o da ayrı bir sabahın konusu.

Amerika’da her ilkbaharda tonlarca kar çok kısa bir sürede eriyor ama hiçbir yeri sel basmıyor. Neden? Altyapıyı düşünerek kurmuşlar da ondan. Kaldırım kenarlarındaki su toplama kanalları o kadar büyük ki, bizde olsa içine gitmedik şey kalmaz.
Uzun yılların sorunları bir günde çözülemez ama bütün belediye başkanlarımızdan bu konuya el atmalarını, yavaş da olsa çözüm üretmelerini bekliyoruz.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

30 Eylül 2016 Cuma

Biniş Kartı...

Günaydın dostlar…

Hepimiz büyük paralar vererek akıllı telefonlar alıyoruz fakat onların nimetlerinin birçoğundan da faydalanamıyoruz. Herkes elindeki akıllı telefonların marifetlerinin ne kadarını kullanabiliyor acaba?
Hemen hemen hiç kullanılmayan özelliklerden bir tanesi de, uçuş için biniş kartı yaratabilme özelliği. Günümüzde her havayolu şirketinin akıllı telefonlara indirebileceğiniz aplikasyonları var. Bu programları kullanarak, bilgisayarda veya havayollarının kendi ofislerinde yapabileceğiniz işlemlerin hemen hemen hepsini yapabiliyorsunuz.


Akıllı telefonu olan herkes, telefonunu kullanarak check-in yapabilir ve elektronik biniş kartını yaratabilir. Peki, yaratıyor muyuz? Ne yazık ki, bu fonksiyonu hemen hemen hiç kimse kullanmıyor. Bu işlemi yaptığınız zaman, yaratılan elektronik biniş kartını telefonunuzdaki Cüzdan (Wallet) uygulamasında saklayıp, havaalanındaki işlemleriniz için kullanabiliyorsunuz. Biniş kartı göstermeniz gereken her noktadan telefonunuzdaki kartı göstererek geçebiliyorsunuz. Biniş kapılarındaki optik okuyucular da bu kartı telefonunuzdan rahatlıkla okuyabiliyorlar.

Ayrıca; yaratmış olduğunuz biniş kartını, e-mail veya SMS yolu ile de telefonunuza yollayabilirsiniz. Cüzdan uygulamasında bir sorun olduğu takdirde, bu şekilde gönderdiğiniz kart da yedeğiniz olur.

Bu işlemin en büyük yararı, havaalanlarının kalabalık ortamında check-in kuyruklarında sürünmemeniz oluyor. Sadece bavul bırakmak için tasarlanmış bankolardan bavulunuzu verip gidiyorsunuz. Bu ortamlarda genelde ya hiç kuyruk olmuyor, ya da çok az kuyruk oluyor. Sadece el bagajınız varsa, o zaman buna da gerek yok, doğrudan kapıya gidebiliyorsunuz.
Elektronik biniş kartlarının ikinci yararı da ağaçları kurtarması. Her gün yüzbinlerce defa yazdırılan biniş kartlarını ne kadar az kullanırsak, o kadar fazla ağacı kurtarmış oluruz. “İncecik bir karttan ne olacak kardeşim?” demeyin. O incecik kartın ağırlığını milyonlarla çarparsanız, rakamlar bir anda büyüyor.
Her uçağa bindiğimde bu işlemi gözlemliyorum ama ne yazık ki, elektronik biniş kartı ile binen genelde 1 veya 2 yolcu oluyor. Şu anda olay %1 seviyesinde. Bu oranı arttırmalıyız diye düşünüyorum. En yakınımdaki arkadaşlarım bile bu uygulamayı kullanmıyorlar.

Bir arkadaşım da, “Telefonumu kaybedersem veya evde unutursam ne olacak?” diye sordu. Hiç sorun değil havaalanında tekrar biniş kartı bastırmanız mümkün. Bunun için de sırada beklemenize gerek yok. Büyük havaalanlarının hemen hemen hepsinde biniş kartı veren check-in cihazları var.

Burada dikkatli olmamamız gereken konu, telefonun şarjının bitmemesi konusudur. Amcam geliyor havaalanına, elektronik biniş kartını göstererek güvenlikten filan geçiyor, daha sonra da uçak saatine kadar telefonda konuşarak, pilini bitiriyor. Bu duruma da bir, iki kere şahit oldum. Böyle bir durumla karşılaşınca, kimileri havaalanının koridorlarında piriz arıyor, kimileri de yeniden biniş kartı yazdırmak derdine düşüyor. Elektronik biniş kartı kullanmak istiyorsanız, telefonunuzun yeterli şarjı (en azından kapıda okutacak kadar) olduğundan emin olmanız gerekiyor. Saatlerce oyun oynayarak şarjınızı bitirmeyin…
Bir uyarı da havayolu şirketlerine yapmak istiyorum. Bavul bırakmaya gittiğinizde, her ne kadar “Benim biniş kartım var, sadece bavulumu bırakmak istiyorum.” deseniz de, çalışanlar ısrarla sizin için biniş kartı yazdırıyorlar. Bu da olayın bütün amacını öldürüyor. Bunu önlemek için, istemediğinizi çok net bir şekilde vurgulamak gerekiyor.
Dostlar, akıllı telefon kullanımı hem kolaylık sağlıyor, hem de çevresel faktörlere yardımcı oluyor. Ben ilk günden beri bu şekilde gidip geliyorum. Defalarca denediğim için, sizlere de gönül rahatlığıyla tavsiye edebiliyorum.

Bazı arkadaşlarımız da, biniş kartlarını A4 kâğıtlara yazdırıp geliyorlar. Bu yöntem de güzel işliyor ama kâğıt ziyan etmemek açısından çok iyi bir seçenek değil. Şahsi fikrim, akıllı telefonların kendimize ve çevremize yararı olacak her türlü özelliğini kullanmamız yönünde. Sadece 2 oyun oynayıp, 2 sosyal platforma girip, 3 resim çekmek, 3 gazete okumak için akıllı telefonlara bu kadar para yatırmamıza gerek yok.
Bu sabah sizlere dikkatimi çeken tek bir kullanımdan bahsettim. Akıllı telefonların başka alanlarda da zaman ve para tasarrufa sağlayabilecek, çevreyi koruyacak fonksiyonları olabilir. Araştırıp, öğrenip kullanmalıyız…

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

22 Ekim 2015 Perşembe

Bugünü Korumazsak Yarını Göremeyiz...

Günaydın dostlar...

Hepimiz gelecekten aynı şeyi bekliyoruz, öyle değil mi? Uçan arabalardan zaman makinelerine kadar birçok sıra dışı şeyin yaratılabileceğine inanıyoruz. Hatta gelecek yüzyılda bile yaratılabileceğini düşünüyoruz. Sesimizle açabileceğimiz kilitler, diğer gezegenlere yolculuklar gibi şuanda yapılması pek mümkün olamayan şeylerin gelecekte yapılabileceğine inanıyoruz. Herkes böyle muhteşem bir geleceği gözünde en az bir kez canlandırmıştır.

Ancak unutmamalıyız ki bunların yapılamama ihtimali de çok yüksek.


 Mesela bütün ağaçların kesilmesi, oksijen üretecek ağacın kalmaması; bunların yapılamaması için en büyük nedenlerden bir tanesi olabilir… Kâğıdın geri dönüşümünü yapmak, ağaçların kesilmemesi için çok önemlidir. 1 ton kâğıdın geri dönüşümüyle 17 ağacı kurtarabileceğimizi biliyor muydunuz? Ancak hiç oksijen kaynağı kalmazsa insanlar yaşayamaz, bu yüzden de gelecekte yaşamayı hayal ettiğimiz gelişmelerin hiçbiri yaşanamaz.
Peki ya yenilenemez kaynaklar? Demir, kömür, bakır gibi madenlerin oluşması yıllar sürüyor. Bunlar tükendiğinde uzun yıllar geçmeden geri gelmeyecekler. Zaten geri geldikleri zaman, büyük bir ihtimalle Dünya üzerinde hiçbir canlı yaşamıyor olacak.

Su, bir yenilenebilir kaynak olarak bilinse bile aslında yenilenemez. Çünkü dünyada belirli bir miktar su var. Dünyanın dörtte üçü sularla kaplıdır, ancak bu sular denizler, göller, ırmaklar ve okyanuslardır. İnsan yaşamı için gerekli olan su ise içme suyudur. Denizlerden içme suyu elde etmek çok zor bir iştir. İçme suyu tamamen bittiğinde insanlar yaşayamayacak, o gelecekte görmeyi hayal ettikleri ürünleri de göremeyeceklerdir.

Tekrar düşünelim. Oksijen kaynağı ağaçlarımız, sadece yaşamamıza yardım etmiyor. Çünkü gövdesini mobilya ve kâğıt gibi birçok eşya ve malzeme yapmak için de kullanıyoruz. Onların hiç olmadığı bir gelecekte değil zaman makinesi, o makinenin içindeki kolu bile yapamayız.
Gördünüz mü? Şuan elimizde olan her şey, gelecekte yapılmasını beklediğimiz şeylerin yapılması için gereklidir. Bunların tükenmesi durumunda gelecekte hiçbir gelişme olmayacak. Hatta düşüşler yaşanacaktır. Aynı durum ülkeler için de geçerlidir. Bir ülkenin elinde hiçbir şey kalmayınca ihracat azalır, ithalat artar. İthalat yüzünden de para kaybı yaşanır. Para olmazsa da o ülkede gelişme yaşanamaz, yani çok dikkatli olmalıyız.

Sadece üşendiğiniz için diğer odadaki musluğu kapamamanız, gelecekte çok büyük su kaybı oluşması anlamına gelebilir. Ya da küçük bir kenarı ıslak bir kâğıdın kurumasını beklemekten üşenirseniz, ıslak olduğu için normal çöpe atarsanız; bu da daha çok ağacın kesilmesi anlamına gelir. Sırf üşengeçlik yüzünden geleceğimiz mahvolur. Bunları düşünüp de hareket etmemiz çok önemli. Gelecek nesiller için hiçbir şey kalmamasını istemeyiz.
Fark ettiniz mi, geçmişte yaptığınız bütün hatalar, gelecek yılları etkileyecek. Bir hamle yapmadan önce biraz düşünmeliyiz. “Acaba yapmayı seçersem ne olacak?” “Kavga büyüyecek mi?” “İkisi de bana küsecek mi?” “Yoksa tartışmayı bitirdim diye herkes bana saygı mı gösterecek?” “Ya öyle olmazsa?”.
Genelde bunları düşünmeden hareket ettiğimiz için sonucunda ne olacağını da hiç bilmiyoruz. Ama karşımızdakinin tepkisini gördükten sonra ya rahatlıyoruz, ya da bir hata yaptığımızı fark ediyoruz. Ama geçmiş geçmişte kaldı. Bunun bir geri dönüşü yok. Kim istemez ki geçmişe gidip hatalarını yok etmek, doğru seçimi yapıp bütün problemlerini çözmek. Kim bilir? Belki geçmişe gidip arkadaşına yalan söylediğini itiraf edip onunla tekrar arkadaş olmak, gelecekte onunla evlenip mutlu mesut yaşamak anlamına da gelebilir.

Arkadaş kırgınlıklarını geriye dönüp düzeltmek mümkün olabilir ama yok ettiğimiz çevreyi geriye dönüp yerine koyabilmek o kadar kolay değil.

Bir kere düşünün, iki kere düşünün ama yarını yaşayabilmek için bugünü kaybetmeyin.
Sağlıklı kalın, mutlu kalın...