Duygusallık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Duygusallık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Mart 2015 Perşembe

Didişen İnsanlar

Günaydın Dostlar,

Sizlerin de bildiği gibi bir ülkenin refah seviyesi körling oynayıp oynamadığına göre belirlenir. Etrafınıza bir bakın, körling oynayan ülkelerin hemen hemen hepsi refah seviyesi çok yukarıda olan ülkelerdir. Biz de artık zengin bir ülke olduğumuz için bizde de yavaş yavaş oynanmaya başlandı!
Bilmeyen arkadaşlar olabileceği düşüncesiyle hemen birazcık körlingin ne olduğundan bahsedeyim. Televizyonlarda görmüşsünüzdür. Bir tanesi buzun üstünde bal kabağı gibi bir şeyi dizlerinin üzerinde kayarak ileri doğru bırakıyor, diğerleri de ellerindeki çalı süpürgeleri ile kabağın yolunu açıyorlar. İlerideki noktaya kabakları kim en yakın durdurabilirse onlar oyunu kazanıyorlar.


Körling gerçekten de ileri bir refah seviyesi. Körling olmasa da biz de buz hokeyi seviyesine gelmişiz. Buna da şükür. Buz hokeyi de fena bir seviye değil ama şöyle bir sorun var, bu oyun bizim duygusal yapımıza hiç uygun değil. Geçen gün Erzurum’da kadınlar buz hokeyi maçı yapılmış, kavga etmeyen insan kalmamış.

Ben Amerika’da çok fazla buz hokeyi maçı seyrettim ve kavga etmek artık oyunun bir parçası haline gelmiş. Ediyor kavgasını, alıyor iki dakika veya beş dakika cezasını, cezası bitince de hiçbir şey olmamış gibi oynamaya devam ediyor. Bizde olsa kavgalar salonun dışında da devam eder ve eninde sonunda kan davasına dönüşür.

Duygusallığı işin içine katmadan yaşamak hiç bize uygun bir iş değil. Spor dünyasında durum böyle de diğer yerlerde farklı mı? Hiç değil. Hem de hiç değil. Orada da durum aynı, hiçbir farkı yok. Örnek olarak işyerlerindeki günlük işe yönelik didişmeleri hemen kişisel nefrete dönüştürüyoruz.

İşyerlerinde çeşitli birimlerin birbiri ile didişmesi gayet normaldir. Sağlıklı bir şirket yapısında birimlerin hedefleri birbiri ile çelişiyor da olabilir. Fabrikalar malzemelerini garantiye almak için önceden büyük siparişler vermek isterken finans envanter maliyetlerini düşünerek bunun tam tersi bir hedefe yönelik çalışıyor olabilir.

Günlük iş akışında en ufak bir didişme yaşandığı zaman insanlar hemen “Ben ondan nefret ediyorum.” demeye başlıyorlar. Durun ya, sakin olun, hemen bu kadar çabuk nefrete ulaşmayın. Sonuçta hepiniz aynı gemidesiniz.
Günlük işlerin içinde olan bölümler, her gün birbirleri ile temasta oldukları için sık sık didişme ortamları yaşanabilir. Hele de bizim gibi plansız programsız çalışan topraklarda bu didişmeler daha da artar. Her iş acele olduğu için bir şeyler geç kaldığında herkes topu atacak birilerini arar.
Bir e-mail yazıp gerekli gereksiz beş yüz kişiye kopyalamak da bu didişme ortamının yarattığı "Aman bana bir şey girmesin." korkusunun bir ürünüdür. Herkese yazayım da kimse benim haberim yoktu diyemesin.

Eğitim bölümü gibi günlük işlerin içinde çok da olmayan departmanlarda çok fazla didişme olmaz ama üretim, satış, planlama, satınalma gibi bölümler her gün bu didişmenin içindedir.

Refah seviyemiz her ne kadar Kuzey Avrupalı buz hokeyi oynayan ülkelerin seviyesine ulaşmış olsa da iş yapış şekillerimiz henüz o seviye de değil.
Konu ne olursa olsun ister spor, ister iş, ister ev ortamı; bir takım süreçlerle kişisel nefreti bir birine karıştırmayalım. Gereksiz duygusallığın kimseye bir yararı yok.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

23 Şubat 2015 Pazartesi

Duygusal Değil Gerçekçi Olalım...

Dün sabahki operasyonun ardından 50 çeşit yorum yapılacak ve herkes yaşananlardan kendi açısından yararlanmaya kalkacak ama kimse bu olayı politika malzemesi yapmasın.

Süleyman Şah Türbesine yapılmış olan operasyon, son günlerde bir türlü gündemden düşmeyen iç güvenlik yasa tasarısı konusunu ikinci plana atmak için tam da bu zamana denk getirilmiş olabilir mi?
 
Tabi ki olabilir ama ben böyle bir operasyonun daha önceden planlanmış olduğunu düşünüyorum. En azından inşallah öyledir diyorum.
Bin bir türlü tehlikeli unsurun cirit attığı topraklarda, hiçbir türlü insanın bize bulaşmamış olması da ayrı bir konu. Uçan kuşa saldıran örgütlerin bize saldırmaması büyük bir şans. Operasyon, bu grupların bilgisi ve onayı ile yapılmış bir değiş tokuş operasyonu olabilir mi? Tabi ki olabilir.

Bu tip ihtimalleri yarın sabaha kadar sıralayabiliriz. Bütün bu ihtimallerin veya aklımıza bile getiremeyeceğimiz ihtimallerin ışığı altında bile ben yapılan işin doğru bir iş olduğunu düşünüyorum.

 Toprak kaybı, itibar kaybı, gibi konuların hepsinin farkındayım, yaşananları bir askeri başarı olarak nitelendirmek te çok zor ama gerçekçi olmamızda da yarar var. Arkadaşlar, bu türbenin bulunduğu yer İsviçre’de ki Leman Gölü’nün kıyısı değil. Dünyanın en acımasız örgütlerinin cirit attığı, hiçbir devlet otoritesinin olmadığı, derdini anlatacak adam bile bulamayacağın, Suriye’de ki bir toprak parçası.

Dört tarafı kuşatılmış, orada bulunan askerlerin her an ölüm ile burun buruna yaşadığı bir toprak parçası. Neymiş efendim, biz müdahale edermişiz. Edersin ama senin müdahalen seni korkunç bir bataklığın içine çekmekten başka bir işe yaramaz. Oradaki 40-50 askeri de kurtaramazsın.

Tarihsel değerler, manevi değerler hepsi tamam ama bu toprak, bulunduğu yer itibarı ile her zaman Türkiye’ye sorun yaratabilecek bir mevkidedir. Suriye’de ki sorunların daha çok uzun yıllar bitmeyeceğini de düşündüğümüz zaman, her ne maksatla yapılırsa yapılsın, ister danışıklı döğüş olsun, ister olmasın operasyonun haklı nedenleri vardır.
Yeni belirlenen, Türkiye topraklarına 200 metre mesafedeki alan bu günler için daha iyi bir alternatif olabilir. İleride bir gün Suriye’de hayat normale dönerse, durum yeniden gözden geçirilir. Ayrıca unutmamak gerekir ki, bu türbe daha önce de taşınmış. Şu anda bulunduğu yerde orijinal yeri değildi.
Emin’in naçizane görüşü (her ne nedenle yapılırsa yapılmış olursa olsun veya zamanlaması manidar olsun veya olmasın), her ne kadar yaşananlarda içimizi sıkan bir his olsa da, bu operasyonun bu aşamada gerekli bir gelişme olduğu yönündedir. Bu konuda huzursuz ve mutsuzuz ama yenildik, kaçtık edebiyatı yapmamıza da gerek yok. Orada ölecek askerlerin ve onları korumaya giderken ölecek askerlerin vebalini kimse taşıyamazdı.

Sınırlarımıza yapılacak bir saldırıda vatanı korurken ölmekle, dünyanın en tehlikeli topraklarının ortasında, dört tarafı kuşatılmış yaşarken ölmek aynı şey değil. Türkiye’den 50 km uzakta korunması çok zor bir alanı 40-50 tane askerin savunması imkânsız.

Bugüne kadar oraya kimsenin saldırmamış veya saldıramamış olmasına şükredip, bu tip konuları politika malzemesi yapmaktan vazgeçelim. Askerler ölseydi, bu seferde, aylardır neden boşaltmadınız derdik…

23 Haziran 2014 Pazartesi

Hepsi Kumpas Ama Biri Hariç...

Herkes, benim çok iyi bir Fenerbahçeli olduğumu iyi bilir. En yakın arkadaşlarımın, dostlarımın, çok büyük bir çoğunluğu da, Galatasaraylıdır. Ankara’da beraber büyüdüğüm en samimi arkadaşım bile ortaokulda Galatasaray Lisesine gitmiş bir insandır. Bütün bunlardan dolayı da, çok iyi bir Fenerli olsam da, içimde hiçbir zaman bir Galatasaray nefreti yoktur. Yeri geldiği zaman, bütün takımları da, insanları da aynı şekilde eleştirebilirim. Benim Fenerli olmam, Fenerbahçe’nin veya çalışanlarının yaptığı veya yapacağı her şeyi doğru bulmam anlamına gelmiyor.


Galatasaraylı arkadaşlarımla sık, sık konuşuyoruz ve konu son yılın favori davalarına geliyor. Balyoz davası? Kumpas ağabey. Ergenekon? Kumpas. Oda Tv?  Kumpas. KCK?  Kumpas. Casusluk davası? Kumpas. O dava? Kumpas. Bu dava? Kumpas. Hepsi kumpas. Şike davası? “Aziz Yıldırım yapmıştır ağabey”. Nereden biliyorsun? Sevmediğim, pis adamın teki, kesin yapmıştır o. Bu işte olmuyor. Günlük yaşamlar, yüzeysel cevaplar, duyumlarla verilen kararlar ve en önemlisi fanatik ve sırf bizden değil diye verilen kararlar.

Bir şeyi seviyorsak veya bir takımı tutuyorsak, onlara toz kondurmuyoruz. Bir şey denildiğinde de hemen, “biz duygusal bir milletiz” diyoruz. Duygusallığın arkasına sığınamayız, her yaptığımız fanatikliği, radikalliği duygusallıkla izah edemeyiz. Aziz Yıldırım ve etrafındakilerin iletişim tarzını beğenmiyoruz diye konuyla hiç alakası olmayan bambaşka parametrelerde de sonuçlar çıkaramayız.

İyi bir Fenerbahçeli olarak, Aziz Yıldırım’ın ve etrafındakilerin tarzını bende beğenmiyorum ama bundan dolayı da çıkıp bunlar şunu yapmıştır, bunu yapmıştır diyemem. Tersi bir bakış açısıyla da, sırf Fenerliyim diye, her ortamda, “Emre Belezoğlu dünyanın en efendi futbolcusudur” yaygarası da yapmam.

Duygusallıkla, fanatiklikle günlük yaşamın doğrularını birbirinden ayırmayı başarabilmemiz şart. Kimsenin aynı takımı destekliyor diye, aynı partinin üyesi diye, aynı şehirden geldik diye vs. vs. içlerindeki fanatik, radikal insanları desteklememesi ve onların her yaptığı iş doğruymuş gibi davranmaması lazım. Yanlış bir şeyler düşünüyorlar veya yapıyorlarsa, onlara doğruları anlatmaya çalışmak bizim görevimizdir. Anlar veya anlamaz o ayrı bir konu ama en azından denemeliyiz. Her zaman aynı grubun içerisinden gelen bir eleştiri, karşıt bir gruptan gelen eleştiriden daha etkili olur.

Konu ne olursa olsun, bu içimizde büyütüp, beslediğimiz, hatta zaman, zaman işimize geldiği için desteklediğimiz fanatikler, bir gün gelir onlar gibi düşünmediğiniz için bizi de beğenmezler. Sizin, onlara göre daha ılımlı olan tavırlarınız, aşırı uçları rahatsız etmeye başlar.
Yıllardır her ortamda söylediğim bir konu var. O da şudur ki, biz konuları bir birinden ayırmayı beceremiyoruz. Bir insanı seviyorsun, beğeniyorsun diye, onun her yaptığı doğru demek değil. Hem de hiç değil. Eminim Hitler’in ailesi de, onu seviyordu ama yaptığı işler doğru değildi.
Duygusallığın arkasına sığınmayı bir kenara bırakıp, bir şeyler öğrenmeye çalıştığımız gün, daha iyi bir ülke olacağız. Örnek olarak, bir araştır bakalım neden Fenerbahçe’ye kumpas kurulmuş, arkasındaki gerçekler nedir, tarihi gerçekler nedir, neden Fenerbahçe’de, başka bir takım değil vs. Bütün bunları araştırıp öğrendiğin zaman, kumpas da diyebilirsin, Aziz Yıldırım şike yapmış da diyebilirsin.

Araştırıp öğrenmek, tabi ki zahmetli ve bizim hiç sevmediğimiz bir yöntem. “Oğlum bizim manavın amcaoğlu Fener tesislerinde çalışıyormuş, o söyledi şike yaptıklarını” gibi uzman açıklamalar bizim için daha geçerlidir. Daha sabah olmadan 500 kişiye yayarız bu bilgiyi.

Artıyı, eksiyi bilerek, araştırarak öğrenerek yorum yapanlara sonsuz saygım var. Araştırmıştır, öğrenmiştir, artık onun kendine göre bir yorum yapma hakkı vardır (ister doğru olsun, ister yanlış) ama sen kardeşim, mahalle dedikodularını, sanki olayın içindeymiş gibi yayan kardeşim, senin yorum yapma hakkın yok. Çünkü sen bilmiyorsun ve bilmediğin bir konuda dedikodu yapıyorsun.
Konu ne olursa olsun, duyduklarımızla değil, bildiklerimizle hareket etmemizde yarar var…