Nefret etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Nefret etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Ocak 2018 Pazartesi

Küs Olduklarım...

Günaydın dostlar…

“Bayramlarda küslük olmaz” veya “Bayramlarda küsler barışır” sözlerini hepimiz duymuşuzdur. Gerçekten de küs olmak, bayramların ruhuna uymayan bir durum. Bayramlarda küslük olmaz da, yeni yılın ilk gününde olur mu?
Ben, yeni yılın da küslükleri bitirmek için çok uygun bir zaman olduğunu düşünüyorum. Şimdi herkes otursun ve bütün küs olduklarının listesini yapsın. Sonra da onları, hemen barışabileceklerim ve orta vadede barışabileceklerim diye iki gruba ayırın.


Hemen barışılacaklarla başlayıp, en barışılacak olanını hemen arayalım. Tamam, aramak konusunda ısrar etmeyeceğim, WhatsApp veya Facebook da olur. Yeter ki siz bir el uzatın. Böyle bir çabaya karşı taraf da karşılıksız kalamaz. Karşılık vermezse, anlarsınız ki o kişi hemen barışılacaklar kategorisinde değilmiş. Orta vadede bile değil, onu hemen uzun vadede barışabileceklerim grubuna atın.

Çok da detaylarını bilmediğim hadisler konusunda ahkâm kesmeyeceğim ama ben dinimizin küs kalmaya sıcak bakabileceğine inanmıyorum. Bütün detaylarını toplumun huzuru ve mutluluğu üzerine kurmuş olan yüce bir din, bireylerin birbirleri ile küs kalmasına sıcak bakamaz. Hele hele karşılıklı kin tutmak, nefret beslemek hiç olacak bir iş değil.

Kin ve nefretin olduğu bir toplumda mutluluk, kardeşlik ve beraberlik mümkün değildir.

Bu sabah neden bu konuya taktım bilmiyorum ama yeni yılın yeni başlangıçlar için iyi bir fırsat olduğunu düşünüyorum. Küslükleri bitirmek de, bu başlangıçların en güzellerinden biri olurdu. Unutmayın ki, Sezen Aksu ve Yıldız Tilbe bile barıştı. 25 yıllık uzun bir zamandan sonra, onlar bile barışabiliyorsa, biz de yapabiliriz diye düşünüyorum.

“Evrankaya, sabah sabah bir araba laf ettin, sen küs olduklarınla barıştın mı?” dediğinizi duyar gibiyim. Ben de kendi listemi düşündüm ama listemde hiçbir kimse yok. Birileri bana küsmüş ise, bundan da haberim yok.
Küs olduğunu düşünen sevgili dostlarım, arkadaşlarım varsa, onlara hemen bildirmek isterim ki, ben size küs değilim. Herhangi bir tartışmadan veya fikir ayrılığından dolayı, benim küsebileceğimi sakın düşünmeyin. Ben bu iki konuyu çok iyi ayırabilen bir insanım.

Elektriğiniz tutmaz, çok da bir arada olmak istemezsiniz; bu ayrı bir konu. Nadiren de olsa, rastlaşınca selamlaşırsınız. Benim açımdan, bu durumda bir sorun yok. Elektriğimizin uyuşmadığı veya negatif elektrik yayan insanlardan uzak durmak, ayrı bir konudur. Bu durumu küslük sayamayız. Küs olmayacağız diye, herkesle de görüşmek zorunda değiliz.

Yay burçları iyi niyetli insanlardır. Biz kolay kolay kimseye küsmeyiz. En fazla 24 saat soğuk yaparız. Küsmek bünyemizde yok. Aramızda, “Ben aylarca, yıllarca küs kalabilirim” diyen yay burçları varsa, onların da yorumlarını görmek isterim. Bu satırları yazarken de, “Acaba en güzel hangi burç küsebiliyordur?” diye de ayrıca düşündüm.

Hayat kısa, hiç kimsenin yarının garantisi yok. Bu kısa yaşamda, yıllarca küs kalmanın da bir anlamı yok. Zaman her şeyin ilacı, o gün çok önemliymiş gibi görünen nedenler, bugün çok komik olabiliyor.
Yeni yılın ilk sabahında yeni bir başlangıç yapalım. Hadi hemen listenizi çıkarın ve ilk olarak kiminle barışacağınıza karar verin. Bakalım en büyük barışmayı kim başarabilecek. Bugün barışmazsanız, yarın barışacak kimse bulamayabilirsiniz…

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

2 Mart 2016 Çarşamba

Kimseyle Küs Kalma...

Günaydın dostlar…

Bugünlerde etrafımda çok fazla küs insan var. Herkes birbirine küs. Ben her zaman küs olabilmenin de önemli bir özellik olduğunu düşünmüşümdür. Herkese küsemezsin. Küsebilmek için, karşındaki insanın küsmeye değebilecek bir insan olması gerekmektedir. Değer vermediğin bir insandan en fazla uzak durursun.
Saçma sapan bir yere giden bir söz veya gereksiz inatlaşmalar, bizim topraklarda küsme tiyatrosunun başaktörleridir. Bir de Allah var, gururlu insanlarızdır. Yorganı yakıp, kıçımız açık uyumaya bayılırız.


Yay burçlarının çok fazla küsme âdeti yoktur. Fabrika ayarları, insanlarla iyi geçinmek ve samimi davranmak üzerine kurulmuş olan yaylar, küsme işini çok fazla beceremezler.

Düşünüyorum da, bütün hayatım boyunca küstüğüm insan sayısı 10 olmamıştır. Şu anda da küs olduğum bir kişi bile yok. Ben kimseye küs değilim ama bana küs olanlar varsa onu da bilemiyorum.

Bana küs olduğunu düşünen arkadaşlarım varsa, lütfen bana yazsınlar, çizsinler hemen barışalım. Her akşam, yaşananlara ağlayacak kadar bile bilgisi olmayan şehit çocuklarını izlediğim bir ortamda, ben kimse ile küs kalmak istemiyorum. Bu günlerde, en çok yazdığımız, çizdiğimiz iki cümle; “mekânı cennet olsun” ve “Allah rahmet eylesin” iken, ben kimseye “sana küsüm” demek istemiyorum.
Bizim, toplum olarak beceremediğimiz bir diğer konu da, küs olmakla, görüşememeyi birbirinden ayırabilmek konusudur. Görüşebilmek veya görüşmeyi istemek çok farklı bir konudur. Öyle insan vardır ki, elektriğiniz çok fazla tutmaz ve görüşmek istemezsiniz, bu durum da küs olduğunuz anlamına gelmez.
Bazı insanlarla da, çok görüşmek istediğiniz halde görüşemezsiniz. Hele de İstanbul gibi bir şehirde yaşıyorsanız, bir kere eve girdiniz mi, bir daha hiçbir kuvvet sizi dışarı çıkaramaz.

Bugünlerde sevdiğimiz insanları çok sık kaybeder bir duruma gelmiş olmamız da, insanlarla küs kalmamamız gerektiğinin en büyük nedenidir. Her kaybettiğimiz insan, giderken yaşamımızın sevdiğimiz parametrelerinin küçük bir parçasını da yanında götürüyor.

Geçen akşam Fener maçını izledim, kazanınca mutlu da oldum ama maç boyunca sık sık rahmetli Burhan’ın da bu maçları ne kadar çok sevdiği aklıma geldi. Burhan’ın aramızdan ayrılışı, benim için işin önemini ve keyfini azalttı. İnsanın içine, “yalan dünya Fener kazansa ne olur, kazanmasa ne olur” gibi bir his geliyor.
Sıcakkanlı insanlar olarak, küsme konusunda çok başarılıyız. Sevgili babam, saçma sapan bir laf yüzünden 30 sene boyunca kız kardeşiyle konuşmadı. Şimdi, kimseyi tanımadan yatarken, o günler aklına geliyor mudur acaba? Karadeniz inadının yarattığı 30 koca yıl. Geçmiş, gitmiş bir daha telafisi olmayan 30 yıl. Aslında Karadeniz insanının siniri çabuk geçer ama inadı bitmez.
Kimsenin yarını garanti değil. Henüz yaşlarımız çok büyük olmamasına rağmen, lise yıllarından bile sürekli birilerini kaybediyoruz. Facebook arkadaş listem artık bizlerle olmayan sevdiklerimizle dolu. Şimdi herkes oturup küs olduğu insanları teker teker düşünsün. Bir gün seyahat vakti geldiğinde, bavulunuzu küslüklerle doldurarak kendinize de, kalbinize de yük etmeyin.

Bu kadar kin, nefret ve küslüğün pazarlandığı bir ortamda, “küs olmayın,” demenin çok kolay olmadığının farkındayım ama yıllar boyu süren küslüklerinin, kimseye bir yararı olmadığını da hiç aklınızdan çıkarmayın.

Küs olduğunuz insan, yarın yanınızda olmazsa çok üzülürsünüz. O gün geldiğinde isteseniz de barışamazsınız.
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

11 Ekim 2015 Pazar

Menfaat...

Günaydın dostlar.

Dün 95 kardeşimizi kaybettik, yüzlerce de yaralı var.
Bugün ne yapıyoruz? Herkes bir suçlu arıyor ve yaşananları bir örgüte veya bir gruba bağlamaya çalışıyor. Bu kadar uğraşmamıza hiç gerek yok. Suçlu belli. Ne zaman pis bir iş olsa, ne zaman kan ve gözyaşı olsa altından hep aynı isim çıkıyor; menfaat.


İnsanlarımızı Türkçülük veya Kürtçülük öldürmedi. Onların ölümünden sorumlu olan şahıs menfaattir. Irkçı söylemler sadece kullanıldılar. Menfaatin menfaati için Türkçülük de kullanıldı, Kürtçülük de.

“Barış” kelimesi bu topraklarda herkesi rahatsız ediyor ama bu işe en çok bozulan da menfaat oluyor. Yıllardır birbirlerini sevemediler. Arlarındaki nefretin yakın bir gelecekte bitebileceğine de inanmıyorum. Öyle zor bir kelime ki, hiç kimsenin işine gelmiyor.

Binlerce yıldır yanımızda, aramızda olan menfaatin çok da sağlam bir bünyesi var. Ne yaşlanıyor, ne hasta oluyor, ne de ölüyor. Maşallah her daim sapasağlam ayakta duruyor.
Dünyanın her yerinde yaşamakla beraber, bu toprakları daha çok seviyor. Nasıl bir sevgiyse; bize kanı kaynadı. Dibimizden ayrılmıyor. Biz menfaatin kirli icraatları ile yaşamaya alışkın bir toplumuz.
Aynı zamanda çok da cimri bir yapısı var. “Hep bana hep bana” diyor başka da bir şey demiyor. 3 kuruşluk bir alet alınmadığı için asansörde işçilerimizi kaybetmedik mi? Cimri menfaat parasına kıyamadığı için, insanlarımız hayatlarını kaybettiler.

Para harcamaktan korktuğu için, 301 madencimizin diri diri toprağa gömülmesine sebep olmadı mı? Toprak altı su haritalarını gereksiz bulduğu için, madencilerimizin toprak altında suda boğulmalarına neden olmadı mı?

Gazetelere, gazetecilere saldıran, onları döven hapse attıran menfaatin ta kendisidir. İdeolojiler ve diğer değerler, sadece kullanıldıkları ile kalırlar.
Bu kadar büyük acıların yaşandığı bir günde Fenerbahçe ve Galatasaray taraftarlarının basketbol maçında birbirleri ile didişmesi de, menfaatin yarattığı kör kutuplaşmaların neticesidir.
Menfaat yüzünden bakımı yapılamayan belediye otobüsü daha dün Ankara’da birçok insanımızı katletmedi mi? Freni patlayan kamyonlar, dümeni kitlenen gemiler, teknik arıza yaşayan uçaklar, kabak lastiklerle ortada dolaşan araçlar; hepsi ama hepsi menfaatin ürünleridir.

Dün bütün gün evde olduğum halde, bana “Geldik evde yoktunuz.” diye mesaj atan kargo dağıtıcısının aklını çelen de yine menfaattir. Cumartesi sabahı, Şaşkınbakkal’ın kalabalık sokaklarına girmemesini öğütleyerek onu kandırmıştır.

Dostlar, menfaat her işin içinde ve her zaman aramızda. Onu bunu suçlamayın. Bütün bu işlerde tek sorumlu menfaattir. Bazen kılık kıyafet değiştirerek; fayda, yarar gibi isimler altında da dolaştığı bilinmektedir.
Bu toprakların iklimi ona çok iyi geliyor. Demin aradım konuştum, buradan hiçbir yere gitmek istemediğini belirtti.

Unutmayalım ki, bizler menfaatin arkadaşlığını kaybetmemek için, kardeşini, çocuklarını, torunlarını öldüren bir milletin torunlarıyız. Menfaat bizi sevmesin de kimi sevsin?
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

16 Haziran 2015 Salı

Kim Gitsin?

Günaydın dostlar.

Yok, yok Turabi değil, tabi ki Volkan Demirel gitsin.
Zaten futbolculuk dışındaki bütün yönleri çok tartışamaya açıkken, bu sene kaleciliğinin de dibe vurması bardağı taşıran son damla oldu. Durum bu haldeyken, Fenerbahçe’nin bu seneki başarısızlığında büyük pay sahibi iken, Volkan Demirel’i tutup, gelecek vaat eden Mert Günok’u göndermek nasıl bir düşüncedir ben anlayamıyorum.


Fenerbahçe’nin iki kalecisi de bu sene iyi bir sezon geçirmedi. Volkan gelmiş 35 yaşına ve halen 40 yaşına kadar oynayacağım diyor. Kimse oynamana mani değil ama lütfen artık Fenerbahçe’de oynama. Git bahçende çimde kendini sağa sola atma çalışmaları yap.

Yedek beklemekten körelen Mert’e artık bir şans verilmesi gerektiğini düşünürken, kulüpten yapılan açıklamada Volkan’ın kalacağı, Mert’in gideceği yönünde bir bilgi paylaşılmış. Çok doğru bir karar olmuş! 26 yaşındaki bir kaleciyi gönder, her sene yaşanan uyurgezerlikleri iyice artmış olan Volkan’ı takımda tut.

Neden? Başkan, Volkan’ı manevi oğlu ilan etmiş de ondan. Tek adam yönetimlerinde bu gibi durumların sık sık karşımıza çıkıyor olması artık hiçbirimizi şaşırtmıyor.
Ülkedeki büyük Fenerbahçe nefretinin en büyük parametrelerinden biri de Volkan’dır. Bu kadar nefreti üzerine çeken bir oyuncunun takımı da negatif bir şekilde etkilediğini düşünüyorum.
Galatasaray’ın bu sene şampiyon olmasının en büyük nedeni neydi? Muslera. Hem de açık ara en büyük faktör. Oturun ve bu iki kalecinin saha içi ve saha dışı bütün parametrelerini birbirine mukayese edin. Çıkaracağınız sonuçların çok net olacağından eminim.

Başka kim gitsin?

Tabi ki Emre Belezoğlu. Yaşı 35 olmuş bir futbolcuya artık bugüne kadarki bütün hizmetleri ve yarattığı nefret için teşekkür edip, yolları ayırma zamanıdır. Senede 3 tane 90 dakika maç çıkaramayan, sık sık sakatlanan bir oyuncu takımın da dengesini bozuyor.
Emre olmazsa takım ileri gidemiyormuş. 25 milyonluk bir camianın takımı, 35 yaşındaki Emre olmadan ileri gidemiyorsa, ileride çoğalamıyorsa, gitmeyelim o zaman ileriye kardeşim. Hep kendi yarı sahamızda oynayalım. Zaten ileri gidince de sanki gol atma rekorlarını altüst ediyoruz.

Top oynuyorsun ve yanında bütün stadın yuhaladığı bir arkadaşın var. Her pas attığında statta bir uğultu başlıyor. İnsanoğlu ister istemez etkilenir ve maçın doğal akışından kopar. Emre, bu durumdan besleniyor olabilir ama başkaları da farklı etkilenebilir.

Etrafı kutuplaştıran ve nefreti körükleyen insanları tutmuyorum. Bunların Fenerbahçeli olmaları hiç fark etmez. Artık bu iki oyucunun hırçın tavırlarını ve diğer kışkırtıcı hareketlerini alıp gitme zamanın geldiğine inanıyorum.

Neden gidemiyorlar? Gidemiyorlar, çünkü sevgili başkanımız ülkenin en çok nefret ettiği 2 ismi, manevi evlatları ilan etmiş. Takımda o kadar isim varken, sen en çok bunlara sahip çıkarsan, onlarda her zaman yaptıklarını yapmaya devam ederler…
Aziz Yıldırım, Volkan ve Emre, bu 3 isim gitse, ülkedeki Fenerbahçe nefreti de en az %80 azalır.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…


22 Mayıs 2015 Cuma

Yetki Bende Olsa...

Günaydın dostlar.

Yetki bende olsa ilk kovacağım isim Aziz Yıldırım olurdu. Ortalığı kutuplaştıran, her şeyi ben bilirim düşüncesindeki kibirli insanlardan bıktık usandık artık. Memleket “Fenerbahçe’yi sevenler” ve “Fenerbahçe’den nefret edenler” olmak üzere ikiye bölündü. Orta sınıf diye bir şey kalmadı. Aziz amca, zaten 10-12 yıl kadar önce sen “Ben artık gideceğim, sağlık sorunlarım var” dememiş miydin? Ne oldu? Fenerbahçe ile uğraşırken sağlık sorunların düzeldi mi? Fenerbahçe aşkı da bir yere kadar. Ben artık Fenerbahçe aşkın yüzünden yeteri kadar beton döktüğüne ve gidip evde dinlenme zamanının geldiğine inanıyorum. Al kocaman bir televizyon ve maçları evinde huzur içinde seyret. Yaptığın bütün hizmetlerin için sana çok teşekkür ediyoruz.
 
İkinci sırada kim var? Tabi ki İsmail Kartal. İyi niyetli ve çalışkan olmak büyük bir takım için yeterli olmuyor. Yarın dünyanın sonu gelecekmiş gibi korku içinde bakan bir teknik adamın ekibinden saygı görüp başarıya ulaşması imkânsız bir durumdur. Her ne kadar aralarında tek bir basamak varmış gibi görünse de ikinci adam olmakla birinci adam olmak arasında dünyalar kadar fark vardır.
Sırada Fenerbahçe nefretine en büyük katkıda bulunanlardan bir isim daha var. Emre Belezoğlu. Şirket benim olsa savunmasını dahi almadan yollarım. Neyse tazminatı öderiz. Ayaklarından çok ağzı çalışan insanlar ortalığı germekten başka bir işe yaramıyorlar. Sürekli sakat olan ama maşallah ona buna bağırma enerjisinden hiçbir devirde bir şey kaybetmeyen bu arkadaş sürekli olarak saha dışında böyle bir insan olmadığını söylüyor. Katılıyorum sana güzel kardeşim, bence de saha dışında kal.

Doğru tahmin ettiniz. Sıra da, Fenerbahçe nefretinin yayılması konusunda çok başarılı çalışmalar yapan Volkan Demirel var. Her sezon 3-5 hafta kadarlık bir süre boyunca neden sahada olduğunu unutan bu arkadaşımızın da artık başka bir yol çizme zamanıdır. Bu arkadaşı beklemekten Mert yaşlandı ve köreldi. Volkan emekli olana kadar, Mert çişini tutamayacak hale gelecek. Sevgili Volkan için artık ayrılma zamanıdır. Gidip evinde çimde kayma çalışmalarımı yapar, sitedeki çocuklara kalecilik mi öğretir artık ona kendi karar versin.

Her zaman ne kadar düzgün bir profesyonel olduğundan söz ettiğimiz Dick Kuyt bile. Sene sonunda sözleşmesinin yenilenmeyeceğini öğrenince kıçını kaldırmaz oldu. Herkesten beklerdik ama Kuyt’a bu durumu hiç yakıştıramadık. 3 senedir Türkiye’de ama daha çalım atarak 3 adam geçemedi. Hız desen zaten hiç yok ama tam çalışkan bir görev adamı. Yeni takımında başarılar dileriz.
20 dakika oynasın diye takımda tutulan bir diğer isimde Pierre Webo. 90 dakika oynadığı hiçbir maçta başarılı olamayan Webo yaşını doldurdu da, prim ödemeleri eksik diye düşünüyorum. Artık kendi yaşındaki insanlarla oynarsa takım da, kendi de rahatlar diye ümit ediyorum.

Bu isme belki şaşıracaksınız ama Caner Erkin’den de bıktım usandım kardeşim. Kabiliyeti bir çocuk ama laf dalaşına girmediği bir tek bizim sokağın esnafı kaldı. Aralıksız konuşan ve her maçta takımı eksik bırakma riski olan bir insan. Sürekli itiraz halinde olan bir insan olabilir mi? Her zaman mı sen haklısın kardeşim. Gördüğü bütün kartları fazla konuşması yüzünden gördü. Bir Allah’ın kulu da çıkıp ta bu arkadaşa “Caner yeter artık, her önüne gelene laf yetiştirip durma” diyemiyor mu? Görünen o ki, yıllardır bu işi yaptığına göre kimse bir şey diyemiyor.

Selçuk Şahin hakkında da bir iki kelime etmeden olmaz. İyi niyetli ve çalışkan bir arkadaş ama artık bu yolunda bir sonu olmalı. Kimsenin kıçını kaldırmadığı antrenmanlarda bu arkadaş çalışkanlığı ile her dönem dikkat çekiyor ama daha fazla bir kapasitesi yok. Antrenmanlarda çok iyiyse, orada oynamaya devam etsin.

Son sözüm de Mehmet Topuz için. İki takımı birbirine düşmesine neden olan Fenerbahçe transfer tarihinin en büyük fiyaskolarından bir tanesidir. Yıllardır yiyip içip oturmaktan sağlığı da bozuldu. Kilosu 130 olmadan, Allah korusun başına bir iş gelmeden artık kendine sağlıklı bir yol çizmeli. Kulübede oturmaktan sıraları eskitti. Yeni yaşamında ona da başarılar diliyorum.
Diyeceksiniz ki, “Milos Krasic’i neden yazmadın?”. O zaten yok ki. Nesini yazayım?

Yukarıda sözü geçen tüm amcaların hepsinin 30 yaşının üzerinde olduğunu da ayrıca belirtmek isterim. Futbol takımı mı, düşkünler yurdu mu belli değil.
Tam bu işlerin hepsini tamamlamış yeni takımı kurmak üzereydim ki saat çaldı. Bu işlerin sabah sabah Emin’in yazdığı kadar kolay olmadığını da çok iyi bilenlerdenim ama yine de elimde yetki olsa gönlümden geçen budur.

Bu hayırlı Cuma gününde her şey istediğinizden de daha güzel olsun.
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

20 Nisan 2015 Pazartesi

Dostum...

Günaydın dostlar.

“Senin nasıl ikiyüzlü bir yılan olduğunu zaman içerisinde onlar da görecek.”,
“Bütün söylediklerin kulağıma geliyor; ancak senin gibi korkaklar arkadan konuşur.”,


“Meğerse en büyük düşmanım en yanımdaymış.”,

“Senin birini sevebilmen için ilk önce kalbin olması gerekir.”,

gibi ve bunlara benzer sosyal platform ortamlarında yüzlerce yorum yapılıyor.
Her yer bu şekilde meçhul dostlara, sevgililere yazılan yazılarla dolu. İşin komik tarafı, bu lafı üzerine alınması gereken insan kesinlikle üzerine bile alınmıyordur. Zaten böyle bir düşüncenin kendi ile alakalı olduğunu bilse bu duruma düşmezdi.

Meçhule yazılan yazıları hepimiz her gün okuyoruz ama bu yorumları yapan arkadaşlardan küçük bir ricamız var. Lütfen biraz daha açıklayıcı olabilir misiniz? Sonra biz kendi kendimize iki ile ikiyi toplayıp bir sonuca varmaya çalışıyoruz.

İsim vermek istemiyorsunuz anlıyorum ama en azından birazcık ipucu verin. “Soldan ikinci sokakta oturan sarı saçlı kız, senin nasıl bir yalancı olduğunu dünya âlem biliyor.” gibi bir açıklama hepimiz için daha yararlı olur. En azından ihtimalleri biraz azaltmış oluruz.

İşin komik tarafı; insanlar yanlış sonuçlara ulaşıp, yanlış insanlara tavır yapıyorlar. Birilerinin gıcık olduğuna bizim de gıcık olmamız, bu topraklarda çok yaygın bir davranıştır. Ayrıca olmazsa da küseriz. “Sen o pisliği sevmediğimi bilmiyor musun? Benim en samimi arkadaşım olarak neden gidip onla konuşuyorsun?” diye de sitem ederiz.
Her şeyin doğal gelişeninin güzel olduğuna inanan bir insan olarak, ben dostlukların da doğal olarak gelişeninden yanayım. Kendine dost satın alamazsın. En fazla bir müddet etrafında yalakalık yapacak insanlar bulabilirsin.

En büyük dostunuz zannettiğiniz insanlar, belki de size karşı en büyük nefreti, en büyük kıskançlığı içlerinde besleyen insanlar olabilirler. Bu tip insanlar ellerine geçen ilk fırsatta da hemen kuyunuzu kazmaya çalışırlar.

Bir insana “dostum” diyebilmek ve bir dost gibi güvenebilmek hiç de kolay bir iş değildir. Sevgili yerine koyacağın insanın da her şeyden önce senin dostun olabilmesi önemlidir. Dostun olmayan hiçbir zaman sevgilin de olamaz. Sadece bir müddet güzel vakit geçirirsiniz. O sevdiğin, beğendiğin insan zamanı geldiğinde miğferlerini takıp seninle savaşa gelecek mi? Güneş batıp karanlık çöktüğünde yanında olacak mı, yoksa aşkı, sevgisi, dostluğu sadece güneşli ılık havalar için mi?

Emin, bu konuda her zaman çok şanslı olmuştur. Bir dakika tahtaya vurayım da nazar değmesin. Allah’a şükürler olsun ki “dostum” diyebileceğim insanlar hayatımda çok fazladır. Çok eskilere dayanan 40-50 yıldır hayatımda olan, bir gün dahi dostluklarından şüphelenmediğim insanlar vardır.
Doğal olarak bu çift yönlü bir yoldur. Hayatımda kimseyi satmam veya bilerek sattırmam. İyi günde de, kötü günde de her zaman dostlarımın yanında olmaya çalışırım.

Dostluk bir bağlılıktır, dostluk bir sevgidir, dostluk bir özlemdir, dostluk bir güvendir, dostluk bir beraberliktir, dostluk bir arkadaşlıktır, dostluk bir düşüncedir, dostluk bir anıdır.
Aşk mı? Aşk, her şeyden önce bir dostluktur…

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

16 Nisan 2015 Perşembe

Neden Şimdi?

Günaydın dostlar.

“Neden şimdi?” diye düşünürüm zaman zaman. Günün çeşitli saatlerinde her türlü konu aklıma gelebilir ve beni “neden şimdi” diye düşünmeye zorlar. Kafayı üşütecek derecede yaşananları kendime dert etmesem de, yine de bu kadar gündür yaşanmayan bir şey neden bugün yaşanıyor diye insan kendi kendine düşünmeden edemiyor.
Aylardır kesilmeyen elektrikler son zamanlarda bilhassa da bütün ülkede elektrikler kesildikten sonra sık sık kesilir oldu. Merak ediyorum. Neden şimdi?


13 yıldır iktidarda olan bir parti bugüne kadar başkanlık sistemi için kimseden oy istememişken, bugün seçim hedefleri arasında da belirterek, ille de başkanlık sistemi diyor. Neden şimdi?

12 yıldır tek başına iktidar olmuş ve de meclisten kanun çıkarmakta veya başka icraatları yerine getirmekte hiçbir sıkıntı yaşamamış bir parti bir anda artık bu sistemin yürümediğini ve bu gömleğin bu vücuda dar geldiğini anlatmaya başlıyor. Neden şimdi?

Bugüne kadar %10 barajını geçmekten korktuğu için her seçime bağımsız adaylar olarak girmiş olan bir parti, bu yıl yapılacak olan seçime parti olarak girmeye karar veriyor. Neden şimdi?

1,5 yıldır hemen hemen hiçbir eylem yapmamış olan bir terör örgütü bir anda oraya buraya saldırmaya başlıyor. Nereden, kim, ne amaçla düğmeye basıyor? Neden şimdi?

3 Temmuz süreci de dâhil olmak üzere, o yöreye defalarca gitmiş olan bir futbol takımına en son gidişinde silahlı saldırı yapılıyor. Didişmelerin en yoğun yaşandığı günlerde bile böyle bir olay yaşanmamıştı. Ne değişti? Neden şimdi?
Hazır futboldan söz etmişken hemen yazayım; Metin Oktay’lar, Can Bartu’lar birbirlerini düşman ilan etmeyi beceremezken, ne oldu bize de başka renk forma giyen veya destekleyen herkes düşman oldu? Neden şimdi?

Yıllarca kardeş, dost olduğumuz komşu ülkeler aniden en büyük düşmanımız oluveriyorlar. Bir anda büyük aşkımız nereye gitti? Neden şimdi?
Bir sabah bir kalkıyoruz bakıyoruz ki ortaya dinleme kasetleri, uygunsuz hal videoları, eylem planları, ıslak imzalı mektuplar gibi çıkmayan şey kalmamış. Aylardır, yıllardır neredeydi bunlar? Neden şimdi?
Bir bakıyoruz Twitter kapanmış; o açıldı derken Youtube gitmiş; tamam hepsi açık artık derken Facebook çalışmıyor, Allah korusun neredeyse Google bile kapanacak. Sosyal medyayı aç kapa Artema’ya çevirmemizin nedenleri nelerdir? Neden şimdi?

Akşam yatarken milli kahraman ilan ettiğimiz hâkimler, savcılar, polisler, sabah kalktığımızda vatan haini darbecilere dönüşüveriyorlar. Biz akşam uyurken ihtilâl mi oldu, ne oldu? Neden şimdi?

Yıllardır belirli bir çizgide giden dolar kuru, son aylarda rekor üzerine rekor kırıyor. Neden şimdi?
80 yıl önce yaşamış devlet liderlerinin aslında birbirlerini öldürmek istedikleri haberleri ortaya çıkıyor. Bu kadar yıldır, birileri yememiş içmemiş bu bilgileri içlerinde tutmuş, birden 2015 yılının Nisan ayında ortaya atmış. Neden şimdi?

Dünyanın ilk günlerinden beri yaşayan ve yaşatılan güzel ormanlarımız, koylarımız, tepelerimiz, plajlarımız son yıllarda kendilerini büyük bir betonlaşma yarışının içinde buluveriyorlar. Binlerce yıldır buralara beton dökmek kimsenin aklına gelmedi mi? Neden şimdi?
Yıllardır varlığını bildiğimiz konular bir anda sanki o gün ilk defa duyuluyormuş gibi gündemin başköşesine oturabiliyorlar. Dün aklınız neredeydi? Neden şimdi?

Emin, “Artık gitmem gerekiyor, işlerim var.” diyor. Saatlerdir yazıyordu, bir anda ne değişti? Neden şimdi?
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

7 Nisan 2015 Salı

Çok Para Az Akıl...

Günaydın dostlar.

Herkes bana futbol dünyasında yaşanan rezillikleri soruyor. Bugünlerde bu konuyu en çok merak edenler de futbolla çok fazla ilgisi olmayanlar. Aslında belki de yazının başlığı “Çok Para Çok Akıl” olmalıydı. Bize ters geldiği için; bizler yaşananları akıllı işler olarak görmüyoruz ama belki de doğrusu onların yöntemleridir.
Merakta olan arkadaşlarımız için futbolumuzun neden bu halde olduğunu önem sırasına göre özetlemek istiyorum.



Para: Bütün yaşananların en büyük nedeni bu işte inanamayacağınız kadar çok para olması. Başkanından tutun da, toto satanına kadar, futbola bulaşan herkes bu pastadan payını alıyor.
Kutuplaşma: Ülkenin her yerini kaplamış, kutuplaşmış, kin ve nefret dolu atmosferin futbolu da etkilemesi kadar doğal bir durum olamaz. Artık tatlı rekabet diye bir şey kalmadı; hepsi nefrete dönüştü.

Kulüp Başkanları: Her şeyi ben bilirim yöneticilik anlayışının yaygın olduğu günlerde, kibirli kulüp başkanları da bu anlayışın zirvesindeler. Yaptıkları yorumlarla ve verdikleri demeçlerle ortamın gerilmesine katkı sunan en büyük grup kulüp başkanlarıdır. Başarısızlıkları örtmek ve konuyu saptırmak için olmayan düşmanlara saldırmak artık günümüzde geçerli bir yöntem haline geldi. Bu işlerin düzelmesinin en ufak bir ihtimali varsa, (her ne kadar taban bu tip karakterlere bayılsa da) kulüpleri bu çakma mafya babası görünüşlü, maço tavırlı, kibirli, kimsenin görüşüne saygısı olmayan insanlardan temizlemek şarttır.
Futbol Yorum Programları: Futboldan başka her şeyin konuşulduğu, maç heyecanı ile söylenmiş sözlerin cımbızla çekilerek defalarca tekrarlanmasının sağlandığı programlar, ortamın gerilmesinin en büyük nedenlerinden biridir. Evlere kadar gidip hakemlerin ailelerini rahatsız eden bu tip programlara dur demenin zamanı geldi de geçti bile. Bağra çağıra, herkesin aynı anda konuştuğu ortamlar, zaten bahane arayan fanatiklere kötü örnek oluyorlar. Bu programların haber alma özgürlüğünden ziyade ortamın gerilmesine hizmet ettiklerini düşünüyorum. Sık sık gördüğümüz kabadayı tavırlı restleşmeler de işin cabası.
Futbolcular: Şımarıklıktan ne yapacağını şaşırmış, kulüplerin her ne yaparsa yapsın sürekli arkasında durduğu futbolcular, insanlarda maça gitme zevki bırakmadılar. Doğru dürüst çalışmayan, laf dinlemeyen ama konuşmaya gelince çeneleri ayaklarından daha çok işleyen futbolcular, insanları futboldan soğuttular. Düşünün ki, üst düzey yönetici olarak çalışan bir insan, bu futbolcuların bir, iki senede yaptığı parayı, bütün hayatı boyunca çalışarak yapamıyor. Çok parayı kontrol edebilmekte bir maharettir.

Seyirciler: Tuttukları takımı hayatlarının başköşesine oturtmuş, olmayan paraları ile maça giden insanlarımız. Her laftan görev çıkarmaya hazır, takım fanatikliğini çoluk çocuğunun bile önüne geçirmiş nefret dolu taraftarlar. Bir takım saçma sapan işler yaparak, takımına hizmet ettiğini sanmanın dayanılmaz hafifliği. Ne yazık ki futbol takımları hayatımızın bir numaralı gurur kaynağı olarak yaşamaya devam ediyor. Bunun bir eğlence olduğunu, sinemaya gider gibi bir şey olduğunu hiçbir zaman anlayamayacağız. Bırakın eğlenmeyi, biz bundan dolayı hayatı kendimize ve etrafımızdakilere zehir ediyoruz.

Köşe Yazarları: Bu konudaki köşe yazarlarının hemen hemen hepsi eski futbolcu veya hakemler. Bir de neden bu konunun uzmanı olduğu bilinmeyen 3-5 isim var. Bu yazarların birçoğunun yazıları gayet sübjektif ve geçmişte oynadıkları veya tuttukları takımlar açısından yazılmış yazılar. Zaten gerilmeye meraklı olan ortama bir odunda bunlar atıyorlar.

Bu listeyi politikacıları, futbol federasyonunu, hakemleri filan ekleyerek daha da genişletebiliriz ama ben ana unsurların yukarıda sıraladıklarım olduğunu düşünüyorum.

İşler şu anda tamamen kontrolden çıkmış ve tam bir nefret havasına bürünmüş durumda. Kimse artık kendi stadından başka bir yere gidip maç bile izleyemiyor. Radikal bir şeyler yapmanın şart olduğunu düşünüyorum.
İlle de başımıza büyük bir felaket gelmesi gerekmiyor. Her şeye iş işten geçtikten sonra reaksiyon göstermek gibi bir âdetimiz vardır ama bu sefer önceden tedbir alınmasının şart olduğu görüşündeyim.

İngiltere başbakanı Margaret Thatcher, İngiliz holiganların gittikleri ülkelerde olay çıkarmalarından bıkmış ve yıllarca İngiliz takımlarını Avrupa kupalarına yollamamıştı. Örnek olarak bizde de, “Ligleri 1,5 yıl tatil ettim, yeter artık bu rezillik.” diyebilecek bir babayiğit var mı?
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

5 Nisan 2015 Pazar

Söyleyecek Bir Sözüm Yok...

Günaydın dostlar.

Gerçekten söyleyecek bir sözüm yok.
Ben çok iyi bir Fenerbahçeliyim ama spor ile diğer konuları ayırabilecek kadar da akıllı bir insanım ama sen kardeşim fanatikliği gözünü döndürmüş, bu uğurda ne yapacağını şaşırmış bir insansın. O yüzden sana söyleyecek bir sözüm yok.


Ben, Fenerbahçe sevgisi ile arkadaş, eş, dost, kısaca insan sevgisini ayırabilecek bir insanım. İkisinin birbirleri ile ters orantılı olmadıklarını biliyorum ama sen kardeşim içindeki nefret katsayısı tavan yapmış ve kininden başka hiçbir şeyi göremeyen bir insansın. Bu uğurda bir otobüs dolusu insanı ortadan kaldırmayı bile düşünebiliyorsun. O yüzden sana söyleyecek bir sözüm yok.

Benim en sevdiğim insanlar, hatta kardeşim gibi sevdiğim insanların birçoğu Galatasaraylı, Trabzonsporlu, Beşiktaşlıdır. Gerektiğinde renklerin fanatikliğine saplanmadan oturur bu takımların hepsini eleştiririz. Kimse de “Sen benim takımım hakkında nasıl böyle konuşabiliyorsun?” demez. Medeniyet ve insanlık da bunu gerektirir ama sen kardeşim bunu anlayamayacak kadar gözü dönmüş, tuttuğu takımın renklerinden başka gurur duyabileceği hiçbir parametresi olmayan bir insansın. Sana ne söylersem söyleyeyim boşa gideceğini biliyorum. O yüzden sana söyleyecek bir sözüm yok.

Diyelim ki, şoförü vurdun, otobüs dereye yuvarlandı ve bütün takımı yok ettin. Ne geçti eline? Ondan sonra da bir şeyler yapmanın gururuyla evine gidip mışıl mışıl uyuyacak mısın? Bu kadar insanın günahını kalbinde nasıl taşıyacaksın? Babalarının yolunu bekleyen miniklerin gözyaşları birer asit damlası gibi tek tek içine damlamayacak mı? Bu işin bir de öbür tarafı yok mu? Nasıl vereceksin bunun hesabını? Bunları yazıyorum ama bir yandan da koca kafana bu lafların girmeyeceğini de biliyorum. O yüzden sana söyleyecek bir sözüm yok.

Hepimizin bildiği gibi bu topraklar üzerine vazife çıkarmaya meraklı insanların cirit attığı mekânlardır. Sen kendi menfaatlerin için ortamı gerersin, gider bir tanesi senin sözlerinden üzerine vazife çıkarır. İster kulüp başkanı olsun, ister siyasetçi olsun toplum önünde olan ve her gün ekranlara çıkan insanların ağızlarından çıkan sözlere çok dikkat etmesi gerekiyor.

Ortamı germenin yaratacağı kısa vadeli kazançlar, uzun vade de toplumları felakete sürükler. Her gün konuşanlar hassas düşünmüyorsa, o zaman biz dikkatli olalım.
Benim gibi düşünmüyor diye bir otobüs dolusu insanı öldürmeye kalkmak varabileceğimiz son noktadır. Umarım bu son noktada kendimize bir ders çıkarmayı başarabiliriz.

Dün akşam sağda solda gördüğüm bir takım tweetleri insanlık dâhilinde bir takım parametrelerle izah edebilmek çok zor. Halen bu işin bir Fenerbahçe işi olmadığını anlamamakta ısrar ediyoruz. Bu düşünce içinde devam edenler, sizlere söyleyebileceğim hiçbir sözüm yok.

Fenerbahçe takımı dün akşam yok olsaydı, ülke güllük gülistanlık olacaktı diye düşünmek nasıl bir ruh halinin ürünüdür, ben izah edemiyorum. Yarın aynı durum karşıt görüşlü bir siyasi partinin elemanlarının da başına gelebilir. Kendin gibi düşünmeyenleri yok etme ruh hali, çok tehlikeli bir gelişmedir.
Hepimizin aklımız başımıza alıp, ortamı germekten vazgeçmemiz gerekiyor…

Bu saldırının nasıl bir amaç için yapıldığını bilmiyorum ama sebebi her ne olursa olsun benim artık bu konuda söyleyecek sözüm yok…
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

19 Mart 2015 Perşembe

Didişen İnsanlar

Günaydın Dostlar,

Sizlerin de bildiği gibi bir ülkenin refah seviyesi körling oynayıp oynamadığına göre belirlenir. Etrafınıza bir bakın, körling oynayan ülkelerin hemen hemen hepsi refah seviyesi çok yukarıda olan ülkelerdir. Biz de artık zengin bir ülke olduğumuz için bizde de yavaş yavaş oynanmaya başlandı!
Bilmeyen arkadaşlar olabileceği düşüncesiyle hemen birazcık körlingin ne olduğundan bahsedeyim. Televizyonlarda görmüşsünüzdür. Bir tanesi buzun üstünde bal kabağı gibi bir şeyi dizlerinin üzerinde kayarak ileri doğru bırakıyor, diğerleri de ellerindeki çalı süpürgeleri ile kabağın yolunu açıyorlar. İlerideki noktaya kabakları kim en yakın durdurabilirse onlar oyunu kazanıyorlar.


Körling gerçekten de ileri bir refah seviyesi. Körling olmasa da biz de buz hokeyi seviyesine gelmişiz. Buna da şükür. Buz hokeyi de fena bir seviye değil ama şöyle bir sorun var, bu oyun bizim duygusal yapımıza hiç uygun değil. Geçen gün Erzurum’da kadınlar buz hokeyi maçı yapılmış, kavga etmeyen insan kalmamış.

Ben Amerika’da çok fazla buz hokeyi maçı seyrettim ve kavga etmek artık oyunun bir parçası haline gelmiş. Ediyor kavgasını, alıyor iki dakika veya beş dakika cezasını, cezası bitince de hiçbir şey olmamış gibi oynamaya devam ediyor. Bizde olsa kavgalar salonun dışında da devam eder ve eninde sonunda kan davasına dönüşür.

Duygusallığı işin içine katmadan yaşamak hiç bize uygun bir iş değil. Spor dünyasında durum böyle de diğer yerlerde farklı mı? Hiç değil. Hem de hiç değil. Orada da durum aynı, hiçbir farkı yok. Örnek olarak işyerlerindeki günlük işe yönelik didişmeleri hemen kişisel nefrete dönüştürüyoruz.

İşyerlerinde çeşitli birimlerin birbiri ile didişmesi gayet normaldir. Sağlıklı bir şirket yapısında birimlerin hedefleri birbiri ile çelişiyor da olabilir. Fabrikalar malzemelerini garantiye almak için önceden büyük siparişler vermek isterken finans envanter maliyetlerini düşünerek bunun tam tersi bir hedefe yönelik çalışıyor olabilir.

Günlük iş akışında en ufak bir didişme yaşandığı zaman insanlar hemen “Ben ondan nefret ediyorum.” demeye başlıyorlar. Durun ya, sakin olun, hemen bu kadar çabuk nefrete ulaşmayın. Sonuçta hepiniz aynı gemidesiniz.
Günlük işlerin içinde olan bölümler, her gün birbirleri ile temasta oldukları için sık sık didişme ortamları yaşanabilir. Hele de bizim gibi plansız programsız çalışan topraklarda bu didişmeler daha da artar. Her iş acele olduğu için bir şeyler geç kaldığında herkes topu atacak birilerini arar.
Bir e-mail yazıp gerekli gereksiz beş yüz kişiye kopyalamak da bu didişme ortamının yarattığı "Aman bana bir şey girmesin." korkusunun bir ürünüdür. Herkese yazayım da kimse benim haberim yoktu diyemesin.

Eğitim bölümü gibi günlük işlerin içinde çok da olmayan departmanlarda çok fazla didişme olmaz ama üretim, satış, planlama, satınalma gibi bölümler her gün bu didişmenin içindedir.

Refah seviyemiz her ne kadar Kuzey Avrupalı buz hokeyi oynayan ülkelerin seviyesine ulaşmış olsa da iş yapış şekillerimiz henüz o seviye de değil.
Konu ne olursa olsun ister spor, ister iş, ister ev ortamı; bir takım süreçlerle kişisel nefreti bir birine karıştırmayalım. Gereksiz duygusallığın kimseye bir yararı yok.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

15 Şubat 2015 Pazar

Sabahı Bekleyemedim...

İyi akşamlar dostlar...

Yakın arkadaşlarımın, dostlarımın bildiği gibi, ben yazılarımı her zaman sabahın erken saatlerinde yazarım. Otururum bilgisayarın karşısına ve o saatte aklıma ne gelirse, yazı o yöne doğru gider ama bu akşam bir istisna.

Her ne kadar bu yazıyı yarın sabah sizlerle paylaşacak olsam da, bu akşamki hislerimi kelimelere dökmeden edemedim.
 
Bugün sevgililer günü, Fenerbahçe de 5-0 kazandı ama inanın (kızmayın ama) hiçbir bok umurumda değil. 20 yaşında bir üniversite öğrencisinin güzel yüzü gözümün önünden gitmiyor.
Bu akşam, ne bu vahşetleri olağan hale getiren söylemlerden, ne de toplumdaki Allah'tan korkmaz sapık pisliklerden söz etmek istiyorum. O konularda zaten söylenmeyen kalmadı. Cinsellik konusunda dünyanın en aç topraklarından birinin üzerine yaşadığımızdan da söz etmeyeceğim.

Benim derdim, o sabah kahvaltı etmeden evden çıkan Özgecan ile. Bilseydi anneciği baş başa son kahvaltıları olacağını; bir dilim ekmek, 90 gram peynir yemeden bırakır mıydı kızını? Bırakır mıydı minik meleğini, 2 gram sıcacık bir şeyler içirmeden?

Son vedaları olduğunu bilseydi, öylemi uğurlardı onu kapıdan? Son bir defa daha sarılmaz mıydı kuzusuna?
Özgecan’ın arkasından çamaşırlarını yıkarken, nereden bilebilirdi bir daha onları hiç giyemeyeceğini. Nereden bilecekti, topladığı odaya minicik kızının bir daha hiç gelmeyeceğini. Nasıl bilebilirdi, her yana saçılmış müsvedde kâğıtlarını tek tek toplayıp masaya koyarken, onların bir daha hiç işe yaramayacağını.

Tarsus Kavşağı'nda inen arkadaşı öylemi bırakırdı Özgecan’ını? Bilseydi pislik bir sapığın insanmış gibi bizlerin arasında dolaştığını, tutup indirmez miydi onu minibüsten? Her akşam ayrılırken ki el sallamalarının, bu akşam son olacağını nasıl bilebilirdi?

Bu çocuk ne yaptı başına gelenleri hak etmek için? 20 yaşında melek yüzlü bir çocuk, bugüne kadar her ne yapmış olursa olsun böyle bir şeyi hak etmedi. Kabahati tesadüfen Tarsus Kavşağı'ndan sonra minibüste hiç kimsenin kalmamış olması mıdır?

Bağırdı, çağırdı, elinden gelen her şeyi yaptı ama duyan olmadı. Direndi minik elleriyle. Eve gidip çalışmalarını nasıl yetiştireceğini düşünürken, bir türlü bu işlere doyamayan bir hayvanın saldırısıyla karşılaştı.
Allah var direndi ama çok minikti. Minik kalbi küt küt atmaya başladı. Annesinin, “Özgecan bir şeyler ye de öyle git.” deyişleri yankılandı kulaklarında. O an, anneciğinin yanında olmasını çok istedi. Keşke bir şey olsa da, annem beni buradan çekse kurtarsa diye düşündü.

Artık hiçbir şey hissetmiyordu, annesinin kollarında öyle huzurluydu ki, evet evet annesi sımsıkı sarılmıştı ona. Gelmişti annesi son anda…

İnsan hiç tanımadığı bir insan için gözyaşı döker mi? Döker be Özgecan… Sen bizi bugün mahvettin, insanlığımızdan utandırdın. Seni koruyamadığımız için, hiçbirimiz senin o güzel gözlerine bakamıyoruz…
Biz de bu hayvanların peşinde olmazsak, iki kravat taktılar diye, yırtmalarına müsaade edersek, insanlık namına bize de yuh olsun…

Allah, hepimizin çocuklarını bu Allahtan korkmaz, kanun tanımaz, vicdansız sapıklardan korusun…

Sağlıklı kalın, mutlu kalın...

19 Kasım 2014 Çarşamba

Geldiğimiz Duruma Bir Bakın

Günaydın Dosstlar,

Neymiş konu? Son zamanlarda başarısızlık rekorları kırmış milli takımımızın maçı varmış.

Neredeymiş maç? Şehrin öbür yakasında oynanacakmış.
Durum böyle iken, milli maça giden Fenerbahçeli futbolcular, ortama güvenmedikleri için yanlarında güvenlikçiler, korumalar götürüyorlar. Geldiğimiz duruma bakın. Bu konuyu lütfen iyi düşünün. Kıbrıs Rum kesimine gitmiyorsun. Gittiğin yer köprünün birazcık ilerisi ve sen korumalarla maça gidiyorsun.


Kimse bana bu konuda 500 tane mesaj yazmasın ama ben artık ne dünyada ne de Türkiye’de futbolcularda milli takım duygusunun kalmadığını düşünüyorum. Kulüplerden elde edilen rakamların büyüklüğü ve kulüpçülük odaklı kutuplaşmalar, milli takımların ikinci sırada kalmasına neden oldu.

Forma aşkı mı? Evet, yıllar önce öyle bir şey duyduğumu hatırlıyorum.

Volkan efendi bir daha milli takıma çağrılmayacakmış. Bu bir ceza mı, yoksa bir ödül mü belli değil. Yan gelir yatar vallahi. Körün istediği bir göz, Allah verdi iki göz. Bütün futbol hayatı küfür tartışmaları içinde geçmiş, her türlü didişmenin içinde olmuş bir insanın, “Bana küfür ettiler.” Diyerek sahayı terk edip gitmesinin hiçbir elle tutulur tarafı yoktur.

Tabi ki hepimizin arzusu kimsenin küfür etmemesi ama ne yazık ki şu anda elimizdeki malzeme ile ancak bu kadar oluyor. Ülkeyi saran kutuplaşmaların doğal olarak sportif boyutları da kulüpçülük ve fanatizm olarak kaşımıza çıkıyor. Konu ne olursa olsun, insanlar kendi gibi düşünmeyenlerden nefret ediyorlar.

Bu konuda en güzel sözü, sevgili Yıldız Tilbe söylemiş. “Volkan kendi de küfür ediyor ama başkası küfür edince çok hassas davranıyor.” şeklinde bir tweet atmış. Süper bir cümle olmuş.
Futbolcularda milli takım aşkı kalmadı da, taraftarlarda kaldı mı? İşin gerçeği şu ki, onlarda da kalmadı. Her ne kadar bizde üst seviyelerde olsa da, dünya genelinde de durum çok farklı değil. Kulüp ortamında ki paraların boyutları, milli takımları herkes için bir angarya haline getirdi.

Oyuncular milli takımda oynarken artık çok ta riske girmiyorlar. Neden mi? “Allah korusun sakatlanırım da kulüplerden alacağım büyük paralar gider.” korkusuyla. Zaten baktığınız zaman milli takımların kulüp takımlarından çok ta bir farkı kalmadı. Her takım devşirme oyuncularla dolu. Alman milli takımının yarısı Alman değil.

Milli takımı, o millete hiçbir bağlılığı olmayan oyuncularla doldurursan, milli forma aşkından da söz edemezsin. Diyeceksiniz ki, “Biz de şu anda böyle bir sorun yok.” Çok haklısınız, bizim sorunumuz, cepleri ve egoları şişirilmiş vasat futbolcuların kendilerini yıldız zannetmesi.

Daha öncede yazdığım gibi hep aynı isimlerin her türlü didişmenin içinde olmasından bıktık, usandık artık. Yakında boş tribünlere oynayacaklar ama halen bunu idrak edemiyorlar.
Son sözümde sevgili kardeşim Volkan’a. Tabi ki hiçbirimiz küfür edilmesini tasvip etmiyoruz ama orada birçok başka Fenerbahçeli, Beşiktaşlı oyuncu varken sürekli olarak bir tek sana küfür ediliyorsa belki artık aynaya bakma zamanı gelmiş demektir.

Evet, küfür edenler suçlu ama aynaya bakmayan da hiç mi suç yok?
Sağlıklı kalın, mutlu kalın...