Ziyaret etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ziyaret etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Eylül 2018 Pazar

Ordu...

Günaydın dostlar…

Son 2-3 gündür hem ziyaret hem ticaret kapsamında Ordu – Giresun arasında gittik geldik. Sevgili kardeşimiz Mahir sayesinde akşamları da Perşembe yaptık. Karadeniz’in hırçın dalgalarının dibinde çok güzel yemekler yedik, sohbet ettik. İtiraf ediyorum, azıcık da dedikodu yaptık.
Açıkçası ticaret parametresinde sokağın durumu çok iç açıcı değil ama ziyaret kısmında her şey çok güzeldi. En başta Ordu’yu çok beğendim. Bir Giresunlu olarak bizim şehrimizin çok gerilerde kalmış olması beni çok üzdü. 3-4 yıl kadar önce Giresun’a gelmiştim ama Ordu’yu görmeyeli çok uzun yıllar olmuştu. Hemşerilerim bana kızmasınlar ama Ordu güzel bir tatil yöresi gibi bir şehre dönüşürken, biz halen dağınık bir Anadolu şehri görünümümüzü korumuşuz.


Babamın doğduğu, sülalemizin yarısının yattığı toprakları daha güzel bir duruma getirmemiz gerekiyor. Bizim çocukluğumuzda böyle bir fark yoktu. Yıllar içinde Ordu çok yol alırken Giresun olduğu gibi kalmış.

Ordu’nun bazı bölgeleri Eskişehir’i anımsatıyor, bazı bölgeleri de İzmir’in ilçelerini. Bizim otelimiz kumsala 50 metre uzaklıktaydı ve zamanımız olsa denize bile girmek mümkündü. Eskişehir kadar çok eğlence mekânı var mı bilmiyorum ama Ordu’da da her bütçeye göre imkân var.

Üniversite şehre bambaşka bir boyut kazandırmış. Sahil Yolu’nu sahilden geçirtmeyen tek il oldukları için de sahilin bütün güzelliğini muhafaza etmeyi başarmışlar. Çok mücadele ettiler ama şehrin güzelliğini korumayı da başardılar. Çevre yolları da yok zammetmeyin. Çevre yolunun bitmesine de az kalmış. Demek ki, sahili mahvetmeden de bu yolu yapmak mümkünmüş.
Bütün sahil yürüme yolları ve parklarla dolu. Çok güzel belirlenmiş bisiklet yolları da mevcut. Kaldırımın diğer tarafında da aklınıza gelebilecek her türlü restoran ve kafe yerini almış.
Bu kadar çok restoranın olduğu bir ortamda Karadeniz pidesi yemeden olmazdı. Kaçarken, göçerken bir öğlende onu da araya sıkıştırmayı başardık. Kocaman pide yağ gibi gitti vallahi. Tabi ki deniz kenarında bir mekânda…

Ordu – Giresun Havaalanı’nın bu bölgeye çok şey kattığı da çok net olarak görülüyor. Havaalanı’nın şehre çok yakın olması ve giriş, çıkışın çok kolay olması kullanımı kolaylaştırıyor. Sayısını bilmiyorum ama gün içinde epeyce de uçuş var. Deniz doldurularak yapılan minik havaalanı güzel olmuş.

Sahilde çok güzel bir de futbol stadyumu var. Sahilin göbeğindeki çok değerli ve güzel alanlara böyle bir stat yapmanın mantığını ben anlayamadım. Doğru dürüst futbol takımı bile olmayan bir şehre çok modern bir futbol stadı yapılması bu ülkenin öncelikleri arasında mıydı, onu da bilemedim. Bu konuyu işin uzmanlarına bırakıp Ordu’ya dönüyorum.
Biz vakit bulup çıkamadık ama Boztepe’ye insanları çıkaran teleferik de şehre ayrı bir güzellik katmış, baktığınız zaman sırıtmıyor. Boztepe’den aşağıya atlayıp kanatlarıyla kumsala inenler de merkeze bir tatil beldesi havası veriyor. Deniz temiz, kilometrelerce uzayıp giden kumsalların birçok noktasından denize girebilirsiniz.

İlk satırlarımda da belirttiğim gibi Mahir’in orada olması bizim gezimize başka bir boyut kattı. Hem onunla zaman geçirerek mutlu olduk, hem de bize Karadeniz misafirperverliğinin bütün örneklerini gösterdi.

Bildiğiniz gibi çoban salatası konusu benim için önemli bir konudur. Topaloğlu’ndaki, yakınlardan toplanmış domateslerle yapılmış çoban salatasının ve muhteşem etlerin tadını Mahir olmasaydı hiç bilemezdik. Bu tip mekânlara ancak bilen biri sizi götürürse gidersiniz yoksa sokaktan geçerken görüp de sapacağınız yerler değil. Herkesin gittiği yerlere her zaman gidebilirsiniz, önemli olan herkesin gitmediği ruhu olan yerlere gidebilmek.

Başta Mahir olmak üzere, uğradığımız her yerde bizi samimi yaklaşımlarıyla ağırlayan bütün dost ve arkadaşlarımıza çok teşekkür ediyorum...
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

30 Kasım 2015 Pazartesi

Kedinin Cinsiyeti...

Günaydın dostlar…

Evde bir kedi olduğunu biliyordum. Son zamanlarda arkadaşlarımda sık sık gördüğüm genetik yapısıyla oynanmış, koyun görünümlü, tombul bir kedi olacağını da tahmin ediyordum. Ben biliyordum ama muhtemelen kedi benim geleceğimi bilmiyordu.
 
20 saatlik bir yolculuktan sonra eve vardığımda kedi ortalarda yoktu. Ben de yastığıma sarılıp uyumanın hayallerini kurduğum için, kediyi filan düşünecek halde değildim. Kısa bir sohbetten sonra bavulumu alıp odama çıktığımda, daha odanın ışığını bile açamamışken masanın altından ok gibi fırlayan kedi ikimizin ömründen de birkaç yıl sildi. Elimde bavulumla karanlıkta kala kaldım.

Benim kalacağım odanın saklanmak için çok uygun bir yer olmadığını daha sonra kedi de anladı ama bir kere iş işten geçmişti. Karanlıkta ok gibi fırlayarak üstüme gelen koyun ebatlarındaki kedi beni de korkuttu ama kedi benden daha çok korktu.
Ertesi sabah aşağıya indiğimde, ev sahibi kardeşim, kedinin korkudan çamaşır makinası ile duvar arasında kalan dar alana saklandığını söyledi. Amerika’da malum kimse kimsenin evine ziyarete gitmez. Gece karanlığında kocaman bavullu bir adamın eve gelmesine alışık olmayan kocaman kedinin, kendini daracık bir alana hapsetmesi normaldir diye düşündüm.
Ev sahibi erken yatıyor, erken kalkıyor. Bütün gün ortaya çıkmayan psikopat kedi kardeşim ev sahibi yattıktan sonra ortaya çıktı ve sandalyenin birinin üzerine yatarak beni izlemeye başladı. Ben bilgisayarımda bir şeyler yapmaya çalışıyorum, kedi de gözünü ayırmadan beni izliyor. O an içinden neler düşündüğünü, annemin kulağına gider korkusuyla burada yazamıyorum.

Emin’in yüzünde de şöyle bir ifade var: “Kardeşim madem gece yarısı ortaya çıkacaktın, bütün gün o daracık yerde neden saklandın?". Saklandığı yeri görseniz inanamazsınız. Daracık, kasvetli bir alandan bahsediyoruz. Koca kıçını oraya sığdırıp, bütün gün orada nasıl kaldı ben de bilmiyorum. Gıcık ve sevimsiz bir şekilde bakışsak da ben durumdan memnunum, en azından aramızda bir yakınlaşma oldu.

Sanki bir gece önce bütün gece göz göze bakışan biz değilmişiz gibi, bizim kedi ertesi sabah yine çamaşır makinasının arkasında. Anlayacağınız bir gram yol alamadık. Bir gece önceki bakışmalar, güzel sözler meğer hepsi bir oyunmuş. Ben de saf ve temiz bir Anadolu çocuğu olarak hepsine inandım.

Bütün günü duvara yapışık geçiren kedi akşam ev sahibi yatınca yine ortaya çıktı. Kardeşim deli misin, nesin? Aklından zorun mu var? Yemezler sevgili kedi kardeşim, Emin bu sefer temkinli, ben de mesafeli davrandım. Hatta bir ara gidip ben de çamaşır makinasının arkasına girsem mi acaba diye de düşünmedim değil. O bana baktı durdu ama ben hiç karşılık vermedim.

Bir sonraki sabah kediyi yine saklanmış görünce hiç şaşırmadım. Alıştık artık bu duruma. Akşam yüz ver, sabah tanıma. Öyle olsun ne yapalım. Kedi ne yaptı? Benim durumu yadırgamadığımı görünce, öğlen gibi ortaya çıktı. Hem saklanmak istiyor, hem de ilgi görmek istiyor. Manyak mıdır, nedir? “Ben seni istemiyorum ama sen bana yılışmaya devam edersen iyi olur” ruh hali…
Ben sık sık “ev sahibi” diyerek sevgili kardeşimden bahsediyorum ama aslında evin gerçek sahibi, kedi. Ortalıkta “bu ev benim” edasıyla dolaşıyor.

Bir ileri, iki geri giden ilişkimiz, bu şekilde günlerce sürdü. Bizim kedi canı istediği zaman 1 metre yakınıma kadar geldi, istemediği zaman da gidip bütün günü çamaşır makinasının arkasında geçirdi. Bir gün sevgili olduk, bir gün arkadaş olduk ama kedi benle fare ile oynar gibi oynadı. Her sabah uyandığımda, “Acaba bugün ilişkimiz ne durumda?” endişesi taşıyarak aşağıya indim.
Ben oradayken kedi genelde hiç konuşmuyordu ama bazen de çenesi düşüyordu. Ben konuşmalarını hep iyi niyetle algılıyordum ama belki de “Şu herif gitse de bir rahat nefes alsak” diyordu…

Şimdi size soruyorum dostlar. Günden güne ne yapacağı belli olmayan, bir gün beni seven, bir gün hiç tanımıyormuş gibi takılan, ruh hali günde 13 kere değişen bu tombul kedinin sizce cinsiyeti nedir?
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

27 Haziran 2014 Cuma

CCI Ankara Depo Ziyareti...

Günaydın dostlar...

Son zamanlarda her Cuma sabahı bir yerlere gitmek adet oldu. Bu güzel Cuma sabahında da, bir Ankara Depoya uğrayalım ve bakalım herkesin keyfi yerinde mi?

Hatırlayacağınız gibi Ankara Fabrikaya ziyarete gitmiştim ama Ankara’da bir tek fabrika yok ki, bir de depo var. Oraya kadar gitmişken depoya uğramadan dönmek olmaz. Seyahatimi planlarken ertesi günü de Ankara depoya ayırmıştım. 
O zamanki depo, eski İstanbul yolu üzerinde, şehre oldukça yakın bir yerdeydi. Her sabah, şehir içi dağıtım yapan kamyonlar, bu depodan Ankara sokaklarına dağılırlardı. Ben her zamanki gibi erkenden damladığım için, henüz kamyonlar çıkmamıştı ama depodan sorumlu arkadaş oradaydı. Anlayacağınız fabrikadaki gibi tek başıma kalmamıştım.
Beraberce kamyonların çıkışını bekledikten sonra, ambarın köşesindeki mütevazı ofise girdik ve arkadaşın ilk sözü, “Çay içeriz değil mi ağabey?” oldu. Bir gün evvel fabrikada ne çay, ne kahve vermeyen bayanı düşündüğünüz zaman, bu teklif biraz sürpriz oldu. Hava soğuk, ambarın içi de soğuk, dolayısıyla ambarın içindeki ofis de soğuk. Uyduruk bir ısıtıcı var ama hiçbir işe yaramıyor. Bu kadar soğuk bir ortamda çay iyi gider vallahi.

Çaylar içildi ve ambarı dolaşmaya başladık. Ambar küçük, 25 dakikada minik ambar turumuz bitti. Küçük ama muntazam yerleşmiş, yerleri temiz, etrafı toplu güzel bir ambardı. Kim bilir, belki de ben gideceğim diye, birazcık ekstra bir temizlik de yapmış olabilirler.

Ambar turundan sonra odaya döner dönmez, yine çaylar geldi. Hava soğuk, Allah var, çay da iyi gidiyor. İkinci çaylar da içildi ve ambarcı arkadaşla beraber bahçeyi dolaşmaya başladık. Bahçe soğutucular ve diğer pazarlama malzemeleri ile doluydu. Hepsi güzel istiflenmiş ve üstleri brandalarla örtülmüştü. Bahçe turumuz, havanın soğuk olmasına rağmen, ambar turumuzdan daha uzun sürdü.
Bahçe dönüşü ne mi oldu? Tabi ki çaylar geldi. Hava soğuk, üşüdük bir çay içeriz artık. Çayları içtikten sonra kalan zamanımızı, ambarda kullandıkları formların ve oluşturdukları raporların üzerinden geçerek tamamladık ve ofislerin içindeki küçük kafeteryaya gittik. Dağıtım ambarlarında, kamyonlar gittikten sonra ofislerde pek kimse kalmıyor. Satış bölümünden birkaç kişi, bir iki finansçı ve ambarda kalanlar ve birkaç arkadaş daha. Hepsini toplasanız 30 etmez.

Yemekler yenildi, geri ofise gittiğimizde çaylar gelmişti bile. “Yemek üstüne çay iyi gider ağabey” dedi, ben de hafif bir sırıtmayla, “Tabi, tabi” dedim..

Ambar gezildi, bahçe gezildi, kâğıt kürek işlerine bakıldı ve işler bitti. Benim dönüş uçağım 7.00 de, bu da demek oluyor ki, en az saat 5.00’e kadar buradayım. Sabahtan beri benle ilgilenen arkadaş biraz da sıkılarak yanıma geldi ve “Ağabey ambarda işler bitti, kamyonlar da 3.00’e, 4.00’e kadar gelmez” dedi. Ben de “Eee” deyince, “Biz de aradaki bu boş zamanı her gün bahçede maç yaparak geçiriyoruz” dedi.

Biraz şaşırsam da bozuntuya vermedim. Hemen minyatür kaleler getirildi, takımlar belirlendi ve başlamak üzereyken aralarından biri elinde bir düdükle gelip, “Ağabey sen de hakem olur musun?” diye sordu. Aldım düdüğü, başlattım maçı. 1,5 saate yakın bir süre, soğuk havada kıran kırana maç yaptılar. Hangi takım kazandı hatırlamıyorum ama bana hiç itiraz eden olmadı.
Maç sonu bizimkiler soyunup döküldüler ve yeniden CCI’cı oldular. "Soğukta üşüdük artık bir çay içeriz değil mi ağabey?" deyince, "İçeriz vallahi gerçekten de üşüdük" diye cevap verdim.

Kamyonların dönüşü, geri gelen mallar, filan derken yavaş yavaş Emin’in dönme vakti geldi. Sevgili ambarcı kardeşim elinde çaylarla geldi. İyi oldu, bugün pek de çay içememiştik! Son çaylar da içildi, rahmetli Yaser Arafat gibi sarılmalar yapıldı ve depodan ayrıldım.
Bir gün önce fabrikada uykusunu alamamış bayandan bir gram çay alamazken ertesi gün depoda çaya boğulduk. Hayatta böyle bir filmdir işte, bugünkü karelerin yokluğu, sizi yarınki karelerin bolluğu için umutsuzluğa sürüklemesin…

Sağlıklı kalın, mutlu kalın...

20 Haziran 2014 Cuma

Mersin Fabrika Ziyareti

Günaydın Dostlar,

Eski iş yerimdeki fabrikaları ve ambarları dolaşmaya devam ediyoruz ve bu sabah hazırsanız hep beraber Mersin’e gidiyoruz. Mersin’e gidiyoruz derken tabii Adana üzerinden Mersin’e gidiyoruz. Daha önce Adana Mersin yöresine hiç gitmediğim için bu seyahat benim için de bir ilk olmuştu. İlk şoku da uçak Adana’ya inerken gördüğüm korkunç çirkin görüntü sayesinde yaşamıştım. Türkiye’nin en büyük şehirlerinden birinin gecekondular içinde sıkışıp kalmış havaalanı beni çok şaşırtmıştı. Ben üç dört yıldır, Adana’ya gitmedim ama eminim şu anda da görüntü çok farklı değildir.


Adana havaalanının çirkinliğini Mersin’in deniz kenarının güzelliği unutturdu. Her zaman söylerim, deniz oldu mu her şey farklı oluyor. Ayrıca sadece görüntüden söz etmiyorum, insanların yaşam tarzları, hayata bakışları bile bir farklı oluyor.

Sağ olsunlar beni havaalanında karşıladılar ve Mersin fabrikaya doğru yola çıktık. Şimdi düşünüyorum da fabrikaya ilk vardığımda sevgili kardeşim Mutlu ile görüştüğümü hiç hatırlamıyorum. Muhtemelen o da yoktu ben gittiğimde. Nedense ben nereye gitsem fabrika müdürleri hep şehri terk edip kaçmış.

Ambarlarla uğraştığım için, o zaman ambarlardan sorumlu olan sevgili Abidin Bey’in yanında aldım soluğu. Ben kendim mi gittim yoksa Mutlu oradaydı da, o mu götürdü tanıştırdı hiç hatırlamıyorum. Aynı odada sevgili Ertuğrul’da otururdu o zamanlar.
Bu arada inanmayacaksınız ama Mersin’de sıcaklık 0 derece. O yöre, yüz yılda bir kere 0 derece olur o da beni buldu. Mersin’e gidiyorum diye yün donlarımı da götürmediğim için çok hazırlıksız yakalandım. Abidin Bey’de, “Toroslara kar yağdı, o yüzden çok soğuk” deyip durdu. Bende içimden, “ulan daha önce hiç kar yağmadı mı bu Toroslara” diye düşünüyordum.

Abidin Bey, sanki Mersin Fabrikası, babasının fabrikasıymış gibi çalışan bir arkadaştı. Her dakika ne yapabilirim, nereden bir kazanç sağlayabilirim, nasıl işlerin daha iyi bir şekilde akmasını sağlayabilirim diye sürekli düşünüyordu. En çok da paletlere takmıştı. Bilmeyenler için hemen açıklayayım, bizler ürünlerin üzerine istiflendiği ve nakledildiği platformlara palet deriz. Bunlar plastik veya tahtadan yapılmış olabiliyor.
Sürekli bir içeri bir dışarı girip çıkmakla geçen bir sabah seansından sonra beraberce yemeğe gittiğimizde muhabbet hep paletler üzerineydi. Ben bu yemekhane kaç kişi yemek yiyor diye soruyordum, Abidin Bey, “ne dersin acaba paletleri daha hafif yapabilir miyiz” diye cevap veriyordu. Daha sonra tanıştığım bir kişi, “sen onu boş ver, o paletlerle kafayı bozdu” yorumunu yapmıştı.
“Aslında bu işin çaresi, plastik palete geçmek” gibi bir yorum yapmak gafletinde bulundum, o da bana bu işin neden olmayacağına dair 1 saat cevap verdi. En büyük nedeni de, zincir marketlerden paletleri doğru dürüst geri alamayışımızdı. Daha sonraki günlerde, zincir marketlerin bir tanesi ile yapılan bir toplantıya katıldıktan ve de paletlerin bahçedeki hallerini gördükten sonra, geri alınamayacakları konusunda bende ikna olmuştum. Tabi o günlerden, bu günlere 18 yıldan fazla bir zaman geçti ve şu andaki en son durum nedir bende bilmiyorum.

Abidin Bey, paletler konusunda, o zaman ki direktörümüz sevgili Pat’in bile takdirini kazanan çalışmalar yaptı ve sisteme değer katacak neticelere ulaştı. İki gün boyunca aralıksız paletleri dinledim ama çok da güzel vakit geçirdim. Bir de yün donsuz yakalanmamış olsaydım, süper olacaktı.

Sen de her fabrika için aynı şeyi yazıyorsun diyeceksiniz ama gerçekten de bu durum bütün fabrikalar için geçerli. (Ankara’da kahve vermeyen bayan hariç). Mersin fabrikasında da, başta sevgili kardeşim Mutlu olmak üzere büyük dostlukların temelleri atıldı. Şu anda halen sistemin çeşitle yerlerinde çalışan veya sistem dışına çıkmış çok sevdiğim arkadaşlarım dostlarım var. Herkesi yazabilmem mümkün değil (kimse küsmesin) ama şu anda Bursa’da olan sevgili kardeşim Enver, Elazığ’da olan sevgili Hakan, şimdiki operasyon müdürü sevgili Murat, Altunizade ofiste çalışan, Musa, Gürkan ve diğerleri, sevgili Arif, şimdiki satınalmacılar, Mert ve Gürdal ve diğer bütün arkadaşlarım dostlarım hepinizin kalbimde ayrı, ayrı yeri vardır…

9 Haziran 2014 Pazartesi

Bulancak'ta Herkes Herkesi Tanır...

Günaydın dostlar. Bu sabah, sizlerle Kara Denizin şirin kasabası, Bulancak’a gideceğiz.

Dün Bulancak’ta ki sevgili kuzenlerimle ve minik kuzenlerimle yapmış olduğumuz yazışmalar beni 40 sene öncesine Bulancak’a ilk defa ziyarete gittiğimiz günlere götürdü. Şimdiki durum nasıl bilmiyorum ama o zamanlar bu kadar kalabalıkta değildi ve herkes, herkesi tanıyordu.
 
Rahmetli eniştemin ve halamın ısrarlı davetlerine karşın, babamın her zaman yoğun ve seyahatte olmasından dolayı bir türlü Bulancak’a gidememiştik. Eminim, babamın her zaman, her konuda hep benim dediğim olacak tutumunun da bu gecikmede, hatırı sayılır bir katkısı olmuştur.
Sonunda, ben ortaokulda iken, ilk defa Bulancak’a gitmek kısmet oldu ve orada geçirdiğimiz güzel günleri unutmamız mümkün değil. Aradan 40 yıl geçti ama halen her detayını hatırlıyorum. Misafirperverliğin, ağırlamanın, zirvesine çıkan rahmetli Nail Enişte, halam ve kuzenler, bizlere çok güzel günler yaşattılar. Ziyarete gelen akrabalar ancak bu kadar şımartılabilir.

Nail enişte ve ailesi kasabanın eskilerinden ve de hatırı sayılır tüccarlarındandı. Hatta kısaca “çorbacı” diyorlardı. Zengin tüccar anlamına gelen, çorbacı lafını ben de ilk defa orada duydum. Hatta sokaklarda beni de, Nail eniştenin ve sevgili oğlu İhsan’ın yanında dolaşırken gördükleri için bana da, çorbacı diyorlardı.

Çeşitli işletmeler arasında, en önde gelen ve bizimde en çok sevdiğimiz, ekmek fırınıydı. Bizim gibi apartman çocuklarına çok ilginç gelmişti. Fırına gidip ekmek satmayı filan çok seviyordum. Gerçi ben gidene kadar, ekmeklerin %99’u satılmış oluyordu. O zamanlar, insanların alacakları bütün ekmekleri sabahın erken saatlerinde alma durumu vardı. Kim bilir, belki bu günlerde yaşam tarzları değişmiş olabilir.

Fırınla, halamların evinin arası kısa bir mesafeydi. Bir gün eve giderken yoldaki bir bakkala girip bir şey alayım dedim. Unuttum şimdi ama çikolata, gofret filan gibi bir şeydi herhalde. Adam verdi aldığım şeyi ve ben parayı uzattığımda, “Nail ağabeyin yeğeninden para alamam dedi”. Ben sokalar da dolaşıp, kimsenin bizden haberi yok zannederken, meğerse bütün Bulancak bizim kim olduğumuzdan haberdarmış.

O zamanlar, iskelenin yanında, deniz kıyısında çok güzel çay bahçeleri vardı ve akşamları tıklım, tıklım dolu oluyordu. Bizde, enişteye bizi de götürsene diye tutturduk. Hiç adetleri olmadığı halde, rahmetli bizi kıramadı ve cümbür cemaat biz çay bahçesine gittik. Gece boyunca insanlar masaya gelip, “vay Nail Ağabey, siz buraya gelir miydiniz” gibi cümleler kurdular. Biz zavallı Ankara çocukları nereden bilebilirdik ki, akşamları çorbacıların çay bahçesine gitmediklerini.
Bir akşamda sevgili kuzenim dedi sinemaya gidelim. Enişteden izinler alındı ve akşam yemeğinden sonra çıktık yola. Her ne kadar enişteden Tarzan filmine gideceğiz diye izin almışsak da, benim yaşça benden büyük olan kuzenim, “boş ver oğlum Tarzan’ı, biz Aydemir Akbaş filmine gidelim” dedi. Yaşı benden büyük, bende saygımdan bir şey diyemedim.
Bulancak küçük yer, herkes, herkesi tanıyor, ertesi sabah daha biz yataktan kalkmadan bizim hangi filme gittiğimizin bilgisi 500 kere enişteye ulaşmış ama hiç bozuntuya vermedi, bizi de hiç yüzlemedi. Bana, “nasıldı Tarzan” diye bir kere sordu, ben de “süperdi” deyip geçiştirdim. Bizim arkamızdan, kuzene kızmış olabilir ama biz oradayken konu hiç gündeme gelmedi.

Motosikletle bütün gün yollarda gezmemizden tutunda, bisikletle muhteşem güzel kum plajlara gitmemize kadar, Bulancak seyahati bizim için çok güzel anılarla dolu. Eniştemin, kendi fırınlarında hazırlattığı çeşit, çeşit, sini, sini tatlılar, kıymalı pideler ve böreklerde, yemede yanında yat, cinsindendi.

Umarım ilk fırsatta yine oralara gitme şansımız olur. Bize Bulancak’ta inanılmaz günler yaşatan eniştemin de, halamın da, kaybettiğimiz diğer bütün büyüklerimizin de mekanları cennet olsun. Kalbimizde sizler için çok özel bir köşe var…

4 Haziran 2014 Çarşamba

Ben de Aynı Yere Gidiyorum

Günaydın Dostlar,
Yenilmiş içilmiş ve gecenin son saatleri gelmiştir. Artık eve gitme zamanıdır. Muazzam bir öpüşme maratonunun ardından (bazı ülkelerde el bile sıkmıyorlar, bizim vedalaşırken yapmadığımız kalmıyor) arabalara binip eve gitme zamanı gelmiş de geçmiştir bile. Ertesi sabah, Emin yine sabahın köründe kalkacaktır ve yastığı Emin’i beklemektedir. Köşeden döndükten sonra on dakikada yastığıma kavuşurum, diye düşünmeye başlar.
Bir anda o soru gelir.

“Ağabey sen ne tarafa gidiyorsun, beni de eve atar mısın?”
 
O şaşkınlık ve uyku haliyle sanki hiç sorun olmazmış gibi bir his gelir içine. "Ayıp ettin Muhittin, götürürüm tabii." şeklinde sonunun nereye varacağını bilmediğin bir karşılık verirsin. "Ben Erenköy'e gidiyorum." diye de eklersin. Muhittin ne der?  “Tesadüfe bak, ben de Erenköy’e gidiyorum”. Yalancı. Kendini rahatlatmak için de "Yastığıma on dakikada değil de on üç dakikada kavuşsam sanki ne olacak ki?" gibi salak sorular sorarsın kendi kendine.
Yolda giderken Muhittin “Buradan döneceğiz.” ağabey der. Şaşkın şaşkın Muhittin’e bakarsın ve “Sen Erenköy’de oturmuyor musun?” diye sorarsın. Bu aşamada artık çok geçtir ve (ayıptır söylemesi) sana girmiştir. “Tamam işte ağabey ben Maltepe ile Erenköy’ün arasında oturuyorum.” dediğinde içinden sürekli olarak yumruk atmak arzusu gelir.

Yumruk atmak istesen de mecburen sokağa dönersin. Bu aşamadan sonra Muhittin seni doksan tane sokaktan döndürür ve herifin evine varılır. Giderken de "Bir de bunun dönüşü var, nasıl döneceğim ulan?" diye düşünmeye başlarsın. Çaktırmadan etrafına bakmaya çalışırsın. Planı yaptın. Tüpçüden sola döneceğim, yorgancıdan sağa doğru gideceğim, bakkalın köşesinden de dümdüz gittim mi çevre yoluna çıkarım.

Muhittin iner. İnerken de "Ağabey buradan nasıl döneceğini biliyor musun?" diye sorar.  "Biliyorum tabii, sen hiç merak etme." dersin. Dilin böyle söylese de yüreğin "Muhittin s….. git, zaten senin yüzünden gece yarısı buralarda dolaşıyorum, şu anda yastığıma sarılmış olmalıydım." diye haykırır.

Muhittin gider. Yorgancıdan döndüm, tüpçüyü geçtim, bakkaldan da düz gideceğim. Bir dakika durun, bu yol sola doğru gidiyor, ben düz gitmeyecek miydim? Şimdi yeniden bakalım. Bizim bakkal bu taraftaysa ve yorgancı sağımda kalıyorsa ne yana gidecektim ulan şimdi buradan?  

Tamam tamam sakin olalım ve yeniden düşünelim. Bakkal sağımda, derken bir anda bunun başka bir bakkal olduğunu anlarsın.  Ulan Muhittin ben seni...
Umutsuzca herkesin gittiği yöne doğru gidersin. Millet vızır vızır gidiyor, o anda sokaktaki tek keriz sensin. Ürkek, korkak ve huzursuzsun. Yoldaki arabaların o kararlı ve ne yaptığını biliyor halleri seni sinir eder.  Hepsi saatte 200 km hızla gidiyorlardır ama sen gidemezsin, sen ne yaptığını bilmeyen zavallı bir insansın artık. Onlar nereye gideceklerini biliyorlar, sen bilmiyorsun. Neden? Çünkü sen Muhittin’e inandın. Erenköy, diye kandırdı seni.

Garip bir duygu kaplar her yanını. Aptal aptal cümleler kurarsın kafanda.  “Bizim poğaçacı amca da Maltepe’de oturuyor.” gibi düşünceler geçer kafandan.  Sanki gece yarısı rastlayacaksın da oda seni tanıdığı için sana “Emin Bey yanlış gelmişiniz, siz bizim bakkaldan dönecektiniz." diyecek.  Aslında döneceğin yer belki de burnunun dibinde. Bir dönsen belki de düzlüğe çıkacaksın ama sen cesaret edemezsin, sen aptalsın, sen Muhittin’e uydun.
Bu arada da Muhittin yatmış uyuyor ve rüyasında da kendini kumsalın birinde kokteyl içerken görüyordur. Emin nerede? Nerede olacak, Muhittin’in mahallesinden çıkmaya çalışıyor. Ulan Muhittin ben seni...

“Herkes bu tarafa gittiğine göre ben de bu tarafa gideyim.” dersin kendi kendine. Trafiğin çok olduğu yere doğru gitmek gibi bir düşünce çok mantıklı görünür o anda. Mantık da şudur, tenha yerlere doğru gidersem bana iyice girebilir.
Gidersin milletle beraber ve bir anda o tabela çölde su gibi çıkar karşına. “Çevreyolu” yazıyor.  Evet doğru gördüm.  Hay Allah en sol şeritte kaldım şimdi nasıl geçeceğim oraya? Muhittin ben seni...

Sağa dönemeyince mecburen sola dönersin.
Neyse, bir şekilde bir yerlerden döner çevreyoluna çıkarsın. Gördün o güzel tabelayı artık bir daha kaçırmazsın. İstanbul’da bir şekilde çevreyoluna çıkabilirsen artık kurtuldun demektir.

Ertesi sabah Muhittin suratında bütün gece manda gibi uyumuş olmanın rahatlığıyla “Nasıl rahat gittin mi ağabey?” diye sorar.
Hiç sorun olmadı. Tüpçüden döndüm, yorgancıdan sağa, bizim bakkalın önünden de çevreyoluna çıktım. Kayboldum, diyecek halin yok ya.

Allah yolunuzu şaşırtmasın ve Muhittinlerin tuzağına düşürmesin.
Sağlıklı kalın, mutlu kalın.

3 Haziran 2014 Salı

Ankara Fabrika Ziyareti

Günaydın dostlar...

Geçen sabah, CCI’daki ilk günümü anlatmıştım, bu sabah da CCI Ankara Fabrikasına ilk ziyaretimden söz etmek istiyorum.

Birçoğunuz bilmez belki ama ben CCI’da ilk olarak Ambarlar Koordinasyon Müdürü olarak işe başlamıştım. O da ne demek diye sormayın, zira ben de bilmiyorum.  İşin doğrusu o zamanlar şirketin ismi de daha CCI değildi, Maksan’dı.
 
O zamanki sevgili yöneticim sevgili Pat Paya dedi ki, "Sen ülkenin dört bir tarafındaki ambarlarımızı bir gez, incele ve bir rapor yaz". Doğal olarak ilk olarak Yenibosna’daki fabrikayı ve Ümraniye’deki depoyu gezdim. Sonra da doğup büyüdüğüm yer olan Ankara’ya gitmeye karar verdim.
Soğuk bir kış günü uçakla akşamdan Ankara’ya gittim ve akşam bizimkilerde kaldım. Ertesi sabah da her zamanki gibi daha sabah namazı okunmadan Ankara Fabrikaya doğru bir taksi ile yola çıktım. Hava soğuk ve Esenboğa yolunda sis var göz gözü görmüyor. Sevgili Pat Paya bana "Orada Ankara Fabrika Operasyon Müdürü Ali Bey var ve senin geleceğinden haberi var" dedi. Ben de giydim yün donumu, bindim taksiye çıktım yola. Fabrikaya Ali Beye gidiyorum.

Taksi yoğun sis nedeniyle fabrikaya doğru döneceği küçük sokağı bile göremiyor, hava o kadar kötü. Neyse bir şekilde döndü ve giriş kapısındaki güvenlikçinin yanına geldik. Dedim, “Ben Emin, Ali Bey için geldim”. Dedi, “Ali Bey yok şu anda burada”. Dedim, “Ben biraz erken geldim”. "O zaman ben sizi ofise alayım, siz orada bekleyin" dedi. Hay Allah razı olsun. Yün don var ama soğukta g…..m donar vallahi, Allah korusun.

Götürdü beni bir açık ofis ortamına oturtturdu. Uzun bir müddet tek başıma bekledim. Daha sonra üretim şefi sevgili Fevzi Bey geldi. Fevzi Bey bana şöyle bir baktı ve geçti yerine oturdu. Sanki ben hep orada otururmuşum gibi adamcağıza normal geldi. Sonra bir kişi daha geldi o da geçti yerine oturdu. Ben halen sığıntı tadında masanın birinin yanında oturuyorum. Hani bir yerde oturursun da senden başka herkes ne yaptığını biliyor da bir tek sen bilmiyorsun gibi bir his gelir ya insana. İşte o histen ben de epeyce var o sabah. 3. olarak sevgili Fulya Hanım geldi. Bu arada da ilk gelen iki kişi, çıktı üretime filan bir yerlere gitti.  O da geçti masasına oturdu ve 3 dakika sonra çay almaya gitti. Elinde bütün çay makinasını boşaltacak kadar büyük bir çay kabı vardı. Gitti aldı geldi. Ben de dedim ki nereden aldıysanız çayı, ben de alayım, (malum burada böyle şey çocuğu gibi kaldım da) dedi ki, "Ben çayımı evden getirdim". "Haaa çok iyi" dedim. (yalancı, bir yerden aldığını gözlerimle gördüm).
Fulya Hanım, meraklı ya, daha sonra döndü bana “Sen kime geldin?” dedi. Soruda bir de “Hem kime geldiğin belli değil hem de çay içmeye kalkıyorsun”  gibi kızgın da bir ton vardı. Ben de “Ali Beye gelmiştim ama” diyebildim. “Ali Bey İstanbul’da” dedi. Neredeyse dövecek.
"Aha sıçtık" dedim. Ali Bey de yok, bu ofistekiler doğrar beni vallahi. Tam ne halt edeceğim ulan ben diye düşünürken, ambarlardan sorumlu şef sevgili Teoman geldi. “Ali Bey İstanbul’a gitti, sizin geleceğinizi söyledi, siz gelin benle” dedi. Allah gönderdi. Yürürken, Teoman’a “İçerideki kadın bir yerlerden çay aldı ama bana vermiyor” dedim. “Ağabey kilitlidir onların çayı da, bardakları da, her şeyleri de” dedi. “Ben sana ambarda çay veririm sorun değil” dedi.

Sevgili Teoman’la güzel bir gün geçirip akşam İstanbul’a döndüm. Sık sık çay da içtik, kahve de içtik. Açık ofisin ortasında, küçük Emrah gibi, tek başınıza kaldığınız aç, susuz anlarda bile unutmayın ki, her an bir Teoman gelip sizi kurtarabilir.

Hiçbir zaman umudu kaybetmek yok…

Sağlıklı kalın, mutlu kalın...