Dostluk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Dostluk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Nisan 2021 Pazar

Hiç Sevmiyorum

Günaydın Dostlar,

Sabahın sessizliğinde adalara doğru bakarken okuduğum bir yazıda dostumuz sevmediği şeyleri tek tek sıralamış. Gördüğünüz gibi sadece yazmıyorum, çok fazla da okuyorum.

Doğal olarak, böyle bir yazı okuduktan sonra ben de sevmediğim şeyleri düşünmeye başladım. Düşündükçe de liste uzadı gitti. Ne kadar çok sevmediğim şey varmış. Sonuçta, ben de melek değilim.



Liste çok kabarık, trafikte ters yöne girenlerden tutun da sıranın önüne geçenlere kadar herkes var. Liste çok kalabalık olduğu için ben bu sabah sadece arkadaş buluşmalarından ve iş seyahatlerinden söz etmek istiyorum. Diğerlerini başka bir sabah yine konuşuruz.

En başta, bekletilmeyi veya insanları bekletmeyi sevmiyorum. Sevmediğim şeylerin listesi kalabalık ama hep kendi tarafıma da yontmuyorum. Sevmediğim şeyleri başkalarına yapmamak için de büyük özen gösteriyorum.

Bekletme konusu küçüklüğümüzden kalma bir yara. Bizim çocukluğumuzda zaman mefhumu yok gibi bir şeydi. Memnuniyetle belirtmek isterim ki bu konu artık bizim çocukluğumuzdaki kadar kötü değil. İnsanlar daha duyarlı davranmaya başladılar. Hele de gençler bu konuda çok iyiler. Tabii istisnai durumlar var ama bu konuda gerçekten de iyiye gittik. Her konuda da kötüye gidecek değiliz ya.

Sevmediğim bir diğer konu da ‘kısıtlı zamanlı’ buluşmalar. Arkadaşının biri “Akşam buluşalım mı ağabey?” diye sorar, sen de kabul eder gidersin, sonra da “Saat 21.00’de benim başka birine sözüm vardı.” deyip kalkmak ister. Buyurun cenaze namazına. Sen beni aramışsın, ben sana değer verip o akşamımı sana ayırmışım, sonra da sen bana “Ben sana sadece 1,5 saat ayırmıştım.” demişsin. Kesinlikle bir daha en ufak bir buluşma olmayacağının kanıtı tescillenmiş oldu.

Bazı arkadaşlar, “Bunda bir sorun yok ki.” diyecek olsalar da ben bu durumu saygısızlık ve karşındakine değer vermemek olarak görüyorum. Bazen de, “En azından bir saat ayırdım, seni gördüm.” diyenler oluyor. Teşekkür ederim, lütfettin. Baştan böyle konuşulmadıysa oraya gelip de “Ben birazdan kalkacağım.” demek doğru bir iş değil. Hele de İstanbul gibi bir şehirde, saatlerce yollarda süründükten sonra vardığın bir noktada “Benim de 50 dakikam kaldı.” gibi bir şey duymak hiç olmuyor.

Bununla paralele giden bir diğer konu da buluşacağın arkadaşının hiç tanımadığın birilerini habersizce yanında getirmesidir. İki kişi buluşacaksınızdır, hiç tanımadığın adını bile duymadığın iki de arkadaş getirir, bir anda tek başına kalıp saatlerce onların geçmiş hikâyelerini dinlersin. Birilerini getireceğini keşke bana da söylesen ne güzel olurdu. Bu gibi durumlarda bazen de masa sorunu yaşanır. Sen iki kişilik masa ayırtırsın, olursunuz dört kişi; ondan sonra bütün restoranı huzursuz ederek uğraş dur.

Bir diğer konumuz da seyahatlerde yol arkadaşını yalnız bırakmak. Tabii yine burada başta anlaşmak kuralı geçerlidir. Seyahate gidilir, bütün gün orada burada toplantılar ve ziyaretler yapılır, akşam olunca da yol arkadaşın “Ben Şule ile plan yapmıştım.” diyerek seni bırakıp gitmek ister. Olacak iş mi? O zaman söyleseydin de biz de akşam için plan yapsaydık. Bunun tercümesi ‘Ben gidiyorum, sen ne yaparsan yap.’ Tabii her şehirde plan yapacak arkadaş da olmayabilir. Bu konularda ne biçim felaketlerin kıyısından dönüldü.

Ortamına göre hareket etmeyenleri de sevmiyorum. Her yeri kendi evi veya yedi yıldızlı restoran zanneden tipler var. Hem de çok fazla. Facebook’ta dün akşam şöyle bir paylaşım gördüm. Arkadaşımın biri “Cenaze evinde pilav dağıtılırken karabiber derdine düşüp bütün ev halkını rahatsız eden tipler vardır ya.” demiş. Tam da bu tiplerden söz ediyorum. Ye pilavını, et duanı ve git evinde sabaha kadar karabiber dök. “Şu anda sırası mı?” diye sorsan bu arkadaşlar hemen “Ağabey karabiber olmadan yiyemiyorum da.” derler.

Başta da söylediğim gibi liste çok uzun. Burada önemli olan konu doğru düşünüp kendimize yapılmasını sevmediğimiz şeyleri başkasına da yapmamak. Yüzlerce kere iş seyahatine gittim ama hiçbir zaman kendi başıma bir plan yapmadım.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

4 Nisan 2021 Pazar

Bir Zamanlar Adana...

Günaydın dostlar…

Bir şeyleri bilmek çok güzel bir duygu olsa da, bu durum bildiğimiz şeyleri çok güzel anlatabileceğimiz anlamına gelmez. Her bilgili insan güzel anlatım yapamaz. Bu nedenden dolayıdır ki ben öğretmenliğin de çok farklı bir konu olduğunu düşünürüm. Herkes öğretemez.

Bir takım yaşanmışlıkları akıcı bir şekilde anlatabilmek de aynı öğretmen olmak gibi ayrı bir meziyet gerektirir. Bu becerisi çok fazla olan insanlardan bir tanesi de sevgili ağabeyimiz Yaşar Nadir Atilla’dır. Hem çok bilgilidir, hem de çok güzel anlatır. Bahsetmeden geçemeyeceğim, bir de çok iyi bir Fenerbahçelidir.



Ben Yaşar ağabeyin sohbetlerini çok severim. Son birkaç yıldır defalarca “bir yerlerde buluşalım” diye konuştuk ama bir türlü olmadı. Geçen yılbaşında salgın da başlayınca planlar tam anlamıyla suya düştü. İnşallah salgının sonuna doğru bir yerlerde sohbet ederiz.

Yaşar ağabey her işin içindedir. “Çok gezen mi yoksa çok okuyan mı bilir?” diye sormuşlar ya, bizim ağabeyde maşallah ikisi de fazlasıyla var. Bu kadar bilgi ve tecrübe biriktirince de bunları birileriyle paylaşmak gerekiyor.

Bu düşünceyle yola çıkan Yaşar ağabey ‘Öykülerle Bir Zamanlar Adana’ diye bir kitap yazdı. Tam da benim sevdiğim ve de yazdığım cinsten bir kitap. Aslında iki gecede okunacak bir çalışma olmasına rağmen benim okumam bir hafta sürdü. Kolay okunan, hayatın içinden çok güzel bir çalışma olmuş.

Adana’yı televizyon dizilerinden ibaret sanmayalım diye epeyce bir çalışmış. Dizi demişken, ‘Bir Zamanlar Çukurova’ denk geldikçe izlediğim nadir dizilerden biridir. İzleye izleye çırçırları ve huğları öğrenmiştim ama bu kitabı okumak için yetmez. Okumaya başlamadan önce Türkçe-Adanaca lügat edinmeniz gerekiyor. Allah’tan Yaşar ağabey sayfa sonlarında benim gibiler için ufak tefek açıklamalar yapmış.

Yaşanmışlıkları anlatan yazılara bayılıyorum. Ayrıca, sadece sabah yazıları yazmıyorum, bana gelen her şeyi de muhakkak okuyorum. Bu kitabı da görünce (Yaşar ağabeyin sohbetinin ve anlatım tarzının da çok keyifli olduğunu bildiğim için) hemen aldım.

Yazılanların içeriğinden söz etmeyeceğim, bence herkes bu kitabı alıp okumalı. Ben kendi açımdan her şeyi buldum bu kitapta. Çok güldüğüm anlar da oldu, gözlerimin dolduğu anlar da. Sonuçta bütün öyküler bir araya geliyor ve kocaman bir hayat ortaya çıkıyor.

Benim yazma şeklim de kısa öykülerden oluştuğu için, kitabın içinde kaybolup kendimi bulup çıktım. Bazı öykülerin sadece mekânını değiştirerek hepimizin hayatına rahatlıkla sokabiliriz. Adana’da çırçırda yaşanan şeylerin benzerleri Giresun’da da fındık kırma tesislerinde yaşanıyor olabilir. Hiç fark etmiyor. Tek fark, muhtemelen Adana’da daha çok pavyon olmasıdır.

Yazılanların tadını kaçırmak istemesem de, Kambur Kazım’ın Çandırı ile ilgili bir şeyler yazmadan edemeyeceğim. Bu öyküyü okudum, sonra bir daha okudum, sonra da canım bir kere daha okumak istedi. Hayat çok karmaşık olmakla beraber, bir yandan da yaşananlar ve yaşanacaklar Adana’nın pamuk iplikleriyle bir birbirine bağlı. Birini çektin mi nereye kadar gideceği hiç belli değil.

Bütün yazılanlar aklımda derin bir yerlerde kaldı. Bir kısmı da kalbimin derinliklerine kadar gidip yerleşti. Hiç unutmayacağım bir diğer konu da ‘hardal renkli ayakkabılar’. İlle de filmlerdeki kırmızı rugan ayakkabıların hikâyemizin kahramanı olması gerekmiyor, bazı hikâyelerde başrolde hardal renkli ayakkabılar vardır. Mahmut’un da içimde bir yerlerde çok ayrı bir yeri var.

Sizce Yaşar ağabey bütün bu Adana sözcüklerini halen hatırlıyor mudur yoksa gidip bir yerlerde bilgilerini tazelemiş midir? Bence halen hatırlıyordur, çünkü hafızası da maşallah çok iyi.

Bu güzel kitap, üç yıl önce kaybettiği sevgili eşine armağan edilmiş çok başarılı bir çalışma. Mekânı cennet olsun, nurlar içinde uyusun. Geliri de yoksul öğrencilere burs olarak verilecek.

Bütün dostlarıma ‘Öykülerle Bir Zamanlar Adana’ kitabını alıp okumalarını tavsiye ediyorum. Ben internet ortamında satın aldım, iki gün sonra geldi. Herkese iyi okumlar.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…


16 Temmuz 2020 Perşembe

Azerbaycan'ı Çok Seviyoruz...

Günaydın dostlar…

Bilgisayarımda ve telefonumda yıllardır biriktirdiğim resimleri düzenlemek gibi aslında hiç başlanılmaması gereken bir işe kalkıştım. Binlerce resimle uğraşmak tam bir deli işi. “İğneyle kuyu kazmak” tabirine tam da uyan bir durumun içindeyim.
 
Rahmetli babam: “Başlamak bitirmenin yarısıdır” derdi ama ben hiç yolun yarısına gelmiş gibi hissetmiyorum. İki aydır yapıyorum, daha mahalleden çıkamadım. Yay burcu olduğum için; sadece gruplamakla kalmıyorum, bir de altlarına tek tek ne olduklarını yazıyorum. Bulamadıklarımı günlerce araştırıyorum, soruyorum.
Çok sıkıcı bir iş olmakla beraber, bir yandan da çok güzel yanları var. Bir anda eskilere dönüyorsun. Aklın o günlere gidiyor. Şu anda düşündüm de işin yavaş yürümesinin bir nedeni de resimlerdeki anılar. İnsanı oyalıyorlar.

İş için veya gezmek için yaptığım bütün seyahat resimleri tek tek karşıma çıkıyor. Uzun uzun bakıyorum, “Ne güzel dostlar, anılar biriktirmişim” diyorum. Pakistan’dan Suriye’ye kadar her yerde çok güzel vakit geçirmişim. Bugün dahi hepsiyle irtibat halindeyim.

Bütün bu ülkeler çok güzeldi, çok da severdik ama bir ülke vardı ki orada kendimizi evimizin dışındaki evimizde hissederdik. Orası bizim de evimizdi, dostlar kardeşimizdi. Orayı çok sevmemizin nedeni Sulu Tepe’deki bina değildi. Başka bir bağımız vardı.
Lisanımızın çok yakın olmasından tutun; konuşma tarzımıza, espri anlayışımıza, vücut dilimize kadar her şeyimiz aynıydı. Bütün Orta Asya Cumhuriyetleri arasında dili bize en yakın olan Azerbaycan’dı. Hemen hemen hepsi bizim konuştuğumuz Türkçeyi bile gayet pekiştirmiş durumda.

Dizileri bizden iyi takip ediyorlar, gittiğiniz mekânlarda Tarkan’ın, Serdar Ortaç’ın şarkıları çalıyor (Otto’da Duman şarkıları çalıyordu ama o ayrı bir konu), Türkçe kitaplar her yerde, dostluk zirvede; daha ne olsun?
Azerbaycan bizim iş için gittiğimiz bir ülke olmasına rağmen; tamamen işten bağımsız olarak, sadece oradaki dostlarımızı görmek için bir seyahat organize etmiştik. Vardığımızda büyük bir kavuşma, ayrılırken de çok büyük bir burukluk vardı. Kimse beraberlik bitsin istemiyordu. Kahvaltı bittikten sonra havaalanına gitmek üzere yola çıkacağımızı bildiğimiz için, kalkmamaya yönelik çay sayısı arttıkça artıyordu. Bu ziyaretin üzerinden sekiz yıl geçmiş olmasına rağmen halen her ortamda konuşuyoruz.

Hazar Denizi’ne karşı balık yediğimiz yer de çok güzeldi, parkta dondurma yediğimiz yer de. Boşuna dememişler “Mekânlar çok önemli değil” diye. Sevdiğin insanlarla olunca her yer güzel geliyor.
Bizi o kadar güzel ağırladılar, o kadar güzel gezdirdiler ki hepsinin tadı damağımızda kaldı. Misafirperverlik zirvesi vardı. Bakü Havaalanı’na vardığımız andan ayrıldığımız ana kadar her detay düşünülmüştü. Üç gün kuş gibi uçup gitti. Zaten bir şey çok çabuk bitiyorsa anlayın ki çok güzeldir.

Düşünün ki, hiçbir işimiz gücümüz olmadığı halde sadece arkadaşlarımızı, kardeşlerimizi görmek için, cebimizden para harcayarak Bakü’ye gittik. Üstelik görmediğimiz bir yer de değildi. Resimlerden de gördüğünüz gibi sayımız da az değildi. Ayrılık çok zor oldu. Üç gün daha kalma imkânımız olsa hemen kalırdık.
“Azerbaycan bizim komşumuz, dostumuz” diyorlar. Komşularımızı severiz, yakın da oluruz ama Azerbaycan ile komşuluktan öte bir bağımız var. Biz kardeşiz. Kardeşin komşun olabilir ama her komşun kardeşin olamaz.

Efsane bir seyahatti ama bütün dünya bilir ki, bizim dostluğumuz, kardeşliğimiz birkaç günle veya bir seyahatle sınırlı değildir. Bu dünya durdukça bizim kardeşliğimiz de, beraberliğimiz de her zaman baki kalacaktır.
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

27 Ağustos 2019 Salı

Suat Bayrak...

Günaydın dostlar…

Eskişehir’deki şirketimde işe başladığım zaman, diğer bütün şirketlerin de yaptığı gibi, ilk haftaları tanışma programları için ayırmıştık. Bütün müdürlerle tek tek toplantı yapıp; hem yaptıkları işler hakkında, hem de şirket kültürü hakkında bilgiler almaya çalışıyordum.
Bir yandan da yavaş yavaş işlere girmeye başladığım için bu toplantılar uzun bir süre devam etti. Hatta bazısını defalarca yeniden planlamak zorunda kaldık. Herkes elinden geldiği kadar yaptığı işleri anlattı.


Samimi ve sıcak bir hava içinde geçen sohbetler bazen planlanan sürenin çok üzerine çıktı. Elektriğiniz tuttuğu zaman laf da bitmez. Uzayan sohbetlerden bir tanesi de sevgili Suat Bey ile yaptığımız sohbet olmuştu. İstanbul’dan, eski işyerlerinden, oradan, buradan birçok farklı konudan konuşmuştuk.

Suat Bey’in ilk günkü iyi niyetli ve samimi tavrı beraber çalıştığımız yıllar içinde de hep devam etmişti. Yapıcı bir insandı, bağcı dövmek isteyenlerden değildi. Her zaman “nasıl yaptırmam” diye değil, “nasıl yapabiliriz” diye düşünürdü.

Muhakkak da bir çözüm bulur, şirketin pazardaki fırsatları kaçırmamasını sağlardı. Çok tecrübeli, zeki ve bilgili bir insandı ama ön planda olmayı çok da sevmiyordu. Kendi tercihi; işimi yapayım, iyi yapayım, şirketimin değerlerine sahip çıkayım yönündeydi. Odalarda dolaşıp kulis yapan insanlardan değildi. Eskişehir’de çalıştığım süre içinde dedikodu yaptığını da hiç duymadım.

Suat Bey bizim yakın çalıştığımız arkadaşlardan bir tanesiydi. Ne zaman bir bağlantı yapmamız gerekirse hemen büyük bir ciddiyetle konunun üzerine gider, çok kısa bir sürede sonlandırırdı.

Bize sürekli olarak “Beni önceden haberdar edin, ben de ona göre plan yapayım” derdi ama biz çoğu zaman onun bu arzusunu yerine getiremezdik. Piyasa bu, ne olacağı belli olmuyor. Keşke daha planlı olabilseydik ama fabrikanın biri aniden bir kampanya açıkladığında yapacak başka bir şeyiniz kalmıyor.
Herkes gibi o da planlı olmak istiyordu ama bir kere bile bize “Yine son günde geldiniz kardeşim, ben size yardımcı olamam” demedi. “Saat de geç oldu, bu saatten sonra halledebilir miyiz?” diye odasına gittiğimde, her zaman “Yaparız, sorun yok, daha vaktimiz var” derdi. Gerektiğinde hiç üşenmeden bizle şehir dışı seyahatlere de gelir, bağlantılarımızı yapmamıza yardımcı olurdu.

Suat Bey, çok düzgün bir insandı. Sessiz, sakin yapısının altında çok kaliteli bir ruhu vardı. Kötü haber bu sefer çabuk yayılmadı. Dün akşam arkadaşlarla sohbet ederken sevgili Suat Bey’in vefat ettiğini öğrendim. Hatta aradan epeyce de gün geçmiş ama benim haberim olmamış. Eskişehir’de bir cenaze töreni yapıldı mı veya namazı kılındı mı bilmiyorum ama haberim olsaydı muhakkak gitmek isterdim.

Suat Bey iyi bir insandı ama onun da (maalesef) kötü bir alışkanlığı vardı. Sigara içmeyi çok seviyordu. Ben emekli olmadan kısa bir süre önce de işe gelmemeye başlamıştı. Sorduğumda da “Sağlık sorunları var” deniliyordu. Söz konusu sorunların ortaya çıkmasında yüksek miktarlarda sigara tüketiminin de etkili olmuş olabileceğini düşünüyorum.

Anladığım kadarıyla, o zamanki ayrılıştan sonra bir daha da hiçbir zaman işe geri dönüş olmamış. Değerli ve iyi niyetli bir insanı kaybettik.
Ara sıra bana rastladığında hemen piyasalarla ilgili bir şeyler sorardı. Sokağın ne yöne doğru gittiğini anlamak isterdi. Zaman zaman da kısa süreli dertleşmelerimiz olurdu. Bazı şeyleri nasıl daha iyi yapabiliriz diye sohbet ederdik.

Beraber çalıştığımız süre içinde bana göstermiş olduğu samimiyeti, iyi niyeti, dostluğu ben hiçbir zaman unutamam. Mekânın cennet olsun, asil duruşlu, asil yürekli sevgili Suat Bey. 
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

30 Haziran 2016 Perşembe

İki Kere İki Beş Eder...

Günaydın dostlar…

Her zaman belirttiğim gibi bu politik işlere ve terör örgütü mantalitesine benim kafam çok basmıyor. Bilgisayar tahsili yapmış bir insan olarak benim kafamda 2 kere 2 her zaman 4 ediyor.
 
Sabah 4 edip, öğleden sonra 5 etmesi konusunu ben anlayamıyorum. Bunda gittikçe azalan beyin hücrelerimin de rolü olabilir ama asıl sorunun sık sık matematiği değiştirenlerde olduğunu düşünüyorum.
Tam ben 5 etmesine alışıyorum; “olur mu, 2 kere 2 her zaman 4 eder” diyorlar. “ “Haklısınız 4 eder” diyorum, bu sefer de, “dün 5 eder demiştik ya” diye karşılık veriyorlar. Anlayacağınız 50 yıldır bildiğim matematiğe bile artık güvenemiyorum.

Her şeyin rüzgâr hızı ile değiştiği günlerde birkaç yıl öncesine gidiyorum. IŞİD denilen terör örgütünün hiç kimseyi dinlemeden önüne geleni öldürdüğü günler aklıma geliyor. Amerikalıları, İngilizleri, Fransızları herkesi öldürmüşlerdi. Zavallı Ürdünlü pilotu diri diri yaktıkları görüntüler halen gözümün önünde.

Bu topraklardaki kan davalarıyla uzaktan yakından hiçbir alakası olmayan Japon gazeteci bile öldürülmüştü. Tek amacı haber yapmak olan bir gazeteci de IŞİD adaletinden nasibini almıştı.
Böyle bir ortamda, en güçlü çağında IŞID bizim Musul Konsolosluğu çalışanlarımızı da esir almıştı. Allah’a bin şükür ki, Müslüman, Hıristiyan, Japon, Çinli dinlemeden herkesi öldüren IŞID, bizim konsolosluk çalışanlarımıza hiç dokunmamıştı. Bu duruma binlerce kere şükürler ediyoruz ama her zaman 5 eden 2 çarpı 2, bizim durumumuzda neden 4 etmişti. Bizi çok mu seviyorlardı?

60 gün kardeşlerimiz IŞID’in elinde kaldı ve Allah’a şükürler olsun ki hiçbirinin burnu bile kanamadı. Yanlış hatırlamıyorsam daha sonra bir grup inşaat işçisi de esir alınmıştı ama Allah’a şükür onlar da sağ salim serbest bırakılmışlardı.
2 kere 2 herkes için 5 ederken bizim için her zaman 4 etti. Duruma göre, çarpımın içine her zaman mezhepsel bir katsayı katıyorlardı.

Peki, o günden bugüne ne değişti? Elindeki esirlere bile hiçbir şey yapmayan IŞİD, ne değişti de bizim ülkemizde intihar saldırıları düzenler oldu? Ne yaptık? Küfür mü ettik? Bizi neden çok seviyorlardı anlayamamıştık, şimdi de neden sevmediklerini anlayamıyoruz. Kızgınlıklarının sebebi Gaziantep yöresinden yaptığımız top atışları olamaz zira onlar daha önceden bize küsmüşlerdi.

Herkese yapmadığını bırakmayan ama bu ülkenin çocuklarına dokunmayan IŞİD,  şimdi oturuyor bize karşı detaylı terör planları hazırlıyor. Bu işin uzmanı arkadaşlar bizlere anlatsın. IŞİD’in tavır değişikliğinin sebebi nedir? Verilen sözler mi tutulmadı? Amerika mı bizi zora soktu? Sorun nedir?

Amerika veya Rusya bizi zorda bırakmış olabilir ama ben Amerika’nın IŞİD ile dost mu yoksa düşman mı olduğunu bile bilmiyorum. Sanki bir Amerikan projesi gibi duruyor. “En büyük hedefimiz IŞİD’i yok etmek” diyorlar ama siz yine de her duyduğunuza inanmayın. Yakın tarihimiz Amerika’nın yarattığı, sonra da vazgeçtiği projelerle dolu…
Tabi ki tek derdimiz IŞİD değil. Ülke, hayatımız boyunca hiç görmediğimiz kadar terör örgütü kaynıyor. Canlı bomba olmak için adeta kuyruk var. Allah insanlarımızı her türlü kötülüğe karşı korusun. Bizim koruyamadığımız kesin…

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

5 Mayıs 2016 Perşembe

Murat Bulgak

Günaydın Dostlar,

23 Nisan akşamı bir kere daha aynı mekândaydık.  Her zaman güzel vakit geçirdiğimiz Güvenlik Caddesi’ndeki bu barda bu akşam değişik bir gelişme vardı. Çok yakınımız da olduğu halde yıllardır tanışmadığım ve hiç canlı izleyemediğim Murat Bulgak’ı izleyecektim. Ablası doğduğum günden beri hayatımızın içinde olduğu halde Murat ile bir türlü tanışamamıştık. Murat’ın Ankara Koleji yıllarından başlayıp ODTÜ ve Hacettepe Kampüsü'nden geçen hayat yolunda müziğin her zaman ilk planda olduğunun da bilincindeydim. Her ne iş yaparsa yapsın, hiçbir zaman müzikten de kopamadı.
 
İşin bir diğer ilginç yanı da bu barın artık devredilmiş ve kapanacak bir yer olmasıydı. Yerine ne yapılır bilmem ama biz bu halini çok özleyeceğiz. Yaşanan güzel dakikalar minik barın karanlık duvarlarında ömür boyu yaşayacaklar. Söylenen şarkıların nameleri tavanda bir yerlerde bizi bekleyecekler. Her önünden geçtiğimizde yüzümüzde buruk bir gülümseme olacak.

Gece erken başladı. Burası iç içe geçmiş salonlardan oluşan bir yer. Sokaktan bakınca küçük bir yer zannediyorsunuz ama arkaya doğru gittikçe büyüyor da büyüyor. Her zaman ilk önce restoran bölümünde yemek yiyip sonra da gecenin ilerleyen saatlerinde bar kısmına geçiyoruz.
Saat 22.30 gibi sahne alacak olmasına rağmen, ben saat 19.30 gibi mekâna vardığımda Murat Bulgak oradaydı. Birer birer misafirlerini kapıda karşılıyor olması, daha önce hiçbir yerde görmediğim bir davranıştı. Her geleni sanki kendi evine geliyorlarmış gibi karşıladı.

Ben zaten bu sabah Murat’ın sanatçı kimliğinden söz etmek istemiyorum. Muhteşem sesi ve güzel şarkıları hepsi birbirinden harikaydı ama adam gibi adam olması, samimiyeti ve mütevazı tavırları benim için çok daha fazla etkileyiciydi. Ben, banyoda şarkı söylesem hemen havalara giriyorum ama sevgili Murat uzun kariyeri boyunca kibir bardağından iki yudum bile içememiş. “Adam gibi adam.” derler ya işte tam da öyle bir durum var.

Restoran bölümünde dostlarla ve güzel sohbetle rakı da çok iyi gitti vallahi. İtiraf etmek gerekirse düşündüğümüzden çok daha fazla içtik. İçtik ama bu işin bir de bar kısmı var. Bu kadar rakının üzerine bara girince ne yapacağız? Ayran içerek Murat’ı dinleyemeyiz.

Bazen bir yere gittiğinizde başka türlü şarkılar gelsin istersiniz ama o şarkılar bir türlü gelmez. Sahnedeki sanatçı rakı içmeye uymayan (hatta su içmeye bile uymayan) ne kadar şarkı varsa hepsini söyler ama bir türlü kalbinizdeki şarkılara sıra gelmez. Bütün geceyi eski Fecri Ebcioğlu tercümeleri ile geçirip durursunuz.
Murat Bulgak’ın da ne tip şarkılar söyleyeceği hakkında hiçbir fikrim yoktu ama sahneye çıkıp da son günlerin moda şarkısı “Bağdat” ile başladığı zaman olayın şekli belli oldu. Bu şarkı, rakı tüketiminin biraz daha artacağının en büyük göstergesiydi. Çok güzel bir sesle, içten gelerek, büyük bir enerjiyle söylenen şarkılar; bizi bizden aldı başka yerlere götürdü. Eline bir şarkı listesi verseydik, bundan daha iyi yazamazdık.

Gecenin ilerleyen saatlerinde; artan duygular, biten rakılar ve muhteşem şarkılar adeta birbirleri ile yarış halindeydiler. “İmkânsız Aşk” şarkısından tutun da Cem Karaca parçalarına kadar her şey söylendi. Hatta bazılarını bizi kıramayıp ikişer kere söyledi. Şebnem Ferah’ın muhteşem şarkısı “Sil Baştan” hiç bu kadar güzel söylenmemişti. Dinlediğim en iyi iki yorumdan bir tanesiydi. Bir tanesi Şebnem Ferah, bir tanesi de Murat Bulgak.
Hümeyra’nın “Sessiz Gemi” şarkısı lise yıllarında bizim okulumuzda teneffüslerde çalan bir şarkıydı. Okulumuza çok yakın bir mekânda bu şarkıyı dinlemek beni kırk yıl öncesine götürdü. Kırk yıl öncesinden bir şeyler hatırlamaya çalıştım.
Ben ne yaptım? Her zaman yedinci dubleyi bitirdikten sonra tutturduğum gibi, “Götür Beni Gittiğin Yere” şarkısını isterim diye tutturdum. Tutturdum ama küçük bir sorun vardı. Çocuklar şarkıyı bilmiyordu. Bilmemelerine rağmen gitarcının mırıldanmaları, diğerinin müzikleri, kulak alışkanlıkları ve seyircinin katkılarıyla o şarkıyı bile yoktan var ettiler. İşte müşteri hizmeti diye ben buna derim.

Hayatımın en güzel gecelerinden biriyle ilgili olarak yarın sabaha kadar yazabilirim ama şimdi yürüyüşe gitmem gerekiyor. Sevgili Murat ile benim yollarım bir türlü kesişmemişti ama zaten onu bilen ve takip eden çok büyük bir kitle var. Gördüğüm kadarıyla her sahne aldığı mekâna gelenler bile var.

Murat, İstanbul’da da sahne alıyor ama daha çok Ankara’da çalışıyor. Sevenleri programını takip edip bir yerlerde yakalamaya çalışıyorlar. Yanılmıyorsam çeşitli Facebook sayfalarından sahne programını takip etmek de mümkün. Ben de artık en büyük takipçilerinden biri haline geldim. Bir gün bir yerde tekrar Murat’ın sahne aldığı bir barda olmayı çok isterim. Zaman o kadar çabuk geçti ki bize hiç yetmedi.
Dostlar, bugüne kadar Murat’ı hiç dinlemediyseniz siz de benim gibi çok şey kaçırmışsınız demektir. Bir gün şehrin bir ucunda yakalarsanız muhakkak katılın. Arkadaşınızın evinde sevdiğiniz şarkıları söyleyen bir sanatçı varmış gibi bir hisse kapılıyorsunuz.

Bize bu unutulmaz geceyi yaşattığı için sevgili Murat ve ekibine bir kere daha çok teşekkür ediyoruz…
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

30 Ocak 2016 Cumartesi

Silgi...

Günaydın dostlar…

Meclisin arka duvarına saklanmış olarak duran Yenişehir Koleji çok farklı bir ortamdı. Hem çok butik, hem de çok samimi bir okuldu. İleri görüşlü öğretmenleri, öğrencilere bugünün arkadaş tavırlarıyla yaklaşırlardı.
Büyük bir mutlulukla belirtmek isterim ki; aradan çok uzun yıllar da geçmiş olsa, bugün dahi bütün arkadaşlarımızla görüşüyoruz. Facebook ortamının bu konudaki faydası inkâr edilemez ama bizler de görüşme arzumuzu hiç kaybetmedik.


Ortam güzeldi, samimiydi ama her yerde olduğu gibi bu okulda da her çeşit insan vardı. Haylazlıkta sınır tanımayanların okuluydu. Bu arada hemen şunu da belirteyim; ortam samimiydi ama not vermeye gelince bir gram samimi davranmıyorlardı.

Ben, Yenişehir Koleji’ne lise yıllarında katıldım. Okula başladığımız ilk aylarda Yenişehir Koleji’nin çok renkli simalarından bir tanesi, durup dururken bana gelip, “ben senin silgini yutabilirim,” dedi. Zaman zaman dalga geçmek için sınıfın kızları tarafından yazılmış mektupları da alan bu arkadaşımız, neden bir anda benim silgime takmıştı anlayamadım. Belki de sahte aşk mektuplarını silmek için kullanacaktı.

Ben de boş boş bakıp, “çok iyi,” filan gibi bir şey söyleyip, arkadaşı başımdan savmaya çalıştım. Çok güzel, yeşil renkli, kocaman da bir silgim vardı. Üstelik aylar boyunca da hiç kullanılmamıştı. Hiç hata yapmadığımdan değil, pek bir şeyler yazmadığımdan.

Silgi, ilk günkü gibi duruyor ama adam da silgiye taktı. Ne zaman beni teneffüste yakalasa, “ben senin silgini yutarım,” deyip duruyor. Benim ile ilgili takacak o kadar çok konu varken, adam silgiye taktı. Gelip bana, “senin İngilizceye hiç kafan basmıyor,” dese anlayışla karşılayacağım ama “silgini yutarım” deyip durunca ne cevap vereceğimi de bilemiyorum.

Bir ara, “silgini yutarım” cümlesinin acaba bu okulda başka bir anlamımı var, diye bile düşündüm. Bu arada, silgi de kocaman. Bir yandan da, nasıl yutacak, boğazına takılacak, nefessiz kalacak diye düşünüyorum.
Bir gün, tam öğlen yemeğinden döndüğümüzde, bizimki yine “silgini yutarım” diye geldi. Etrafımızda da 3-4 arkadaş daha vardı. “Yut ulan,” dememle beraber silgiyi elimden alıp, bir saniyede yuttu.

Nasıl yutacağını düşünmemiştik ama bu kadar seri bir hareket de beklemiyorduk. Kocaman yeşil silgi, su bile içmeden bir saniye de gitti. Hani, “susuz götürür” derler ya, koca silgi bir anda susuz gitti.

Ben ve etrafımızdakiler bir müddet öylece kala kaldık. Ne diyeceğimizi bilemedik. Düşünsenize, siz olsanız böyle bir durumda ne derdiniz? “Harikaydın be ağabey, süper yuttun,” diyecek halimiz yok.

Silgi yutma olayını, o anı yaşayan 4-5 arkadaşımızdan başka kimse bilmez. Aslında bu olay 40 yıllık bir sırdı ama artık halka açılma zamanı gelmişti. Olaya şahit olanlar o kadar şok oldu ki, bu konu bir daha hiç konuşulmadı. Hani uzay aracı gördüğünü kimseye anlatamazsın ya, bu konu da işte öyle bir sır olarak kaldı…
Silgiyi yuttuktan sonra bu sefer de silginin bünyesinden nasıl çıkacağı muhabbetleri başladı. Her kafadan bir ses çıktı ama işin açıkçası benim hiç umurumda değildi. Mide asidinde eriyeceğini ortaya atanlar da oldu, tek parça halinde kalacağını düşünenler de. Hatta bazı arkadaşlarımız, silginin içeride ıslanıp şişeceği yönünde fikir yürüttüler.

Bu konuda çok düşünmemekle beraber, benim gönlüm tek parça halinde kalmasından (içeride şişmesine de karşı değilim) yanaydı. Umarım çıkması, yutması kadar kolay olmamıştır.
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

9 Aralık 2015 Çarşamba

Arım Balım Peteğim...

Günaydın dostlar…

50 yaşına geldi ama 50 milim büyümedi. Çocuk ruhundan bir gram bir şey kaybetmeyen, her yönüyle çok farklı, kendine münhasır bir insandan söz ediyoruz.
Çocukluğunun yanında, azıcık çatlak olduğunu savunanlar olsa da; aslında gerçek durum hiç de öyle değildir. Onun çatlak görünüşü iyi bir “Yay” olmasından gelir. Yay burçları farklıdır, değişiktir ve diğer burçlarla mukayese edildiğinde çatlak görünümlüdür. Petek de burcunun bütün özelliklerini taşıyan iyi bir Yay burcudur.


Alçak gönüllüdür Petek. İnanılmaz derecede yardımsever olduğunu da çok az kişi bilir. Bir akşam Aylin okuldan eve gelip de, “Okuldan proje verdiler, bir huzur evine gidip orada kalanlarla röportaj yapmam gerekiyor” dediğinde, tam olarak ne yapacağım konusunda hiçbir fikrim yoktu. Ertesi sabah işyerinde konuyu anlatırken “Ben götürürüm” diye ortaya atılması, beni büyük bir çaresizlikten kurtarmıştı.

Daha sonraki günlerde zaten sık sık huzurevlerine gidip ziyaretler yaptığını, yardım ettiğini öğrenmiştim. Petek’in akıllara zarar bir yardım etme boyutu vardır. Maddi ve manevi olarak kendi boyutlarının çok üzerinde yardımlara kalkışır. Parası kalmasa bile, cebindeki en son kalan parayı gözünü kırpmadan karşısındaki insana verebilen çok özel bir insandan söz ediyoruz. Her zaman karşısındakinin ondan daha çok ihtiyacı olduğunu düşünür.

Petek, çok çalıştı, çok da para kazandı ama taşıdığı kocaman kalbi yüzünden hiçbir zaman “paralı” bir insan olamadı. Tabii burada Yay burcu olmasının etkisini de unutmayalım. Her Yay burcu insan gibi, Petek de gezmeyi, yemeyi, içmeyi, seyahat etmeyi çok sever.

En zor işlerden biri de Petek’e telefon edebilmektir. Aradığınızda Nepal’de de olabilir, Afrika’da gergedan avında da. Kim bilir belki de Peru’da İnkaların peşindedir. Sabah ofiste görmüş olmanız hiçbir şey ifade etmez. Öğleden sonra Güney Kutbu’nda ayı balığı yakalama turlarına katılmış olabilir.

Yay burcu demişken; her zaman eğlenceli, her zaman gözleri gülen bir insandan bahsediyoruz. Her ortama büyük bir başarı ile uyum sağlar. Samimiyeti, iyi niyeti, sıcak yaklaşımları ve eşsiz yardımseverliği onu her daim aranan ve sevilen bir insan haline getirmiştir.
İşe yeni başlamış pazarlamacılar gibi hep beraber masasının etrafını sarmadığınız müddetçe sorun yoktur. Her Yay burcu gibi o da çok fazla sıkboğaz edilmeye gelemez.

Beceriklidir, akıllıdır, iş bitiricidir ama tek beceremediği iş; içki içmektir. Gerçi son yıllarda o konuda da epeyce yol almış. Görüyorsunuz çok çalışınca oluyor, azmin elinden hiçbir şey kurtulamıyor.

Az daha en büyük özelliğini söylemeyi unutuyordum. Petek de benim gibi Giresunludur. Karadeniz’in hırçın dalgalarının özelliklerini de en az benim kadar iyi taşır. Çok da üstüne giderseniz, petekten çıkarmaya çalıştığınız balın içinden bir anda arı da çıkabilir. Masum görünüşlü, iyi niyetli gözlere aldanmayın, şansınızı zorlamayın, arıyı ortaya çıkartmayın.

Petek, benim 25 yıldır hayatımda olan iş arkadaşlarımdan biridir. Yıllardır bir arada çalışmadığımız halde diğer bütün arkadaşlarımızla olduğu gibi onunla da bağlantımız hiç kopmadı.
İş arkadaşımdır, hemşerimdir ama ondan daha da önemlisi, Petek kara gün dostudur. Ne zaman bir ihtiyacınız olsa minik bir Giresun fındık faresi gibi Petek oradadır. Bir şey söylemenize bile gerek yoktur. İhtiyaç duyulan konuyu hemencecik kendisine yük edinir.

Annen seni doğurarak çok hayırlı bir iş yapmış. İyi ki varsın, iyi ki doğmuşsun, iyi ki bizlerin hayatındasın. Doğum günün kutlu olsun…
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

25 Nisan 2015 Cumartesi

Ulusal Kavga Günleri...

Günaydın dostlar.

Çok güzel bir günde 23 Nisan 1920’yi ve atamızı bir kere daha sevgi ve saygıyla andık. O yürekli insanlar her zaman kalbimizin en müstesna köşesinde yaşayacaklar.
Çocuklardan, sevgiden, kardeşlikten, danslardan, oyunlardan bahsetmek çok güzel ama sokağın gerçekleri aslında hiç te öyle değil. Yaşadığımız günler, kardeşliğin değil de kutuplaşmanın, nefretin tavan yaptığı günler. İçinde kavga veya didişme olmayan konular ilgimizi bile çelmiyor.


Bu aralar çok fazla seyredemiyorum ama her sabah Hürriyet gazetesinin baş sayfasında sık sık Survivor ile ilgili kavga haberleri görüyorum. “Hasan ile Bozok arasındaki büyük kavga!” veya “Doğukan, Berna’nın üzerine yürüdü.” gibi haberler hiç manşetlerden eksik olmuyor.

İyi güzel de neden koskoca Hürriyet gazetesi bu gibi haberleri hemen baş sayfasına taşıyor? Didişme, kavga, dövüş para ediyor da ondan. Hasan ile Bozok cici cici oturup beraberce kahve içtiler diye bir haber yapılsa, kimse o haberin yüzüne bakmaz. Her zaman pislik konular para ediyor.

Dikkat ederseniz bir münakaşa çıktığında olay kopma noktasına gelene kadar Acun’da müdahale etmiyor. Neden? Pislik işlerin para ettiğini Acun’da biliyor da ondan.
Suvivor’da dâhil olmak üzere bütün programlar reklamlarını veya birkaç gün sonra ekrana gelecek bölümlerini hep didişme sahnelerini göstererek satıyorlar. Evlilik programı öncesi bile “Gelin adaylarını müthiş söz düellosu.” diye programın reklamı yapılıyor.
Tarz olmak ve şık olmak yarışmasına çıkmış, zarif olması gereken yarışmacılar bile en ağır sözlerle birbirlerini yiyorlar ve program da bu durumdan besleniyor.

Konu ne olursa olsun programı yönetenler işler kopma noktasına gelene kadar kavgalara müdahale etmiyorlar. Burada insanın aklına güzel bir soru gelebilir. O zaman hiç müdahale etmesinler ve izlenme oranları daha da artsın diye düşünebiliriz. Bir noktada devreye giriyorlar zira işler geri dönüşü olmayan noktaları geçerse bu sefer yarışmacıları veya programın konuklarını yok etmek zorunda kalırlar ki, bu da hiç işlerine gelmez.

Amerika’da 25-30 sene kadar önce gençler arasında “ölüme yaklaşma” oyunu diye sakat bir oyun çok moda olmuştu. Kafalarına torba geçirip, ölme noktasına kadar nefessiz kalıp son anda torbayı açıyorlardı ama zamanlamayı iyi ayarlayamadıkları için bu merak yüzünden birçok çocuk hayatını kaybetmişti.

Burada da durum çok farklı değil. Didişmeleri ölme noktasına kadar sabırla takip ediyorlar ama bazen ipin ucunu kaçırıp programın seyir zevkinin yok olmasına neden oluyorlar.

Bizim topraklarımızda “Halkımız böyle istiyor” söylemi çok yaygın bir durumdur. Halkımız gerçekten de didişmeyi, kavgayı, gürültüyü seviyor. Edepli, terbiyeli, sakin insanlar veya programlar bu devirde çok ta para etmiyor.
Dikkat edin bakın; göreceksiniz ki programların çoğu, “Nasıl bir didişme oldu, gördüklerinize inanamayacaksınız.” şeklinde cümlelerle seyirci toplamaya çalışıyorlar. Yarışma programları da, evlilik programları da, açık oturumlar da, haber programları da, magazin programları da hepsi aynı taktiği kullanıyor. Biz de hiç sektirmeden her akşam bu programları izlediğimize göre, taktikleri de işe yarıyor demektir.

Didişen politikacılardan tutun da, didişen gelinlere kadar, ekranlarda kavga gürültü hiç bitmiyor. Ondan sonra diyoruz ki, “Neden kutuplaştık?” Kutuplaşma işe yarıyor, kutuplaşma para ediyor da ondan.
Fakir ülkelerde en güzel işleyen ama zengin ülkelerde kimsenin takmayacağı taktik, insanları belli parametrelere göre kutuplaştırmaktır.

Kavgasız gürültüsüz güzel bir hafta sonu olsun…
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

20 Nisan 2015 Pazartesi

Dostum...

Günaydın dostlar.

“Senin nasıl ikiyüzlü bir yılan olduğunu zaman içerisinde onlar da görecek.”,
“Bütün söylediklerin kulağıma geliyor; ancak senin gibi korkaklar arkadan konuşur.”,


“Meğerse en büyük düşmanım en yanımdaymış.”,

“Senin birini sevebilmen için ilk önce kalbin olması gerekir.”,

gibi ve bunlara benzer sosyal platform ortamlarında yüzlerce yorum yapılıyor.
Her yer bu şekilde meçhul dostlara, sevgililere yazılan yazılarla dolu. İşin komik tarafı, bu lafı üzerine alınması gereken insan kesinlikle üzerine bile alınmıyordur. Zaten böyle bir düşüncenin kendi ile alakalı olduğunu bilse bu duruma düşmezdi.

Meçhule yazılan yazıları hepimiz her gün okuyoruz ama bu yorumları yapan arkadaşlardan küçük bir ricamız var. Lütfen biraz daha açıklayıcı olabilir misiniz? Sonra biz kendi kendimize iki ile ikiyi toplayıp bir sonuca varmaya çalışıyoruz.

İsim vermek istemiyorsunuz anlıyorum ama en azından birazcık ipucu verin. “Soldan ikinci sokakta oturan sarı saçlı kız, senin nasıl bir yalancı olduğunu dünya âlem biliyor.” gibi bir açıklama hepimiz için daha yararlı olur. En azından ihtimalleri biraz azaltmış oluruz.

İşin komik tarafı; insanlar yanlış sonuçlara ulaşıp, yanlış insanlara tavır yapıyorlar. Birilerinin gıcık olduğuna bizim de gıcık olmamız, bu topraklarda çok yaygın bir davranıştır. Ayrıca olmazsa da küseriz. “Sen o pisliği sevmediğimi bilmiyor musun? Benim en samimi arkadaşım olarak neden gidip onla konuşuyorsun?” diye de sitem ederiz.
Her şeyin doğal gelişeninin güzel olduğuna inanan bir insan olarak, ben dostlukların da doğal olarak gelişeninden yanayım. Kendine dost satın alamazsın. En fazla bir müddet etrafında yalakalık yapacak insanlar bulabilirsin.

En büyük dostunuz zannettiğiniz insanlar, belki de size karşı en büyük nefreti, en büyük kıskançlığı içlerinde besleyen insanlar olabilirler. Bu tip insanlar ellerine geçen ilk fırsatta da hemen kuyunuzu kazmaya çalışırlar.

Bir insana “dostum” diyebilmek ve bir dost gibi güvenebilmek hiç de kolay bir iş değildir. Sevgili yerine koyacağın insanın da her şeyden önce senin dostun olabilmesi önemlidir. Dostun olmayan hiçbir zaman sevgilin de olamaz. Sadece bir müddet güzel vakit geçirirsiniz. O sevdiğin, beğendiğin insan zamanı geldiğinde miğferlerini takıp seninle savaşa gelecek mi? Güneş batıp karanlık çöktüğünde yanında olacak mı, yoksa aşkı, sevgisi, dostluğu sadece güneşli ılık havalar için mi?

Emin, bu konuda her zaman çok şanslı olmuştur. Bir dakika tahtaya vurayım da nazar değmesin. Allah’a şükürler olsun ki “dostum” diyebileceğim insanlar hayatımda çok fazladır. Çok eskilere dayanan 40-50 yıldır hayatımda olan, bir gün dahi dostluklarından şüphelenmediğim insanlar vardır.
Doğal olarak bu çift yönlü bir yoldur. Hayatımda kimseyi satmam veya bilerek sattırmam. İyi günde de, kötü günde de her zaman dostlarımın yanında olmaya çalışırım.

Dostluk bir bağlılıktır, dostluk bir sevgidir, dostluk bir özlemdir, dostluk bir güvendir, dostluk bir beraberliktir, dostluk bir arkadaşlıktır, dostluk bir düşüncedir, dostluk bir anıdır.
Aşk mı? Aşk, her şeyden önce bir dostluktur…

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

16 Nisan 2015 Perşembe

Neden Şimdi?

Günaydın dostlar.

“Neden şimdi?” diye düşünürüm zaman zaman. Günün çeşitli saatlerinde her türlü konu aklıma gelebilir ve beni “neden şimdi” diye düşünmeye zorlar. Kafayı üşütecek derecede yaşananları kendime dert etmesem de, yine de bu kadar gündür yaşanmayan bir şey neden bugün yaşanıyor diye insan kendi kendine düşünmeden edemiyor.
Aylardır kesilmeyen elektrikler son zamanlarda bilhassa da bütün ülkede elektrikler kesildikten sonra sık sık kesilir oldu. Merak ediyorum. Neden şimdi?


13 yıldır iktidarda olan bir parti bugüne kadar başkanlık sistemi için kimseden oy istememişken, bugün seçim hedefleri arasında da belirterek, ille de başkanlık sistemi diyor. Neden şimdi?

12 yıldır tek başına iktidar olmuş ve de meclisten kanun çıkarmakta veya başka icraatları yerine getirmekte hiçbir sıkıntı yaşamamış bir parti bir anda artık bu sistemin yürümediğini ve bu gömleğin bu vücuda dar geldiğini anlatmaya başlıyor. Neden şimdi?

Bugüne kadar %10 barajını geçmekten korktuğu için her seçime bağımsız adaylar olarak girmiş olan bir parti, bu yıl yapılacak olan seçime parti olarak girmeye karar veriyor. Neden şimdi?

1,5 yıldır hemen hemen hiçbir eylem yapmamış olan bir terör örgütü bir anda oraya buraya saldırmaya başlıyor. Nereden, kim, ne amaçla düğmeye basıyor? Neden şimdi?

3 Temmuz süreci de dâhil olmak üzere, o yöreye defalarca gitmiş olan bir futbol takımına en son gidişinde silahlı saldırı yapılıyor. Didişmelerin en yoğun yaşandığı günlerde bile böyle bir olay yaşanmamıştı. Ne değişti? Neden şimdi?
Hazır futboldan söz etmişken hemen yazayım; Metin Oktay’lar, Can Bartu’lar birbirlerini düşman ilan etmeyi beceremezken, ne oldu bize de başka renk forma giyen veya destekleyen herkes düşman oldu? Neden şimdi?

Yıllarca kardeş, dost olduğumuz komşu ülkeler aniden en büyük düşmanımız oluveriyorlar. Bir anda büyük aşkımız nereye gitti? Neden şimdi?
Bir sabah bir kalkıyoruz bakıyoruz ki ortaya dinleme kasetleri, uygunsuz hal videoları, eylem planları, ıslak imzalı mektuplar gibi çıkmayan şey kalmamış. Aylardır, yıllardır neredeydi bunlar? Neden şimdi?
Bir bakıyoruz Twitter kapanmış; o açıldı derken Youtube gitmiş; tamam hepsi açık artık derken Facebook çalışmıyor, Allah korusun neredeyse Google bile kapanacak. Sosyal medyayı aç kapa Artema’ya çevirmemizin nedenleri nelerdir? Neden şimdi?

Akşam yatarken milli kahraman ilan ettiğimiz hâkimler, savcılar, polisler, sabah kalktığımızda vatan haini darbecilere dönüşüveriyorlar. Biz akşam uyurken ihtilâl mi oldu, ne oldu? Neden şimdi?

Yıllardır belirli bir çizgide giden dolar kuru, son aylarda rekor üzerine rekor kırıyor. Neden şimdi?
80 yıl önce yaşamış devlet liderlerinin aslında birbirlerini öldürmek istedikleri haberleri ortaya çıkıyor. Bu kadar yıldır, birileri yememiş içmemiş bu bilgileri içlerinde tutmuş, birden 2015 yılının Nisan ayında ortaya atmış. Neden şimdi?

Dünyanın ilk günlerinden beri yaşayan ve yaşatılan güzel ormanlarımız, koylarımız, tepelerimiz, plajlarımız son yıllarda kendilerini büyük bir betonlaşma yarışının içinde buluveriyorlar. Binlerce yıldır buralara beton dökmek kimsenin aklına gelmedi mi? Neden şimdi?
Yıllardır varlığını bildiğimiz konular bir anda sanki o gün ilk defa duyuluyormuş gibi gündemin başköşesine oturabiliyorlar. Dün aklınız neredeydi? Neden şimdi?

Emin, “Artık gitmem gerekiyor, işlerim var.” diyor. Saatlerdir yazıyordu, bir anda ne değişti? Neden şimdi?
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…