Salgın etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Salgın etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Ocak 2022 Pazar

Örnek Bile Veremiyoruz

Günaydın Dostlar,

Mahallemizdeki eczanede çalışan dostumuz “Ağabey 2021’de iyi hiçbir şey olmadı, ben bir tane bile sayamam.” dedi. 2021 çok zor bir yıl olsa da birkaç iyi şey de oldu. Perin’in üniversiteye girmesi, benim için bu yılın en güzel zamanıydı. O kadar heyecan yaptım ki neredeyse ben de yeniden üniversite okumaya başladım.

İkinci bir güzellik de Mete Gazoz’un olimpiyatlarda altın madalya kazanmasıydı. Milimlerin fark yarattığı bir branşta gidip de dünyanın öbür ucunda altın madalya kazanmak kolay bir iş değil. Hem fiziksel olarak hem de ruhen çok hazır olmanız gerekiyor. O gün gerçekten de mutlu olmuştum.



Tabii boksta olimpiyat tarihindeki ilk altın madalyamızı kazanan Buse Naz Sürmeneli’yi de unutamayız. O gün de çok mutlu olmuştuk. Finallerdeki diğer boksörümüz Buse Naz Çakıroğlu gümüşte kaldı ama yine de çok güzel bir gündü. Olimpiyat finallerinde iki tane Buse Naz’ın finalde olabilme ihtimali milyonda kaçtır?

Bunların dışında (belki unuttuğum vardır ama) aklıma başka bir örnek gelmiyor. Avustralya’daki bitmez orman yangınları olacakların habercisi gibiydi. Yılın ilk ayları Avustralya’da orman yangını zamanı olsa da bu seferkiler farklıydı. Aylarca yandı ve çok geniş bir alan yok oldu. Ocak ayı her açıdan çok kötü bir aydı. Benim açımdan ocak ayı ile ilgili olarak hatırlanacak hiçbir güzel şey yok.

Geçen yılın kuşkusuz en önemli gelişmesi Covid-19 salgınının tüm hızıyla devam etmesiydi. Bütün dünya bu salgınla boğuşmaya devam ediyor. 2020 başında Almanya’da tek tük maskeli insanlar görmeye başladığımızda bu işin bu boyutlara geleceğini tahmin edemiyorduk. Kısa sürede bir yere gideceği de yok.

Nisan ayında elli yıllık dostumuz Emin amcayı kaybetmek hepimizi derinden üzdü. Zalim salgın onu da bizden ayırdı. Aynı ruhsuz virüs sevgili dostum, arkadaşım Aylin’in babasını da bir anda bizden kopartıverdi.

Bu sabah 2021’de yaşananları düşünürken ilk aklıma gelen şeylerden biri de Marmara Denizi’nin müsilaj kaplı iğrenç hali. Çocukluğumuzun plajlarını o halde görmek çok acıydı. Caddebostan Plajı’ndan Nizam Plajı’na kadar birçok yerde denize girerdik. Her ne kadar “Sorun yok.” deseler de o ortamdan çıkan bir balık yemek hiç içimden gelmedi. Marmara denizini temiz tutmak adına daha sonraki aylarda ne gibi çalışmaların yapıldığını da bilmiyorum. Ben hiçbir şey duymadım.

Aklımda kalan bir diğer konu da Japon gemisinin Süveyş Kanalı’nda sıkışıp kalması. O gemiyi oradan çıkarmak günler sürmüştü ve o süre içinde bütün kanal trafiği durmuştu. Olay çözüldükten sonra da Mısırlı dostlarımız “Japonya zengin bir ülke, bunlardan çok para isteyelim.” diye düşünerek bir milyar dolar istemişlerdi.

Hiçbir şey duymadığımız bir başka konu da yangın söndürme uçakları. Tarihimizin en kötü orman yangınlarını yaşadık. Yüzlerce yangın haftalarca yandı. Bir kısmını zar zor söndürdük, bir kısmı da kendi yandı bitti. Haftalarca canla başla yangınlarla savaşan herkesten bir kez daha Allah razı olsun.

Yağmur mevsimi başlayınca her ne kadar bu dert bitmiş gibi görünse de aslında hiçbir şey bitmedi. Sıcak günler kapının arkasında bizi bekliyor. Dünya ısınıyor, yangınlar büyüyor. Geçen seneden farklı olarak ne gibi önlemler aldık?

Bizim için 2021’in en kötü günü 5 Temmuz’du. O günü hiç yaşamak istemiyorduk. Çok sıkıntılı günler geçirdiğini bilsek de haberi bir türlü kabullenemiyorduk. Yirmi beş yıllık dostumuz artık yoktu. Gülgün’ün aramızda olmayışına halen de alışamadık.

Her zaman derler ya, “Acısıyla, tatlısıyla bir yılı daha geride bıraktık.” diye. Bu sene pek tatlı göremedik. Zaten doktorum da kızıyor, o da ayrı bir konu. Umarım, önümüzdeki yıllar bize daha mutlu bir Türkiye ve daha mutlu bir dünya getirir.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

18 Nisan 2021 Pazar

Israr Etmeme Zamanı...

Günaydın dostlar…

Çalıştığım yıllarda, ülkenin dört bir tarafındaki dostlarıma ziyaret sözleri verdim. Emekli olduktan sonra da bütün bu sözlerimi yerine getirmek üzere yollara düşüyordum ki, salgın başladı. Hatta 2020 hedeflerime bile yazmıştım. Yurtdışında ve yurtiçinde birçok ‘gezip görme, dostlarla zaman geçirme’ hedefim vardı. Urfa’dan Kırklareli’ne kadar her yere gidecektim.

Kul kurdu, kader güldü; Emin’in hedeflerinin hiçbiri gerçekleşmedi. Bandırma’da deniz kıyısında yiyeceğimiz yemek de yalan oldu. Bu dönem böyle olsa da, bunun bir sonu olacağını da unutmayalım. Sevgili babam “Başlamak bitirmenin yarısıdır” derdi, biz de başladığımıza göre yarıyı geçtik demektir. Sona doğru yol alıyoruz. Sevgili Bekir, kurtardım zannetme. Yemek sözünün halen geçerli olduğunu bir kere daha hatırlatmak istedim.



Bir deniz kıyısı yemek sözüm de Sevgili Fatih’e vardı. Karadeniz’den ılık ılık rüzgâr eserken minicik sarılmış karalahana sarmalarına kim hayır diyebilir ki? Bunu konuşmadık ama herhalde gitmişken bana bir pide de yedirir diye düşünüyorum.

İzmir’deki dostlarımı hiç yazmayayım, günlerce bitiremem. Hepsine ayrı ayrı sözüm var. İlk fırsatta Allah’ın izniyle hepsini yerine getireceğim. Eskişehir, Ankara, Antalya, Adana gibi şehirler için de durum çok farklı değil. Tarsus’ta Şelale’ye gitme sözüm bile var. Eskişehir’e gitmeyeli 1,5 yıl olmuş, ara hiç bu kadar çok açılmamıştı.

Sözler çoktu, davetler de çoktu ama şu anda hiç kimse “Hadi gel” demiyor. Hemen hemen bir yıldır bütün davetler durdu. “Yıllardır çağırıyordunuz, şimdi ne oldu?” diye sorup, hepsine küssem mi acaba?

Hiçbirine küsemem; zira çağırmayarak, ısrar etmeyerek gerçek dost olduklarını gösteriyorlar. Bu zamanda kimse kimseye bir yere gitmek konusunda ısrar etmemeli. Sokağın durumu ortada, ısrar edilecek bir ortam yok. Israrla bir yerlere sürüklediğiniz insanlar iki gün sonra hasta olursa veya daha kötü şeyler başlarına gelirse bunun vebalini nasıl taşıyacaksınız?

Bu günlerde, ısrarlarımız bir yerlere gitmek isteyenleri vazgeçirmek yönünde olmalı. Birbirini düşünen insanların yapması gereken budur. Ben “Hadi gidelim” desem, karşımdakinin “Salgın bu kadar yayılmışken kafayı mı üşüttün?” demesi lazım. Unutmayın ki, illa da her şeyi idarenin yasaklaması gerekmiyor. Allah hepimize akıl vermiş. “Evde çok sıkıldım” ruh hali bizi kısa sürede dünya liderliğine taşıdı.

Salgın her yerde, Allah korusun hepimizin başına gelebilir ama herkesin vücut yapısı farklı. Birimizin çok hafif geçirdiği bir hastalığı bir başkası çok ağır geçirebilir, hatta hayatını kaybedebilir. Ucunda ölüm olan bir konu da insanların birbirlerini ısrarla kalabalık ortamlara çağırmasını şaşkınlıkla izliyorum.

Hem de “Gelir misin?” diye sormaktan söz etmiyorum. Genelde işin içinde büyük bir ısrar var. Gitmek istemeyeni zorla riskli bir ortama çekme var. Hatta bu ısrarlar sokağa çıkma yasaklarının başladığı saatler sonrası için de geçerli. Tipik cevabımız nedir? “Bir şey olmaz” . Zaten bu ülkenin başına ne geliyorsa, ‘bir şey olmaz’ ruh halimiz yüzünden geliyor. Trafik kazalarında dünya birincisi olmamızın da,  salgında rekor kırmamızın da en büyük temeli; doğuştan kazanılmış ‘bir şey olmaz’ genlerimizdir.

Bir şey olur ve oluyor da. Her gün yüzlerce insan boşuna ölmüyor. Onlar da zamanında bir şey olmayacağını düşündüler. Kimse bile bile gidip de salgına yakalanmaz. Unutmayın ki, dün kaybettiğimiz insanlar 15 aydır bu salgından yakalarını kurtarmayı başarmış insanlardı. Hepsinin mekânı cennet olsun.

Dostlar her şey ortada. Herkes durumu benden daha iyi süzebilir. Israr etmek yerine “Evde kal dostum” denilmesi gereken günlerden geçiyoruz. Bir gün bu işler bittiğinde hep beraber sokaklara dökülür, hatta hiç içeri girmeyiz ama henüz o noktadan çok uzağız. Bu işin sonunda hastalık var, sıkıntı var, ölüm var.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

14 Mart 2021 Pazar

Yarasın...

Günaydın dostlar…

Mazhar Fuat Özkan’ın çok güzel bir şarkısının içinde “Vitaminler avuç avuç siren sesleri her yerde” diye bir kısım vardı. Onlar yeni kıtadan söz ediyorlardı ama avuç dolusu vitaminler ve çakma ilaçlar artık en yakınımızda.

Etrafımız tabletler, şuruplar, iğneler, serumlar, tozlar, yağlar ve daha birçok şey ile sarıldı. Salgının da katkısıyla televizyon kanalları, radyolar ve sosyal medya bu tip ürünlerin reklamlarıyla doldu taştı.



Çok fazla ilaç ve türevlerini kullanır olduk. Her dert için bir hap var. Kimle konuşsanız herkes bir şeyler alıyor. En yakınımdakiler bile ne duyuyorlarsa alıyorlar. “O içtiğin hap ne işe yarıyor?” diye soruyorum, Örnek olarak, “Cildi gençleştiriyormuş” diyorlar. “Kim söyledi?” diye sorduğumda da aldığım iki tane standart cevap var; ya internet söylemiştir, ya da bir yakınımız.

Internet çok faydalı olmakla beraber bazı konularda da bizi yanlış yola saptırabiliyor. Artık her şeyin cevabını doktorlarda değil de internette arar olduk. Her insanın bünyesinin çok farklı olduğunu unutmayalım. Bir insana çok iyi gelen bir tedavi şekli başka birine hiç iyi gelmeyebiliyor. Hiç doktora görünmeden ilaçlarla görücü usulü evlilikler yapmayın.

E vitamini cilde çok iyi geliyormuş. Diyelim ki çok iyi geliyor. Başka ne gibi parametreleri var? Ne kadar almak gerekiyor? Çok alınca bir zararı var mı? Senin bünyene uygun mu? Bu tip sorulara girdiğiniz zaman karşı taraf çok sıkılıyor ve hemen E vitaminin çok iyi geldiği insanları örnek olarak vermeye başlıyor.

Bünyeler farklı olduğu gibi, vitaminler ve benzeri ürünler de çok farklı. Suda eriyeni var, yağda eriyeni var, vücutta birikim yapanı var, fazlası vücuttan atılanı var, alerji yapanı var, pahalısı var, ucuzu var; kısacası derya deniz bir konu.

Bu tip katkı maddelerinin bir de modası var. Rahmetli babam da prostat sorunları vardı. O zamanlarda da Saw Palmetto Berries modası vardı. Her ortamda prostata çok iyi geldiği konuşuluyordu ama yıllar içinde modası geçti. Bunun gibi yüzlerce örnek verebiliriz. Ben Amerika’dan her Türkiye’ye geldiğimde kutu kutu getirirdim. Sonra Türkiye’de de satılmaya başlayınca kimse yüzüne bakmaz oldu.

Likopen modası çok uzun sürdü ama artık günümüzde adı bile geçmiyor. Neden? Modası bitti de ondan. Artık başka şeyler pazarlanıyor. Ne maça çayı kaldı, ne de kupa kahvesi her şeyi denedik.

Salgın vesilesiyle ilaç olmayan ilaçlar da çok arttı. Yüzlerce binlerce çeşit var. İşin sonu ticaret olduğu için de hepsinin kullanımı çok uzun süreli. “Bel ağrısına iyi geliyor” diyorlar. “Ben şimdi bunu kullanırsam bel ağrılarım geçecek mi?” diye sorduğumda, “Öyle hemen olmaz bilmem kaç ay günde üç tane alman lazım” diyorlar. Aylar, bilmem kaç tane filan derken bir bakıyorsunuz sizin paralar başkasına ilaç olmuş.

Bu gibi durumlarda yüzlerce dostuma sorular sormuşumdur ama bir kere bile "Doktor verdi" cevabı alamadım. Niye alıyorsun kardeşim? Hangi doktor verdi? Yararının olup olmadığı meçhul olduğu gibi zararının olup olmadığını da bilmiyoruz.

Geçen sabah bu yazıları yazarken radyoda D vitamini reklamı duydum. “Salgın günlerinde muhakkak D vitamini takviyesi yapmalısınız” diyor. Ben şimdi sade bir vatandaş olarak gidip D vitamini alıp içmeye mi başlamalıyım? Ne kadar alacağım da belirsiz. Fazla kullanımının muhakkak bir yerlere zararı vardır. Tabii süre de önemli. Bir hafta mı kullanmak gerekli, bir yıl mı? Belki de yeterli güneş gördüğüm için benim vücudumun D vitaminine ihtiyacı yoktur.

Ben bu işin uzmanı değilim ama naçizane tavsiyem etraftan duyma sözlerle ilaç veya benzeri ürünleri almamanızdır. Bu iş için yıllarca okumuş insanlar var, muhakkak onlardan yararlanın. Bunların içinde çok yararlıları da vardır, hiçbir işe yaramayanları da. Umut sattıkları için de hepsi gayet pahalı. Bir antibiyotik alıyorsunuz onun bile bir sürü yan etkisi olabiliyor.

Bu hayatta genellikle hiçbir şeyin tek bir yanı yok. Bir şeylere iyi gelen şeyler, başka bir şeylere zarar verebiliyor. Hiçbir şeye iyi gelmeyip sadece zarar veriyor da olabilir.

Ben şimdi gidip sevgili doktorum Pınar Hanım’a danışacağım ve o ne derse onu yapacağım. Mahalle baskısıyla hiçbir şey almam. Pınar Hanım tavsiye ederse akan sular durur.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

22 Temmuz 2020 Çarşamba

Çeneni Kapat...

Günaydın dostlar…

Sabah sabah buraya yazdığıma bakmayın, bu aslında çok sıkıntılı bir sözdür ve kavga çıkartır. Karşınızdakine “Çeneni kapat” dediğiniz zaman her türlü kavgaya hazırlıklı olmanız gerekir. Kim bilir bu yüzden ne sorunlar yaşanmıştır. Ters bir laftır.
“Çeneni kapat” dediği için karşısındakinin boğazına sarılanlardan tutun da birbirlerini öldürenlere kadar her şey yaşanmıştır. Her ne kadar “Lütfen biraz susar mısınız” ile aynı anlama gelse de, “Çeneni kapat” çok daha sonuç odaklı bir yaklaşımdır. Allah var, çok da sevmeyiz çenemizi kapatmayı. Her konu hakkında muhakkak söyleyecek birkaç tane lafımız vardır.
Lüzumsuz konuşmayı da severiz. Yardım etmeye kalkışırız; gereksiz yere lafa karıştığımız için arkadaşımızın, dostumuzun başını belaya sokarız. Öyle durumlar ortaya çıkar ki, biraz daha yardım etse astıracak nerdeyse dostunu. İçimizden “Allah aşkına kapa çeneni, senin yardımına ihtiyacım yok” deriz.

Fabrika ayarlarımız her konuda yorum yapabilecek şekilde ayarlanmıştır. Yorum yapamayacağımız hiçbir konu yoktur. Donanımımız güçlü, hafızamız geniş kapasitelidir. Komşunun devlette çalışan kızının, kayınbiraderinin hastanede çalışan arkadaşının söylediği her şeyi depolayabilecek kadar yer vardır.

Böyle güzel bir düzenimiz varken, çenemizi kapamayı hiç sevmezken, bu uğurda kavgalar etmiş, insanlar öldürmüşken; bir anda salgın dönemi geldi ve bütün alışkanlıklarımızı değiştirdi.
Çenesini kapatmaktan nefret eden bizler bir anda çenelerimizi kapar olduk. Çok sık sokaklara çıkmasam da her çıktığımda çenesi kapalı insanlar görüyorum. Demek ki bu konuyu bu kadar da abartıp kavgalar çıkaracak bir durum yokmuş. Artık kimseye “Çeneni kapat” demenize gerek yok, zaten kapalı.

Görülüyor ki bu işleri iyi bilen ve hastanede çalışan bir komşu, “Virüs çeneden bulaşıyormuş” diye bütün mahalleyi uyarmış. Bize haber gelmedi, biz de halen ağzımızı, burnumuzu kapatmaya çalışıyoruz. Gözümüzü kapatmayı bile düşündük ama çene hiç aklımıza gelmedi.
Bir dostum, “Onlar sigara içtikleri için çenelerini kapatıyorlar” dedi ama bana hiç inandırıcı gelmedi. Böyle bir dönemde, hele de virüsün sigara içenlere çok daha fazla zarar verdiği bilinen bir ortamda, insanlar neden sigara içsinler ki? Onlar bu çene koruma işini bir şekilde öğrenmişler. Biz evden dışarı çıkmadığımız için konudan hiç haberimiz olmadı.
Bir başka arkadaşım da, “Bu sıcakta nefes alamadıkları için çenelerine takıyorlar” tezini ortaya attıysa da, ona da inanmadım. Kimse akılsız değil, yoğun bakımda solunum cihazına bağlı yatarken nefes almanın (hatta alamamanın) da çok büyük bir sıkıntı olduğunu artık hepimiz biliyoruz. Tekrar söylüyorum, bu iş kesinlikle çenede.
En komik dedikodu da insanların ceza yememek için çenelerini kapattığı yönünde. Çenelerinde tuttukları maskeleri, gerektiğinde hemen yukarı çekiveriyorlarmış. Neden ceza yesinler ki, ben birçok maskesiz dolaşan insan gördüm ama kimse ceza filan yemedi.

Etrafınıza bir bakın. Ağzını, burnunu kapatan kadar, çenesini kapatan da var. Sayılar neredeyse eşit. Çene korumasının bir önemi olmasaydı bu kadar çok insan çenesini kapatır mıydı?
Bilgi paylaştıkça değerlenir, güzelleşir. Sevgili dostlar, bu çene korunması konusunda bir şeyler biliyorsanız lütfen bizlerle de paylaşın. Biz de saçma sapan şeyler düşünmeyelim. Ben burada acaba yün don da mı giysem diye düşünürken, dostlarımız çenelerini kapatarak kendilerini sağlama almışlar.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

3 Haziran 2020 Çarşamba

Hayat Bayram Olsa...

Günaydın dostlar…

Ne yazık ki hayat bayram değil. Hele de bugünlerde hiç değil. Avusturalya’da aylarca süren yangınlarla başlayan yıl, yüz yılda bir kere görülen bir virüs salgınıyla devam ediyor. Ülkemizde 4.500’den fazla vatandaşımızı kaybettik, dünya bazında da toplam rakam 380.000’i geçti. Bunlar da kayıtlara geçebilen rakamlar.
Çok sıkı önlem aldığımız günler bu hafta başında bitti. Kısıtlamaların çoğu kalktı, kapalı mekân da hemen hemen kalmadı. Bir anda bayram havasına büründük ama şu anda sokaktaki hayat hiç de bayram değil. Biz sadece virüs bitmiş, bayram gelmiş gibi yapıyoruz. Anlayacağınız mahsusçuktan yapıyoruz.


Bayram eninde sonunda gelecek. O gün yarın olmasa da bir gün bu virüs de bitecek. Ya bulaşma özelliğini kaybedecek, ya da bir çare bulunacak. Önemli olan o günlere minimum hasarla ulaşabilmektir.

Hepimiz için en sıkıntılı parametre bu sürecin ne kadar süreceği hakkında hiçbir fikrimizin olmaması. Beş gün mü sürer yoksa beş yıl mı hiç kimse bilmiyor.  

Çok bulaşıcı ve kolay kolay gitmeye niyeti olmayan bir virüsle yaşadığımızın bilincinde olup her türlü tedbiri almak bizim görevimiz. Kimseden çok daha fazla bir şey beklemenin de bir anlamı yok. Yönetimler yapabileceğini yapıyor, gerisi bize kalmış. Bir yerler açıldı diye gitmek zorunda değiliz. Allah kullanalım diye akıl vermiş.

Çok sevdiğim bir arkadaşım, “Bir işyerinin gerekli tedbirleri almadığını görürsek kime şikâyet edeceğiz?” diye sordu. Dostlar çözüm çok basit; şikâyetle uğraşmaya gerek yok, gitmeyin. Salgını bahane ederek fiyatları ikiye mi katlamış? Gitmeyin.

Her yer açıldı, sokaklar çok daha kalabalık. Sokaklardaki insan sayısı artıyorsa biz de aynı oranda önlemlerimizi arttırmalıyız. Artık çok daha fazla önlem alma, çok daha dikkatli olma zamanı.
Yukarıda da belirttiğim gibi, bu salgın bir gün bitecek. Eninde sonunda bu virüsle başa çıkacağız. Burada sorulması gereken en önemli soru, başa çıkamayacağımız sorunlar gelince ne yapacağımız.

O hiç umursamadığımız çevre var ya, bir gün başımıza altından kalkamayacağımız dertler açacak ve onların altından kalkmak laboratuvarda aşı geliştirmeye çalışmak kadar kolay olmayacak.
Dünyanın bir bölgesi bir anda gölgede 70-80 derece hava sıcaklıkları ile boğuşmaya başlarsa ne yapacağız? Önlenemez yangınlar aylarca devam ederse ne yapacağız? Laboratuvarlarda atmosfer parçaları üretip yama yaparak bu işi çözemeyiz. Yaratabileceği zararı düşünmek bile istemiyorum. İstanbul’da en son ne zaman kar yağdığını hatırlayan var mı? Görülüyor ki, beton yağmur ve kar bulutlarını çekmiyor.
Bir gün sular 10-15 metre yükselirse kaç şehir sular altında kalır biliyor muyuz? Ben de bilmiyorum ama rakamın korkunç bir seviyede olabileceğini tahmin edebiliyorum. Mevsimler şimdiden ileriye doğru kaydı. Yaz sezonu artık 1-1,5 ay geç başlıyor ve kasım ayında hava 30 derece oluyor. Aralık ayında doğmuş bir insan olarak, her zaman “Ben kış çocuğuyum” derdim ama artık sonbaharda doğdum demem gerekecek.

Bunlar gibi yüzlerce örnek verebiliriz. Nehirlerin kurumasından tutun da şiddetli depremlere kadar her şey karşımıza çıkabilir. Görülmemiş boyuttaki yanardağ patlamaları bazı şehirleri hatta ülkeleri haritadan silebilir. Binlerce yıldır bizimle beraber olan buzullar dünyayı terk ettiler.

“Bir musibet bin nasihatten iyidir” demişler. Boşuna da söylememişler. Musibet şu anda bizlerle beraber yaşıyor. Hatta kendi yaşarken bizi yaşatmıyor. Bu yaşananlardan ve kaybedilen canlardan çıkardığımız dersleri muhakkak çevresel sorunlara da yansıtmalıyız.
Hepimiz gördük ki, doğanın şakası yok. Aynen virüs de olduğu gibi, yaşam şeklimizi bugün değiştirmezsek, yumurta kapıya geldiğinde hiçbir şeyi çözemeyiz.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…