Suriye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Suriye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Mart 2021 Pazar

Hiç Fotoğrafım Yok...

Günaydın Dostlar,

“Daha geçen gün binlerce fotoğrafı düzenledim diyordun, ne demek hiç fotoğrafım yok?” dediğinizi çok net olarak duyabiliyorum. Allah’a şükür fotoğraf çok da iş seyahati için gittiğim yerlerde hiç çekmemişim.

Görevli olarak dünyanın birçok yerine gittiğim halde, oralarda çekilmiş bir tane bile fotoğrafımın olmadığını fark ettim. Sohbetler sırasında öğrendim ki, arkadaşlarımın çoğu için de durum çok farklı değil. Hepimiz işleri bitirip dönmeye odaklanmışız ve “Şurada iki saniye duralım da birazcık poz verelim.” dememişiz.



Bütün gün süren toplantılar, akşam grupça yenilen yemekler ve yemek sonrası otel odasında Türkiye’deki işlerimizi takip etmeler. Bütün seyahatlerimiz böyle geçmiş. Sonuçta siz seyahattesiniz diye Türkiye’deki işler durmuyor. Cevap yazılması gereken e-mailler, onaylanması gereken siparişler hepsi sizi bekliyor.

O zamanlar resim çekmek bu kadar kolay olmasa da yine de mümkündü. Niepce öncesi günlerden bahsetmediğimize göre bizim içimizde yokmuş. Çalışmaktan başka hiçbir şey düşünememişiz.

En az 15 kere Viyana’ya gitmiş olsam da, Viyana sokaklarında bir tane bile fotoğrafım yok. İnsan otelin kapısının önüne çıkar da orada çektirir bari. Hiçbir şeye kafamız çalışmamış. Sürekli olarak, ‘sonra gezmek için geldiğimizde çektiririz’ gibi bir hisse kapılmışız ama ‘sonra’ hiç gelmemiş.

Viyana böyle de, Brüksel daha mı farklı? Orada da durum çok farklı değil. Grupça yediğimiz akşam yemeklerinde bile bir tane fotoğraf çektirmek hiç aklımıza gelmemiş. En az 15-20 kere de Brüksel’e gitmişimdir ama bırakın bir taneyi yarım tane bile fotoğrafımız yok. Bir yere gidemesek de Grand Place’de yemek yemişliğimiz vardır. İnsan iki fotoğraf çekmez mi?

Tamamen gezmeye ve oradaki arkadaşlarımızı görmeye yönelik olarak Bakü’ye gitmiştik. O yüzden Bakü’de çekilmiş çok güzel fotoğraflarımız ve anılarımız var. Keşke Kazakistan, Kırgızistan gibi diğer ülkelerde de çekilmiş bir sürü fotoğrafımız olsaymış. Bakü’ye de kendimiz kalkıp gitmeseydik muhtemelen orada da olmazdı.

En üzüldüğüm yerlerden bir tanesi de Ürdün. Ürdün’e defalarca gittim ama bir tane bile fotoğrafım yok. Bir tane bile fotoğrafımı çekmediği için ben Firas’ı suçlarım. Ürdün’de o kadar çok fotoğraf çekilecek yer var ki, insan birinde bile mi çektirmez. Keşke dünyanın en tuzlu sularında nasıl batmadığımın bir fotoğrafı olsa, ne güzel olurdu. Madaba’daki çok sevdiğim bahçe restoranı da olurdu. Bir gün Firas’ın beni yeniden gezdirmesi gerekecek.

Ne Irak’ta, ne de Suriye’de; hiçbir yerde çekilmiş tek bir fotoğrafım yok. Piramitleri de Kahire’de bir toplantı sırasında öğle yemeği arasında görmüştük. Bizi koştur koştur götürüp getirmişlerdi. İyi ki de yapmışız yoksa onları da göremeyecektik. Şehirden uzak daha mistik bir yer bekliyordum ama olsun yine de çok güzeldi. Paraya kıyıp develerle resim çektirmediğime şimdi pişman oldum.

Cape Town’da dönüş gününde uçak saatine kadar epeyce vaktimiz vardı. Genelde uçaklar akşama doğru veya sabaha karşı kalkıyorlar. Tecrübeli arkadaşlarım taksi tutmuş kısa bir tura çıkıyorlardı. Son anda ben de onlara katıldım da epeyce bir yer gördüm. Masa Dağı’ndan en güney noktaya kadar birçok yere gitmiştik.

Udapiur’da bir yanlışlık olmuş ve birçok çekim yapmışız. Çok güzel bir yer olmasının bizi etkilediğini düşünüyorum. İyi ki de yapmışız, zira gitmesi oldukça zor ve sapa bir yer. Her nedense Udapiur’da gösterdiğimiz başarıyı Hong Kong ve Macau’da gösterememişiz. Sonuçta, onlar da çok uzak noktalar ve her zaman gidilemeyecek yerler.

Moskova’da otele çok yakın olduğu için toplantılardan sonra yemeğe kadar olan arada Kızıl Meydan’a yürüdüğümüzü hatırlıyorum. Hava korkunç soğuk olsa da birkaç fotoğraf çekmeyi başarabilmişiz.

Her yıl en az bir kere gittiğim Atlanta’dan da hiçbir şey yok. Son sabah her yer kapalıyken sevgili dostum Gülgün’le boş sokaklarda çektiğimiz fotoğraflar da olmasa sıfıra sıfır elde var sıfır durumu olacakmış.

En başarısız olduğum noktalardan biri de Londra. İş için de, gezmek içinde defalarca gittiğim bir yer olmasına rağmen tek bir fotoğrafım yok. Hadi benim içimde yok, demek ki yanımdakilerin de yokmuş. Sevgili dostum Selim olsa yüzlerce çekerdi.

Son olarak da Rio’dan bahsetmek istiyorum. Rio’ya üç kere gittim ve epeyce resmim var. Cape Town’da öğrendiğimiz yöntemi Rio’da da uyguladık. Yarım günlük taksi turuyla bütün turistik yerleri gezdik. Gençlik yıllarımda gittiğimde de birçok yeri zaten gezmiştim. Corcovado halen aynı.

Bu örnekleri çoğaltabilirim, Tokyo’dan tutun da Pakistan’a kadar çok geniş bir yelpaze var. Yelpaze var da fotoğraf yok. Sevgili dostlar, bir yere gittiğiniz zaman iki saatliğine de olsa bir yerleri görmeye çalışın. Havaalanı yolunda bile olur. “Nasıl olsa bir daha geliriz” diyoruz ama genelde de daha bol zamanlı bir imkân hiç olmuyor. Gerekirse cebinizden ödeyerek bir gece daha kalın.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

14 Temmuz 2016 Perşembe

Suriyeliler...

Günaydın dostlar…

Allah hiç kimseyi Suriyelilerin durumuna düşürmesin.
Evini barkını terk ederek, minik oyuncak bebeğini bile yanına alamadan yurtsuz kalmanın nasıl bir duygu olduğunu, Allah hiç kimseye göstermesin. Vatanı olmayanın başına neler geldiğini, son 3-4 yıl içinde binlerce defa izledik.

Suriye’ye defalarca gitmiş bir insan olarak bu konudaki fikirlerimi geçmiş yazılarımda belirtmiştim. İnsanlık adına, komşuluk adına bu kardeşlerimize elimizden gelen her türlü yardımı yapmalıyız. Sosyal platformlardan yorumlar yaparak, bizlerin Suriyelilerin yaşadığı acıyı anlaması mümkün değildir.
 
Suriyeliler gerçekten acıklı bir durumda. Çoluk çocuk o ülkede, bu ülkede sefil oldular. Şanslı olanlar, bağlantıları olanlar, parası olanlar kendini kurtardı ama birçoğu çok zor durumda. Gittikleri ülkelerde (bizim ülkemizde dâhil olmak üzere) başlarına gelmeyen kalmadı. Çocuk kaçırmadan tutun da, tecavüze, cinayete kadar her şeyi yaşadılar.
Biz de Türkiye olarak çok düzenli bir şekilde olmasa da, elimizden geldiği kadar onlara yardım etmeye çalıştık ve halen de çalışıyoruz. Bu trajedi sona erene kadar da bu yardıma devam etmeliyiz.

Nasıl bu hallere geldiğimiz filan apayrı bir platformda tartışılması gereken konular diye düşünüyorum. Sokağın gerçeği, yaşanan insanlık dramının sebeplerini önemsemiyor. Sokak acımasız ve zayıf olanı yutuveriyor.

Dile kolay, tam 3 milyon Suriyeli geldi. Belki de daha fazla. Doğal olarak, bu kadar büyük bir grup gelirken, bunların içinde her türlü insan da geldi. Sınırlarımıza yığılmış milyonlarca insanı teker teker araştırarak içeri almak mümkün olmadı. Aç, susuz, perişan insanları daha fazla sınırda bekletemezdik.

Suriyelilerle beraber o sınırdan iti, kopuğu, uğursuzu, katili, teröristi, hırsızı da sınırdan girmedi mi? Girdi tabi ki. Hem de yüksek sayılarda girdi. Bu şekilde girenlerin her biri ayrı ayrı bir risk taşımaktadır ama belli bir sayıda arzu edilmeyen cins içeri girdi diye bütün Suriyelilere husumet besleyemeyiz.

Suriyeliler geldi mi? Geldi. Yardım etmeli miyiz? Kesinlikle…
Peki, sorun nerde? Sorun işin hassasiyetinde. Burası dünyanın en zengin ülkesi değil. Bizim de Orta Avrupa ülkeleri gibi kişi başı gelirimiz 35,000 Avro seviyesinde olsaydı, herkes refah ve bolluk içinde yaşasaydı; Suriyeliler için yapılan hiçbir şey insanlara batmazdı.

Ama sokağın gerçeği öyle değil. “Şu kadar büyük bir ülkeyiz, bu kadar büyük bir ülkeyiz” laflarını boş verin. İşin gerçeği biz fakir bir ülkeyiz. Kâğıt üzerindeki rakamlar ne derse desin, halkımızın büyük bir kısmı çok zor şartlarda zar zor geçiniyor. Yolu bile olmadığı için ulaşılamayan şehit evlerinin görüntüleri halen gözümüzün önünde. Çocuk vatanı için canını vermiş, ailesi muşamba ile korunmuş, soğuk bir evde yaşam mücadelesi veriyor.
Bunlar gibi binlerce örnek verebiliriz. Ayakkabıları parça parça olmuş dededen tutun da, çıplak ayaklı çocuklara kadar bütün görüntüler hafızamızda. Geri zekâlı da değiliz, vicdansız da değiliz. Hiçbirini unutmadık zira hepsi biz de derin yaralar bıraktı.

Şimdi, sen tutar da böyle bir ülkede, şunu yapacağım, bunu yapacağım dersen insanları yaralarsın. Bu ülkede çok fazla çile çeken insan var. Çok fazla ortada kalmış aile var. Çok fazla gözü yaşlı çocuk var.

Zor hayat şartlarında yaşayan bu kadar çok insan varken, bu gruplardan sadece bir tanesine bir takım imtiyazlar sağlamaya çalışmak, diğerlerini derinden yaralar ve kızdırır. Suriyeliler bu ülkede çile çeken gruplardan sadece bir tanesidir. Yarı bitmiş inşaatlarda, naylon kaplı camların arkasında üşüyenler sadece Suriyeliler değiller, bizim insanımız da üşüyor, bizim insanımızda akşam aç yatıyor…

Ben mazlumlara, sıkıntı çekenlere yardım edeceğim dediğin zaman, hepsine birden (Suriyeliler de dâhil olmak üzere) yapabiliyorsan yap, yoksa yapma. Fakir bir ülkede sadece bir kesime ayrıcalık yapamazsın. Hele de o kesim bu ülke de en az emeği olan grupsa…
Suriyelilerin yarattığı sorunlar ve agresiflikler son zamanlarda arttı. Başta da belirttiğim gibi, onların içinde de bambaşka hedefleri olan insanlar var. Unutmayın ki, kaybedecek hiçbir şeyi kalmamış bir insan, her şeyi yapabilir…

Suriyelileri elimizden geldiği kadar misafir edelim, verebileceğimiz her türlü maddi, manevi desteği verelim ama asıl hedefimiz Suriye’nin toprak bütünlüğünün korunması yönünde çalışarak, bir gün onların sağ salim evlerine dönmelerini sağlamak olmalıdır…
Zaten sorduğunuz zaman, onlar da bunu istiyorlar…

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

7 Mayıs 2016 Cumartesi

İki Adım Geri At...

Günaydın dostlar…

Amerikalıların çok sevdiğim bir lafı vardır. Biraz terbiyesiz bir laf ama yine de paylaşacağım. “Sen, beni bir kere şey yaparsan senin kabahatindir, iki kere şey yaparsan benim kabahatimdir” diyorlar…
O kadar doğru bir laf ki; her insanın başına beklemediği bir anda bir şeyler gelebilir ama bile bile aynı şeyin bir kere daha olmasına izin verirsek, o zaman kabahat bizimdir. Tabi ki, hayatın akışı bu kadar net yürümüyor. Bilerek aynı hataları 3 kere, 5 kere hiç mi yapmıyoruz? Ne yazık ki yapıyoruz hem de defalarca…


Bizim çocukluğumuzda, I-Pad vardı da biz mi oynamadık? Vallahi yoktu. Olmadığı için de, biz de lastikten sapan yapıp birbirimize taş atarak, savaşlar yapıyorduk. Bu taşlardan bir tanesi karşıdaki çocukların kafasına, gözüne inerse ne olur diye de hiç düşünmüyorduk. Nitekim de öyle oldu. Benim attığım taşlardan bir tanesi, çocuklardan bir tanesinin gözünün yarım santim altına iniverdi. Bu topraklarda her zaman söylediğimiz gibi, “Allah korudu”.

Küçücük bir çocuk olduğum halde, az da olsa kafam çalıştı. Kendi kendime, “ben bunu biraz daha aşağıya atayım” diye bir karar verdim. Yine aynı şekilde atsam, yine gidecek çocukların kafasına gözüne inecek. Basit bir fizik kaidesini, yarım aklımla ben bile idrak edebilmişim.

O günlerin üzerinden 50 yıl geçti ve bugün artık hepimiz aynı şeyleri yaparak değişik neticeler alamayacağımızı öğrendik. Gözüne taş isabet eden, adını bile hatırlamadığım çocukcağızdan da tekrar özür diliyorum. Gerçekten Allah korumuş.

Düşünüyorum da, bu basit fizik kuralı bizim güneyimizde didişen komşularımız için de geçerli. Tamam, anladık savaş yapıyorsunuz, birbirinize roketler atıyorsunuz; mesafeyi iyi ayarlayamadığınız için de bu roketler daha ileriye gidiyor ve Kilis’e düşüyor. Komşular, siz anlamak istemiyorsunuz ama sizlerin fizik kurallarını iyi bilmemenizden dolayı Kilis’te insanlar ölüyor.

Tahmin ediyorum, bugüne kadar size kimse “bu kadar uzağa atmayın Kilis’e düşüyor” demedi. Ben şimdi size söylüyorum, “İki adım geri atın roketler Kilis’e düşüyor”.
Bu roketler yüzünden birçok vatandaşımızı kaybettik. Aynı roketler, gelip sınırın öbür yakasında zavallı Suriyelileri de buldu. Görülüyor ki, zamanın gelmişse, sınırı da geçsen; ölüm gelip seni buluyor. Basit bir fizik kuralının ihlali yüzünden hayatını kaybeden masumların hepsinin mekânı cennet olsun.

2 ay askerlik yapmış bir insan olarak roketatar konusunda ukalalık yapmak istemiyorum ama ister sapan at, ister roket at, ne atarsan at; fizik kuralları değişmez. Attığın zıkkım, düşündüğünden daha ileriye gidiyorsa, bir sonrakini biraz daha yavaş atarsın. Açısını ve hızını ona göre ayarlarsın.

Minicik Emin, çocukların gözleri çıkmasın diye kendini ayarlayabiliyor ama sen kocaman adamsın ve insanların canı çıkmasın diye kendini ayarlayamıyorsun. Roket bu kardeşim, rastgele atılır mı? Bir düşer, iki düşer. 500 tane roket düşer mi?

Lise yıllarında fizik dersinden yüksek notlar alamazdım ama sonradan hepsini öğrendim. Bu basit hesabı yapamıyorsanız veya bilerek yapmıyorsanız; o zaman roketlerin Kilis’e düşmediğini, doğrudan oraya atıldığını düşüneceğim.
Durup dururken neden Kilis’e roket atıyorsunuz? Bütün konsolosluk personeli 60 gün boyunca elinizdeyken ve de hiçbirinin kılına dokunulmamışken; ne oldu da şimdi Kilis’e roket atıp insanlarımızı öldürmeye başladınız? Sizi kızdıracak bir şey mi yaptık? Yoksa bizi Suriye bataklığına çekmek için bir taktik mi bu?

İki adım geri atın; taşlarınız bizim bahçeye düşmesin, çocuklar ölmesin. Bir kere olursa sizin kabahatinizdir ama 500 kere olunca bizim kabahatimiz oluyor. Ölüm korkusu nedeniyle, insanlar sokağa çıkmaz oldu…
Allah; Kilis’i de, ülkemizi de her türlü kötü niyetten korusun…

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

14 Şubat 2016 Pazar

Kim?

Günaydın dostlar…

Bunu, klasik bir sabah yazısı değil de, bir öğlen düşüncesi olarak görelim.
Televizyon kanallarını izliyorum da, birçok kanal Suriye’ye yapılması muhtemel olan bir kara harekâtından bahsediyor. Hatta bazı kanallara göre bu işleri Suudi Arabistan ile birlikte yapacakmışız…


Emin de bu haberleri duyunca kendi kendine düşünüyor ve düşmanımızın kim olduğuna tam olarak karar veremiyor. Suriye bataklığına bulaşınca bir daha çıkabilir miyiz yoksa kaygan kumda boğulup gider miyiz konusunu hiç bilmiyorum. O konuyu bilmediğim gibi, kime saldıracağımızı da bilmiyorum.

Beşşar Esad ve Suriye ordusu mudur bizim düşmanımız? Amacımız Esad’ı devirmek midir? Eğer amacımız buysa, Esad’ı devirmenin bize ne faydası vardır?

Bilemiyorum. Belki de amacımız YPG ve PYD’ye saldırmaktır. Onların orada çeşitli özerk yönetimler kurma çalışmalarına mı karşıyız yoksa etrafı ele geçirip, Türkmenlere karşı bir etnik temizliğe girmelerinden mi çekiniyoruz? Orada yaşanacak bazı gelişmelerin, yarın buralara örnek olması ihtimali de ayrı bir konu.

Yazarken kendim de inanmıyorum ama belki de amacımız IŞİD terör örgütünü Suriye’den çıkarmaktır. IŞİD ile komşu olmak mıdır bizi rahatsız eden. Sınırdaki bir örgütün, sınırın öbür yanında nasıl faaliyetler içinde olabileceğini defalarca gördük.

Gıcık olduğumuz konu, Rusya’nın Suriye’deki varlığı mıdır? Amacımız Rusya’yı oradan çıkarmak mıdır? Geldikleri gibi, füzelerini de yanlarına alıp giderler.
Asıl derdimiz, Amerika’yı Suriye’den atmak da olabilir. Samimiyetsiz dostlukların ardında yatan gerçek, bizim de bilmediğimiz bir Amerika düşmanlığı mı acaba? Suriye ile sınırı olmayan Amerika’nın bu ülkede ne işi var?

Buldum buldum. Bence düşmanımız İran ve Hizbullah. Bu iki unsurun Suriye’den çıkmasını ve ülkenin toprak bütünlüğünün korunmasını istiyoruz.
Suriye’ye doluşmayan terör örgütü kalmadı. Ilımlısı var, ılımsızı var, istediğiniz her çeşit var. Belki de büyüklerimizin kafasındaki düşünce, ülkeyi bu terör örgütlerinden temizlemektir. Bu örgütler, bu noktada sana dost olurlar, 500 metre ötede sana karşı savaşırlar. Ne yapacağı belli olmayan örgütleri buralardan uzaklaştırmak iyi bir düşünce olabilir!
Bu konulardan çok da anlamayan bir insan olarak; Emin’in düşüncesi Suriye’nin toprak bütünlüğünün korunmasından yana. Bunun dışında kalacak olan hiçbir ihtimalin Türkiye’nin yararına olduğuna inanmıyorum.

Yüce rabbim ülkemizi ve çocuklarımızı düşmanımızın tam olarak kim olduğunu bilmediğimiz bataklıklarda savaşa gitmek zorunda bırakmasın. Bu çocukları pul gibi zarflardan sökerek biriktirmedik. Her bir çocuk büyük bir emekle, sevgiyle, maddi, manevi çabayla bu günlere geldi.

Çocukları ailelerinin kucağından alıp al bayrakla sarmadan önce, bir kere daha, bin kere daha düşünmek gerekiyor…
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

4 Eylül 2015 Cuma

Yarın Sabah...

Günaydın dostlar.

Mutlu ama minicik bir hayatın var. Bolluk içinde yüzmüyorsun ama aç da değilsin. Bazıları orta sınıf diyor sana, bazıları da orta sınıfın biraz altı…
İşine gidip geliyorsun, çocuklarını okula yollayabiliyorsun, baba yadigârı evin de var; “Allaha şükür her şeyim var” diye her akşam yatarken şükredip, dualarını okuyup uyuyorsun. Her akşam ailece masanın etrafına oturup çorbanızı kaşıkladığınız anlar, ailenin en mutlu anları. Masa örtüsünün üzerindeki çiçekler bile ayrı bir canlanıyor sanki.


Minicik evinde mutlusun ama sokakta da garip bir huzursuzluk var. Etrafınızdaki ülkeler de “Arap Sonbaharı” denilen bir şeyler yaşanıyor. Korkuyorsun, tedirginsin. Mevsim değişir buraya da soğuklar, karanlıklar gelir mi acaba diye endişelisin. Yönetimden, baskılardan, yaşananlardan çok da mutlu değilsin ama en azından bir düzenin var, alışılmış bir hayatın var. Mükemmel bir hayatın olmasa da, ailenle, yavrularınla mutlusun.

İşler yavaş, yavaş karışmaya başlıyor. Ülke nereden geldiği belli olmayan Suriye âşıkları ile dolmaya başladı. Meğerse Suriye’nin menfaatlerini düşünen ve bu uğurda canını bile vermek isteyen ne çok insan varmış.

Yer, yer çatışmalar başlıyor. Suriyeliler değişiklik istiyor deniliyor ama etrafına bakınca bu kargaşanın içinde Suriyelilerden başka herkesin olduğunu görüyorsun. “Ne oldu bize böyle birden?” diye kendi kendine soruyorsun Nasıl böyle nefret kutuplarına ayrıldık?

Her yer karıştı. Kimin kiminle savaştığı belli değil. Bu coğrafyada yaşayan ne kadar çok örgüt varmış. Hepsinin ayrı hedefleri olan bir sürü örgüt ortalığı cehenneme çevirmeye başladı. Yan komşunun evinin üzerine düşen bomba için ne diyeyim bilemiyorum. Hepsinin mekânı cennet olsun. Yaşıyor musun öldün mü belli değil. Yaşadığına mı sevineceksin, 40 yıllık dostlarını kaybettiğine mi üzüleceksin? Kafan karmakarışık.

Yolun karşısındaki kuzenler, tehlikeyi görüp ülkeyi terk ederken sen uyanamadın. İşlerin bu boyuta geleceğini tahmin bile edemezdin. Millet evini, arsasını, bağını, bahçesini para ederken sattı gitti ama sen ülkenden kopamadın. Artık evin sağlam kalsa ne olacak? Bugün değilse yarın piyango sana da vuracak.
Herkes Türkiye sınırına yürüyor. Allah kahretsin. Siz ne yapacaksınız? Evinizi, barkınızı bırakıp siz de mi gideceksiniz? Gitmezseniz öleceksiniz. Giderseniz de oralarda ne yapacaksınız? Yollarda sıcaktan, açlıktan telef olursanız ne olacak?

Bilmiyorum doğru mu yaptınız ama aldınız bir bavul giyeceğinizi elinize, taktınız bileziklerinizi kolunuza geldiniz sınıra. Türkiye’nin sizi almaya niyeti var mı o da belli değil.
Çocuklar sakın yanımdan ayrılmayın. Ceketimi sıkı sıkı tutun sakın bırakmayın. Söyleyemedin çocuklara neden yollara düştüğünüzü. “Türkiye’ye akraba ziyaretine gidiyoruz.” demek zorunda kaldın. “Artık bizim ne evimiz var, ne de bir hayatımız; her şeyimiz bu bavulun içinde.” diye nasıl söyleyebilirdin ki?
Günlerdir aç, susuz sıcağın altında bekliyorsunuz ama üzülmeyin, Türkiye sizi mutlaka alacaktır. Bugüne kadar kimler geçmedi ki o tellerden. Türk insanı sizi orada bırakamaz. Yüreği elvermez. Belki yarın, belki yarından da yakın muhakkak o telleri geçeceksiniz.

Çıktınız tellerin arasından ama kız yok. Kucaklayıp telin öbür tarafına verdikten sonra yok oldu. Allah’ım kızım yok. Allah’ım kızım nerede? Oğlum ablan nerede? Dostlar, arkadaşlar, kardeşler yardım edin, kızım yok. Asker ağabey ne olur kızımı bul. Kızım nerede? Polis amca, kızımı gördün mü? Kalabalıkta bir yerdedir, şimdi çıkacak karşıma. Yüce rabbim kızımı sen koru.

Kızım nerede? Kargaşa esnasında muhtemelen yolun öbür tarafında ki kampa girdi. Çıkıp kızımı aramam lazım ama dışarı bırakmıyorlar. Allah’ım delireceğim kızım nerede? “Ne olur bırakın, öbür tarafa geçip kızımı aramam lazım.”
Akşam oldu, “Artık hiç çıkamazsın” diyorlar.

Gözlerim sonuna kadar açık. Bitmez bu gece. Allah’ım, bu akşam kızım sana emanet, ben koruyamadım ne olur sen kızımı koru. Hadi hava aydınlansın artık, yarın sabah ilk iş kızımı aramam lazım…
Allah kimseyi evini, yurdunu terk edip, tel örgülere, açlıklara, sefaletlere, cam silmelere, saldırılara, kaçırılmalara, tecavüzlere, cinayetlere, itilip, kakılmaya mecbur bırakmasın…

23 Temmuz 2015 Perşembe

Hiçbir Şey Bilmiyorum...

Günaydın dostlar.

Bütün bu yaşananlar bir kez daha bana hiçbir şey bilmediğimi gösterdi. Öyle bir dünyada yaşıyoruz ki, 20 yaşında bir çocuk üzerine bombaları bağlayıp, gidip masum insanları öldürmek için kendini havaya uçurabiliyor.
Neden yapıyor bunu? Belki dini duygularla, belki ırkçı duygularla, belki de verilen uyuşturucuların veya hapların etkisiyle yapıyor. Ben bu işlerden anlamıyorum ama hangi kitapta gidip masum insanları havaya uçurmanın mubah olduğunu yazdığını da merak ediyorum. Unutmayalım ki, her görüşü bizle aynı olmayan insan bizim düşmanımız değildir.


İnsanlar bir şekilde bu işi yapmaya ikna ediliyor ve bir hedefe ulaşmak için düğmeye basılıyor. Ben işte o hedefi merak ediyorum. Amaç korku salmak mıdır? Son zamanlarda sınırlarda bir iki zorluk çıkardığı için Türkiye’yi cezalandırmak mıdır? Kobani’de kaybedilen savaşın intikamını almak mıdır? İnsanları bir birine düşürüp bir iç savaş çıkarmak mıdır? Siyasi bir takım nedenlerle mi bu işler yapılıyor? Hepsi mi? Hiçbiri mi? Cevabım yok. Hiçbir şey bilmiyorum.

Terör örgütlerinin lunaparkı haline dönen Orta Doğu’da kim kimle savaşıyor, kim kimle dost hiçbir şey anlamıyorum. Amerika ve koalisyon uçaklarının bazı terör örgütlerini bombaladıkları yazılıyor, çiziliyor. Gerçekten de böyle olduğunu biliyor muyuz? Kim bilir belki de bizim Amerika’nın düşmanı diye bildiğimiz terör örgütleri, aslında Amerika’nın yarattığı, desteklediği ve oyunun bir parçası olan gruplar olamaz mı?

“Işid, kesinlikle Amerika’nın düşmanıdır” diyebilir misiniz? Dostu olamaz mı? Ayrıca bu coğrafya öyle enteresan bir bölge ki; kimin dost, kimin düşman olduğu akşamdan sabaha da değişebiliyor. Ben her zaman gerçekten ne olduğunu çok merak ediyorum.

Sık sık büyük resmi gören bir üst güçten söz ediliyor. Kimdir bu üst güç? Amerika’mı? Yoksa diğerleri mi? Belki de hepsi bir araya gelip planlıyorlardır bunları. Ben başkan Obama’nın veya diğerlerinin bu üst güç masasında oturduklarını düşünmüyorum. Dünyayı yöneten başka menfaat gruplarının bu tip yapılanmaları planladığı görüşündeyim.

Sokaktaki her insan gibi Emin’in de birçok konu hakkında düşünceleri var ama gerçekten ne olduğunu hiçbirimizin bildiğini düşünmüyorum. Aylardır askerlere ateş açmayan PKK bir anda askerlere saldırmaya başlıyor. Bir anda Ceylanpınar’da polis memurları şehit ediliyor. Bunun emrini kim veriyor? Böyle bir emir her yerden geliyor olabilir. Yaşadığımız dünyada hiçbir alternatifi göz ardı edemeyiz. Dost görünen düşmanlar da, düşman görünen dostlar da böyle bir emir vermiş olabilirler.
Kendi ülkemiz de dâhil olmak üzere hiçbir grubun kimle dost, kimle düşman olduğu hakkında çok net bir şey söyleyemiyoruz. Bir takım müsamahalı tavırlar bizlere bir takım fikirler veriyor ama gerçekte hiçbir şey bilmiyoruz.
Oyunlar oynanıyor, insanlar ölüyor. Müslümanlar ölüyor. Dünyanın neresine bakarsanız bakın, her yerde Müslümanlar ölüyor. Yıllar önce Batılılar tarafından bilerek başlatılan mezhepsel çekişmeler bugün dahi büyüyerek devam ediyor. Bir Allah’ın kulu da çıkıp da, “Biz öldükçe dünyanın diğer milletleri rahat yaşıyor” demiyor.

Irkçılığın, mezhepçiliğin ve din sömürüsünün son bulduğu bir dünyada yaşamak istiyoruz ama görülüyor ki, şimdilik çok şey istiyoruz. Kim bilir belki bir gün hayallerimiz gerçek olur.

Geçen gün sosyal medya ortamında dolaşan çok ilginç bir söz gördüm. “Birileri size gelip de dünyadaki bütün savaşlar bitecek ama bundan sonra da hiç internet olmayacak dese kabul eder misiniz?” yazıyordu. Ne dersiniz? İnternet gitsin; savaşlar bitsin mi?
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…  

5 Haziran 2015 Cuma

Suriyeli Dostlarımız...

Günaydın dostlar.

Daha önceki yazılarımda da zaman zaman belirttiğim gibi CCI’da çalıştığım dönemlerde en severek gittiğim ülkelerden biri Suriye’ydi.  Sizlerin tecrübeleri nasıldır bilmiyorum ama Suriye’nin modern ve samimi ortamında ben her zaman çok güzel ağırlandım. Kaldığım oteller de, gittiğim restoranlar da, dolaştığım sokaklar da, hepsi çok keyifliydi.
 
Şimdi Suriyeli komşularımızın birçoğu artık kendi ülkelerinde yaşayamıyorlar. Ellerine alabildikleri bir minik çanta, iki don, bir fanila ile yollara düştüler. Sıcacık evlerini, yurtlarını, vatanlarını bir daha hiç dönmemek üzere terk ettiler. Ölmemek için Türkiye, Ürdün, Irak gibi ülkelere sığındılar. Hadi Türkiye ve Ürdün’ü ayrı bir yere koyalım ama durum o kadar kötü ki insanlar yaşama şansları bir milim daha yukarıda olabilir diye Irak gibi 70 türlü örgütün cirit attığı, hiçbir devlet otoritesinin olmadığı topraklara sığınmak zorunda kaldılar.
Bu kardeşlerimizin büyük bir bölümü şu anda Türkiye’de yaşıyor. Sayılarının 2 milyondan fazla olduğundan söz ediliyor. Zaten kendi zar zor geçinen ve fakiri çok olan bir ülke için bu kadar yüksek sayıda misafir ağırlamak hiç te kolay bir iş değil.

Bu büyüklükteki bir insan topluluğunu kamplarda tutmanız da mümkün olmadığına göre birçoğunu sokaklara salmak zorunda kaldık. 20 civarında il ve ilçemiz Suriyeli akınından hem maddi olarak, hem de manevi olarak çok kötü etkilendiler. Bazı kasabalara, o kasabanın nüfusundan daha çok Suriyeli gitti.

Suriyelilerin ülkemizde yaşamasından kaynaklanan bütün zorlukları biliyorum ve söylenenlerin hepsini haklı buluyorum. Sığınanlar olduğu gibi, gittikleri yerleşim merkezlerini birbirine katanlarda var bunları da biliyorum. 100 liralık işin artık 30 liraya yapılıyor olmasından tutunda, Suriyeli korkusu yüzünden insanların geçmeye çekindiği sokaklara kadar, her türlü gerçekle her gün yüzleşiyoruz.
Karşımızdaki her kim olursa olsun yaşanan her türlü tacize karşı kendimizi korumak en doğal hakkımızdır. Buna kimsenin diyecek bir sözü olamaz ama yaşanan trajik tablo karşısında birazcık empati yapmayı da unutmayalım.
Suriyelilerin evlerini terk etmesine neden olan gelişmeleri hepimiz biliyoruz ve bunları sabaha kadar tartışabiliriz ama benim bu sabah ki konum işin insani boyutu. Nedeni ne olursa olsun, ölmemek için evini terk etme hissini ancak yaşayan bilir.

Allah, kimseyi böyle bir durumda bırakmasın. Yanına alabileceğin 3-4 parça giyecekle ve sırtında taşıdığın hasta annenle, çoluk çocuk yollara düşmek hiçbir insanın yaşamaması gereken bir acıdır. Sebep olanlar her iki dünyada da bunların hesabını verirler bir gün.

Açlığı, sefilliği, tacizi, tecavüzü, horlanmayı, itilip kakılmayı, dolandırılmayı, sokaklarda yatmayı ister miydi bu insanlar? Birçoğunun normal bir hayatı vardı. Acımasız hayat onları yuvalarından etti, sokaklara mahkum etti.
Sebebi her ne olursa olsun, her kim neden olmuşsa olsun, kökenleri her ne olursa olsun bu insanlar şu anda burada ve bizim misafirimizler. Kimse isteyerek yanına bir çanta ve bir koyun alarak kendini mayınlı tarlaların ortasında bulmak istemez.

Ben, Suriyelilerin hallerine çok üzülüyorum ve bu mübarek Cuma gününde Allah kimseyi can korkusuyla evini, yurdunu terk etmek zorunda bırakmasın diye dua ediyorum.
Sokakta kartonların altında yaşamaya çalışan o aileyi gördüğünüzde, onlarında geçmişte Suriye’de bir yerlerde bir evi olduğunu unutmayın. Düşmez kalkmaz bir Allah. Doğan güneşin yarın ne getirip, ne götüreceği hiç belli olmaz.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

23 Şubat 2015 Pazartesi

Duygusal Değil Gerçekçi Olalım...

Dün sabahki operasyonun ardından 50 çeşit yorum yapılacak ve herkes yaşananlardan kendi açısından yararlanmaya kalkacak ama kimse bu olayı politika malzemesi yapmasın.

Süleyman Şah Türbesine yapılmış olan operasyon, son günlerde bir türlü gündemden düşmeyen iç güvenlik yasa tasarısı konusunu ikinci plana atmak için tam da bu zamana denk getirilmiş olabilir mi?
 
Tabi ki olabilir ama ben böyle bir operasyonun daha önceden planlanmış olduğunu düşünüyorum. En azından inşallah öyledir diyorum.
Bin bir türlü tehlikeli unsurun cirit attığı topraklarda, hiçbir türlü insanın bize bulaşmamış olması da ayrı bir konu. Uçan kuşa saldıran örgütlerin bize saldırmaması büyük bir şans. Operasyon, bu grupların bilgisi ve onayı ile yapılmış bir değiş tokuş operasyonu olabilir mi? Tabi ki olabilir.

Bu tip ihtimalleri yarın sabaha kadar sıralayabiliriz. Bütün bu ihtimallerin veya aklımıza bile getiremeyeceğimiz ihtimallerin ışığı altında bile ben yapılan işin doğru bir iş olduğunu düşünüyorum.

 Toprak kaybı, itibar kaybı, gibi konuların hepsinin farkındayım, yaşananları bir askeri başarı olarak nitelendirmek te çok zor ama gerçekçi olmamızda da yarar var. Arkadaşlar, bu türbenin bulunduğu yer İsviçre’de ki Leman Gölü’nün kıyısı değil. Dünyanın en acımasız örgütlerinin cirit attığı, hiçbir devlet otoritesinin olmadığı, derdini anlatacak adam bile bulamayacağın, Suriye’de ki bir toprak parçası.

Dört tarafı kuşatılmış, orada bulunan askerlerin her an ölüm ile burun buruna yaşadığı bir toprak parçası. Neymiş efendim, biz müdahale edermişiz. Edersin ama senin müdahalen seni korkunç bir bataklığın içine çekmekten başka bir işe yaramaz. Oradaki 40-50 askeri de kurtaramazsın.

Tarihsel değerler, manevi değerler hepsi tamam ama bu toprak, bulunduğu yer itibarı ile her zaman Türkiye’ye sorun yaratabilecek bir mevkidedir. Suriye’de ki sorunların daha çok uzun yıllar bitmeyeceğini de düşündüğümüz zaman, her ne maksatla yapılırsa yapılsın, ister danışıklı döğüş olsun, ister olmasın operasyonun haklı nedenleri vardır.
Yeni belirlenen, Türkiye topraklarına 200 metre mesafedeki alan bu günler için daha iyi bir alternatif olabilir. İleride bir gün Suriye’de hayat normale dönerse, durum yeniden gözden geçirilir. Ayrıca unutmamak gerekir ki, bu türbe daha önce de taşınmış. Şu anda bulunduğu yerde orijinal yeri değildi.
Emin’in naçizane görüşü (her ne nedenle yapılırsa yapılmış olursa olsun veya zamanlaması manidar olsun veya olmasın), her ne kadar yaşananlarda içimizi sıkan bir his olsa da, bu operasyonun bu aşamada gerekli bir gelişme olduğu yönündedir. Bu konuda huzursuz ve mutsuzuz ama yenildik, kaçtık edebiyatı yapmamıza da gerek yok. Orada ölecek askerlerin ve onları korumaya giderken ölecek askerlerin vebalini kimse taşıyamazdı.

Sınırlarımıza yapılacak bir saldırıda vatanı korurken ölmekle, dünyanın en tehlikeli topraklarının ortasında, dört tarafı kuşatılmış yaşarken ölmek aynı şey değil. Türkiye’den 50 km uzakta korunması çok zor bir alanı 40-50 tane askerin savunması imkânsız.

Bugüne kadar oraya kimsenin saldırmamış veya saldıramamış olmasına şükredip, bu tip konuları politika malzemesi yapmaktan vazgeçelim. Askerler ölseydi, bu seferde, aylardır neden boşaltmadınız derdik…

16 Haziran 2014 Pazartesi

Nasıl Gidebiliyorlar?

Bu sorunun cevabını gerçekten de çok merak ediyorum. Bu insanlar, dünyanın çeşitli yerlerinden kalkıp, bütün silahlarını, cephanelerini alıp, bir yerlere savaşmak için nasıl gidebiliyorlar?


Amerika’da ve Avrupa’da, bir yerlerde cihat çağrısı olsa da gitsek diye bekleyen, günlük hayatlarının fazla rahat olmasından bunalmış, macera arayan, kendini lüzumlu hissetmek isteyen binlerce genç çocuk var. Bunların bir kısmında da, büyük bir silah ve adam öldürme merakı var.

Bu insanlar kimlerle irtibat kurarlar, buralara nasıl giderler, bu konuyu hiçbir zaman anlayamadım. Bütün silahlarını, cephanelerini toplayıp tarifeli uçakla Suriye’ye veya dünyanın başka bölgelerine gittiklerini düşünmüyorum. Deniliyor ki, “Türkiye üzerinden, Suriye’ye geçtiler”. İyi güzelde, Türkiye’ye kadar nasıl geldiler?

Amerika gibi bir ülkeden, bu insanlar bu kadar silahla nasıl dışarı çıkabiliyorlar? Kimse, bunlara “hop kardeşim sen nereye gidiyorsun” demiyor mu? Bunları örgütleyen ve de bir şekilde savaş mekanlarına ulaştıran birilerinin olduğu kesin. Kimle buluşurlar, nereye giderler, hepsi bir muammadır.

Bizim Amerika’da yaşadığımız dönemde, zengin bir Türk doktor çocuğunun, Müslümanlar için savaşmak için Bosna’ya gittiğini duymuştuk. Birileri çocukcağızı kandırmış ve gitti orada çok kısa bir süre sonra öldü. Amerika, Avrupa doğumlu zengin Müslüman çocuklarını hedef seçiyorlar ve kısa bir beyin yıkama sonrası, çocukları istedikleri her yere gönderiyorlar.

Örnek olarak Suriye’de ki iç savaşa baktığınız zaman, otoriteye karşı savaşanlar arasında Suriyeli yok gibi bir şey. Hepsi bir yerlerden gelmiş. Bu insanlar nasıl gelir, nasıl organize olurlar ve de geldikleri ülkeler, bunların ülkeden çıkmasına nasıl müsaade eder ben anlamıyorum.

Bugün örgüt demek, savaş demek, para demek. Bu tip organizasyonların, örgütlerin arkasında büyük bir mali güç de olması gerekiyor. İnsanlar bankaya azcık bir para yatırsa uluslararası sistem hemen “nereden buldun” demeye başlıyor. Hal böyleyken, bu örgütlerin yaşamasını ve savaşmasını sağlayan para trafiği nasıl yönetiliyor? Arkasında çeşitli devletlerin desteği olmayan örgütlerin bu işleri başarması çok mümkün gözükmüyor.

Bizim hiç haberimiz olmuyor ama zaman, zaman güneydoğudan gidip bu örgütlere katılıp, ölen çocukların cenazeleri geliyor yurda. Sessizce defnediliyorlar. İşin en acı yanlarından biride, İslamiyet gibi bir din, dünyanın gözünde bu terör örgütleri ile temsil ediliyor.

Bugün artık her şeyin taşeronlaştığı dünyamızda, savaşlarda bu furyadan nasibini aldı. Paran varsa, silahlı, eğitimli, savaşacak adam çok. Biz spor takımlarındaki devşirme oyuncular doğru mu, yanlış mı diye tartışırken, artık savaşlar devşirme ordularla kazanılıyor.

Kimse zannetmesin ki, bu tip silahlı örgütler, gelecek, savaşacak, ölecek sonrada işi bitince çekip gidecek. Tam tersine, bulundukları yerde yerleşiyorlar ve de büyük bir güç kazandıkları için onları oradan oynatmak pek de mümkün olmuyor.
Çok inanarak yazmasam da, umarım bu savaşlar, mezhep çatışmaları, dini savaşlara alet etmeler bir gün son bulur. Suriye’ye ve Irak’a gitmiş bir insan olarak çok iyi biliyorum ki, güzelim şehirler harabeye döndü. Bu topraklardaki insanların, çileleri hiç bitmeyecek mi, çocukların ağlamaları hiç durmayacak mı?