Adalet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Adalet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Haziran 2016 Perşembe

İki Kere İki Beş Eder...

Günaydın dostlar…

Her zaman belirttiğim gibi bu politik işlere ve terör örgütü mantalitesine benim kafam çok basmıyor. Bilgisayar tahsili yapmış bir insan olarak benim kafamda 2 kere 2 her zaman 4 ediyor.
 
Sabah 4 edip, öğleden sonra 5 etmesi konusunu ben anlayamıyorum. Bunda gittikçe azalan beyin hücrelerimin de rolü olabilir ama asıl sorunun sık sık matematiği değiştirenlerde olduğunu düşünüyorum.
Tam ben 5 etmesine alışıyorum; “olur mu, 2 kere 2 her zaman 4 eder” diyorlar. “ “Haklısınız 4 eder” diyorum, bu sefer de, “dün 5 eder demiştik ya” diye karşılık veriyorlar. Anlayacağınız 50 yıldır bildiğim matematiğe bile artık güvenemiyorum.

Her şeyin rüzgâr hızı ile değiştiği günlerde birkaç yıl öncesine gidiyorum. IŞİD denilen terör örgütünün hiç kimseyi dinlemeden önüne geleni öldürdüğü günler aklıma geliyor. Amerikalıları, İngilizleri, Fransızları herkesi öldürmüşlerdi. Zavallı Ürdünlü pilotu diri diri yaktıkları görüntüler halen gözümün önünde.

Bu topraklardaki kan davalarıyla uzaktan yakından hiçbir alakası olmayan Japon gazeteci bile öldürülmüştü. Tek amacı haber yapmak olan bir gazeteci de IŞİD adaletinden nasibini almıştı.
Böyle bir ortamda, en güçlü çağında IŞID bizim Musul Konsolosluğu çalışanlarımızı da esir almıştı. Allah’a bin şükür ki, Müslüman, Hıristiyan, Japon, Çinli dinlemeden herkesi öldüren IŞID, bizim konsolosluk çalışanlarımıza hiç dokunmamıştı. Bu duruma binlerce kere şükürler ediyoruz ama her zaman 5 eden 2 çarpı 2, bizim durumumuzda neden 4 etmişti. Bizi çok mu seviyorlardı?

60 gün kardeşlerimiz IŞID’in elinde kaldı ve Allah’a şükürler olsun ki hiçbirinin burnu bile kanamadı. Yanlış hatırlamıyorsam daha sonra bir grup inşaat işçisi de esir alınmıştı ama Allah’a şükür onlar da sağ salim serbest bırakılmışlardı.
2 kere 2 herkes için 5 ederken bizim için her zaman 4 etti. Duruma göre, çarpımın içine her zaman mezhepsel bir katsayı katıyorlardı.

Peki, o günden bugüne ne değişti? Elindeki esirlere bile hiçbir şey yapmayan IŞİD, ne değişti de bizim ülkemizde intihar saldırıları düzenler oldu? Ne yaptık? Küfür mü ettik? Bizi neden çok seviyorlardı anlayamamıştık, şimdi de neden sevmediklerini anlayamıyoruz. Kızgınlıklarının sebebi Gaziantep yöresinden yaptığımız top atışları olamaz zira onlar daha önceden bize küsmüşlerdi.

Herkese yapmadığını bırakmayan ama bu ülkenin çocuklarına dokunmayan IŞİD,  şimdi oturuyor bize karşı detaylı terör planları hazırlıyor. Bu işin uzmanı arkadaşlar bizlere anlatsın. IŞİD’in tavır değişikliğinin sebebi nedir? Verilen sözler mi tutulmadı? Amerika mı bizi zora soktu? Sorun nedir?

Amerika veya Rusya bizi zorda bırakmış olabilir ama ben Amerika’nın IŞİD ile dost mu yoksa düşman mı olduğunu bile bilmiyorum. Sanki bir Amerikan projesi gibi duruyor. “En büyük hedefimiz IŞİD’i yok etmek” diyorlar ama siz yine de her duyduğunuza inanmayın. Yakın tarihimiz Amerika’nın yarattığı, sonra da vazgeçtiği projelerle dolu…
Tabi ki tek derdimiz IŞİD değil. Ülke, hayatımız boyunca hiç görmediğimiz kadar terör örgütü kaynıyor. Canlı bomba olmak için adeta kuyruk var. Allah insanlarımızı her türlü kötülüğe karşı korusun. Bizim koruyamadığımız kesin…

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

28 Kasım 2015 Cumartesi

İşin Fıtratında Var...

Günaydın dostlar…

Can Dündar’ın yazılarını çok severek takip ettiğim söylenemez. Doğrusunu söylemek gerekirse genelde de okumam. Okuduğum zaman da en azından yarısını anlamam. Benim kafamın almayacağı bir açıdan yazar. Bazı insanların konulara bakış şekilleri ve aktarım şekilleri bir değişiktir. Ben de bu insanların söylediklerinden hiçbir şey anlamam.
 
Bunların hepsi tamam ama son iki gündür yaşananlarla, beğenmediğim veya anlamadığım yazıları aynı kefeye koymam da mümkün değil.

Gazeteci, yazar kardeşim. Araştırır, bulur ve yazar. Bulmaması gereken bir takım gizli bilgilere ulaşıyorsa bence ilk önce bu bilgilere nasıl ulaştığı sorgulanmalıdır. Birileri bu bilgileri sızdırıyor ki, adam da yazabiliyor. Benim gözümde, bilgileri deşifre edenler, yazan gazetecilerden 100 kat daha fazla suçludur.
Yazma kardeşim, bunlar devlet sırrı…

Birilerine yardım ettiğim zaman ben de ortalara çıkıp yaygara yapmayı sevmem ama bir şekilde duyulur ve yayılırsa da, “Neden bunları yaydınız ulan?” diyerek gidip insanları dövmem. Duyulmasa iyi olurdu ama duyulduysa da dünyanın sonu değil.

Aynı pencereden baktığımız zaman, Türkmenlere insani yardım malzemesi götüren TIR’ların deşifre olmasından neden bu kadar rahatsız oluyoruz? Gösteriş yapılarak yapılan yardımı ben de hiç sevmem ama bir şekilde ortaya çıkarsa da kıyameti kopartmam.

“Yardım yapıyoruz” diye yaygara yapmayalım ama yardım malzemesi taşıyan araçlardan söz etmek neden ülke menfaatlerine aykırı bir devlet sırrı olsun? Bu konuyu yazanları, çizenleri vatan haini ilan etmek nedendir? Yaşananlar bu kadar büyük bir hâl alınca, insanın aklına “Acaba bu TIR’lar insani yardım malzemesi değil de, başka bir yerlere, başka bir şey mi taşıyordu?” sorusu geliyor.
CCI’da çalışırken, çok sevdiğimiz, denetim bölümünde çalışan bir arkadaşımız öğlen yemeklerinde, boş sohbetlerde duydukları da dâhil olmak üzere duyduğu her şeyi denetim raporuna yazardı. “Neden böyle yapıyorsun?” dediğimizde de, “Benim görevim bu, hangi ortamda nasıl duyduğum hiç fark etmez” derdi.

Gazeteciliğin de böyle bir meslek olduğunu düşünüyorum. Haber almak için, bir şeyler aktarabilmek için savaşların ortasında canını ortaya koyan adam, öğrenebildiği her haberi yazar. Gazetecilik yürek işidir. Yüreği olmayan insan, ne habere ulaşabilir, ne de ulaştığı haberi paylaşabilir.

Birçoğumuzun gitmeye cesaret edemeyeceği ortamlardan onlar canlı yayın yapıyorlar. Etrafında bombalar patlarken, mermiler uçuşurken kameralara haber anlatmaya çalışmak her babayiğidin harcı değildir. “Haber neredeyse ben oraya giderim” diyebilen cesur gazetecileri bir kere daha saygıyla selamlıyorum.

Tamam, yardım ediyoruz diye böbürlenmeyelim ama tesadüfen insani yardımlarımız ortaya çıktı diye de bu kadar sinirlenmeye gerek yok. Sonuçta zor durumda olanlara yardım etmek hepimizin en insancıl değerlerinden biridir.
Konu her ne olursa olsun; araştırdığını, bulduğunu yazmak gazeteciliğin fıtratında var…

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

24 Ocak 2015 Cumartesi

Dikkatli Oynayın Camları Kırmayın...

Günaydın dostlar...

"Dikkatli oynayın camları kırmayın" denirdi ama Emek Mahallesi'ndeki apartmanın bahçesinde cam kırmadan futbol maçı yapmak imkânsız gibi bir şeydi. Dar alanda kısa paslaşmalar yapalım derken eninde sonunda bir gün zemin katındaki dairenin camlarından biri kırılırdı.

Anneler, babalar cam parası ödemekten bıkmıştı. Beş altı çocuk bahçede sürekli maç yaptığı halde, cam kırıldığı zaman en son topa kim dokunmuşsa, parayı ödemek de onun ailesine düşerdi. Köşeden topu çıkarırsın; Allah’ın cezası top da gider oturma odasının camını kırar, ödemek de senin ailene düşer.
 
Hiçbir zaman, yahu biz bu oyunu hep beraber oynuyoruz, cam kırıldığı zaman da hep beraber ödeyelim gibi bir durum olmadı. İhale her zaman topa son vurana kaldı. Hâlbuki icraat ortak, cezası da ortak olmalıydı.
Düşünüyorum da; ha cam kırmışsın, ha kafa kırmışsın bizim ülkede hiçbir şey değişmiyor. Beş altı tane Allah’ın verdiği canı Allah’tan başka kimsenin alamayacağını bilmeyen cahil toplanıyor, karanlık sokaklarda 19 yaşında bir genci öldürüyor, ihale de en son tekmeyi atana kalıyor.

En sondan bir önceki darbeyi indiren cahil suçlu değil mi? Veya daha mı az suçlu? En son tekmeden sonra bir tekme daha atılsaydı, bu sefer de en suçlu en son tekmeyi atan mı olacaktı? Burada hep beraber yapılan bir vahşet var, durup dururken bilerek ve isteyerek bir genci öldürmek var. Camın kırılması gibi en son topa sen dokundun diyemeyiz. Maçı yapanların hangisinin ne oranda suçlu olduğuna, bir tanesinin topa en son dokunmuş olmasıyla karar veremeyiz. Bu oyunu oynayanların hepsi aynı ölçüde suçludur.

Neymiş? Ali İsmail korkmazmış, Fenerbahçe de yıkılmazmış. Fenerbahçe, 100 senedir yıkılmadığına göre muhtemelen bundan sonra da yıkılmaz ama inanın Ali İsmail korkmuştur, hem de çok korkmuştur.

Karanlık bir sokakta altı yedi kişi tarafından kıstırılan ve tekme tokat dövülen bir çocuk. Siz olsanız korkmaz mısınız? Dayak yerken de, sonrasında da ölebileceğini düşünmüyor. Neden? O kadar genç ki, ölüm henüz onun sözlüğüne girmemiş. Konuyu bile bilmiyor. O daha çocuk ama korkuyor, çok korkuyor.

Bu insanların, sırf kendileri gibi düşünmüyor diye öldüresiye üzerine saldırmalarına bir anlam veremiyor. Adam mı öldürdü, hırsızlık mı yaptı, birine mi vurdu, silah mı çekti, ne yaptı Ali İsmail Korkmaz?
Tek suçu, karanlık yolda kendini kıstıranlarla aynı görüşte olmamak, başka hiçbir suçu yok. Bu nasıl bir nefrettir? Bu nasıl bir düşmanlıktır? Her önüne gelen kendi gibi düşünmeyenin üzerine saldırıp öldürmeye kalkarsa ne olur bu dünyanın hali? İzinsiz gösteriye mi katılmış, taş mı atmış, varsa bir suçu alıp götürürsün bağımsız yargı önünde hesabını verir. Döve döve öldürmek ne oluyor? Sen mi verdin ona o canı da almaya kalkıyorsun?
Arkadaşlar hepimizin kendine göre farklı görüşleri var. Bu konu siyaset için de geçerli, futbol için de, yaşamın diğer parametreleri için de. Sizin gibi düşünmeyenler sizin düşmanınız değil. Farklılıklara ve farklı görüşlere saygılı olmayı öğrenip, medeni eleştiriler yapabilmeyi öğrenebildiğimiz gün çok yol almış olacağız.

Sen benim gibi düşünmüyorsun, o yüzden de ben senden nefret ediyorum duruşu kimseye bir şey kazandırmaz. Arabaya bindiğiniz zaman isterseniz gaza sonuna kadar basıp karşıdaki duvara çarpabilirsiniz. Çok kolay. Önemli olan arabayı sağa sola çarpmadan kullanabilmek. Marifet yanlış işler yapmakta değil, doğru olabilmeye çabalamakta.

Hiçbir din, insanlara "Git de senin gibi olmayanlardan nefret" et diye öğüt vermiyor. Konu ne olursa olsun, karşımızdaki kim olursa olsun, “Bunu güzel yaptın kardeşim”, “Bunu da kötü yaptın kardeşim” diyebilecek olgunluğa ulaşmamız gerekiyor.
Her zaman söylediğim gibi, ben çok iyi bir Fenerbahçeli olabilirim ama efendiliğiyle, sporculuğuyla da Muslera’yı severim. Aslında konu bu kadar basittir.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın...

10 Aralık 2014 Çarşamba

Canım Sıkılıyor Canım...

Canım sıkılıyor dostlar. Canımı sıkan ne sevgili Kayahan’ın şarkıları, ne de Fenerbahçe ve bu ülkenin futbolunun içine düştüğü aciz durum.

Canımı sıkan, sınırda ölen 3 genç asker. Suriye’den mi ateş açıldı, çocuğun biri cinnet mi geçirdi bilmiyorum ama çok canımı sıktığı kesin. Yıllardır devam eden savaşta askerlerimize ateş açmak için bu haftayı mı buldular?
Canımı sıkan, madenlerimizin durumu ve hiçbir zaman da düzelemeyecek olmaları. Osmaniye’de ve Zonguldak’ta sessiz sedasız aramızdan ayrılan madenci kardeşlerimizin mekanı cennet olsun. Yer altındaki ölüm riskini bile bile, yeryüzündeki parasızlık nedeniyle madenlere giren kara talihli, kara bahtlı kardeşlerim.



Canımı sıkan, güney sınırlarımızın terör örgütlerinin köşe kapmaca oynadığı oyun parkına dönüşmesi ve Suriye gibi güzel bir ülkenin vatandaşlarının içine düştüğü yürek burkan durumları.
Canımı sıkan, her sabah kalktığımda gördüğüm katledilen ormanlar. Bu kadar çorak bir ülkede neden herkes 3-5 tane ormana saldırır, bunu anlamak çok güç. İnsanlar ağaçları koruyacağız diye dayak yemekten bıktılar artık.

Canımı sıkan, her partide, her şirkette, her spor kulübünde, her okulda, her yerde yaşadığımız tek adam sistemleri. Herkesin kaderinin tek bir adamın iki dudağının arasında olduğu alaturka, medeniyetten uzak yaşamlar.
Canımı sıkan, çalışanların, yüksek puan alanların, doğru işler yapanların, başarılı olanların değil de, yalakalık yapanların, etrafta dalga geçenlerin, zamanını lobi yapmakla harcayanların başarılı olduğu iş hayatı.
Canımı sıkan, bin türlü sorunumuz varken Osmanlıca tartışmaları yapmamızdır. Tercihli mi olsun, mecburi ders mi olsun konusundan başka sorunumuz kalmadı mı? Çocukların yarısı ayakkabısız okula giderken, sınıflarında ısınamazken tek sorun Osmanlıca dersleri mi? Herkesin eskiyi okuyup anlamasına gerek varsa, o zaman Sümerlerin çivi yazısı da mecburi olsun.

Canımı sıkan, trafikte geçen zaman ve saatlerce trafikte bekleyeceğini bile bile evden 15 dakika erken çıkmayan insanlar. Ben olsam, o trafiği bir kere çekerim ikinci gün daha erken bir saatte evden çıkarım. Gerçi düşünüyorum da, zaten herkes işe gittiği için, kimsenin acelesi yok. Konu eve dönüş olsaydı, o zaman herkes bayıla bayıla erken çıkardı. Sabah sabah canım sıkılmasın diye, ters yöne giren, kırmızıda geçen, sağ şeritte durup sola dönen insanlardan filan hiç bahsetmiyorum.

Canımı sıkan, insanların gerilmesine neden olan televizyon kanalları ve diğer medya organlarıdır. Reyting ve para uğruna aynı konuları, toplumu gereceklerini bile bile defalarca ekranlara taşıyorlar.
Canımı sıkan, kendinden olmayandan veya kendi gibi düşünmeyenden nefret eden insanlardır. Irkçılığın ve mezhep kavgalarının yüzyıllardır insanları sevdiklerinden ayırdığı bu topraklarda, hiç mi akıllanamayacağız. Atılan her kurşunun, zengin ülkelerde insanlara Zegna gömlek olarak geri döndüğünü görmek bu karar mı zor?
Canımı sıkan, her seçimde oy vermeyenlerin, bir parti kuracak olsalar en büyük ikinci parti olarak meclise girecek olmaları.

Canımı sıkan, insanların gözünün paradan başka hiçbir şey görmüyor olması. Kısa vadeli kazançlar uğruna insanların her şeyi yakıp yıkmaya hazır olması. Gözleri ne orman görüyor ne de kalp. İkisini de yakıp yıkmaya hazırlar.

Canımı sıkan, hafriyat kamyonlarının, “Kim en fazla toprağı taşıyacak?” yarışı içinde insan hayatını hiçe sayıp, para kazanmak uğruna yaptıkları akıl almaz işler.
Canımı sıkan, Adalet’in artık bir bayan ismi dahi olmamasıdır. İsim, o kadar hassas ki, insanlar artık çocuklarına bile koyamıyorlar. Adalet, artık çocukluğumuzda severek içtiğimiz Atatürk Orman Çiftliği sütü gibi günlük üretiliyor.

Canımı sıkan, erkeklere yapılan adaletsizliktir. Parası olan işini hallederken, parasız çaresizce seyrediyor. Tabi ki, Adriana Lima konusundan söz ediyorum. Şaka bir yana, gemilerin karadan geçirilmesi ve UEFA kupasından sonra, bu toprakların gördüğü en büyük başarıdır.
Canımı sıkan, bu yazının çok uzuyor olmasıdır. Sizin de canınızı sıkmamak için, canımı sıkan konuları artık bir bağlamak gerekiyor.

Sağlıklı kalın, canınızı sıkmayın…

13 Mart 2014 Perşembe

Herkes Geldi

Günaydın Dostlar,

Gördün mü Berkin? Senin için herkes geldi.

Hepsi senin için geldi. Büyüğü, küçüğü, kadını, erkeği, her ırktan, her dinden insan geldi. Uzaktan geldiler, yakından geldiler ama hep geldiler. Dün Türkiye’de herkes Berkin olmuştu. Barış Manço, Türkan Saylan, Bülent Ecevit, Hrant Dink için bir araya gelen sonu başı görünmeyen kalabalıklar dün senin için bir araya geldi.
 
Biliyor musun küçük dev adam, uzun yıllardır görmediğimiz şekilde insanları bir araya getirdin. Politikacılar, gazeteciler, sanatçılar, kendini sanatçı zannedenler, dün söylediğini bugün hatırlamayanlar, her kesimden insan hepsi oradaydı. Senin de mutluluk gözyaşlarıyla izlediğin gibi en önemlisi kardeşlerin, öğrenciler oradaydı. Bu kadar öğrenci, senin için ve senden ayrılmak istemedikleri için sokaklardaydı. Hepsi sana geldi.

Sen artık benim oğlumsun, bizim oğlumuzsun. Annene, “Sen dur anne, ben bir koşu gider ekmeği alır gelirim.” dedikten sonra neden gelemediğini sorguluyoruz hepimiz. Bugün kimse iş yapmak istemiyor, kimse ders yapmak istemiyor. Herkesin tek bir arzusu var, o da senin yanında olmak.
Biliyorum üzüleceksin, hiç de böyle olmasını istemezdin ama insanlar üzgün, insanlar kızgın. Senin çok erken yaşta, aramızdan ayrılmanı kabul etmek istemiyorlar. İnsanlar evlerinde oturamıyor, duvarlar üzerlerine geliyor. Herkes yurdun dört bir yanında senin için sokaklarda. "Neden yaptınız bunu Berkin’e?" diye haykırıyorlar. Kimse provokasyonculara zemin hazırlamak istemiyor ama insanlar öfkeli ve adalet istiyorlar. Bir türlü gelmeyen adalet insanları yaralıyor, öfkelendiriyor ve sisteme olan güvenleri kayboluyor.

Sana bunu kimin yaptığını bilmek istiyorlar. Seni bizlerden kopartan o hain fişeği kim attı? İnsanlar bunu bilmek istiyor. İnsanların üzerine atılmaması gereken bir açıda atılan bu fişek, görgü tanıklarının da söylediği gibi bilerek ve hedef alınarak sana mı atıldı yoksa o gün senin günün müydü minik kardeşim? Sana isabet etmese başka Berkin’e mi isabet edecekti acaba?

Sana bunu yapan polisin ne yaptığını bilmiyor olma ihtimali var mı? Bütün söylenenlere rağmen ben bir polisin bilerek ve isteyerek ve de nişan alarak bu fişeği sana attığına inanmak istemiyorum. Bir yerlerde halen bir insanlık, bir normallik aramaya çalışıyorum. Yoksa kime isabet edeceği umurunda olmadan ateşlediği fişek gelip seni mi buldu bebeğim? Sen 10 cm önde olsan belki de arkadaki apartmanın köşe duvarında mı patlayacaktı o adressiz fişek? Sana bunu yaptığını bilen veya bilmeyen polis memuru belki de bugün orada mıydı acaba? Belki o da üzgün, kızgın mıydı? O da içinden "Kim neden yaptı bunu?" demiş olabilir mi?
Hepimiz biliyoruz ki ateş düştüğü yeri yakar. Annenin, babanın, yakınlarının acısını bizler ne kadar paylaşıyoruz desek de paylaşamayız ama şunu bil ki sen hepimizin içini yaktın. Böyle bir günde tek teselli bulduğumuz şey, sana gösterilen yoğun ve samimi sevgi. Senin o 16 milyon tonluk kocaman yüreğini milyonlar taşıdı bugün.
Bu akşam amca kızdı, inatlaştı senin için karanfiller bırakmamıza yine müsaade etmedi ama olsun be Berkin, sen artık 75 milyonun kalbinde açan bir çiçeksin.
Keşke hiç kimse gelmeseydi, sen de bizi hiç terk etmeseydin. Seni hiç unutmayacağız güzel çocuk.
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…