Eskişehir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Eskişehir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Nisan 2021 Pazar

Israr Etmeme Zamanı...

Günaydın dostlar…

Çalıştığım yıllarda, ülkenin dört bir tarafındaki dostlarıma ziyaret sözleri verdim. Emekli olduktan sonra da bütün bu sözlerimi yerine getirmek üzere yollara düşüyordum ki, salgın başladı. Hatta 2020 hedeflerime bile yazmıştım. Yurtdışında ve yurtiçinde birçok ‘gezip görme, dostlarla zaman geçirme’ hedefim vardı. Urfa’dan Kırklareli’ne kadar her yere gidecektim.

Kul kurdu, kader güldü; Emin’in hedeflerinin hiçbiri gerçekleşmedi. Bandırma’da deniz kıyısında yiyeceğimiz yemek de yalan oldu. Bu dönem böyle olsa da, bunun bir sonu olacağını da unutmayalım. Sevgili babam “Başlamak bitirmenin yarısıdır” derdi, biz de başladığımıza göre yarıyı geçtik demektir. Sona doğru yol alıyoruz. Sevgili Bekir, kurtardım zannetme. Yemek sözünün halen geçerli olduğunu bir kere daha hatırlatmak istedim.



Bir deniz kıyısı yemek sözüm de Sevgili Fatih’e vardı. Karadeniz’den ılık ılık rüzgâr eserken minicik sarılmış karalahana sarmalarına kim hayır diyebilir ki? Bunu konuşmadık ama herhalde gitmişken bana bir pide de yedirir diye düşünüyorum.

İzmir’deki dostlarımı hiç yazmayayım, günlerce bitiremem. Hepsine ayrı ayrı sözüm var. İlk fırsatta Allah’ın izniyle hepsini yerine getireceğim. Eskişehir, Ankara, Antalya, Adana gibi şehirler için de durum çok farklı değil. Tarsus’ta Şelale’ye gitme sözüm bile var. Eskişehir’e gitmeyeli 1,5 yıl olmuş, ara hiç bu kadar çok açılmamıştı.

Sözler çoktu, davetler de çoktu ama şu anda hiç kimse “Hadi gel” demiyor. Hemen hemen bir yıldır bütün davetler durdu. “Yıllardır çağırıyordunuz, şimdi ne oldu?” diye sorup, hepsine küssem mi acaba?

Hiçbirine küsemem; zira çağırmayarak, ısrar etmeyerek gerçek dost olduklarını gösteriyorlar. Bu zamanda kimse kimseye bir yere gitmek konusunda ısrar etmemeli. Sokağın durumu ortada, ısrar edilecek bir ortam yok. Israrla bir yerlere sürüklediğiniz insanlar iki gün sonra hasta olursa veya daha kötü şeyler başlarına gelirse bunun vebalini nasıl taşıyacaksınız?

Bu günlerde, ısrarlarımız bir yerlere gitmek isteyenleri vazgeçirmek yönünde olmalı. Birbirini düşünen insanların yapması gereken budur. Ben “Hadi gidelim” desem, karşımdakinin “Salgın bu kadar yayılmışken kafayı mı üşüttün?” demesi lazım. Unutmayın ki, illa da her şeyi idarenin yasaklaması gerekmiyor. Allah hepimize akıl vermiş. “Evde çok sıkıldım” ruh hali bizi kısa sürede dünya liderliğine taşıdı.

Salgın her yerde, Allah korusun hepimizin başına gelebilir ama herkesin vücut yapısı farklı. Birimizin çok hafif geçirdiği bir hastalığı bir başkası çok ağır geçirebilir, hatta hayatını kaybedebilir. Ucunda ölüm olan bir konu da insanların birbirlerini ısrarla kalabalık ortamlara çağırmasını şaşkınlıkla izliyorum.

Hem de “Gelir misin?” diye sormaktan söz etmiyorum. Genelde işin içinde büyük bir ısrar var. Gitmek istemeyeni zorla riskli bir ortama çekme var. Hatta bu ısrarlar sokağa çıkma yasaklarının başladığı saatler sonrası için de geçerli. Tipik cevabımız nedir? “Bir şey olmaz” . Zaten bu ülkenin başına ne geliyorsa, ‘bir şey olmaz’ ruh halimiz yüzünden geliyor. Trafik kazalarında dünya birincisi olmamızın da,  salgında rekor kırmamızın da en büyük temeli; doğuştan kazanılmış ‘bir şey olmaz’ genlerimizdir.

Bir şey olur ve oluyor da. Her gün yüzlerce insan boşuna ölmüyor. Onlar da zamanında bir şey olmayacağını düşündüler. Kimse bile bile gidip de salgına yakalanmaz. Unutmayın ki, dün kaybettiğimiz insanlar 15 aydır bu salgından yakalarını kurtarmayı başarmış insanlardı. Hepsinin mekânı cennet olsun.

Dostlar her şey ortada. Herkes durumu benden daha iyi süzebilir. Israr etmek yerine “Evde kal dostum” denilmesi gereken günlerden geçiyoruz. Bir gün bu işler bittiğinde hep beraber sokaklara dökülür, hatta hiç içeri girmeyiz ama henüz o noktadan çok uzağız. Bu işin sonunda hastalık var, sıkıntı var, ölüm var.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

24 Ocak 2021 Pazar

O Sabah

Günaydın Dostlar,

O sene Eskişehir çok soğuktu. Ondan sonraki yıllarda öyle soğuk günler çok fazla olmadı. Sık sık -16 dereceyi görüyorduk. Yine öyle çok soğuk bir sabahta daha masama bile oturmamıştım ki birden telefon çaldı. Telefonun sesi havanın soğukluğunu yansıtıyordu adeta.


Arayan Ayşın’dı. Sabahın 6.30’unda çok güzel bir haber için arıyor olamazdı. Uzun uzun telefona baktım. Daha telefonu açmadan alacağım haberi biliyordum. “Babamı kaybettik, hadi sen de gel.” dedi. Babam iki yıldır çok hastaydı. Hatta son zamanlarda kendinde bile değildi ama yine de babamın artık olmayacak olması insana garip bir his veriyor. Hasta da olsa bizle konuşamasa da orada bir yerlerde “babamın evi” diyebileceğimiz bir ev olmasını seviyorduk. Bazen birini sevmek için ille de elini tutabilmek gerekmez, orada olduğunu bilmek de insanın içini ısıtır.

Bir müddet ne yapacağıma karar veremedim. Saat çok erkendi. Sabahın o saatinde kimseyi arayamazsınız. Kaldığım yere geri gidip üstümü değiştirmeye karar verdim. Sonuçta takım elbiselerle Ankara’ya gidecek değilim. Ayrıca, birkaç gün kalacağım için yanıma bir şeyler de almam gerekiyordu.

Yaşadığım yer bizim ofislere 25 km mesafeydi. Bir şeyler hazırlayıp üstümü değişip geri geldiğimde (ofis Ankara yolu üzerinde) halen ofiste kimseler yoktu. “Ben en iyisi yola çıkayım, saat 8.00 olduğunda yöneticimi ararım” diye düşündüm. İşe başlayalı da daha 22 gün olmuştu. Etrafı bile yeni yeni öğreniyordum.

Tam o sırada Ayşın tekrar aradı ve “Acele etme, sakin sakin gel.” dedi. “Acele edecek bir şey kalmadı ki.” diye cevap verdiğimi hatırlıyorum. Bırakın acele etmeyi gayet de yavaş gidiyordum. Çok fazla da gitmek istemiyordum herhalde. Nasrettin Hoca Tesisleri’nde mola verdiğimi bile hatırlıyorum.

Babam çok sıkıntılı günler geçiriyordu. Hortumla beslenmeler, şunlar, bunlar her türlü sıkıntı vardı. Kendin de değildi ama yine de dönüşü olmayan üzücü bir vedaydı. Gördüğünü,  duyduğunu düşünerek onunla konuşuyorduk ama artık o şansımız da olmayacaktı.

Ankara’ya vardığımda bütün kâğıt kürek işlerinin hallolmuş olduğunu gördüm. Babama sürekli bakan dostlarımızın da yardımıyla her iş halledilmişti. Herkesten Allah razı olsun. Bu gibi durumlarda kaybettiğinizin acısı içinizdeyken bir de resmi işlerle uğraşmak zorunda kalıyorsunuz.

Rahmetli babam, “Türkiye’de en iyi cenaze işleri yürür, öldükten sonra kimse ortada kalmaz.” derdi. Gerçekten de öyle oluyor. Bu konularda çalışanlar her yerde çok yardımcı oluyorlar.

Gün ilerledikçe dostlardan telefonlar gelmeye başladı ve günün geri kalanı öyle geçti. Ertesi gün de yine çok soğuk bir havada görevlerimizi yerine getirip ebedi istirahatine uğurladık. Çok sıkıntılı ve çok soğuk bir havada çok kalabalık bir uğurlama oldu. Sert mizaçlı bir yapısı olmasına rağmen seveni çok fazlaydı. Türkiye’nin her yerinden Karşıyaka’ya gelen bütün akrabalarımıza, dostlarımıza, arkadaşlarımıza tekrar çok teşekkür ederiz. Allah razı olsun.

Bir sürpriz de Eti’deki dostlarımdan geldi. Henüz birbirimizi tanıyalı yirmi gün olmasına rağmen sevgili kardeşim Ertuğrul, Zihni Bey ve Sabri Bey de oradaydı. Onları görünce mutlu olmuştum. “Her işte bir hayır vardır.” derler, rahmetli Mazhar amcayı da en son orada gördük.

Bir günlüğüne İstanbul’dan gelen akrabalarımıza da çok teşekkür ediyorum. Kış günü sabah gelip akşam dönmek çok da kolay bir iş değil. Sağ olun, var olun. Bir parantez de sevgili arkadaşım rahmetli Ferda’ya açmak istiyorum. Yenişehir Koleji’nden gelen bütün arkadaşlarımla beraber Ferda’yı görünce çok şaşırmıştım. Ferda’nın bu tip yerlere çok da gitmediğini biliyordum. Hepsinden Allah razı olsun.

Bugün babam aramızdan ayrılalı tam altı yıl oldu. Keyifli sohbetlerimizi özlüyoruz, Evrankaya yemeklerimizi özlüyoruz, dostlarınla bir arada olmayı çok seven yapısını özlüyoruz, esprilerini özlüyoruz, bilgili yorumlarını özlüyoruz; her birinin anılarımızda ve kalbimizde ayrı ayrı yeri var.

Yaşımız büyüdü, etrafımızdakiler yaşlandı. Maalesef cenaze törenlerinde çok fazla buluşur olduk. Bütün kaybettiklerimizin mekânları cennet olsun, Allah rahmet eylesin.

Seni Allah’a emanet ettik, mekânın cennet olsun sevgili babamız.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

15 Kasım 2019 Cuma

Balıkçı...

Günaydın dostlar…

Balıkçı olmayan yerlerde balık yemeyi hiç sevmiyorum. Menüsünde birçok yemek olan restoranlar, benim balık yiyebilmem için hiç uygun değiller. Lazanyadan, çökelek kavurmasına kadar her şey olduğu zaman, otomatik olarak tadım kaçıyor. Balık yenecekse bir tek balık olmalı.
Sebebini sormayın, unutmayın ki ben bir yay burcuyum. Üstelik yükselenim de yay. Oralarda yiyemediğim gibi, işin kötü tarafı, balıkçılarda da balık yiyemiyorum.


Neden balıkçılara gidip de balık yiyip çıkamıyoruz? Bizi zorlayan gizli bir güç var. Tahmin ediyorum Anayasa’mızda bir balık kanunu var. “İlk önce meze yenmeden hiçbir şekilde balık yenemez” filan yazıyor herhalde.

Balıkçıya gitmeden önce kendi kendime karar veriyorum. “Bu sefer kesinlikle meze filan istemiyorum, doğrudan balık yiyeceğim” diyorum. Mezeler insanı tıkıyor, sonra balığa yer kalmıyor. Tek başına balık yemek de olmaz, en fazla yanında bir de bol soğanlı çoban salatası.

Böyle diyorum demesine de, balıkçıya girince bir şeyler oluyor, bir de bakıyorsun ki masa yine birçok meze ile dolmuş. “Hadi bir de beyaz peynir alalım” ile başlayan siparişler, ara sıcakları konuşarak son buluyor.

İşin acı tarafı, ara sıcaklar bir anda son sıcaklar oluveriyorlar. Onlar da yenildikten sonra kimse de balık yiyecek hâl kalmıyor. Bazen ayıp olmasın diye ortaya bir balık ısmarlanıp laf olsun diye yeniliyor ama onun da ne tadı oluyor, ne de amacına ulaşıyor. Zaten çatlamış durumdayken bir de üzerine balık yemeye çalışıyorsun.

Ne yalan söyleyeyim, ben son gidişlerimin hiçbirinde balıkçılarda balık yiyemedim. Eskişehir’de de durum aynıydı, İstanbul’da da değişen bir şey olmadı. Hadi Eskişehir’deki mekân zaten mezeci olarak nam salmış, peki İstanbul’da neden yiyemiyoruz?
Şöhretleri meze üzerine olmasa da, İstanbul’daki balıkçıların da mezeleri çok güzel oluyor. Hele bir de restoran suyun kenarındaysa, o mezelerin lezzetleri iki kat artıyor. “Sadece balık yiyeceğim” diyerek saçma sapan planlar yapan Emin de, hemen “Patlıcanlı olarak neleriniz var?” diye sormaya başlıyor. Hani meze yemeyecektin Emin Efendi?

Meze işi o kadar fazla kontrolden çıktı ki, balıkçılar da artık çok az balık alıyorlar ve seni mezeye yönlendiriyorlar. Restoranlara girdiğinizde dikkat edin, artık görücüye çıkmış çok az sayıda balık oluyor. “Şu anda mevsimi olmadığı için az var” diye düşünmeyin, her zaman durum böyle. Balık sezonunda da sergideki balık sayısı çok fazla artmıyor.

Balıkçılar bu işten memnun mu? Bence mutlular. Birçok balıkçıda, ne yediğin çok da fark etmiyor. O akşamki ziyaret, ne yersen ye belli bir fiyata ulaşıyor zaten. Hele de alkollü içkiler yemeğin bir parçasıysa, yenilen şeylerin toplam fiyat içerisindeki yüzdesi oldukça düşük kalıyor.

Mezeler güzel. Allah var, çok da iyi gidiyorlar ama balığa da yer bırakmayı başarabilmek gerekiyor. İki çeşit patlıcanlı meze gördük diye, hemen yelkenleri suya indirmemek lazım. İşin komik tarafı küçükken patlıcanlı yemekleri de hiç sevmezdim. Zararlı olduğunu bile bile patlıcan kızartmasını da çok seviyorum ve yılda iki, üç kere yiyorum.
Patlıcan salatası harika (hele bir de güzel yapıldıysa), çoban salatası muhteşem hepsini kabul ediyorum ama en önemli parametrelerden biri de mezeleri kiminle yediğindir. Karşına öyle biri oturur ki, en sevmediğin ortamda, en sevmediğin deniz otlarını bile bayıla bayıla yersin. Önemli olan kadehleri doğru dizip, doğru kişiye “Sağlığına” diyebilmektir.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

27 Ağustos 2019 Salı

Suat Bayrak...

Günaydın dostlar…

Eskişehir’deki şirketimde işe başladığım zaman, diğer bütün şirketlerin de yaptığı gibi, ilk haftaları tanışma programları için ayırmıştık. Bütün müdürlerle tek tek toplantı yapıp; hem yaptıkları işler hakkında, hem de şirket kültürü hakkında bilgiler almaya çalışıyordum.
Bir yandan da yavaş yavaş işlere girmeye başladığım için bu toplantılar uzun bir süre devam etti. Hatta bazısını defalarca yeniden planlamak zorunda kaldık. Herkes elinden geldiği kadar yaptığı işleri anlattı.


Samimi ve sıcak bir hava içinde geçen sohbetler bazen planlanan sürenin çok üzerine çıktı. Elektriğiniz tuttuğu zaman laf da bitmez. Uzayan sohbetlerden bir tanesi de sevgili Suat Bey ile yaptığımız sohbet olmuştu. İstanbul’dan, eski işyerlerinden, oradan, buradan birçok farklı konudan konuşmuştuk.

Suat Bey’in ilk günkü iyi niyetli ve samimi tavrı beraber çalıştığımız yıllar içinde de hep devam etmişti. Yapıcı bir insandı, bağcı dövmek isteyenlerden değildi. Her zaman “nasıl yaptırmam” diye değil, “nasıl yapabiliriz” diye düşünürdü.

Muhakkak da bir çözüm bulur, şirketin pazardaki fırsatları kaçırmamasını sağlardı. Çok tecrübeli, zeki ve bilgili bir insandı ama ön planda olmayı çok da sevmiyordu. Kendi tercihi; işimi yapayım, iyi yapayım, şirketimin değerlerine sahip çıkayım yönündeydi. Odalarda dolaşıp kulis yapan insanlardan değildi. Eskişehir’de çalıştığım süre içinde dedikodu yaptığını da hiç duymadım.

Suat Bey bizim yakın çalıştığımız arkadaşlardan bir tanesiydi. Ne zaman bir bağlantı yapmamız gerekirse hemen büyük bir ciddiyetle konunun üzerine gider, çok kısa bir sürede sonlandırırdı.

Bize sürekli olarak “Beni önceden haberdar edin, ben de ona göre plan yapayım” derdi ama biz çoğu zaman onun bu arzusunu yerine getiremezdik. Piyasa bu, ne olacağı belli olmuyor. Keşke daha planlı olabilseydik ama fabrikanın biri aniden bir kampanya açıkladığında yapacak başka bir şeyiniz kalmıyor.
Herkes gibi o da planlı olmak istiyordu ama bir kere bile bize “Yine son günde geldiniz kardeşim, ben size yardımcı olamam” demedi. “Saat de geç oldu, bu saatten sonra halledebilir miyiz?” diye odasına gittiğimde, her zaman “Yaparız, sorun yok, daha vaktimiz var” derdi. Gerektiğinde hiç üşenmeden bizle şehir dışı seyahatlere de gelir, bağlantılarımızı yapmamıza yardımcı olurdu.

Suat Bey, çok düzgün bir insandı. Sessiz, sakin yapısının altında çok kaliteli bir ruhu vardı. Kötü haber bu sefer çabuk yayılmadı. Dün akşam arkadaşlarla sohbet ederken sevgili Suat Bey’in vefat ettiğini öğrendim. Hatta aradan epeyce de gün geçmiş ama benim haberim olmamış. Eskişehir’de bir cenaze töreni yapıldı mı veya namazı kılındı mı bilmiyorum ama haberim olsaydı muhakkak gitmek isterdim.

Suat Bey iyi bir insandı ama onun da (maalesef) kötü bir alışkanlığı vardı. Sigara içmeyi çok seviyordu. Ben emekli olmadan kısa bir süre önce de işe gelmemeye başlamıştı. Sorduğumda da “Sağlık sorunları var” deniliyordu. Söz konusu sorunların ortaya çıkmasında yüksek miktarlarda sigara tüketiminin de etkili olmuş olabileceğini düşünüyorum.

Anladığım kadarıyla, o zamanki ayrılıştan sonra bir daha da hiçbir zaman işe geri dönüş olmamış. Değerli ve iyi niyetli bir insanı kaybettik.
Ara sıra bana rastladığında hemen piyasalarla ilgili bir şeyler sorardı. Sokağın ne yöne doğru gittiğini anlamak isterdi. Zaman zaman da kısa süreli dertleşmelerimiz olurdu. Bazı şeyleri nasıl daha iyi yapabiliriz diye sohbet ederdik.

Beraber çalıştığımız süre içinde bana göstermiş olduğu samimiyeti, iyi niyeti, dostluğu ben hiçbir zaman unutamam. Mekânın cennet olsun, asil duruşlu, asil yürekli sevgili Suat Bey. 
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

23 Ağustos 2019 Cuma

Herkes Bizi Gözetliyor...

Günaydın dostlar…

Birkaç yıl önce “Biri Bizi Gözetliyor” diye bir program vardı. Bir villanın içine doldurulmuş bir sürü genç kurgulanmış hayatlarını yaşarlar, eve yerleştirilmiş kameralar sayesinde bütün Türkiye de onları izlerdi.
Bu evde yaşayan çocukların birçoğu içi boş bir şöhrete sahip olmuşlardı. Ben de dâhil olmak üzere isimlerini bilmeyen yoktu. Attıkları adımı takip ediyorduk. Her şeylerinden haberimiz vardı. Kim kime yılışıyor veya yavaştan da olsa yürüyor hepsini takip edip, fikir yürütüyorduk.


O zamanlar biri bizi gözetliyordu ama günümüzde artık herkes bizi gözetliyor. Ne yapsak takip ediliyoruz. Akıllı cihazlar yaşamımızı takip ediyor ve bizler hakkında bilgi biriktiriyor.

Eskişehir’de yaşadığım dönemlerde, pazar günleri saat 15.00-16.00 gibi dönüş yoluna çıkardım ve arabaya biner binmez telefonum bana, “Hoşnudiye Mahallesi iki saat, yirmi beş dakika” derdi. Kardeşim nereden biliyorsun Eskişehir’e gittiği mi? Biliyor çünkü her gün benim ne yaptığımı takip ediyor. Her pazar günü bu saatlerde Eskişehir’e gittiğimi ezberlemiş.

Sosyal platformlarda her dakika karşımıza tanıyor olabileceğimiz insanların isimleri çıkıyor ve “Bunlarla da arkadaş ol” diyorlar. Ortak arkadaşlarımızı, rehberimizi, gittiğimiz yerleri, çalıştığımız yerleri, okuduğumuz okulları, yemek yediğimiz restoranları, uzaktan baktıklarımızı, yakından baktıklarımızı hepsini biliyorlar.

Bu sabah karşıma çıkan bir aplikasyonda da bu durum gruplara bölünmüş olarak karşıma çıktı. Bunlar okuldan tanıdıkların, bunlar işyerlerinden tanıdıkların, bunlar da oturduğun yerlerden tanıdıkların diye tek tek ayırmış. “Sen yorulma biz her şeyi takip ediyoruz” diyor.

Zannediyorlar ki, ben Ankara Bahçelievler’de yaşayan herkesi tanıyorum veya tanıma ihtimalim var. “Giresun” desen benim bilgim en son Balkaya Pastanesi’nden dondurma aldığım günlerde kalmış. Ey sosyal platformlar, görülüyor ki o kadar da iyi takip edemiyorsunuz.
Amerika ve Çin’in bir birlerini yemesinin arkasındaki en büyük nedenlerden bir tanesi de bu. Ekonomik kavgaların arkasındaki gizli parametrelerden bir tanesi de “Kim takip edecek?” konusu. Yaşananlar Apple ve Huawei arasındaki basit bir ticari rekabet değil. İki devletin takip konusunda üstünlük sağlama savaşı.

Neymiş efendim, kişisel bilgilerin korunması kanunlarla her ülkede güvence altına alınıyormuş. Alınıyor da, bu amcalar benim her pazar günü İstanbul’dan Eskişehir’e gittiğimi nereden biliyorlar?

Dün sabah süpermarketin birinden Eti petit beurre aldım. Bugün sosyal platformlarda karşıma çıkmadık petit beurre reklamı kalmadı. Benim aldığım şeyler bir şekilde gidiyor ve sosyal platform sayfamda anında karşıma çıkıyor. İşin komik tarafı, aldım artık kardeşim, sen geç kaldın. Aslında o da biliyor aldığımı da, hakemlerle oynar gibi, bir sonraki pozisyon için yatırım yapıyor.

Eskişehir’de yaşarken, kaldığım mekânı değiştirmeye karar vermiştim. Daha ben bile ne zaman ve nasıl taşınacağımı bilmezken, herkes bütün detayları benden daha iyi biliyordu. Kaldığım yerdeki çalışana “Ben bir hafta sonra çıkacağım, siz de planlarınızı ona göre yapın” dediğimde, “Evet biliyorum” deyip, benim bütün planımı benden daha iyi anlatmıştı. Durun bir dakika, bunun akıllı cihazlarla alakası yok, bu akıllı dedikoducuların eseri, yanlış yazdım.
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

21 Haziran 2019 Cuma

Yaz Yağmuru...

Günaydın dostlar…

Şarkılarımızdaki, rüyalarımızdaki yaz yağmurları artık kâbus yağmurlarına dönüştü. “Hiç görülmemiş miktarlardaki yağış” cümlesinden de çok sıkıldım. Her şeyin hiç görülmemişini gördüğümüz günlerde, doğal olarak yağmurun da hiç görülmemişini göreceğiz.
Her şey değişiyor da, yağmur neden değişmesin? Penceremden baktığım zaman hiç görülmemiş miktarlarda çirkin beton görürken, hiç görülmemiş boyutlarda yok olan yeşil alanları görürken, çıkar çatışmaları zirve yapmışken; yağmurun da bu değişime ayak uydurması normal değil mi?


Almanya’da, İngiltere’de, Orta ve Kuzey Avrupa’nın her yerinde adeta bahçe sularcasına yağan yağmur, bizim ülkemizde neden hiç görülmemiş boyutlara ulaşıp insanların ölmesine neden oluyor? Oraların yemyeşil olmasının bunda bir etkisi olabilir mi? Bizde yağan yağmur değil artık, o bir doğal afet. Ebe Nine’nin bahçesindeki saksılar yağmurun düzenli yağmasını sağlayamıyor.

Her gün ayrı bir sel felaketi duyuyoruz. Araklı’daki sel baskınında hayatlarını kaybeden vatandaşlarımıza Allah’tan rahmet diliyorum. “Sahil yolu gereksiz bir yatırımmış, sellere de bu neden oluyormuş”. Bu zihniyet zamanında Boğaziçi Köprüsü’nün yapılmasına da karşı çıkmıştı. “Hele üç şerit olması çok gereksiz” diyorlardı.

Yolla filan alakası yok. Doğu Karadeniz’in doğal yapısından kaynaklanan gerçekler ve bu konuda hiçbir önlem alınmaması, çarpık yapılaşma, yanlış yatırımlar her sene bu bölgede sellere neden oluyor. Dağlardan gelen sel suları önüne katıp her şeyi götürüyor, ya da uygun bir alanda biriktirip ciddi boyutta zarara neden oluyor.

Hadi Doğu Karadeniz’de dağlardan akan sular var, Trakya’daki tren kazasında sorun neydi? Demiryolunun altındaki toprak akıp gitti, raylar ortada kaldı. Raylar da ortada kaldı, ailelerde. Yazık değil mi bu insanlara? Hayat bu kadar ucuz mu?

Trakya olayından ve hayatlarını kaybeden onca vatandaşımızdan bir ders çıkardık mı? Tabii çıkarmadık. Gidip de dağ başında bir yerlerde menfez çalışması yapmanın siyasi bir getirisi yok. Para, sürekli olarak havaalanı, köprü, tünel, otoban gibi algı yönetimine destek olacak konulara yatırılıyor. Dağlardan akan sular da her sene kardeşlerimizi öldürmeye devam ediyor.
“Ders çıkartmadık” dedik. Çıkartmış olsaydık; daha iki gün önce Arifiye’de yüksek hızlı tren raylarının altındaki toprak, sel sularına kapılıp gitmezdi. Allah’tan trenler gelmeden fark edildi de büyük bir trajedi önlendi. Çok kısa bir sürede de tamir edilip ulaşıma açıldı. Bu da demek oluyor ki yine eski durumuna getirildi. Görülmemiş boyutlarda yağmur yağdığı ilk gün, yine akıp gidecek.

Her zaman söylüyorum; yağmur sularının toplanması konusunda bir tane bile altyapısı düzgün ilimiz, ilçemiz yok. Böyle deyince de, herkes bana Eskişehir’i örnek gösteriyor. Dostlar, ne yazık ki Eskişehir’de de sorun var. Defalarca kavşaklarda, altgeçitlerde su biriktiğini gördüm. Geçen sene temmuz ayında (tam hasat zamanı) Eskişehir’de on sekiz gün yağmur yağdı. İç Anadolu Bölgesi için temmuz ayında otuz bir günün on sekiz gününde yağmur yağması normal bir iş mi?

Başkentimiz Ankara’da daha geçen hafta Etimesgut ve Sincan’da yaşanan sel baskınları, yine çok büyük zarara yol açtı. Alt geçitlere akan tonlarca su, insanlara çok zor anlar yaşattı. Yollarda akan suları hepimiz televizyonlarda izledik. Daha büyük kayıplar yaşamadıysak, Allah babanın bizi koruması yüzündendir.

Mersin ve ilçelerinde iki gün önce sel felaketi yaşandı ve birçok küçükbaş hayvan telef oldu. Yollardaki çökmeleri, akıp giden toprakları filan hiç yazmıyorum; onlar artık hayatımızın olağan gelişmelerinden.
Bu kayıplar ve sel baskınları, bu sabah aklıma gelenler. Düşünsem birçok örnek daha bulabilirim. Madem yağmurları bu duruma getirdik, o zaman bizim de hiç görülmemiş yağmurlara göre altyapımızı yapmamız gerekiyor. Kibrit kutusu büyüklüğünde mazgallarla bu iş yürümez. Gerçi olan da pislikten tıkanmıştır ama o da ayrı bir sabahın konusu.

Amerika’da her ilkbaharda tonlarca kar çok kısa bir sürede eriyor ama hiçbir yeri sel basmıyor. Neden? Altyapıyı düşünerek kurmuşlar da ondan. Kaldırım kenarlarındaki su toplama kanalları o kadar büyük ki, bizde olsa içine gitmedik şey kalmaz.
Uzun yılların sorunları bir günde çözülemez ama bütün belediye başkanlarımızdan bu konuya el atmalarını, yavaş da olsa çözüm üretmelerini bekliyoruz.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

31 Mayıs 2019 Cuma

Dev...

Günaydın dostlar…

Çok büyük amcalarımızdan bir tanesi, “İstanbul’a iki tane dev şehir hastanesi yapacağız” demiş. “Dev” sözcüğü dinleyen kalabalıkları heyecanlandırsa da, bende aynı heyecanı yaratmıyor.
“Dev” demenin veya “”En büyük” demenin, sorunların da en büyüğü olduğunu iyi bilenlerdenim. Boyut büyüdükçe sorunlar da aynı oranla büyüyor.


Hastaneler gerekli ve yeni, modern hastaneleri hepimiz destekliyoruz. İyi güzel de, bu hastaneler dev ebatlarında olmak zorunda mı? İstanbul gibi ulaşımın çok zor olduğu bir şehirde, herkes iki tane dev hastaneye mi ulaşmaya çalışacak?

Sağlık çok önemli bir konu ve hastaneler de bu denklemin çok önemli bir parçası. Bu hastanelerin çok büyük yapılmasının bir nedeni de, oradan oraya giderken on bin adım atmamızı sağlamak. Böylece daha sağlıklı olacağız ve hastane hizmetlerine ihtiyacımız kalmayacak.

Allah mecbur etmesin, ben henüz dev şehir hastanelerinin hiçbirinin içine girmedim. Giren arkadaşlarım ve orada çalışan doktorlar. Bir yerden bir yere gitmenin çok zaman aldığını ve büyük bir zaman kaybı olduğunu söylüyorlar. Arkadaşlar söylenmeyi bırakın da yürüyün, sağlığınıza çok iyi gelecek.

Düşünüyorum da, iki tane dev hastane yapacağımıza dört, beş tane orta boy dev yapsaydık daha iyi olmaz mıydı? Hem ulaşması daha kolay olurdu, hem de hastane kampüslerinde kaybolmazdık.

Ben Eskişehir’den ayrılmadan önce, Organize Sanayi girişinde, zaten yoğun trafiği olan bir bölgede, dev bir şehir hastanesi yapıldı. Ben oradayken henüz açılmamıştı ama şu anda o bölgeyi nasıl etkiledi bilmiyorum. Üstelik de (doğal olarak) şehrin epeyce dışında.
Dünyanın ileri gitmiş devletleri “Dev” işinden vazgeçtiler. Bunların yönetilemez olduğunu ve ekonomik olmadığını anladılar. Haberlerde hiçbir zaman Avrupa veya Amerika ile ilgili “Dev” haberleri duymazsınız. Devler hep Orta Doğu’da veya Asya’dadır. En büyük betonu dökerek, başka konularda da en büyük olamazsınız.

On altı, on yedi milyonluk bir şehir var elimizde. Koskoca Amerika’da bile bu büyüklükte bir şehir yok. Sonuç? Yönetilemeyen, ihtiyaçları zar zor karşılanan, en ufak bir yağmurda felç olan, bir yerden bir yere gidilemeyen, betonlaşma yüzünden havası bozulmuş bir dev.

“Dikey büyüme yok” deniliyor, halen süratle otuz, kırk katlı binalar yapılıyor. Birinci dereceden deprem kuşağı olan bu şehre daha kaç insan sığdırmaya çalışacağız?

Dubai’deki alışveriş merkezlerini birçoğumuz gördük. Taksiye ulaşmak için bile bitmek bilmeyen koridorlardan yürümeniz gerekiyor. Zamanında Amerika da bu büyüklükte mekânlar yapmış ama artık derslerini almışlar.
Bu devirde farklılığı yaratan şey, yerinde ve zamanında hizmet verebilmektir. İnsanları kendine veya dev yapılarına çağırmayacaksın, hizmeti ayaklarına götüreceksin. Benden altmış km uzaktaki bir havaalanının bana çok da faydası olmayacağı kesin.

“Havaalanı” demişken, bu alandan yılda yüz yirmi milyon yolcunun gelip geçeceği söyleniyor. Bu rakam doğru mudur veya havadaki koridorların kapasitesi buna müsait midir bilmiyorum. Bildiğim tek şey, bunun yerine iki tane yetmiş milyonluk (seksen, altmış da olur) havaalanı yapılsaydı çok daha iyi olurdu. Uzaktaki noktalara ulaşmaya çalışmak, gereksiz yere şehir içi trafiğini de arttırıyor. Şu anda İstanbul Havaalanı’na giden hiçbir raylı sistem yok ve önümüzdeki iki, üç yıl içinde de olacakmış gibi durmuyor.
Üç, beş yıl sonra ihtiyacımız iki yüz milyon yolcuya çıktığı zaman, bu sefer de iki yüz milyon kapasiteli havaalanı mı yapacağız?

Dünya devlerden vazgeçti, artık minik devlerle oynuyor. Umarım biz de çok yakında dev aşkımızdan vazgeçeriz. Devlerin aşkı büyük olur ama sorunları da çok büyük olur…
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

14 Ekim 2018 Pazar

Tanrı İstemezse...

Günaydın dostlar…

Bu sözler Sezen Aksu tarafından mı yazılmıştır bilmiyorum ama tanrı istemezse gerçekten de yaprak düşmez. Kabul ediyorum, rahmetli Müslüm Baba da çok güzel söylüyordu. Ondan dinlemenin de başka bir tadı var.
Allah bize akıl vermiş ve “Aklını kullan” demiş. Neden yapmış bunu? Doğru ile yanlışı ayır, rüzgârın yönünü doğru anla, iyi bir insan ol diye yapmış. “Her şeyden önce de iyi niyetli ol” demiş.


Sen aklını kullanma, hiçbir şey yapma, en ufak bir tedbir alma her şeyi Yaradan’a bırak, böyle bir dünya yok arkadaşlar. O zaman bizlere akıl vermesine gerek yoktu. Sen elinden geleni yap, gerisini Allah'a bırak…

Bunlar tamam da, gene de şarkıda da belirtildiği gibi, tanrı istemezse hiçbir şey olmaz. Ne yaprak düşer, ne de insan düşer. Tarihinde kasırga yaşamamış bir denizde kasırgalar oluşmaya başlıyorsa kesinlikle tanrı istediği içindir. İnsanların aklını kullanmayıp doğanın içine etmesinin de payı var mıdır? Kesinlikle…

Gariptir rüzgârlar; kasırgaları da sana getirebilir; o hep beklediğin, olabileceğine bile inanmadığın kızı da.

Rüzgâr getirir ama tanrı istemezse, dünyanın en güzel ve özel kızı karşına çıkmaz. O bir hediyedir ve Allah istediği için karşına çıkmıştır. Rüzgâra onu verip de sana yollayan tanrıdır. Durup dururken 7 milyar kişinin yaşadığı bir ortamda senin karşına çıkıyor olabilmesi için g….den bal akıyor olması gerekir. O kadar ballıysan git ırmağa gir de balık takılsın.

Tanrı istedi, kızı karşına çıkardı. Sen ne yaptın? Kıymetini bilmedin, rüzgârlara uydun ve öküzcük tavırlarınla kaçırdın kızı. “Ben öküzcüğün tekiyim, kötü rüzgârlara uydum” der miyiz? Tabii demeyiz, “Tanrı istemedi” veya “Kader böyleymiş” gibi bin çeşit arabesk laf hemen imdadımıza yetişir. İşin komik tarafı; bırakın başkalarını, bu duruma kendimiz de inanırız.
Tanrı istemediği için, Fenerbahçe de bir tane bile maç kazanamıyor. Rastgele vurulmuş, orta mı, şut mu olduğu belli olmayan bir top gidiyor doksana takılıyor. Tekrar düşündüm de; bunun nedeni tanrının istememesi değil. Yukarıda da bahsettiğim gibi aklını kullanamayan, rüzgârın estiği yöne göre hareket eden insanların 24 yıl boyunca “Her şeyi ben bilirim”, “Hep benim dediğim olacak” diyen adamı başkan seçmeleri. Böyle bir yönetim tarzının bir organizasyonu nasıl maddi ve manevi olarak dibe vurdurduğunu hep beraber canlı olarak izledik.

Ne demiş tanrı? Aklını kullan, aklını…

Bu sene kış sert geçecek diyorlar. Kış bir yerlerde sert geçerse, Eskişehir’de iki kat sert geçer. Kışın soğuk olması tanrının istemesidir, yün donlarını hazırlayıp tedbir almak sana verilen akılın neticesidir. Unutma, yün donsuz Eskişehir rüzgârlarına dayanamazsın.

Sen derslerini yapma (benim gibi), sokakta oynayan rüzgâra uy, sınavlara çalışma sonra da “Allah’ım bildiğim yerlerden gelsin” diye dua et. Sınav başarısız geçip, ayıptır söylemesi girince de “Tanrı istemedi” diye herkesi inandırmaya çalış. Senin tembelliğinin bir eseri olabilir mi?
Tanrı ister; bugün böyle konuşanlar üç ay sonra başka türlü konuşurlar ve bir anda sokağın akışı değişir. Ne oldu ya? Herkesin hafızası bir anda yerine mi geldi? Tanrı böyle bir şey istemez. Kim ister? Onu da bu işin uzmanı dostlarıma bırakıyorum.

Sen dik durmazsan, çabalamazsan, her esen rüzgârla gidersen, iyi bir şeyler yapmazsan, çok çalışmazsan; şans da sana yardım etmez. Şans her zaman iyi olanın yanındadır. Elinden geleni yap, sonra da işini önce Allah’a sonra da rüzgârlara bırak.
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

21 Ağustos 2018 Salı

Dağları Delmek

Günaydın Dostlar,

Sevdiği kıza ulaşmak için Amasya’da dağları deldiği söylenen arkadaşın öyküsünü hepiniz duymuşsunuzdur. “Asil olmayana kız verilmez.” demişler ve bizim amcaya çıkartmadıkları zorluk kalmamış.
Bu hikâye gerçekten bu şekilde yaşanmış mıdır bilmiyorum ama ne zaman Tuzla'dan veya Gebze'den akşam trafiğinde eve dönüyor olsam benim aklıma geliyor. Eskişehir’den iki saatte Gebze’ye gelip oradan da iki saatte eve gittiğim günleri de unutmadım.. Her seferinde kendi kendime “Adam dağları delmiş, bir başkası da çölleri geçmiş, sen de alt tarafı Gebze’den/Tuzla'dan İstanbul’a gideceksin.” diyorum.


“Amasya’ya su getiremezsen, kızı sana vermeyiz.” demişler, bizim âşık da delmiş de delmiş. Aslında “delmiş” dedim ama biraz sanki dağın etrafından dolaşmış gibi de bir görüntü var. Ankara Yüksek Hızlı Treni gibi bizim amcanın kanallar da dağların içinden geçmek yerine etrafından dolaşıyor. Hadi o zaman teknoloji yoktu; simdi ayarlıyorsun makinayı, neredeyse tüneli kendi başına yapıyor.

Bildiğim kadarıyla çok da bitirememiş ama elinden geleni yapmış. İranlı dostlarım bu öykünün kendilerine ait olduğunu söylüyorlar. Bence kime ait olduğundan ziyade, bu amcanın böyle bir işi göze alabilmesi olayın püf noktası.

İşte aşk tam da böyle bir şeydir; dağları da delersin, Gebze – İstanbul trafiğini de aşarsın. “Hangisi daha zor?” diye sormayın zira düşüncelerim trafiğin yoğunluğuna göre değişiyor. Bazen “Adamlar dağları delmiş, çölleri aşmış ben de otuz kilometrelik bir yolu gidebilirim” diye söyleniyorum; bazen de “Dağları delmek kolay, yiyorsa gelsin de cuma trafiğinde Gebze’den İstanbul’a gitsin” diyorum.

Benim tahminim bizim amcayı bir cuma akşamında Gebze Kavşağı’nda bıraksak ne yapacağını bilemez. Kimse arabasına almaz, toplu taşımaya binemez, ne yana yürüyeceğini bile bilemez. “Aşkın bu tarafta” diye bir yönlendirme levhası da olmayacağına göre orada öylece kalır. Amasya’nın boş alanlarında dağları delmek kolay, becerebiliyorsan gel de İstanbul’da tünel kaz. On beş cm kazmadan gelip götürürler vallahi.

Gebze, Tuzla tarafında yaşayan birinin şehrin başka bir ucunda yaşayan bir kıza âşık olduğunu düşünebiliyor musunuz? Yürümez o ilişki vallahi. Bu devirde, insanlar sevdiği için karşı kaldırıma gitmeye üşenirken; İstanbul’da şehrin bir ucundan diğer ucuna gitmek için deli gibi âşık olmak gerekir.
Deli gibi seviyorsan, manyak âşıksan gözün ne mesafeleri görür, ne de trafiği. Açarsın müzik listeni, sana onu hatırlatan bütün şarkıları dinleye dinleye gidersin. El âlem Amasya’nın dağlarında Spotify olmadan dağları delmiş, “Vermediler” şarkısını kendi kendine mırıldanmak zorunda kalmışsa, biz de “Bambaşka” dinleyerek İstanbul’un öbür ucuna ulaşabiliriz.
Aslında düşündüğünüz zaman; konu dağları delmek, çölleri geçmek veya trafiği aşmak değil; bunları yapabilecek kadar karşındakini isteyebilmek. Deli cesaretin varsa hepsini yapabilirsin. Tabii elmanın öbür yarısında da dağları delmeyi hak edebilecek birilerinin olması gerekiyor. “Bu devirde artık böyle insanlar” yok demeyin. Allah baba kaşınıza öyle birini çıkarır ki, bırakın dağları delmeyi, üç şeritli gidiş geliş yol yaparsınız.

Yüce rabbim herkesin karşısına Gebze trafiğini aşmak isteyecek kadar güzel ve özel insanlar çıkartsın.
 
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

20 Ocak 2018 Cumartesi

Bekir

Günaydın Dostlar,

Anadolu çocukları olarak herkese akıl sormayı çok severiz. İlgili, ilgisiz, konuyu bilen, bilmeyen herkesten akıl alırız. Akıl sorarız ama milleti konuşturup, bütün bildiklerini anlattırıp sonra da kendi bildiğimizi yapmak gibi bir özelliğimiz de vardır.
Bazı insanlar sadece aktif dinlemezler, aynı zamanda akıllı da dinlerler. Ne yazık ki aramızda bu tip arkadaşlardan çok fazla yoktur. Sevgili Bekir, bu konuda bir istisnadır. Akıllı dinleme yapan bir insan olarak Bekir’in en özel yönlerinden biri, dinlediklerini süzgeçten geçirip doğru ve uygun olduğuna inandıklarını, hayatına ekleyebilme yeteneğidir. Bekir, her zaman diğer insanların tecrübelerinden faydalanan ve öğrendiklerini günlük yaşamına katmayı başarabilen bir arkadaşımızdır.


En iyi bildiği konuya bile “Bir dinleyeyim, karşıdakinin ne söylediğine bir bakayım, belki bir şeyler öğrenebilirim.” tavrıyla yaklaşıyor. Birçoğumuzda olmayan bu özellik, Bekir’in herkes tarafından çok sevilmesinin en büyük nedenlerinden biridir.

Böyle bir şeyi yazması kolay ama uygulaması gerçekten de çok kolay değil. Her şeyi bilen insanlar olarak, başkalarının fikrine saygı göstermeyi çok da sevmeyiz. Bir de dedikoduya bilimsel gerçeklerden daha fazla değer verme yönümüz vardır ama o konuya bu sabah girmeyelim. Bir kere girersek bir daha çıkamayız.

Bütün yazılarımda, aynen yüce dinimizde olduğu gibi başlangıç noktasının “niyet” olması gerektiğini vurgulamışımdır. Bizim burada sözünü ettiğimiz “niyet” çeşidi de “iyi niyet”. İyi niyetli başlangıç noktası bizim Bekir’de fazlasıyla var. “İnsan karşısındakini kendisi gibi görürmüş.” derler ya Bekir de aynen öyle. Aksi ispat edilene kadar herkese iyi niyetiyle, güler yüzüyle yaklaşır.

Şimdi bunları yazdım diye gözünüzün önüne iyi niyetli saf bir insan gelmesin, doğumundan ODTÜ günlerine kadar hangi sokakların tozunu yutarak büyüdüğünü de unutmayalım.

Bazı insanlar güler yüzleriyle etrafa olumlu elektrik yaymak için doğmuşlardır. Bu insanların varlığı bulundukları ortama da değer katar. Yakınları, uzakları herkes sever. Hiç tanımadıkları bile sever. Bunu rol yaparak yaşayamazsınız. Allah vergisi bir karakterdir ve doğal yaşandığı zaman güzeldir. Herkes onlar gibi olmak ister ve örnek alınan bir insan olurlar.
Birçok konuşmalar yapıldı, söylenebilecek her şey söylendi. Ne zaman bir yerlerde Bekir lafı açılsa insanlar arka arkaya aklınıza gelebilecek bütün güzel sıfatları sıralıyorlar. Aynı listeyi bir kere de ben yazmak istemiyorum. Benim için en önemli olanı karşısındakine verdiği değer ve iyi niyeti. Kimseyi kırmayan ve herkese olduğu gibi değer veren fabrika ayarları, Bekir’in en büyük zenginliği.
Birçok çok sevdiğimiz arkadaşımız gibi sevgili Bekir de dün itibarı ile binamızdan ayrıldı (malum kalplerden ayrılmak yasak) yeni ufuklara doğru yola çıktı. Biz her gittiği noktada çok başarılı olacağına kalpten inanıyoruz ve her zaman yanındayız. Çalışkandır, zekidir, akıllıdır, iyi niyetlidir ama bunların hepsinden önemlisi; bizim için sadece bir iş arkadaşı değil bütün yolu beraber yürüyeceğimiz bir dosttur.

Hiç üşenmedim, “Bekir” ne demek diye İnternette araştırdım. Şöyle yazıyor; düzgün yetiştirilmiş, içi sevgi dolu, saygılı, dürüst, iyi niyetli insan. Bence birebir uydu. Eksiği var, fazlası yok…

Sevgili dostum, senin için her şey çok güzel olsun. Biz seni gözlerimizle arayıp başarılarında kalplerimizle mutlu olacağız. Kafanı azıcık arkaya çevir bak, her zaman dibinde olduğumuzu göreceksin.
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

19 Ekim 2017 Perşembe

Firuz Kanatlı

Günaydın Dostlar,

Şener Şen’in Haydarpaşa’ya indiği gibi elimde bavulumla Eskişehir Tren İstasyonu’ndan çıktığımda, yağan tipi altında bir an için “Ben burada tek başıma ne yapıyorum?” diye düşündüm. Hava karanlık, sokaklar boş ama kar taneleri çok doluydu. Suratıma doğru bir yarışın içindeydiler. “Boş boş uzaklara baktım” demek isterdim ama bakamadım.
Burukluk bir gün sürdü. Ertesi sabah işe başladığımda, Eti kültürünün sıcak havası Eskişehir’in dağlarından yelken açarak gelen bütün buzlu yağmurları ılık bir melteme çevirdi. Sevgili Ali İhsan Bey ilk kahvemi bile elleri ile yaptı. Muhteşem bir yakınlık vardı. İlk gün ile ilgili bütün detaylar halen aklımın bir köşesinde duruyor.


Ben dünyanın en sevimli insanı olmadığıma göre, neydi bu yakınlığın, bu aile ortamının sebebi? Kendimi bir anda ailenin bir parçası gibi hissetmeme neden olan büyünün içinde ne vardı? Burası gerçekten de büyük bir aileydi. İyi niyetli, sakin, kocaman bir aileye gelmiştim. Nedenini bilmesem de, ben Eti’de çalışmazken de, hiç kimseyi tanımasam da kendimi bu aileye çok yakın hissederdim. Yakın arkadaşlarım bilirler, “Burçak ve çay” sohbetleri yapmayı da çok severdik.

İşte o büyünün en ortasında Firuz Baba var. Karşınıza çıkan yakınlığın, sıcaklığın, mütevazı bir hayatın, iyi niyetin hepsinin ama hepsinin temelinde Firuz Kanatlı var. Onun yaşam şekli ve hayata bakış açısı, hem kendi ailesinin bütün fertlerine, hem de bütün çalışanlara örnek olmuş durumda. Ne diyor insanlar biliyor musunuz? Firuz Baba, Gülay Anne… Hatta Eti Anne…

İnsanların severek ve isteyerek birilerine anne, baba diyebilmesi ne kadar güzel ve özel bir duygudur. Patron diyebilirsiniz, amirim diyebilirsiniz, başkanım diyebilirsiniz vb. ama kaç iş yerinde, kaç kişiye gönülden “baba” diyebilirsiniz. Parayı yatırırsın, şirketi kurarsın, patron olursun ama baba olamazsın. Baba olmak parayla satın alınamaz, yürek yatırımı gerektirir.

Sabri Ülker’in vefatı esnasında gazetelerde gördüğümüz sözler, her gün karşımıza çıkan cinsten değildi. Yıllar geçmiş olmasına rağmen, o cümleleri halen tek tek hatırlıyorum. Bu nasıl bir inceliktir, en büyük rakibe bu nasıl bir saygıdır? Herkes başaramaz ama unutmayalım ki Firuz Baba herkes değildi. Sıkıntılı anlarında rakiplerine bile her türlü yardımı yapmayı düşünebilecek kadar kocaman kalpli bir insandı.

Ben kendi adıma Firuz Baba ile konuşma şansı bulamadığım için çok üzgünüm ama bıraktığı muhteşem eserin ve çok doğru yetiştirilmiş aile fertlerinin bir parçası olduğum için de çok mutluyum. Yaşadıklarını, tecrübelerini onun ağzından dinlemeyi çok isterdim.
Dostlar çok özel bir insan bizleri bıraktı ve ebediyete intikal etti. Daha Eti ile hiçbir bağım yokken, Firuz Baba'nın hayatını okumuş ve çok etkilenmiştim. Bu şehir ve bu ülke bir insanı bu kadar çok seviyorsa vardır elbet bir nedeni. Hiçbir şey kendiliğinden kocaman bir sevgi şelalesine dönüşmez.

Para hepimiz için çok önemli bir parametre. Bunu inkâr edemesek de, örnek liderlerimiz sayesinde bu hayatta paradan çok daha değerli şeyler de olduğunu öğrendik. Nasıl örnek bir insan olunur dersi aldık. Büyük paralar harcasak alamayacağımız bir dersi, sevgili Firuz Kanatlı’dan bedavaya aldık.

Sevgili Firuz Baba, biz seni hiç unutmayacağız. Seni hiç tanıyamamış olsam da, yaptıklarını ve nasıl örnek bir insan olmaya çalıştığını çok iyi biliyorum. Yerleştirdiğin felsefe, Firuz Kanatlı yaşam şekli Eti camiasında sonsuza kadar baki kalacaktır.

Bizlere bıraktığın en büyük hazine, fabrikalar, depolar, işyerleri değil; “yaşarken örnek olmak” dersidir. Mekânın cennet olsun…
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…