Dostluklar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Dostluklar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Ağustos 2023 Pazar

Marmara Adası

Günaydın Dostlar,

Ülkemizin en büyük ikinci adası olan Marmara Adası’nı bugüne kadar hiç ziyaret edememiştik. Siz merak etmeden ben hemen söyleyeyim, en büyüğü Gökçeada, üçüncü sırada da Bozcaada var.

Artık kocaman bir abla olan minik kuşumun nikahı, Marmara Adası ziyareti için güzel bir vesile oldu. Şifalısu bölgesinde nikahımızı kıyan Marmara Adalar Belediye Başkanı Sayın Süleyman Aksoy’a tekrar çok teşekkür ediyor, gençlere de sağlıklı ve mutlu günler diliyoruz. Tebrik etmek için arayan, soran, yazan bütün dostlarımızdan Allah razı olsun, iyi ki varsınız.



Adada çok güzel vakit geçirmemizi sağlayan ve ziyaretimizle ilgili her detayı düşünen sevgili Akyel ailesine ve her an yanımızda olan İsmail’in yakın arkadaşlarına da (Beşi Bir Yerde) ayrıca çok teşekkür ederiz. Çok düşünülmüş bir akış içinde çok güzel vakit geçirdik. Sahillerden tutun da adanın en yüksek noktalarına kadar gece gündüz her zaman soğuk biralarımız hazırdı. Biralar bir anda ortaya çıkıyordu.

Belli bir amaç için gittiğimiz için çok detaylı gezemesek de düğün konvoyunda bu eksikliğimizi giderdik. Hayatımda ilk defa düğün konvoyuna katıldım ve adanın bütün sokaklarından geçtik. Beni aracında misafir eden Onur Beye de ayrıca teşekkür ediyorum.

Erdek veya Tekirdağ üzerinden feribotla gitmek mümkün olsa da biz Bostancı’dan deniz otobüsü ile gitmeye karar verdik. Yakın gibi göründüğüne bakmayın, dört saatten fazla sürüyor. Bostancı’dan kalkan deniz otobüsü önce Yenikapı’ya sonra da Avcılar’a uğruyor. Zaten son durak da Avşa Adası. Marmara Adası’nda durup Avşa’ya devam ediyor. Yolcuların çok büyük bir kısmı Avşa yolcusu.

Adaya iner inmez sizi birçok çay bahçesi ve meşhur dondurmacı Serdar karşılıyor. Dondurması gerçekten de çok güzel, tam benim sevdiğim gibi. Dondurma yemeden dönmeyin.

Biz Mermer Beach Hotel’de kaldık. Bence adanın en iyi otellerinden birisi, belki de en iyisi. Kumsalın dibinde olması ve restorandan hemen denize inilebilmesi çok güzel olsa da bence en güzel yanı kendimizi bir arkadaşımızın evinde gibi hissediyor olmamızdı. Genç ve samimi bir ailenin işlettiği otel her isteğinize cevap veren güzel bir mekân. Otelin odalarının birçoğunda bizim ekip kalıyor olduğu için çok güzel vakit geçirdik. Denize bile girdim. Suyun serin olmasını beklesek de bu sene her şey gibi onun da çok sıcak olduğunu gördük.

Müjdat’cım, artık bir tek Bozcaada’da denize girmem kaldı. Bozcaada demişken oradaki “Sandal” restoranı gibi Marmara Adası’nda da Birol Restoran var. Oralara kadar gidip Birol’a gitmemek olmazdı. Adaya daha önce hiç gitmemiş olsak da Birol ismini duymuştuk. Ortam ve mezeler efsaneydi. Onlara da gösterdikleri yakınlık için çok teşekkür ederiz.

Birol çok meşhur olsa da İhtiyar Balıkçı, Erhan gibi deniz üstünde başka restoranlar da var. Hepsi aynı bölgede. Nitekim biz restorana yürüyerek gittik. Mesafeler çok uzak değil. Bu arada hemen şunu da belirteyim ada oldukça güvenli. Kimse çok fazla emniyet tedbiri almakla uğraşmıyor.

Nikah varsa bekarlığa veda da vardır. Veda partileri gecenin geç saatlerine kadar yakın ama ayrı mekânlarda devam etti. Sohbet, şamata ve şalgam çok iyi gitti. Deniz havasında şalgam bir başka içiliyor. İstanbul’da yaşıyor olsak da hiç deniz havası almamış gibiydik. Ben acaba ayda kaç kere deniz görüyorumdur?

Nikah günü otel müşterisinden on misli büyük bir grupla kız almaya gelen Akyel’lerin gelmesiyle başlayan serüven, helikopter pisti göbek atmalarıyla devam edip Beach Club’da yapılan aile yemeğiyle sona erdi. Samimi ortamda eğlence de çok güzel oldu. Ortalara çıkmayı çok sevmeyen Perin’in ablası için söylediği şarkı efsaneydi. Benim “Kedi” konuşmam da çok beğenildi. İnanılmaz güzel oynayan gençlerin arasında biz de kendi limitlerimizce bir şeyler yapmaya çalıştık. Her dansı hakkını vererek oynayan Aylin’in arkadaşını da ayrıca tebrik ediyorum. Geceye renk kattı.

İki gün çabucak geçti ve dönme vakti geldi. Deniz otobüsü marifetiyle kendimizi tekrar Bostancı’da bulduk. Marmara Adası sakin ve güzel bir yer. İzlenimlerime göre öyle de kalsın istiyorlar. İki üç gün doğal bir ortamda kafa dinlemek istiyorsanız Marmara Adası’nı çok tavsiye ederim.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

5 Temmuz 2021 Pazartesi

Gülgün Erbilek

Günaydın Dostlar,

Sessiz sakin bir günde evde tek başıma oturuyordum. Bir anda telefon çaldı. Arayan Gülgün’dü. Telefona cevap verdiğimde çok ağlıyordu. Ağlamaktan konuşamadı ve zar zor “Ben seni biraz sonra arasam olur mu?” dedi.

Tekrar aramasını beklerken dakikalar geçmek bilmedi. “Gülgün’ü bu kadar ağlatacak ne oldu acaba?” diye düşünüp durdum. Yirmi dakika kadar sonra kendini biraz toparlayıp tekrar aradığında, ilk cümlesi “Herkesin arkasından yazdın, benim arkamdan da yazmanı istiyorum.” oldu.



“Allah aşkına ne diyorsun Gülgün?” diye sordum. Sürekli ağlayarak aldığı hastalık haberini anlattı. Onun kadar bana da şok olmuştu. Ne diyeceğimi bilemesem de duruşumu hiç bozmadım. “Bunun için mi ağlıyorsun, sen Gülgün’sün, sen savaşçısın; şimdi küçücük bir hastalık mı yenecek seni?” dediğimde, “İkimiz de salak değiliz, bu hastalığın “küçücük” olmadığını sen de biliyorsun, ben de biliyorum.” dedi.

Doğru, Gülgün cin gibiydi. Moral verici laflarla onu oyalamak hiç de kolay bir iş değildi. “Sana vasiyetimdir, haberi aldığın anda yazımı yazacak mısın?” diye sorduğunda, “Hayır, söz filan vermiyorum; ayrıca ben senin yazını zaten yazdım.” dedim.

Sevgili Burhan vefat ettikten birkaç gün sonra Gülgün’ün doğum günü vardı ve ben o günlerde “Gülgün” diye bir yazı yazmıştım. Hatta daha sonraki günlerde zor tedavi süreçlerinde “Savaşçı” diye bir yazı daha yazdım.

Sevgili Gülgün, sıkıntılarını, dertlerini çok fazla paylaşmayı sevmezdi. Her zaman güçlü ve bakımlı olmayı sevdiği için birçok arkadaşımız, dostumuz hasta olduğunu bile bilmiyordu. Yıllardır verdiği mücadeleyi, sabahlara kadar çektiği şiddetli ağrıları bir tek kendine saklıyordu. Her gün birkaç kere yazışsak da bana da çok azını anlatıyordu. Sık sık nefes sorunu yaşadığı için genelde hep yazışıyorduk.

Yay burcunun bütün özelliklerini taşıyan Sevgili Gülgün gittiği yere hareket getirirdi. Çok iyi bir Yay burcuydu. Uyuşukluğa, tembelliğe, işleri savsaklamaya hiç tahammülü yoktu. Bir şey yapılacaksa hemen yapılsın bitsin isterdi. Ne trafik onu korkuturdu ne de yapılacak işlerin zorluğu. Hiç üşenmeden her yere giderdi.

İki Yay burcu olarak çok didişirdik ama çok da gülerdik. Güzel zamanlarımız o kadar çok ki anlatmakla bilmez. Atlanta toplantıları sonrası yediğimiz yemekler, içtiğimiz şaraplar, yaptığımız dedikodular hepsi teker teker gözümün önünden geçiyor. İyi ki de hepsini yapmışız. Kolay değil, 25 yıllık bir dostluktan söz ediyoruz.

Hayatımda hiç Paris’e gitmemiştim. İş için gittiğimizde toplantı sonralarında iki yarım günde bana bütün şehri gezdirmişti. Gülgün şehri çok iyi bildiği için beni görülmesi gereken her yere götürmüştü. Eyfel Kulesi’nin ikinci kısmına çıkmak için çok kuyruk olduğunu görünce ben vazgeçmiştim. “Başka bir zaman da o kısmını görürüm.” dememe kalmadan Gülgün kuyruğa girmişti bile. İyi ki de girmiş. Kısıtlı zamanda onun sayesinde en tepeye kadar çıkabilmiştik.

Geçen sene; gittiğimiz, gördüğümüz yerlerden konuşurken benim hiç Amsterdam’a gitmediğimi öğrenmişti. Birçok yere gittim ama hiç Amsterdam’a yolum düşmemişti. “Ben Amsterdam’ı çok iyi bilirim, benim iyileşmemi bekle, ben oradayken gel, seni orada ben gezdireceğim." demişti. Sözünü tutmak için çok uğraştı, çok savaştı, çok acılar çekti ama maalesef başaramadı. Çok erkenden bizi derin üzüntüler içinde bırakarak gitti. Bilmiyorum ne olur ama ben artık hiç Amsterdam’a gitmesem de olur. Bu satırları gözyaşı akıtmadan yazabilmek o kadar zor ki…

Allah’ın takdiri olduğunu hepimiz biliyoruz. Bir gün hepimiz gideceğiz ama yine de içimizdeki “çok erken oldu” duygusunu bastıramıyoruz. Dün akşam sevgili Maya, “Ne diyeyim, kader utansın.” dediğinde “Gülgün savaşçıdır, buradan da çıkacağına çok inanıyorum.” demiştim. Maya’ya mı moral veriyordum yoksa kendime mi hiç bilmiyorum.

Sevgili Maya, Gülgün’ün bütün özelliklerini taşıyan çok becerikli ve akıllı bir kız. Kendi ayakları üzerinde durabilen ve her şeyini halledebilen özellikleri olduğunu çok iyi biliyorum. Maya’cım bu sözüm de sana: Her an yanında olabilecek akrabaların olduğunu biliyorum. Her istediğinde veya ihtiyacın olduğu anda benim de bir milim arkanda olduğumu hiç unutma. Göz ucunla arkaya doğru baktığında ben her zaman orada olacağım.

Çok üzgünüm dostlar. 25 yıllık arkadaşımın, dostumun son arzusunu yerine getirmeye çalıştım. Bir yazı yazmadım; kafamdaki, kalbimdeki dostumu paylaştım sizlerle. Seni hiçbir zaman unutamayız, mekânın cennet olsun Sevgili Gülgün.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

21 Nisan 2021 Çarşamba

Emin Halilbeyoğlu

Günaydın Dostlar,

Yarım asırdan daha uzun bir süredir devam eden dostluklar bunlar. Yollar ayrıldı, şehirler ayrıldı, araya mesafeler girdi ama kalplerdeki dostluklar hiç bitmedi. Çocukluğumuzun beraberlikleri değişen zamana direndi. Sık sık bir arada olamasak da irtibatımız hiç kopmadı.

Çok sevdiğimiz amcalar, teyzeler, dostlar, arkadaşlar hep bizimle. Sevgiler kalpten olunca ayrılıklar mücadele edemiyor, başa çıkamıyor. Kimileri şehir değiştirdi, kimilerini de ebediyete uğurladık. Dostluklar hiç bitmese de amcaların hepsini son yolculuklarına uğurladık. Rahmetli babam da dâhil olmak üzere o günlerdeki amcalardan hiçbiri bizimle değil artık.


Emin amca, bugünlere kalan son amcaydı. Onun hayatta olması bize bütün amcalarla olan son bağlantımız gibi geliyordu. Babamlardan birazcık küçüktü ve de çok iyi görünüyordu ama herkesi perişan eden zalim salgın, onu da aldı götürdü bizden.

Her kaybettiğimizin arkasından “Çok iyi bir insandı.” diye yazıyoruz ama Emin amca geçekten çok iyi bir insandı. Sessiz, sakin, efendi yapısını bozduğunu hiç görmedim. Üstelik birkaç kere bir arada olmaktan söz etmiyorum, elli yıldan fazla bir süre hayatımızda olan çok değerli bir insandan söz ediyorum. Yüzlerce ortak tanıdığımız vardır, hiçbir ortamda onun hakkında en ufak sevimsiz bir şey söylendiğine şahit olmadım.

Çoğumuzda çok da gelişmemiş olan ‘empati kurma’ parametresi, Emin amcanın en gelişmiş özelliklerinden biriydi. Bir şey söyleyeceği zaman iki düşünür bir konuşurdu. Her aklına geleni pat diye söyleyenlerden değildi, her zaman karşısındakinin hislerine önem verirdi.

Babam (keyfi yerimde olduğunda) konuşmayı çok severdi. Emin amca da saatlerce sabırla onu dinlerdi. Çok kültürlü, İstanbul Teknik Üniversitesi’nin bir numara olduğu dönemlerde o okuldan makine mühendisi olmuş bir insandan söz ediyoruz. Fabrika ayarlarında en ufak bir kötülük veya nezaketsizlik olmadığı için hiç kimseyi kırdığına şahit olmadım.

Bütün amcaların kalbimizdeki yeri başka olsa da, benim için Emin amca çok farklıydı. Adaşımdı. Küçüklüğümde ne zaman görse “Ne haber adaş?” derdi. Hani bazı insanların yüzüne baktığınızda gözlerindeki iyi niyeti görürsünüz ya, işte Emin amcanın duruşu da tam öyleydi. Gözlerindeki ışık adeta “Benim içimde kimseye karşı en ufak bir kötülük yok” diyordu.

Oğulları sevgili Halil’in düğünü olduğu gün, ben Trakya’da seyahatteydim. Ne yapıp edip Avrupa Yakası’ndaki düğüne katılmıştım. Hatta kıyafetlerimi bile tuvalette değiştiğimi hatırlıyorum. İyi ki de o akşam o düğüne gidebilmişim. En son Emin amcayı da orada gördüm.

Mutluydu. Kolay değil, oğlu evleniyordu. Kısa sohbetimizde bana “Vallahi Emin’cim pek kitap da okuyamıyorum, zira okuduğum aklımda kalmıyor” demişti. Ben de, “Emin amca sen yine iyisin, ben sabah okuduğumu hatırlamıyorum” demiştim. Gülüşmüştük. Diğer misafirlerin arasında bu kadarcık sohbet edebilmiştik. Onu en son çok mutlu bir halde görmüş olmam da güzel bir ayrıcalıktı.

Dün bizim için sıkıntılı bir gündü sevgili Engin Baba’nın eşi Naime teyzeyi de kaybettik. Hastalık onu da aldı götürdü aramızdan. Allah rahmet eylesin, mekânı cennet olsun. Başta sevgili kardeşim Tolga olmak üzere herkesin başı sağ olsun.

Yarım asırlık bir dostluk. Yedik, içtik, güldük, eğlendik, zaman zaman da üzüldük ve Emin amca için yolun sonuna geldik. Allah’ın takdiri bu kadarmış. Tren istasyona girerken, bize kalan da yol boyunca biriktirdiğimiz anılarımız.

Sevgili Emin amca, sakin ve iyi niyetli tavırlarını, güzel bakan gözlerini, samimi davranışlarını hiç unutmayacağız. Kalbimizde her zaman çok ayrı bir yerin olacak mekânın cennet olsun. Işıklar içinde uyu. Hepimizin başı sağ olsun..

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

20 Aralık 2020 Pazar

Savaşçı

Günaydın Dostlar,

Kimse size savaşçı olmayı öğretemez. Ne okulu var ne de kursu. Bu konuda özel ders de alamazsınız. Doğuştan kumaşınız savaşçı değilse yapabileceğiniz çok fazla bir şey yok. Terslikler karşısında bazı insanların çok çabuk morali bozulurken savaşçılar sürekli konunun üzerine giderler.


Gördüğüm en büyük savaşçılardan bir tanesi sevgili babamdı. Hayat karşısına ne çıkarırsa çıkarsın, hiç söylenmeden konunun üzerine giderdi. Bir şey yapılacaksa hemen yapılmalı diye düşünürdü. “Ben henüz psikolojik olarak hazır değilim.” şeklindeki cümleleri hiç anlamazdı. Alzheimer ile savaştığı yıllar içinde de gereken her şeyi hiç düşünmeden, hiç korkmadan yaptırdı.

Hiçbir zaman yenilgiyi kabul etmeyen bir başka dostum da Sevgili Gülgün’dür. Her zaman bir yol olduğuna inanıp asla pes etmez. Bugüne kadar dâhil olup da kazanamadığı bir savaş hiç görmedim. Gülgün akıllıdır, pratiktir, çalışkandır ama hepsinden önemlisi savaşçıdır. Hem de iyi bir savaşçıdır.

Sürekli düşünür. Yaşanması muhtemel senaryolara karşı her zaman hazırlıklıdır. “Bu da nereden çıktı?” demez. Bununla ne yapacağının planını yapar. Aylar, yıllar hiç fark etmez. Savaşı son cepheye kadar kovalar.

Bakkala bile bakımsız gittiğini göremezsiniz. Her zaman hazırlıklıdır ve belli bir Gülgün havası vardır. Savaşlara da hazırlıksız gittiğini göremezsiniz. Yolun karşısına bile hazırlıksız geçmeyen bir insan, başka bir yere yataktan kalktığı gibi gider mi? Gitmez vallahi. İnanmak ve hazırlık yapmak kazanmanın en az yarısıdır. Bu iki özellik de sevgili Gülgün’de fazlasıyla vardır. Sonuçta her hangi birinden söz etmiyoruz, o bir savaşçı.

Sevgili Gülgün, “üşenmek” kelimesinin anlamını bile bilmez. Burada hemen size bir de sır vereyim, üşengeç insanları çok da sevmediğini düşünüyorum.

Hepimiz irili ufaklı bin türlü sorunla uğraşıyoruz. Savaşlar hayatımızın bir geçeği. Bazı insanlar savaşlarını başkalarının üzerine yıkar, diğerleri de Gülgün gibi kendine saklar. Kendi savaşını kendi kazanır. O kadar fazla lider ruhlu ki fabrika ayarları hemen çözüme odaklanıyor. Ne savaşlara girip ne cephelerden çıktığını çok yakınındakiler bile bilmez. Mızmızlanacak biri değil, o bir savaşçı. İnanmıyorsanız soyadına bakın.

Öyle bir dünyada yaşıyoruz ki hayat her sabah yeni bir senaryo ile karşımıza çıkıyor. Akşam cin gibi sapasağlam yatıyorsun; sabah kıçın, başın her tarafın ağrıyarak uyanıyorsun. Ben kendi kendime “Yağmur yağacak ya ondan herhalde.” diyorum. Belki de yaşın ilerlemesinden olabilir mi?

Her sabah kalkıp aynı şekilde motive olmak hiçbirimiz için çok kolay bir iş değil, savaşçı olmak gerekiyor. Cephede savaşan bir askerin “Ben bugün havamda değilim, hiç savaşacak hâlim yok.” dediğini düşünebiliyor musunuz? Ben de düşünemiyorum. Savaş devam ediyor ve onun bir günlük izin kullanma şansı yok. O bir savaşçı.

Bu insanların düştüğü hiç olmuyor mu? Tabii oluyor, onlar da robot değil sonuçta. Öyle günler oluyor ki “Savaşmaktan bıktım.” diye isyan ediyorlar. Huzurlu günler istiyorlar. Savaşların bittiği, barışın geldiği günler arzuluyorlar. Sonra da güneş ışıklarını tekrar göstermeye başladığında tekrar kalkıp tekrar savaşa gidiyorlar. Neden? Onlar bir savaşçı.

Gülgün bugün bir yaş daha büyüyecek. Tabii bir Yay burcu ne kadar büyüyebilirse. Bayram, seyran, doğum günü hiç fark etmez. Yine kalkacak, yine bana “günaydın” diyecek, yine savaşına devam edecek. Neden? Çünkü o çok iyi bir savaşçı.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

29 Temmuz 2020 Çarşamba

Ferda Emrali

Günaydın Dostlar,

Özel Yenişehir Koleji Ankara’nın en iyi eğitim veren okuluydu diyemesek de en yüksek seviyede dostluğu, arkadaşlığı olan okuluydu, diyebiliriz. Bir aile gibiydik. Bizler mezun olalı kırk yıldan fazla bir zaman geçmiş olmasına rağmen halen irtibat halindeyiz ve fırsat buldukça görüşürüz.
Başarımızdaki (her zaman söylediğim gibi) en büyük pay sahiplerinden biri sevgili matematik hocamız Süleyman Tulgan’dır. Mekânı cennet olsun. Süleyman Hoca’dan matematiği çok iyi öğrenenlerden biri de okulumuzun güzel ve özel kızı Ferda’ydı. Hem çok başarılı bir öğrenciydi hem de çok zarifti.


Okulun yarısı Ferda’ya aşıktı. Her gittiği yerde her ortamda dikkat çekerdi. Kendine has bir dünyası vardı. Başarılı olmak onun için çok önemliydi. Bir sohbetimizde “Ben okul yıllarında ders çalışmaktan başka hiçbir şey yapmazdım.” demişti. Zaten netice de ortadaydı. Çok çalışırdı, bir yandan da çok akıllıydı.

Yenişehir Koleji’nden çıkıp Orta Doğu Teknik Üniversitesine girmek kolay bir iş değildi ama Ferda’dan söz ediyoruz, onun için zor diye bir şey yoktu. Her zaman en tepeye oynardı. Hem okulun en başarılı öğrencilerinden biri olup hem de çok popüler olmak kolay bir iş değildir. Başarabilmek için Ferda olmak gerekir.

Kendine özgü bir dünyası vardı sevgili Ferda’nın. Başkalarının ne yaptığı onu çok ilgilendirmezdi. Bir kere bile başkalarının hakkında konuştuğunu duymadım. Kendi hayatı, kendi çocukları, torunları, annesi ile kendi dünyasında çok güzel bir yaşamı vardı. Tabii onun da sıkıntılı günleri oldu ama hepsinin altından bir Ferda gibi kalktı.

Laf olsun diye iş yapmak fabrika ayarlarına uygun değildi. Oyalanırım diye başladığı işte sık sık Ankara birincisi oluyordu. Sonuçta Ferda’dan bahsediyoruz, gittiği bir yerde fark yaratamazsa akşam rahat uyuyamaz.

Konu ne olursa olsun, birincilik Ferda’nın yakasını bırakmazdı. Bir gölge gibi onu takip ederdi. Ne zaman onun ismini görseniz birincilik de oralarda bir yerdedir. Okul hayatındaki başarıları bütün yaşamı boyunca onu her gittiği yerde takip ettiler.
Briç oynamayı çok severdi ve orada da her zaman her katıldığı turnuvayı kazanmak için oynardı. En son yazıştığımızda da yine internette briç oynuyordu. Cevabını bildiğim halde “Kazanıyor musun?” diye sorduğum da, “Tabii kazanıyorum.” demişti. Ferda için başka bir seçenek yok ki.

Ferda çok iyi bir Fenerbahçeliydi. Fenerbahçe’nin maçlarını hiç kaçırmazdı. İster futbol olsun ister basketbol muhakkak seyrederdi. Fener’in son yıllardaki başarısızlıkları hepimiz gibi onu da üzüyordu. Bir bardak şarabını koyup Fener maçını izlemek üzere televizyonun karşısına oturduğu anlar en mutlu anlarıydı. Maç sırasındaki yazışmalarımızı, yorumlarımızı çok özleyeceğim.
Başta da söylediğim gibi kendi dünyasında yaşayan çok özel bir insandı. Hiçbir zaman kısır çekişmelerin, günlük dedikoduların içine girmezdi. Kendine ait bir kalitesi vardı. Son güne kadar da o kaliteli duruşundan hiç ödün vermedi.
Dertleri ile insanları huzursuz etmeyi de sevmezdi. Kendine saklar, kendi yaşar, kendi çözmeye çalışırdı. Şimdi benim bu yazıyı yazdığımı görse, “Neden insanları rahatsız ediyorsun?” derdi.
Ferda’cım, bu bir sabah yazısı değil. Kendi hayatını yaşayıp kendi doğrularını savunan ve sessizce bizleri terk eden çok özel ve güzel bir kadın için bu sabah içimden geçenler.

11-Fen sınıfı zaten çok büyük bir sınıf değildi. Bugüne kadar bazı arkadaşlarımızı da kaybetmiştik, hepsinin mekânı cennet olsun ama dün akşam aldığımız haber hepimizi bir kere daha derinden yaraladı. Mekânın cennet olsun Ferda’cım, her zaman kalbimizde olacaksın.
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

14 Haziran 2020 Pazar

Hayal Etmek...

Günaydın dostlar…

Trenleri ve model trenleri çok sevdiğimi duymayan kalmadı. Küçüklüğümden beri her türlü raylı sisteme karşı özel bir ilgim vardır. Geçen gün sağır sultan aradı, trenleri sevdiğimi o bile duymuş.
Trenimi kuracak daimi bir yerim olmadığı için; yılda bir kere salonun ortasına kurar, üç dört hafta sonra da toplarım. Bu çok zahmetli ve ideal olmayan bir durum olmakla beraber şu anda başka bir seçeneğim yok. Aslında bırakın şu anı bu iş zaten yarım asırdır böyle yürüyor.


Böyle bir hobimin olması yakın arkadaşlarımın birçoğunun garibine gider. Ne zaman tren kursam, “Bu trenlerin dönüp durmasından ne zevk alıyorsun, anlamıyorum” şeklinde yorumlara maruz kalırım. Aslında bütün trenler eninde sonunda başladıkları yere dönerler. Tek fark benimkinin daha çabuk dönüyor olması.

Bu dünyada her şeyin hayal etmekle başladığına inananlardanım. Model trencilik işi de hayal edebilmeden hayatta olmaz. Sen onları boş boş dönüp duran trenler olarak görüyorsan zaten bu hobi sana göre değildir.

Hemen belirteyim, maddi ve manevi olarak zaten zahmetli de bir hobidir. Trenlerin bakımıyla, onarımıyla, kurulmasıyla, sökülmesiyle uğraşabilmek için gerçekten de bu işe gönül vermiş olmanız gerekir. Kendi trenini yapabilen arkadaşlarımız bile var ama bende maalesef öyle bir kabiliyet yok.

Hayal edebilen için; hem çok güzel, hem de çok rahatlatıcı bir uğraştır. O minik trenlerle dünyanın bütün dertlerini çözersiniz. Yeri geldiğinde vagonları umut ile doldurup günlerce taşıyabilirsiniz.

Hayal edebilmek sadece biz trenciler için değil, herkes için çok önemli bir başlangıç noktasıdır. Konunuz ne olursa olsun önce hayal edin. İş yerinde yıllardır beklediğin masa bir gün muhakkak boşalacaktır. O masada kendini hayal edebiliyor musun, görebiliyor musun? Göremiyorsan hiç boşuna bekleme.
Okula başladığın gün kendini kep atma töreninde hayal et. Bunu başarabilirsen yolun yarısına gelmişsin demektir. Umut etmekle hayal etmeyi karıştırmayalım, hepimizin umutları var ama hayal edip gözünün önüne getirebilmek bambaşka bir şey.

Olimpiyat şampiyonlarından sık sık “Küçüklüğümden beri hayalim olimpiyatlarda şampiyon olmaktı” gibi yorumlar duyarız. Bunu hayal edemeyen bir insanın yirmi yıl sonra elde edilecek bir başarı için motive olması mümkün değil. Her şeyden önce kendini o madalya kürsüsünde hayal edebilmen lazım.
Her şey bir hayalle başlar. Herkes birbirine “Ben seni çok seviyorum” diyor. Diyorlar demesine de, kendini sevdiğinle beraber her ortamda hayal edebiliyor musun? Kocaman kadehlerden kırmızı şarap içiyor musunuz? Önce hayal et, sonra nasıl olsa içersiniz. Edemiyorsan dönüp duran trenler gibi her zaman başa dönersin.
Anladık çok seviyorsun ama en sıkıntılı gününde yanında olduğunu hayal edebiliyor musun? Soruyu tersine çevirelim. En sıkıntılı gününde o senin yanında olur mu? Göremiyorsan, treni perona doğru yavaş yavaş getir.

Hayallerin karşıya bağlı olmasın. Sen kendi hayalini kur, karşının hayaliyle kesişip kesişmeyeceğini yaşayıp görelim. Olacağı varsa zaten doğal olarak gelişir. Hayalleri tesadüf ettirmeye çalışmak güzel bir süreç olmaz.

Çok sıkıntılı günlerden geçiyoruz. Bilim adamlarının çalışmaları ve fedakârlıklarıyla inşallah en kısa zamanda bu dönemi de atlatacağız. Bilim adamlarının tavsiyelerine uyarsak; hem salgın daha az yayılır, hem de dedikodular.
Ben güzel günleri hayal edebiliyorum. Bir gün yeniden başa döneceğiz ve Kadıköy’ün kalabalık sokaklarında, akrabalarınla bile o kadar yakın oturmadığın dip dibe masalarda hep beraber oturacağız.

Unutmayın her şey ilk önce hayal etmekle başlar..
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

9 Eylül 2018 Pazar

Ordu...

Günaydın dostlar…

Son 2-3 gündür hem ziyaret hem ticaret kapsamında Ordu – Giresun arasında gittik geldik. Sevgili kardeşimiz Mahir sayesinde akşamları da Perşembe yaptık. Karadeniz’in hırçın dalgalarının dibinde çok güzel yemekler yedik, sohbet ettik. İtiraf ediyorum, azıcık da dedikodu yaptık.
Açıkçası ticaret parametresinde sokağın durumu çok iç açıcı değil ama ziyaret kısmında her şey çok güzeldi. En başta Ordu’yu çok beğendim. Bir Giresunlu olarak bizim şehrimizin çok gerilerde kalmış olması beni çok üzdü. 3-4 yıl kadar önce Giresun’a gelmiştim ama Ordu’yu görmeyeli çok uzun yıllar olmuştu. Hemşerilerim bana kızmasınlar ama Ordu güzel bir tatil yöresi gibi bir şehre dönüşürken, biz halen dağınık bir Anadolu şehri görünümümüzü korumuşuz.


Babamın doğduğu, sülalemizin yarısının yattığı toprakları daha güzel bir duruma getirmemiz gerekiyor. Bizim çocukluğumuzda böyle bir fark yoktu. Yıllar içinde Ordu çok yol alırken Giresun olduğu gibi kalmış.

Ordu’nun bazı bölgeleri Eskişehir’i anımsatıyor, bazı bölgeleri de İzmir’in ilçelerini. Bizim otelimiz kumsala 50 metre uzaklıktaydı ve zamanımız olsa denize bile girmek mümkündü. Eskişehir kadar çok eğlence mekânı var mı bilmiyorum ama Ordu’da da her bütçeye göre imkân var.

Üniversite şehre bambaşka bir boyut kazandırmış. Sahil Yolu’nu sahilden geçirtmeyen tek il oldukları için de sahilin bütün güzelliğini muhafaza etmeyi başarmışlar. Çok mücadele ettiler ama şehrin güzelliğini korumayı da başardılar. Çevre yolları da yok zammetmeyin. Çevre yolunun bitmesine de az kalmış. Demek ki, sahili mahvetmeden de bu yolu yapmak mümkünmüş.
Bütün sahil yürüme yolları ve parklarla dolu. Çok güzel belirlenmiş bisiklet yolları da mevcut. Kaldırımın diğer tarafında da aklınıza gelebilecek her türlü restoran ve kafe yerini almış.
Bu kadar çok restoranın olduğu bir ortamda Karadeniz pidesi yemeden olmazdı. Kaçarken, göçerken bir öğlende onu da araya sıkıştırmayı başardık. Kocaman pide yağ gibi gitti vallahi. Tabi ki deniz kenarında bir mekânda…

Ordu – Giresun Havaalanı’nın bu bölgeye çok şey kattığı da çok net olarak görülüyor. Havaalanı’nın şehre çok yakın olması ve giriş, çıkışın çok kolay olması kullanımı kolaylaştırıyor. Sayısını bilmiyorum ama gün içinde epeyce de uçuş var. Deniz doldurularak yapılan minik havaalanı güzel olmuş.

Sahilde çok güzel bir de futbol stadyumu var. Sahilin göbeğindeki çok değerli ve güzel alanlara böyle bir stat yapmanın mantığını ben anlayamadım. Doğru dürüst futbol takımı bile olmayan bir şehre çok modern bir futbol stadı yapılması bu ülkenin öncelikleri arasında mıydı, onu da bilemedim. Bu konuyu işin uzmanlarına bırakıp Ordu’ya dönüyorum.
Biz vakit bulup çıkamadık ama Boztepe’ye insanları çıkaran teleferik de şehre ayrı bir güzellik katmış, baktığınız zaman sırıtmıyor. Boztepe’den aşağıya atlayıp kanatlarıyla kumsala inenler de merkeze bir tatil beldesi havası veriyor. Deniz temiz, kilometrelerce uzayıp giden kumsalların birçok noktasından denize girebilirsiniz.

İlk satırlarımda da belirttiğim gibi Mahir’in orada olması bizim gezimize başka bir boyut kattı. Hem onunla zaman geçirerek mutlu olduk, hem de bize Karadeniz misafirperverliğinin bütün örneklerini gösterdi.

Bildiğiniz gibi çoban salatası konusu benim için önemli bir konudur. Topaloğlu’ndaki, yakınlardan toplanmış domateslerle yapılmış çoban salatasının ve muhteşem etlerin tadını Mahir olmasaydı hiç bilemezdik. Bu tip mekânlara ancak bilen biri sizi götürürse gidersiniz yoksa sokaktan geçerken görüp de sapacağınız yerler değil. Herkesin gittiği yerlere her zaman gidebilirsiniz, önemli olan herkesin gitmediği ruhu olan yerlere gidebilmek.

Başta Mahir olmak üzere, uğradığımız her yerde bizi samimi yaklaşımlarıyla ağırlayan bütün dost ve arkadaşlarımıza çok teşekkür ediyorum...
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

20 Ocak 2018 Cumartesi

Bekir

Günaydın Dostlar,

Anadolu çocukları olarak herkese akıl sormayı çok severiz. İlgili, ilgisiz, konuyu bilen, bilmeyen herkesten akıl alırız. Akıl sorarız ama milleti konuşturup, bütün bildiklerini anlattırıp sonra da kendi bildiğimizi yapmak gibi bir özelliğimiz de vardır.
Bazı insanlar sadece aktif dinlemezler, aynı zamanda akıllı da dinlerler. Ne yazık ki aramızda bu tip arkadaşlardan çok fazla yoktur. Sevgili Bekir, bu konuda bir istisnadır. Akıllı dinleme yapan bir insan olarak Bekir’in en özel yönlerinden biri, dinlediklerini süzgeçten geçirip doğru ve uygun olduğuna inandıklarını, hayatına ekleyebilme yeteneğidir. Bekir, her zaman diğer insanların tecrübelerinden faydalanan ve öğrendiklerini günlük yaşamına katmayı başarabilen bir arkadaşımızdır.


En iyi bildiği konuya bile “Bir dinleyeyim, karşıdakinin ne söylediğine bir bakayım, belki bir şeyler öğrenebilirim.” tavrıyla yaklaşıyor. Birçoğumuzda olmayan bu özellik, Bekir’in herkes tarafından çok sevilmesinin en büyük nedenlerinden biridir.

Böyle bir şeyi yazması kolay ama uygulaması gerçekten de çok kolay değil. Her şeyi bilen insanlar olarak, başkalarının fikrine saygı göstermeyi çok da sevmeyiz. Bir de dedikoduya bilimsel gerçeklerden daha fazla değer verme yönümüz vardır ama o konuya bu sabah girmeyelim. Bir kere girersek bir daha çıkamayız.

Bütün yazılarımda, aynen yüce dinimizde olduğu gibi başlangıç noktasının “niyet” olması gerektiğini vurgulamışımdır. Bizim burada sözünü ettiğimiz “niyet” çeşidi de “iyi niyet”. İyi niyetli başlangıç noktası bizim Bekir’de fazlasıyla var. “İnsan karşısındakini kendisi gibi görürmüş.” derler ya Bekir de aynen öyle. Aksi ispat edilene kadar herkese iyi niyetiyle, güler yüzüyle yaklaşır.

Şimdi bunları yazdım diye gözünüzün önüne iyi niyetli saf bir insan gelmesin, doğumundan ODTÜ günlerine kadar hangi sokakların tozunu yutarak büyüdüğünü de unutmayalım.

Bazı insanlar güler yüzleriyle etrafa olumlu elektrik yaymak için doğmuşlardır. Bu insanların varlığı bulundukları ortama da değer katar. Yakınları, uzakları herkes sever. Hiç tanımadıkları bile sever. Bunu rol yaparak yaşayamazsınız. Allah vergisi bir karakterdir ve doğal yaşandığı zaman güzeldir. Herkes onlar gibi olmak ister ve örnek alınan bir insan olurlar.
Birçok konuşmalar yapıldı, söylenebilecek her şey söylendi. Ne zaman bir yerlerde Bekir lafı açılsa insanlar arka arkaya aklınıza gelebilecek bütün güzel sıfatları sıralıyorlar. Aynı listeyi bir kere de ben yazmak istemiyorum. Benim için en önemli olanı karşısındakine verdiği değer ve iyi niyeti. Kimseyi kırmayan ve herkese olduğu gibi değer veren fabrika ayarları, Bekir’in en büyük zenginliği.
Birçok çok sevdiğimiz arkadaşımız gibi sevgili Bekir de dün itibarı ile binamızdan ayrıldı (malum kalplerden ayrılmak yasak) yeni ufuklara doğru yola çıktı. Biz her gittiği noktada çok başarılı olacağına kalpten inanıyoruz ve her zaman yanındayız. Çalışkandır, zekidir, akıllıdır, iyi niyetlidir ama bunların hepsinden önemlisi; bizim için sadece bir iş arkadaşı değil bütün yolu beraber yürüyeceğimiz bir dosttur.

Hiç üşenmedim, “Bekir” ne demek diye İnternette araştırdım. Şöyle yazıyor; düzgün yetiştirilmiş, içi sevgi dolu, saygılı, dürüst, iyi niyetli insan. Bence birebir uydu. Eksiği var, fazlası yok…

Sevgili dostum, senin için her şey çok güzel olsun. Biz seni gözlerimizle arayıp başarılarında kalplerimizle mutlu olacağız. Kafanı azıcık arkaya çevir bak, her zaman dibinde olduğumuzu göreceksin.
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

1 Ocak 2018 Pazartesi

Küs Olduklarım...

Günaydın dostlar…

“Bayramlarda küslük olmaz” veya “Bayramlarda küsler barışır” sözlerini hepimiz duymuşuzdur. Gerçekten de küs olmak, bayramların ruhuna uymayan bir durum. Bayramlarda küslük olmaz da, yeni yılın ilk gününde olur mu?
Ben, yeni yılın da küslükleri bitirmek için çok uygun bir zaman olduğunu düşünüyorum. Şimdi herkes otursun ve bütün küs olduklarının listesini yapsın. Sonra da onları, hemen barışabileceklerim ve orta vadede barışabileceklerim diye iki gruba ayırın.


Hemen barışılacaklarla başlayıp, en barışılacak olanını hemen arayalım. Tamam, aramak konusunda ısrar etmeyeceğim, WhatsApp veya Facebook da olur. Yeter ki siz bir el uzatın. Böyle bir çabaya karşı taraf da karşılıksız kalamaz. Karşılık vermezse, anlarsınız ki o kişi hemen barışılacaklar kategorisinde değilmiş. Orta vadede bile değil, onu hemen uzun vadede barışabileceklerim grubuna atın.

Çok da detaylarını bilmediğim hadisler konusunda ahkâm kesmeyeceğim ama ben dinimizin küs kalmaya sıcak bakabileceğine inanmıyorum. Bütün detaylarını toplumun huzuru ve mutluluğu üzerine kurmuş olan yüce bir din, bireylerin birbirleri ile küs kalmasına sıcak bakamaz. Hele hele karşılıklı kin tutmak, nefret beslemek hiç olacak bir iş değil.

Kin ve nefretin olduğu bir toplumda mutluluk, kardeşlik ve beraberlik mümkün değildir.

Bu sabah neden bu konuya taktım bilmiyorum ama yeni yılın yeni başlangıçlar için iyi bir fırsat olduğunu düşünüyorum. Küslükleri bitirmek de, bu başlangıçların en güzellerinden biri olurdu. Unutmayın ki, Sezen Aksu ve Yıldız Tilbe bile barıştı. 25 yıllık uzun bir zamandan sonra, onlar bile barışabiliyorsa, biz de yapabiliriz diye düşünüyorum.

“Evrankaya, sabah sabah bir araba laf ettin, sen küs olduklarınla barıştın mı?” dediğinizi duyar gibiyim. Ben de kendi listemi düşündüm ama listemde hiçbir kimse yok. Birileri bana küsmüş ise, bundan da haberim yok.
Küs olduğunu düşünen sevgili dostlarım, arkadaşlarım varsa, onlara hemen bildirmek isterim ki, ben size küs değilim. Herhangi bir tartışmadan veya fikir ayrılığından dolayı, benim küsebileceğimi sakın düşünmeyin. Ben bu iki konuyu çok iyi ayırabilen bir insanım.

Elektriğiniz tutmaz, çok da bir arada olmak istemezsiniz; bu ayrı bir konu. Nadiren de olsa, rastlaşınca selamlaşırsınız. Benim açımdan, bu durumda bir sorun yok. Elektriğimizin uyuşmadığı veya negatif elektrik yayan insanlardan uzak durmak, ayrı bir konudur. Bu durumu küslük sayamayız. Küs olmayacağız diye, herkesle de görüşmek zorunda değiliz.

Yay burçları iyi niyetli insanlardır. Biz kolay kolay kimseye küsmeyiz. En fazla 24 saat soğuk yaparız. Küsmek bünyemizde yok. Aramızda, “Ben aylarca, yıllarca küs kalabilirim” diyen yay burçları varsa, onların da yorumlarını görmek isterim. Bu satırları yazarken de, “Acaba en güzel hangi burç küsebiliyordur?” diye de ayrıca düşündüm.

Hayat kısa, hiç kimsenin yarının garantisi yok. Bu kısa yaşamda, yıllarca küs kalmanın da bir anlamı yok. Zaman her şeyin ilacı, o gün çok önemliymiş gibi görünen nedenler, bugün çok komik olabiliyor.
Yeni yılın ilk sabahında yeni bir başlangıç yapalım. Hadi hemen listenizi çıkarın ve ilk olarak kiminle barışacağınıza karar verin. Bakalım en büyük barışmayı kim başarabilecek. Bugün barışmazsanız, yarın barışacak kimse bulamayabilirsiniz…

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

31 Aralık 2017 Pazar

Aile Arasında...

Günaydın dostlar…

Yılın son gününde de her zamanki tarzımı değiştirmeyerek, en son söyleyeceğimi en başta söyleyerek yazıma başlayayım. Ben sinemaya gitmeyi sevmem. Sinemaya gitmeyi sevmediğim gibi, evde de film izlemeyi sevmem.
Durum böyleyken, geçen akşam çok sevdiğim dostlarımın da ısrarıyla “Aile Arasında” filmini izlemeye gittim.


Bütün duyduğum da, “Filmde Engin Günaydın oynuyor ve gülmekten yerlere yatacaksın” şeklindeydi. Kendi kendime, “Ben Engin Günaydın’ın espri tarzını ve yaptıklarını komik bulmuyorum ki” dedim ama yüksek sesle de söylemedim. Nadiren de olsa bazı düşüncelerimi kendime saklayabiliyorum.

Hemen itiraf edeyim; epeyce bir süre “Avrupa Yakası” seyretmişliğim vardır ama bizim amcayı orada da komik bulmuyordum. Ofis ortamındaki çalışanlar bile ondan daha komikti.

Film beni yanıltmadı. Gerçekten de komik değildi. Hemen hemen hiç gülmedim. Senaryonun her gün karşımıza çıkabilecek bir şekilde sürüp gitmesini çok beğensem de, ne yazık ki gülmekten yerlere yatamadım. Üstelik ben çarşıda, pazarda, sokakta yaşananları çok komik bulan bir insanım ama yine de gülemedim.

Gülemedim de ne oldu? Çok mu sıkıldım? Kesinlikle hayır. Tam tersine, çok beğendim. Filmin sonuna doğru yaşanan düğün cıvıklıkları dışında mükemmel bir çalışma olmuş. Gülse Birsel çok zeki bir insan ve çok iyi gözlem yapıyor. Sokaktaki gerçekleri büyük bir başarıyla beyaz perdeye aktarmış. Dizilerinde de durum çok farklı değil.

Komik bulmamakla beraber, Engin Günaydın büyük bir değer. Sadece komedi tarzı bana uymuyor. Beni en çok etkileyen, adını bile bilmediğim, başroldeki kadın oyuncu oldu. Bence, filme bir farklılık, bir derinlik getiren de, onun rol yapabilme kabiliyeti olmuş. Çok doğaldı, çok farklıydı. Unutmayın ki aşk zorluktur, aşk farklılıktır…
Daha patlamış mısırın bile yarısına gelemeden, filmin yarısına geldik. O kadar hızlı geçti ki, bu da ne kadar güzel bir çalışma olduğunun en güzel işaretidir.

Çok beğendiğim, Solmaz rolündeki kadının, Demet Evgar olduğunu öğrendim. Nereden mi öğrendim? Tabi ki Google’da arama yaparak… Bu ismi hiç tanımıyordum ama bundan sonra hiç unutmam. Daha önce de belirttiğim gibi, çok başarılı bir çalışma olmuş ama Demet Evgar olmasa, film, değerinin %70’ini kaybeder. Gülmesi de, ağlaması da o kadar doğaldı ki, zannedersiniz kadın yan komşunuz.

Diğer rollerde oynayan, ismini bilmediğim sanatçılar da çok başarılıydı. Benim için, hiç sıkılmadan başından sonuna kadar film seyredilmek çok nadir bir olaydır. Bu filmde gerçekten de hiç sıkılmadım. Televizyonda, şurada, burada bir kere daha denk gelirsem, bir kere daha izlerim.

Neden çok sevdim? Sevdim, çünkü benim hayata bakış açıma ve parametrelerine uyuyordu. En başta iyi niyet vardı, samimiyet her yerdeydi. Zorluk mu dediniz? Gerçekten de zor hayatlar vardı. Birçoğumuzun hiç de bilmediği bir yaşam şekli, çok güzel yansıtılmıştı.
En çok değer verdiğim parametre, “cesaret” de oradaydı. Cesaret olmadan denizlere açılamazsın, her zamanki uyuz limanında, halatlarla bağlı bir şekilde ertesi gün değişik bir şey olmasını beklersin.

Son olarak da, doğallık bütün filmi kucaklamıştı. Düğündeki avize düşmesi ve insanların bir birine saldırması saçmalıklarına kadar, her şey çok doğaldı. Keşke düğün aşamasındaki o bölüm hiç olmasaydı.
Emin, der ki; bu filmde isterseniz çok gülebilirsiniz ama sadece gülmek için değil, çok güzel bir film izlemek için gidin…

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

1 Aralık 2017 Cuma

Tek Bir Güzel Haber

Günaydın Dostlar,

Hiç tek bir güzel habere ihtiyacınız olduğu bir zaman oldu mu? Bazen haberler öyle arka arkaya gelir, öyle bir üzerinize kümelenir ki koca dünyada hiçbir şey iyi gitmiyormuş gibi hissedersiniz. Kötü haberler maratonunun son kilometrelerinde koşucular arasında kalmış tavuk gibi olursunuz. Bütün kötü haberler sizinle bir arada olabilmek için bir yarış içindedirler. Kendi kendinize “Tek bir güzel haber duymak istiyorum.” diye mırıldanırsınız.
“İstemiyorum sizi, gidin.” deseniz de kıçınızın dibinden ayrılmazlar. İstemediğin ot dibinde bitermiş misali bir yaklaşımla sadece dibinizde değil; üstünüzde, altınızda, her yerinizde biterler. Kardeşim bu kadar çok haber geldi, bir tane de iyisi gelmez mi? Neden anlamak istemiyorsunuz? Tek bir güzel haber duymak istiyorum.


Gerçekten de her şey kötü mü gidiyor yoksa siz mi öyle hissediyorsunuz? Herhangi bir anda dünyada, ülkede, evde, sokakta, işyerinde, her yerde her şey kötü gidiyor olabilir mi? İstatistiksel olarak bu kadar çok şeyin aynı anda kötü gitmesinin ihtimali çok düşük olmalı. Beş yüz yıldır yaşanmamış şeylerin hepsi birden bir anda bizi bulmuş olamaz. Ne diyorsunuz, olabilir mi? Hepsi kapıda kuyruk olmuşlar, ışık bekler gibi sizi bekliyorlar. Tek bir güzel haber duymak istiyorum.

Bu kadar dert yetmezmiş gibi bir de üstüne Fener yenilir. İyi oynasa, mücadele etse de yenilse üzülmezsiniz ama hem kötü oynar hem de yenilir. Siz, evinizin salonunda sahadaki oyunculardan daha çok çaba gösterirsiniz. Fener kazansa kötü giden her şeyi bir anlık da olsa unutacaksınız ama bu lüksü size vermezler. Maçtan sonra “Bu hayatta zaten her şey çok kötü.” ruh halinize geri dönersiniz.

Hâlbuki biraz kıçlarını kaldırsalar ne güzel olurdu. Çok fazla bir şey istemiyordum ki tek bir güzel haber duymak istiyorum.

Zaten her şey kötü giderken masanın ucundaki sarı kız beni görse, dertlerimi unutsam kime ne zararı olurdu ki? Görmesi bile şart değil, en azından baksaydı. İyi niyetle uzanan güzel, minik bir el; bırakın dünyadaki sıkıntılarınızı uzaydakileri bile unutturur. Madem görmedi, madem bakmadı; keşke üç saniye bana gülseydi. Kahkahalar peşinde değilim, minicik bir gülücük istiyorum, tek bir güzel haber duymak istiyorum.

Siz sarı kızın kalbini çalamadınız ama hırsız arabanızı çaldı. Bu kadar sıkıntının arasında bir de bu eksikti. Üstelik çok da iyi bir yere park ettiğimi düşünüyordum. İçindeki ses “Boş ver arabayı, sen kalbini park et.” dese de işin gerçeği, artık park edecek araba da yoktur. Kalp zaten yok. Dimyat’a kalp kazanmaya giderken evdeki arabadan olduk. Uzaklara boş boş bakarak yürürsün serin sokaklarda. Kafanda hep aynı cümle “Çok bir şey istemiyorum ki tek bir güzel haber duymak istiyorum.”
Kız seni görmez, araban da bulunmaz, havalar da kararır. Birden "Güneşe ne oldu?” derdine düşersin. İnanması çok zor ama güneş de yok artık. Sıra sıra bekleyen dertler güneşini de aldı götürdü. Gece karanlığında gökyüzüne bakamazsın, ay dedeyi de kaybetmekten korkarsın. Ne kızın sıcaklığı var artık ne de güneşin sıcaklığı. Sen varsın, ay dede var, bir de karanlık ve soğuk var. Soğuk sokaklara, kaldırımlara oturma hasta olursun. Olamaz, bir sıkıntı daha mı geliyor? Hasta olmak istemiyorum, sadece tek bir güzel haber duymak istiyorum.

Bütün dünya kötüye giderken en yakınındakilerin, en sevdiklerinin de tavrı değişir. Onlar da kötüye gidiyor olamaz, beni satmaz onlar. Bence de satmazlar, sadece bir sonraki menfaate kadar bir süreliğine kiraya verirler. Üzülmeyin tapunuz hep onların elinde kalır, sadece piyasa koşullarına göre zaman zaman garanti olarak kullanılırsınız. Ben kefil de olmak istemiyorum, garantör de; sadece tek bir güzel haber duymak istiyorum.

Kalbin kırgın, kalbin üzgün, kalbin taşlaştı. Taş demişken taş gibi sarı kız da yok artık. Buzlu yağmurlar suratına vuruyor. Kara bulutlar her yerde. Televizyonu, radyoyu, bilgisayarı hiç açmasan daha iyi olur. Aslında özleyecek kimsen de yok ama birilerini özlediğini hissedersin, bir şeyleri özlediğini hissedersin. Daha başka ne olabilir ki diye düşünürken kedi elini ısırır. Sen onu en pahalı mamalarla besler, en iyi doktor amcalara götürürsün; o da senin elini ısırır. Nankör müdür nedir? Nankör olmayan bir insandan güzel bir haber duymak istiyorum. Tek bir güzel haber duymak istiyorum.

Bu dünyadaki bütün haberler kötü olamaz. Moralinizi bozmayın. Bir gün mutlaka güzel haberler arka arkaya sıralanacaklar. Buna gerçekten inanıyorum. O gün gelene kadar da tek bir güzel haber duymak istiyorum.
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…