Fenerbahçe etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Fenerbahçe etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Ocak 2022 Pazar

Ruhsuzluk

Günaydın Dostlar,

Ruhsuzluk ve mutsuzluk kol kola gezerler. O yüzden bu yazının başlığı "mutsuzluk" da olabilirdi. Hangisinin hangisini doğurduğu tavuk ile yumurta ilişkisi gibi bir şeydir.



Bütün şirketlerin en büyük hedefi (doğal olarak) para kazanmaktır. Yatırım yapan insanlar, yatırdıkları paranın karşılığını almak isterler. Para kazanamamak da olabilecek en kötü sonuç olarak görülür. Kimsenin anlamadığı veya anlamak istemediği daha büyük sorun ise “mutsuzluk kültürü” oluşmasıdır. Finansal veya işletmeye yönelik sorunları alacağın önlemlerle kısa süre içinde çözebilirsin ama mutsuz ve ruhsuz bir kültürü yıllarca değiştiremezsin.

Neden değiştiremezsin? Ruhsuzluk kültürü, yıllarca minik mutsuzluk parçalarının üst üste konulmasıyla oluşur. Bilerek veya bilmeyerek yaratılan bu dağı, bir gecede aşamazsın. Oluşması nasıl yıllar sürdüyse ortadan yok olması da yıllar sürer. Herkesin maaşını ikiye katlasan yine bir yere varamazsın. Maaş arttırmanın yaratacağı mutluluk en fazla bir iki ay sürer.

Çeşitli şirketlere gittiğim zaman, üst düzey yöneticiler “Bu mutsuzluk kültürü nasıl oluştu, bilmiyoruz.” diyorlar. Ben size anlatayım. Yıllarca yapılan adaletsiz davranışlar ve işlerin adaletsiz yapıldığı yönünde verilen izlenimler yüzünden oluştu. Günü kurtarmak için verilen sözlerin bir daha hiç gündeme gelmemesi yüzünden oluştu. İş yapanların değil de laf yapanların yol alması yüzünden oluştu. Tembellerin işi halledemeyeceği bilindiği için bütün işlerin işi sonlandırabileceklere verilmesi yüzünden oluştu. Maaş ve seviye adaletsizlikleri yüzünden oluştu. Birileri aralıksız çalışırken sigara odalarındakilerin çevre yapması yüzünden oluştu. İnsanların kendilerini benzer şirketlerdeki çalışanların haklarıyla ve kültürleriyle mukayese etmesi yüzünden oluştu. Aralıksız çalışan ama kendini satma yönü güçlü olmayan insanların yok sayılması yüzünden oluştu.


Böyle bir kültür yerleştiği zaman, bunun aşılmasının çok zor olduğunun en güzel örneğini futbol takımlarında görüyoruz. Hocalar gelip gidiyor, futbolcular transfer ediliyor ama bir türlü netice değişmiyor. Neden? Ruhsuzluk ve mutsuzluk kültürü yerleşti de ondan. Yıllardır da devam ediyor. Teknik analizlerle veya oyun sistemleriyle çözülemiyor.

Yeni gelenin mutsuzluk kültürüyle ne alakası var? Bu ortamda bir geçmişi olmadığına göre son derece mutlu ve enerjik geliyor olması gerekmez mi? Gerekir tabii. Zaten öyle de geliyorlar ama havadaki mutsuzluk ve ruhsuzluk baloncuklarının onları da etkilemesi çok uzun sürmüyor. En fazla iki ay içinde sanki yıllardır orada çalışıyormuş gibi davranmaya başlıyorlar.

Fenerbahçe örneğine baktığımızda bu kültürün sadece futbol takımında değil, diğer branşlarda da yerleştiğini görüyoruz. En başarılı olarak gördüğümüz basketbol ve voleybol takımlarında bile eski hırs ve enerji yok. Ruhsuzluk kültürü onları da etkiledi.

Mutsuz insanlarla hiçbir yere varamazsınız. Bütün ortamlar için çok geçerli olan bir parametreden söz ediyoruz. Bir ailede bütün bireylerin sürekli olarak mutsuz olduğunu düşünebiliyor musunuz? İlk fırsat doğduğunda insanlar kendi yollarını çizip o aileden ayrılmak isterler. İşyerlerindeki ailelerde de durum birebir aynı. Kimse yıllarca mutsuz bir şekilde oturmaz. Fırsatını bulan gider. Tabii burada hiçbir neden yokken kendini mutsuz etmek için elinden geleni yapan insanlardan söz etmiyorum. O başka bir sabahın konusu.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

7 Mart 2021 Pazar

Pazar Günü

Günaydın Dostlar,

Aslında pazar günü güzel bir gündür. İş yoktur, okul yoktur, sabah geç kalkarsın, keyifli kahvaltılar olur ama bütün bunlara rağmen ben pazar günlerini hiç sevmem.

Çocukluğumdan kalma hasarlar, pazar günlerine ısınamama neden oluyor. Boşuna dememişler “Çocukluğuna inmek gerekiyor.” diye. Ilık olabilme huyum olmadığı için de ya tam seviyorum ya da hiç sevemiyorum.



İlkokul yıllarında yapılmamış ödevlerle pazartesi sabahı okula gidecek olmanın yarattığı stres bence bu durumun en büyük sorumlusu. O kadar stres çekene kadar keşke ödevleri yapsaymışım. Kesinlikle daha kısa sürerdi. İşin komik tarafı, o zaman yapmadığım ve öğrenmediğim konuların hepsini daha sonraki yıllarda çok daha fazla çaba harcayarak öğrendim.

Ödevler büyük sorun olsa da ödevler olmasaydı da pazar günlerini sevmezdim. Bırakın gezmeye filan gitmeyi babam bir şeylere kızacak diye çok fazla gözüne görünmemeye çalışırdık. Gördüğü zaman konuyu derslere getirip bütün tadımızı kaçırırdı.

13 Aralık’ta pazar günü doğmuş olmam da ayrı bir ironidir. Doğum günüm de olsa yine de sevmiyorum pazar günlerini. Eve çöken kasvetin altında yapılan pazartesi sabahı hazırlıkları insanın ömrünü tüketir. Biliyorsun ki işte veya okulda koskocaman bir hafta başlayacak.

En güzel zaman cuma akşamıdır. Cumartesi de gezmek, yürümek için çok uygundur ama pazar sevimsizdir. Artık tatil bitmiştir, gerçekleri düşünme zamanıdır. Pazartesi sendromu denen ruh halini hayatımın hiçbir döneminde yaşamamış olmama rağmen, pazar günlerini sevmezdim. Halan de hiç sevmem.

Pazar günü hiç iyi bir şey olmaz gibi gelir bana. Normal de sakin, sessiz bir gündür. Çok fazla haber almazsın. Kimse birbirini pek aramaz. Herkes pazartesi hazırlığı içindedir. Hele de akşam oldu mu pazar günü mutsuzluğunun boyutu ikiye katlar. Saatlerle doğru orantılıdır. Saat arttıkça mutsuzluk da artar.

Pazar günü bir sohbet günü değildir. Gelen bir arama olursa kesinlikle hal hatır sormak için değildir. Muhakkak ucunda negatif bir haber vardır. Belki de pazartesi sabahı daha tavuklar uyanmadan yapılması gereken bir iş içindir. Nedense bir dakika geç kalınca bütün şirketi batırabilecek işler hep bizim coğrafyamızda mevcuttur. Otuz sene yöneticilik yaptım, bir kere bile işle ilgili bir konu için benle beraber çalıştığım arkadaşları pazar günü aradığımı hatırlamıyorum. Bırakın işi dedikodu için bile aramam.

Bizim çocukluğumuzda maçlar genellikle gündüz oynanırdı. Işıklandırması olan stat sayısı çok azdı. Bütün bu sıkıntıların üstüne pazar günü bir de Fener yenilirse buyurun sıkıntı zirvesine. Bizimkilerin ders çalıştığımı zannettiği ama benim radyodan maçları dinlediğim sıkıntılı günlerdi.

Bizim evde dışarıya kahvaltıya gitmek diye bir adet hiç yoktu. Gerçi o günlerde kimsenin evinde pek yoktu, hele pazar günleri hiç yoktu. İşin gerçeği, çok fazla kahvaltıya gidilebilecek yer de yoktu. O yüzden (çok istisnai bir durum olmadıkça) ben dışarı kahvaltıya gitmeyi de çok sevmem. Daha doğrusu sevmezdim. Şimdi daha bir gider oldum. Daha çok gider oldumsa da yine de cumartesi sabahı gitmeyi daha çok seviyorum. Alışkanlıklarımızdan ötürü, pazar gününün evde oturulan gün olması gerekli gibi gelir bana. Gerçi son bir yıldır zaten pek dışarı çıkamaz olduk. Salgın bitince durum ne olur bilemiyorum. Ne kadar “Hayatta yapmam” dediğimiz iş varsa, gün geliyor hepsini yapıyor oluyoruz.

Pazar günleri konusunda ben ne kadar beceriksizsem, yakınımdaki akrabalarım, dostlarım da bir o kadar becerikli. Maşallah sabahtan akşama kadar geziyorlar. Daha doğrusu salgından önce gezebiliyorlardı. Sanki ertesi sabah hiçbir işleri güçleri yokmuş gibi pazar geceleri geç saatlere kadar eğlenen insanları uzaktan uzağa çok takdir ediyorum.

Pazarı köküne kadar eğlenelim pazartesiyi yarın sabah düşünürüz rahatlığı güzel bir yaşam tarzı olmakla beraber, pazartesi öğlene kadar işyerinde uykulu gözlerle dolaşınca işin bütün büyüsü bozuluyor. Bence pazar günü ille de dışarı gidilecekse, yapılacak tek şey gündüz rakısıdır. Denizin dibinde olmak da diğer bir olmazsa olmazımız. Güzel hatırınız için hadi bir de yanına roka koydum.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

5 Ocak 2021 Salı

Hatalar Zinciri

Günaydın Dostlar,

Fenerbahçe’nin bir hatalar zinciri olduğunu söyleyenlerin sayısı hiç de az değil. Bir kulübün bütün takımlarına isteksizlik ve ruhsuzluk hastalığı bulaşmışsa o kulüpte teknikle, taktikle çözemeyeceğiniz sorunlar var demektir.

Fenerbahçeli arkadaşlarım, “Ağabey takımda Fenerbahçe ruhu kalmamış.” diyorlar. Son yıllarda ne zaman vardı ki de şimdi bitmiş olsun. O takımda bir tane Fenerbahçeli oyuncu var mı?


Ruh yok, hata çok. Hataları akşama kadar yazsam bitiremem ama ben bu sabah sadece yaptığımız transferlerin bazılarından bahsetmek istiyorum. “18 transfer yaparak transfer şampiyonu olduk” şeklindeki algı yönetiminin yeşil sahada sana bir yararı olmuyor. Artık savaşmadan maç kazanma dönemi bitti. Bütün takımlar belli bir seviyede oyun oynayabiliyorlar.

Gelin şimdi hep beraber bazı transferimize kısaca bir göz atalım. Bakalım içlerinde bir tane elle tutabileceğimiz oyuncu var mı?

Nedenini bilmiyorum ama ben ilk Caner ile başlamak istiyorum. Orta yapabilme yeteneği yüzünden diğer bütün eksikliklerine takımların tahammül etmek zorunda kaldığı oyuncudan söz ediyorum. 32 yaşındaki bu arkadaş kendini “ortacı” zannettiği için asıl görevinin defans yapmak olduğunu bile unuttu. Caner’in hataları yüzünden çok gol yedik. Başka hiçbir ofansif alternatifimiz olmadığı için Caner’in sahanın her yerinden yaptığı yerli yersiz ortalarını çok sever olduk. Her an kırmızı kart görme potansiyeli olduğunu da gündeme bile getirmiyorum.

İkinci ismimiz tabii Sosa. Bir oyuncu bu kadar dükkânı kapamışken nasıl gider de bu transferi yaparsınız? 35,5 yaşındaki Sosa’nın ruhen tatilde olmasından dolayı geçen sene Trabzon şampiyonluğu kaçırmadı mı? Orada ne oynadı ki, burada ne oynamasını bekliyoruz. Bir anda yıllar önceki Beşiktaş’ta oynayan Sosa mı gelecek zannettik? Kendi oynamadığı gibi sıfır katkı vermesi diğer oyuncuları da sinirlendirip moralini bozuyor.

Perotti adı geçince, herkes “Çok iyi bir oyuncu” diyor. Tanımlama doğu ama eksik, çok iyi bir oyuncuydu demek daha iyi olur. 32,5 yaşındaki Perotti artık müzmin bir sakat. Nitekim son yılları da hep böyle geçti. Allah’tan oynamazsan para vermeyiz tipi bir sözleşme yapmışız da paramız ziyan olmadı. Para gitmedi ama oyun beklemeyin. Perotti bundan sonra hep böyle gider. Üç kere oynarsa beş kere oynamaz.

Geçen senenin gol kralı Papiss Cisse de 35,5 yaşında. Geçen sene bulduğu 500 tane gol pozisyonunu doğal olarak Fener’de bulamıyor. Bu arkadaşın en büyük özelliği; en basit golleri kaçırıp, en olmayacak golleri de atmasıymış. Biz şu ana kadar sadece en basit golleri kaçırmasını görebildik. En olmayacak golleri atmasını da sabırla bekliyoruz. Kapalı defanslara karşı başarılı olması zor olan bir açık alan oyuncusu olan bu arkadaş da iyi bir transfer değil. Hiç işe yaramayacak bir maçta üç gol atabilir ama sana çok fazla maç kazandıramaz. Nerdeyse benim yaşıma yaklaşmış yaşı da cabası.

Manevi nedenlerle alınmış olsa da, Gökhan Gönül’ün de 36 yaşında olduğunu unutmayalım. Önümüzde bir Atiba Hutchinson örneği var ama herkes Atiba değil. Gökhan da birkaç maç oynayarak, birkaç maç sakatlanarak sezonu tamamlar. Zaten arka arkaya çok fazla maç oynayınca pili bitti.

Samatta 28 yaşında. Kısacası, yaş sorunu yok. En verimli çağındaki bu arkadaş, geçen sene sadece 7-8 maçta oynadı. Çok harika olsa zaten orada oynatırlardı. “Orada oynayamadı ama bizim ligde başarılı olur” sevdasından artık vazgeçmemiz gerekiyor. Oynayan adam (ama az ama çok) her yerde oynar.

Bedelsiz olarak Fenerbahçe’ye gelen 28 yaşındaki Mame Thiam, hazırlık maçında üç gol atınca büyük olay oldu. Bütün dostlarımız, “Muhteşem bir oyuncuyu bedavaya aldılar, bu işte bir iş var” yorumları yapmaya başladılar. Dostlar, merak etmeyin. Zaten o günden sonra dün akşama kadar bir daha da bir şey oynamadı.

Enner Valencia da 31 yaşında. Zaten bizim takımda 30 yaşın altında oyuncu bulmak çok kolay bir iş değil. Gençleşme vaatleri unutuldu gitti. Şartlar takımları yine emeklilerle yola devam etmeye zorladı. Ne kadar heyecanı kalmamış arkadaş varsa hepsi burada. 32 yaşından büyük yabancı oyuncu transferine kesinlikle izin verilmemeli. Ruhu emekli olmuş sporculara dövizle ödeme yapmaktan bıktık artık.

Bir başka transferimiz Kemal Ademi hakkında da bir şeyler yazmak istiyordum ama yanlışlıkla alındığını düşündüğüm için yazmamaya karar verdim. İnternetten alışveriş yapmanın da bu tip riskleri var.

Son sözüm de teknik direktörümüz Erol Bulut için. Bazen çok iyi ve çok çalışkan olmak yetmiyor. Karşı takımı oynatmamak üzere planlar yaparak bazı takımlarda günü kurtarabilirsin ama Fenerbahçe’de olmaz. Topu karşı takıma verelim gibi bir yaklaşımı ben ömrüm boyunca Fenerbahçe’de görmedim. Burası geride bekleyip kontratak yakalamayı bekleyecek bir kulüp değil. Oynatmayarak başarılı olan adamlar, oynatmaları da gerektiğinde genelde başarılı olamıyorlar. Bizim yerli modelimiz olan oynatmamanın yurtdışına çıktığımızda ne kadar aciz kaldığını çok net olarak görebiliyoruz. Eski kısır taktikleri bırakıp büyük düşünmek gerekiyor.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

7 Ağustos 2020 Cuma

Gerçekten Sevmek...

Günaydın dostlar…

Gerçek sevgi hiçbir şarta bağlı olamaz. Kalpten gelir ve diğer parametreler hiçbir zaman gündeme gelmez. Boşuna söylememişler “İyi günde de, kötü günde de” diye.
İyi günde sevdiğini söylemek veya öyle hissetmek daha kolaydır, önemli olan kötü günde de o sevgiyi hissedebilmektir. İşler kötüye gidince tüyüyorsan, onun adı sevgi olamaz. En azından gerçek sevgi olamaz.


Günlük şartlara bağlı olan sevgiler sınırlı sevgilerdir. Anlık sevgiler, bağlılıklar (o an için kalpten geliyor gibi görünse de) beyinden gelenlerdir. O andaki şartlara, menfaatlere göre saniyede değişiverirler. Makbul olanı kalpten, hatta yürekten gelenidir.

Konumuz ister biricik aşkın olsun, ister Fenerbahçe; bu durum hiç değişmez. Şampiyonluğa oynayamayacak bir kadro kuruldu diye takımından uzaklaşacaksan, o zaman gerçekten sevip sevmediğini yeniden düşünmen gerekir.

Bu gibi sıkıntılı senelerde; bizim gibi sevenlere düşen, detaylarını düşünmeden gidip bütün sezonluk biletleri satın almaktır. Hiçbir maça gidemesek de bunu gidip yapmalıyız. 30 milyon taraftarım var diyen bir takım, 40 bin kombine satabilmeli diye düşünüyorum.
 Gitme ihtimalim çok düşük olan maçların neden biletini alalım diyorsak, o zaman şartlı bir sevgiden bahsediyoruz demektir ki, bu da gerçek sevgi değildir. Bu hafta çok sevip, salgın gelince ismini hatırlamamaya benzer.
Ben çok seviyorum ama paraları başkanlar versin dönemi artık bitti. “Başkan bize çilek al” sloganları atarken o çileklerin bir gün hurmaya dönüşeceğini hiç düşünmedik.

Görevim gereği Anadolu’nun birçok yerine gittim ve gördüm ki, hemen hemen bütün takımlar, esnafın ve işadamlarının verdiği paralarla yürüyor. Artık zengini de, fakiri de bu işten çok sıkılmış.

Bir gün bir şehirde davet edildiğim bir maçta “Seyircinin ilgisi fena değil” diye bir yorum yaptığımda, “Onlar firmaların alıp dağıttığı biletlerle geliyorlar, çoğu cebinden para verip de bilet almaz” demişlerdi. Hani ne oldu bizim sevgimiz? Ben sadece taraftar olayım, parayı hep başkaları versin ruh hali.
Herkes kendi çapında elini taşın altına koymadığı müddetçe bu işler yürümez. Seyirci değil, gerçekten taraftarsan, şartlar ne olursa olsun gidip biletini alacaksın. Oxford’da geçirdiğim zamanlarda birkaç kere Oxford United’ın maçlarına gitmiştik. Yanılmıyorsam o zamanlar üçüncü ligde oynuyordu ve hiçbir iddiası da yoktu ama her maçı tam dolu olurdu.

Bizim her şeyimiz sonuç odaklı. Takımın bir iddiası yoksa veya olmayacağını düşünüyorsak, hemen hevesimiz kaçıyor. Amerika’da 70 yıldır aynı koltuğa sahip olan beyzbol taraftarları biliyorum. Üstelik bu yılların birçoğunda da takım ligi sonuncu bitiriyordu.

Anadolu takımları demişken, kendi memleketim Giresun’da da durum çok farklı değil. Herkes takımın eski günlerine geri dönmesini istiyor ama küçük bir stadı bile dolduramıyoruz. En başta kendimi eleştireyim. Maçlara gidemeyecek olsam bile, bir kombine alabilirdim diye düşünüyorum. Gerçi bu dönemde, Passo’ya Fenerbahçeli diye kayıt olmuşken, Giresun kombinesi alabilir miydim onu da bilmiyorum.

Fenerbahçe’miz çok zor günlerden geçiyor. Altından kalkılması çok zor bir borç yükü varken, bir de karşımıza çıkan küresel salgın işleri içinden çıkılmaz bir hale getirdi. Bugün her zamankinden daha çok takımın yanında olmalıyız.
İster genç takımlar oynasın, ister yıldızlar (gerçi son yıllarda kâğıt üzerindeki yıldızlardan da pek bir şey göremedik) bütün kombineleri almalıyız. “Başkan bize çilek al, kiraz al” demekle bu işlerin yürümesi mümkün değil. Bir salkım üzüm de biz yetiştirelim. Bir fındık ağcı da biz dikelim.

Dostlar, ben bu sabah Fenerbahçe ve Giresun özelinde yazdım ama diğer takımlar için de durum çok farklı değil. “Kurtar bizi büyük başkan” dönemleri çok gerilerde kaldı. Daha sürdürülebilir, daha tabana yayılmış modellere doğru yol almamız gerekiyor. Kalıcı çözümün yolu da gençleri yetiştirmekten geçiyor.
Tekrar söylüyorum, şartlı sevgi diye bir şey yoktur, onun adı menfaat ilişkisidir.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

17 Ocak 2020 Cuma

Şimdi Destek Zamanı...

Günaydın dostlar…

Bildiğiniz gibi, 2020 hedeflerimden bir tanesi Fenerbahçe takımlarının voleybol maçları için kombine satın almaktı. Allah’a şükür bu hedefimi gerçekleştirdim. Fenerbahçe’nin ev sahibi olduğu bütün maçlara da gittim.
Malum voleybol şu anda gündemi sallayan konuların ilk sırasında yer alıyor. Tokyo Olimpiyatları’na katılma hakkı kazanan Filenin Sultanları ile gurur duyuyoruz. Her türlü övgü onlara az bile.

Peki, şimdi ne olacak? Olimpiyatlara gitme hakkı kazandık diye gelecek altı ay boyunca konuyu unutacak mıyız? Tabii ki unutmayacağız. Asıl şimdi destek zamanı. Hepimiz voleybol konuşurken bunu salonlara da taşımalıyız.
 
Bugün ligin ikinci yarısı başlıyor. Avrupa’nın ve dünyanın en iyi oyuncuları Türkiye’de ve Fenerbahçemiz’de oynuyor. 300-500 seyirciyle oynanan maçlarla bir yere varamayız. Futbol fanatiklerini değil, gerçek voleybol seyircilerini salonlara bekliyoruz.
16 milyonluk İstanbul’da Fenerbahçe gibi bir takımın bu kadar az seyirci önünde maçlarını oynaması bize hiç yakışmıyor. Maç saatleri de genelde çok uygun. Cumartesi öğleden sonra maça gider, oradan da yemeğe, gezmeye nereye gidecekseniz gidebilirsiniz.
Hemen itirafta bulunayım, Burhan Felek çok iyi bir salon değil. Civarında araba park etmek de çok kolay değil ama arabayla gelmenize de gerek yok. Birçok semtten yürüme mesafesinde. Arabayla uğraşmak istemediğim için ben metro ile gidiyorum. Hem güzel bir yürüyüş oluyor, hem de trafik derdiyle uğraşmıyorum.

Nasıl mı? Evden Erenköy İstasyonu’na veya Suadiye İstasyonu’na yürüyorum ve oradan Marmaray’a biniyorum. Üsküdar’da aktarma yapıp, Ümraniye Metrosu’na geçiyorum. Bağlarbaşı’nda inip (sadece iki durak) on dakika yürüyünce takımımızın yanındayım. Yürümeyi ve trenleri sevdiğim için benim için çok keyifli oluyor. Aynı şekilde de geri dönüyorum.

Maçlara geldiğinizde ne göreceksiniz? Hemen yazıyorum. En başta gönüllerimizin kaptanı Eda Erdem Dündar’ı ve dünyanın en iyi pasörlerinden biri olan sevgili Naz Aydemir Akyol’u göreceksiniz. Hiç bitmeyen enerjisi ve motivasyonuyla Eda halen bir çocuk gibi. Zaten bir konuda başarılı olacaksanız, içinizdeki çocuğu ve heyecanı kaybetmemeniz gerekiyor. “Çocuk da yaparım, kariyer de yaparım” lafı var ya, bunun en güzel örneklerinden biri sevgili Naz’dır. İkinci defa olimpiyatlara katılacak olan Naz ve Eda’yı gönülden tebrik ediyoruz.

Başka kimler var? Milli takımımızın başarılı oyuncuları Fatma Yıldırım ve Aylin Sarıoğlu da takımımızda. İpar gibi Damla gibi genç yeteneklerimizin yanında dünya yıldızı oyuncularımız da var. Dünyanın en iyi smaçörlerinden biri olan Brankica Mihajlovic de bizim takımımızda. Geçen sene ligi sayı kıralı olarak bitirmiş Melissa Vargas da yolculuğuna Fenerbahçe’de devam ediyor. Defansı da, hücumu da oyunun her yönünü büyük bir başarıyla oynayan, Amerika milli takımının yıldızı güler yüzlü Kelsey Robinson da bizlerle beraber.
Yılların tecrübesi Bahar, geçirdiği ameliyattan sonra yeni yeni iyileşen Dicle Nur, başarılı liberomuz Melis, başarılı orta oyuncusu Beliz, bir diğer pasörümüz Sıla ve süper yetenek Ceren de hepsi bizlerle.
Bütün bunlar yetmezmiş gibi Amerika milli takımından bir genç yetenek daha, sevgili Jordan Thompson da aramıza katıldı.

Gördüğünüz gibi, yönetim bu sıkıntılı dönemde büyük fedakârlıklar yaparak çok güçlü bir takım kurdu. Ellerinden gelen her şeyi yapıyorlar. Oyuncular ve teknik ekip bu kadar çabalarken, yöneticiler bu kadar fedakârken; biz de elimizden gelen her türlü desteği vermeliyiz. Her şeyimiz mükemmel, tek eksiğimiz seyirci. Teknik ekip demişken, takımımızı dünyanın en iyi teknik adamlarından biri olan ve Sırbistan’ı dünya şampiyonu yapan Zoran Terzic çalıştırıyor.

Dostlar, ben bu sabah Fenerbahçe için yazdım ama gerçekte bu yazdıklarım bütün takımlar için geçerli. Nereye gitseniz salonlar bomboş. Bir tek büyük takımların maçlarında doluyor. Arkadaşımın biri “Futbol maçlarında da statlar dolmuyor ki” dedi. Doğru söyledi ama futbolda bir maç bileti alabileceğiniz parayla burada bütün sezonu alabiliyorsunuz.
Voleybolu desteklemek ve güzel vakit geçirmek istiyorsanız şimdi tam zamanıdır. Okullar, veliler, spor kulüplerimiz, federasyonumuz voleybolu daha fazla desteklemeliler diye düşünüyorum. Ülkemiz daha da iddialı bir voleybol ülkesi olabilir. Çocuklarımız da heves etsin, onlardan da Eda gibi, Naz gibi, Fatma gibi, Aylin gibi (ve daha niceleri) bayrağımızı her kıtada taşıyacak yıldızlar çıksın.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

17 Aralık 2018 Pazartesi

Burhan İçin

Günaydın Dostlar,

Gerçekten de Burhan’ı çok üzdünüz. Sizi bu kadar çok seven ve destekleyen bir insanı bu kadar üzmeye ne hakkınız var? Gönül verdiği renkleri 17. sırada görmek, hepimiz gibi sevgili Burhan’ı da kahrediyor.
 
Hastalığı iyice ilerlemişken, yan odaya gidecek hâli yokken son enerjisiyle gelip size destek vermedi mi? Hiç kimseyi incitmek istemeyen, melek gibi bir insanı çok üzüyorsunuz. Burhan çubuklu formayı çok seviyordu, halen de bir şey değişmedi.
Görmüyor, duymuyor zannetmeyin. Her şeyden haberi var. Ne ben ne de Burhan hayatımız boyunca 17. sırada bir takım görmemiştik. Fenerbahçe maçı olduğu zaman, minicik masasını kurup maçı izlemek en büyük keyiflerinden biriydi. Burhan, gerçek bir Fenerliydi; maç sonuçlarına göre sevgisi değişmeyenlerdendi.

Bizler Digütürk çocuğu değiliz; radyodan Ogün Altıparmakları, Ziya Şengülleri, Alpaslan Eratlıları dinleyerek büyümüş insanlarız.

Bu akşam Ersun Hoca ile birlikte Fener ilk maçına çıkacak. Her ne kadar ben Burhan kadar iyimser olmasam da ben de ufak tefek bir şeylerin değişmesini bekliyorum.
Ne bekliyorum? Tabii mucize beklemiyorum. Bir anda haftaların isteksiz, ruhsuz, motivasyonu düşük takımının (takım da olamadılar ama şimdilik “neyse” diyelim) gidip yerine bambaşka bir takımın sahaya çıkmasını beklemiyorum. Takımın çok yaşlı olduğunun da farkındayım. Tek beklediğim bir gram artmış mücadele ruhu, sadece bunu bekliyorum.

Burhan, her zamanki gibi çok iyi düşünüyor. Bambaşka bir Fenerbahçe izleyeceğimize ve çok farklı bir netice olacağına gönülden inanmış. Ersun Hoca’nın Erzurum maçı ile evinde başlıyor olmasının da ayrı bir şans olduğunu düşünüyor. Umarım haklı çıkarsın kardeşim.
Bu akşam ben de maçı izleyeceğim, Burhan da izleyecek. Kadehimi kaldırıp “Şerefe sevgili Burhan!” diyeceğim. Oralardan bir yerlerden bizi gördüğünü biliyorum. Fener de umarım bu akşam bizi mahcup etmez.

Bugün Ersun Hoca’nın doğum günü, aynı zamanda Burhan’ın da ebediyetteki doğum günü. Güzel bir oyun, hepimiz için çok güzel bir hediye olmaz mıydı? Futbol bu; maçlar kazanılır, maçlar kaybedilir. Yarım santim içeri giden bir top, oyunun bütün kaderini değiştirebilir ama mücadele etmek tamamen senin elinde. Bu akşam maç bittiğinde netice ne olursa olsun sevgili Burhan, “Çocuklar ellerinden gelen her şeyi yaptılar.” demek istiyor.

Beceriksiz yöneticilerin ve yılların yanlış yönetim şeklinin takımı bu hale getirdiğinin farkındayız ama artık önümüze bakmamız gerekiyor. Liyakat ortadan kalkarsa tecrübe sıfırlanırsa bilgiye önem verilmezse başarı da onunla beraber kol kola uçar gider.

Sevgili kardeşim Burhan, seni hiç unutmadık. Yıllar geçse de her zaman kalbimizin en müstesna köşelerinden birinde duruyorsun. Fener’in bu durumu hepimizi üzüyor ama korkma, biz çok büyük bir camiayız ve eninde sonunda toparlanacağız. Ne Ali Koç ne de Ersun Yanal sihirbaz değiller ki bir anda her şeyi değiştirebilsinler.
Bir gün yine Cadde’de şampiyonluk kutlamaları için gecenin geç saatlerinde Fener’i karşılayacağız. Bundan hiç şüphen olmasın güzel kardeşim.

Sen rahat uyu mekânın cennet olsun.
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

8 Aralık 2018 Cumartesi

Yün Don Sponsoru...

Günaydın dostlar…

“Her şeyi ben bilirim, her zaman her konuda hep benim dediğim olacak” düşünce şeklinin; “Yeter ki masalara benim adamlarım otursun” felsefesi ile birleşmesinden doğan neticeleri, bugün Fenerbahçe’nin içine düştüğü durumdan çok net bir şekilde takip edebiliyoruz.
Zavallı Ali Koç, bir gram ruhu kalmamış, maddi ve manevi olarak tükenmiş, gelecek yılları bile ipotek altına alınmış bir takım buldu elinde. Daha kazanılmayan paralar bile harcanmış.


Birçok şirkette ve ülkede de durum çok farklı değil. Eğer gerçekten de çok kurumsallaşmış bir şirket veya sistemleri çok güzel oturmuş bir ülke değilseniz; çoğu zaman iç halkaya dâhil olanlar, işi gerçekten de yapacak olanlara tercih edilirler. “İşler bir şekilde yürür, yeter ki dediğimi yapacak bir insan o masaya otursun” düşüncesi, günümüzde çok kullanılmaktadır.

O masaya oturmak için yeterli bilgisi, tecrübesi, yetkinlikleri, tahsili olmayan insanları, sadece “Bizim adamımız” diyerek bir yere oturtturmak, şirketlerin veya ülkelerin ileri gidebilmesinin önündeki en büyük engellerden biridir.

Bu durum ileri gitmiş ülkelerde de vardır ama geri kalmış ülkeler de çok daha yaygındır. İşler ilişkilerle halledilir.

Bombayı kucağında bulan, durumun beklediğinden de kötü olduğunu gören Ali Koç ne yaptı? “Ben bu işten anlamam” deyip, kendi kadar bile bu işi bilmeyen insanı futbol takımının başına getirdi. Zaten para yokken bir de bu amcaya milyonlarca Avro ödemeye başladılar.

Para yok. Stat gelirleri, yayın gelirleri bile daha kazanılmadan harcanmış, borçlar dağ gibi olmuş, sokağın ekonomisi ortada, böyle bir durumda parayı nereden bulacağız?
Para, aile şirketlerinden gelecek. Forma sponsorundan tutun da, şort sponsoruna kadar aile şirketlerinin sponsor etmediği şey kalmadı. Fenerbahçe Türkiye’nin en büyük sosyal toplum kuruluşlarından biridir ama şu anda küme düşmek üzere olduğunu da unutmayalım. Arada Ali amca olmasa, zaten araç kiralama işinin de durgun olduğu bir piyasada, neden gitsinler de Fener’e forma sponsoru olsunlar.

Günümüzde herkes gidip Serenay Sarıkaya’ları, Elçin Sangu’ları, Özge Özpirinçci’leri tercih ediyor. Kimse gidip de dizilerde 15. sırada oynayan veya en son başarısını 15 sene önce yakalamış birinin peşine düşmüyor. Sponsorluk işi moda işidir ve ömrü kısadır. Herkes bugünkü güzelliğin, bugünkü popülerliğin peşinde, 5-10 yıl önceki güzellik veya başarılar kimseyi alakadar etmiyor.

Ali Koç’un karşı karşıya kaldığı durum hiç mi görülmemiş bir durum? Hiç değil. Siz yıllarca çalışır didinir bir şeyleri yoluna sokarsınız, sonra da gelir meyveleri başkaları toplar. Bilhassa iş dünyasında dünyanın her yerinde karşımıza çok sık çıkan bir durumdur.

Tabi, bu durumun tersi de mevcuttur. Birileri yıllarca her şeyin içine eder, göreve geldiğinizde de her şeyi temizlemek, düzeltmek size kalır. Bizim Ali amca da işte tam böyle bir durumun içinde buldu kendini.
Bir spor kulübünü bizim gibi ülkelerde borsadaki her hangi bir şirket gibi yönetebilmek neredeyse imkânsızdır. Sadece finansal verilere bağlı kalamazsınız. Açlıktan ölseniz de taraftar sizden sportif başarı ister. Finansal gerçekleri bir noktaya kadar anlar, ondan sonrasını anlamaz.

Ne diyelim? Allah Fenerbahçe’mizin yanında olsun, şans getirsin; Ali amcayı yün don sponsoru aramak zorunda bırakmasın…
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

14 Ekim 2018 Pazar

Tanrı İstemezse...

Günaydın dostlar…

Bu sözler Sezen Aksu tarafından mı yazılmıştır bilmiyorum ama tanrı istemezse gerçekten de yaprak düşmez. Kabul ediyorum, rahmetli Müslüm Baba da çok güzel söylüyordu. Ondan dinlemenin de başka bir tadı var.
Allah bize akıl vermiş ve “Aklını kullan” demiş. Neden yapmış bunu? Doğru ile yanlışı ayır, rüzgârın yönünü doğru anla, iyi bir insan ol diye yapmış. “Her şeyden önce de iyi niyetli ol” demiş.


Sen aklını kullanma, hiçbir şey yapma, en ufak bir tedbir alma her şeyi Yaradan’a bırak, böyle bir dünya yok arkadaşlar. O zaman bizlere akıl vermesine gerek yoktu. Sen elinden geleni yap, gerisini Allah'a bırak…

Bunlar tamam da, gene de şarkıda da belirtildiği gibi, tanrı istemezse hiçbir şey olmaz. Ne yaprak düşer, ne de insan düşer. Tarihinde kasırga yaşamamış bir denizde kasırgalar oluşmaya başlıyorsa kesinlikle tanrı istediği içindir. İnsanların aklını kullanmayıp doğanın içine etmesinin de payı var mıdır? Kesinlikle…

Gariptir rüzgârlar; kasırgaları da sana getirebilir; o hep beklediğin, olabileceğine bile inanmadığın kızı da.

Rüzgâr getirir ama tanrı istemezse, dünyanın en güzel ve özel kızı karşına çıkmaz. O bir hediyedir ve Allah istediği için karşına çıkmıştır. Rüzgâra onu verip de sana yollayan tanrıdır. Durup dururken 7 milyar kişinin yaşadığı bir ortamda senin karşına çıkıyor olabilmesi için g….den bal akıyor olması gerekir. O kadar ballıysan git ırmağa gir de balık takılsın.

Tanrı istedi, kızı karşına çıkardı. Sen ne yaptın? Kıymetini bilmedin, rüzgârlara uydun ve öküzcük tavırlarınla kaçırdın kızı. “Ben öküzcüğün tekiyim, kötü rüzgârlara uydum” der miyiz? Tabii demeyiz, “Tanrı istemedi” veya “Kader böyleymiş” gibi bin çeşit arabesk laf hemen imdadımıza yetişir. İşin komik tarafı; bırakın başkalarını, bu duruma kendimiz de inanırız.
Tanrı istemediği için, Fenerbahçe de bir tane bile maç kazanamıyor. Rastgele vurulmuş, orta mı, şut mu olduğu belli olmayan bir top gidiyor doksana takılıyor. Tekrar düşündüm de; bunun nedeni tanrının istememesi değil. Yukarıda da bahsettiğim gibi aklını kullanamayan, rüzgârın estiği yöne göre hareket eden insanların 24 yıl boyunca “Her şeyi ben bilirim”, “Hep benim dediğim olacak” diyen adamı başkan seçmeleri. Böyle bir yönetim tarzının bir organizasyonu nasıl maddi ve manevi olarak dibe vurdurduğunu hep beraber canlı olarak izledik.

Ne demiş tanrı? Aklını kullan, aklını…

Bu sene kış sert geçecek diyorlar. Kış bir yerlerde sert geçerse, Eskişehir’de iki kat sert geçer. Kışın soğuk olması tanrının istemesidir, yün donlarını hazırlayıp tedbir almak sana verilen akılın neticesidir. Unutma, yün donsuz Eskişehir rüzgârlarına dayanamazsın.

Sen derslerini yapma (benim gibi), sokakta oynayan rüzgâra uy, sınavlara çalışma sonra da “Allah’ım bildiğim yerlerden gelsin” diye dua et. Sınav başarısız geçip, ayıptır söylemesi girince de “Tanrı istemedi” diye herkesi inandırmaya çalış. Senin tembelliğinin bir eseri olabilir mi?
Tanrı ister; bugün böyle konuşanlar üç ay sonra başka türlü konuşurlar ve bir anda sokağın akışı değişir. Ne oldu ya? Herkesin hafızası bir anda yerine mi geldi? Tanrı böyle bir şey istemez. Kim ister? Onu da bu işin uzmanı dostlarıma bırakıyorum.

Sen dik durmazsan, çabalamazsan, her esen rüzgârla gidersen, iyi bir şeyler yapmazsan, çok çalışmazsan; şans da sana yardım etmez. Şans her zaman iyi olanın yanındadır. Elinden geleni yap, sonra da işini önce Allah’a sonra da rüzgârlara bırak.
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

14 Eylül 2018 Cuma

Ruhunu Kaybetmek

Günaydın Dostlar,

Hepimiz karşımıza çıkan problemlerin nedenlerini bir yerlerde arar dururuz ama asıl sorunun ruhumuzu kaybetmek olduğunu bir türlü kabul etmek istemeyiz.
Dostlarım bilirler, ben ruhunu kaybetmiş restorana bile gitmek istemem. Gidilecek yerin ucuz veya pahalı olması çok önemli değildir, yeter ki ruhu olsun. Hem ruhu olup hem de denizin dibinde olursa tadından yenmez.


Kızın neden seni terk ettiği konusunda elli çeşit bahane üretsen de aslında gerçek neden ilişkinin ruhunu kaybetmiş olmasıdır. Kız gitmeden önce ruh gitti. Çalan müzik aynı, balıkta da sorun yok; kaybolan şey sizin ilişkinin ruhu. Ruh varsa 300 km gidersin, ruh yoksa 3 km gitmek zor gelir. Ruh varsa yedi saat yetmez, ruh yoksa yedi dakika geçmez.

Öyle de zordur ki bu ruh işi; elle tutamazsın, gözle göremezsin, davet edemezsin, zorla getiremezsin bu iş kendiliğinden oluşur. Bazen de hiç haber vermeden çeker gider. 

İlişkilerin, arkadaşlıkların, takımların, şirketlerin, grupların, milletlerin hepsinin ruha ihtiyacı vardır. Ruhunu kaybeden milletler kendilerini her türlü tehlikeye açık bırakmışlar demektir.
Mücadele ruhunu kaybetmiş bir ordunun savaşabileceğini düşünebiliyor musunuz?

Fenerbahçe’de de durum çok farklı değil. Herkes teknik adamı, oyuncuları, oyun dizilişini, şunu, bunu konuşuyor; kimse asıl yok olan şeyin ruh kaybı olduğunu söyleyemiyor. Bugün Fenerbahçe’nin de diğer birçok takımın da en büyük sorunu mücadele ruhlarını kaybetmiş olmalarıdır. Mücadele arzusu yok olunca da takım olmaktan uzaklaşırsınız, oyuncular arasındaki mesafe açılır. Hangi mesafe? Her ikisi de. Oyun bir anda yetmiş metrede oynanmaya başlanır ama ondan daha da önemlisi takım arkadaşlarının arasındaki mesafe açılır. Neden? Hep beraber mücadele etme ruhları kalmadığı için.

Bugün birçok şirkette de durum çok farklı değil. Genellikle insanların üzerinde nedenini çok da bilmedikleri bir mutsuzluk var. İşyerlerimiz, bölümlerimiz takım olmayı başaramıyorlar. Mesafe aynı Fenerbahçe’de olduğu gibi açılmış durumda. Hep beraber mücadele edebilme ruhlarını kaybettikleri için takım olamıyorlar. Ülkemiz de, dünya da sıkıntılı günlerden geçiyor. Herkesin herkesten uzaklaştığı zamanlarda mücadele ruhu şemsiyesi altında birleşip takım olmayı başarabilen şirketler daha başarılı olacaklardır. Diğerleri günlük işlerini yapıp “Yarını da yarın düşünürüz.” deyip evlerine gidecekler.
Ailelerimiz için de ruh kaybı çok önemli bir konudur. Sizce aynı ruhu taşıyan aile bireylerinden kurulu ve aynı mücadele ruhunu taşıyan aileler mi bu devirde daha başarılı olurlar yoksa aile fertleri birbirlerini yiyen aileler mi?  Mücadele ruhumuz ya hiç yok ya da yanlış yönlere odaklanmış durumda.
Konu ister futbol takımı olsun, ister başka bir birim; bir kere ruh kayboldu mu tekrar bulabilmek çok zordur. Satın alamayacağın için, davet edemeyeceğin için geri gelmesi yıllar alır.

“Zor görmeden bir yerlere ulaşılmıyor.” temalı birçok atasözümüz var. Burada sözü geçen durum da çok farklı değil. “Mücadele ruhun olacak kardeşim.” diyor.

Şartlar her gün biraz daha zorlaşıyor. Dünyanın nimetleri azalıyor ve bir gün herkese yetmemeye başlayacak. Önümüzdeki yıllar; çarşıda, pazarda, sokakta, işyerinde, alımda, satımda, hayatın her parametresinde mücadele edebilen, mücadele ruhu taşıyanların olacak.
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

18 Eylül 2016 Pazar

Uçan Hollandalı...

Günaydın dostlar…

Ne zaman “Uçan Hollandalı.” lafını duysam, çocukluk yıllarımda sık sık dinlediğimiz bir plak (albüm) aklıma gelir. Bir sürü klasik müzik plağının arasında, en sevdiğimiz albümlerden bir tanesi Wagner’in bu güzel eseriydi.
Eser Wagner’in değilse, doğru hatırlamıyorsam, 500 tane sataşmaya maruz kalırım korkusuyla, hemen girdim baktım. Doğru hatırlıyormuşum. İşin garip tarafı o devirde Wagner’in ağır operalarının hiçbirine tahammül edemezken, ne zaman Uçan Hollandalının çaldığını duysam hemen koşarak gelirdim.


Artık plaklar yok ama çok sık olmasa da Wagner’in operalarını zaman zaman dinleyebiliyorum. İnsan her şeyi dinleyebiliyor ama oturup ağır bir opera dinlemek bambaşka bir ruh hali gerektiriyor. Cem Yıldız’dan İmkânsız Aşk dinlemeye benzemiyor. Ben opera dinlerken içki içmeyi bile beceremiyorum.

Hâlbuki bizim şarkılarımız öyle mi? Koy Ümit Besen’i CD çalara, bitir evde ne kadar içki varsa.

Uçan Hollandalı çocukluğumdan kalma çok güzel bir anıdır ve bende bu cümlenin yeri bambaşkadır. Babam genelde seyahatlerde olurdu ama bu eseri onunla bile 3-5 kere beraberce dinlemişliğimiz vardır. Hal böyleyken, yürüyemeyen ve adım atacak hali olmayan bir insanın da aynı isimle anılması beni çok üzüyor. Ne zaman Van Persie için Uçan Hollandalı denildiğini duysam, sanki Wagner’in operasının önemini azaltıyormuş gibi hissediyorum.

Her yönüyle mükemmel ve hiç unutulmayacak bir eserin, her yönüyle bitmiş ve ortalığı karıştırmaktan başka hiçbir işe yaramayan bir şahısla aynı ismi paylaşması, kaderin garip bir cilvesidir.

Van Persie, uçan Hollandalıymış. Kim görmüş? En son ne zaman uçmuş? Fener’de bırakın uçmayı, hiç oynamadı bile. Buraya gelmeden evvelki sene de hep (sakatım bahanesiyle) yedek oturmuştu. Bu durumda en iyi ihtimalle en son 4 sene önce uçmuş oluyor. Biz de iyi niyetli ve aldatılmış insanlar olarak halen adamın uçmasını bekliyoruz.

Bizim amcanın, dünkü tombul ve adım atacak hâli kalmamış kargalardan bir farkı yok. O da buraya çöplenmeye gelmiş. Dostlar, bu adam şu anda Türkiye’nin en pahalı futbolcusu. Bizlerle dalga geçe geçe koca bir serveti her yıl cebe indiriyor. Ha diyeceksiniz ki, “Adam zorla almadı ya, vermeselerdi.”. Çok haklısınız, hem bu parayı verdik, hem de bu parayı verebilmek için haftalarca peşinde koşup yalvardık.

Olay sadece bunla da kalmıyor. Yaptığı huysuzluklarla bütün takımın dengesini bozan Bay Persie, son iki yılki başarısızlıklarda da büyük bir pay sahibidir. Bunun değişik bir türü de Galatasaray’da var. Takımlarla kedinin fare ile oynadığı gibi oynuyorlar. Tabi ki yönetimlerin büyük başarısızlıklarını bu iki oyuncunun üzerine yıkmak istemiyorum ama son yıllarda yaşanan sorunlarda bunların da büyük etkisi var. Teknik adamlardan oyunculara kadar, takımları kendi istedikleri başarısız Hollandalılarla doldurdular.
Tabi ki, bu işin bir diğer dolaylı zararı da, bunların 2 misli para alıp hiçbir işe yaramadıklarını gören diğer futbolcuların isteksizleşmesi yönünde oluyor. “Madem o kadar para alıyor, kurtarsın takımı o zaman.” ruh haline giriyorlar.
Yıllardır futbol seyrederim ama bu yöneticilerin nasıl transfer yaptıklarını bir türlü anlayamam. Ben bile zavallı halimle bu oyunculardan bir şey olmayacağını görebiliyorsam, bu yöneticiler nasıl göremiyorlar? Modası geçmiş ve yıllardır sakatlıklarla boğuşmuş bir oyuncuyu, çok yüksek paralar vererek, sorgusuz, sualsiz alıp getirdiler. Aynı anlayışla, tuttular Katar liginde bile takıma giremeyen bir oyuncuyu, transferin son gününde kurtarıcı olarak alelacele takıma kazandırdılar.

Böyle bir durumda, bir Allah’ın kulu da çıkıp da, “Sayın başkan bu adam 2 senedir oynamıyor, buna bu kadar para vermeyelim.” demiyor mu? Ya da biliyorlar ama her ortamda olduğu gibi ağızlarını açmaya çekiniyorlar.

Takım zaten dibe vurmuş. Maddi ve manevi olarak tarihinin en kötü yıllarını yaşıyor. Böyle bir ortamda bir de Uçamayan Hollandalımız eksikti. Zaman, bizim Yürüyen Hollandalının evine gidip, futbolu bırakıp, Uçan Hollandalı dinleme zamanıdır…
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

14 Eylül 2016 Çarşamba

Dünyanın En Yeteneksiz İnsanı...

Günaydın dostlar…

Böyle düşündüğüm için kendimi çok kötü hissediyorum ama biri gelip de bana “Dünyanın en yeteneksiz insanı kim?” diye sorsa, içimden “Ozan Tufan” demek geliyor. Sürekli milli takımda oynayan bir oyuncu için neden böyle düşündüğümü de bilmiyorum ama kafamda dolaşan düşünceleri de kontrol edemiyorum.
Ozan’ın 2 metre uzağındaki bir arkadaşına pas atamayışının, böyle düşünmemde büyük bir etkisi olmuş olabilir ama bence mesele bundan daha da derin. Kim bilir belki de 1,5 sene kadar önce katıldığı bir ödül töreninde, herkes takım elbiseliyken onun kot pantolonla gelmiş olması da bilinçaltımda negatif bir etki yaratmış olabilir.


Bu davranışını, katıldığı törene saygı duymamak olarak yorumlamışımdır. Hayatımda hiçbir ödül törenine veya düğüne kot pantolon ile gitmedim, gitmem de.

Beni etkileyen bir diğer konu da, Ozan’ın yüzündeki ifade diye düşünüyorum. “Sen ne söylersen söyle, ben bildiğimi okurum.” gibi bir yüz ifadesi var. Sanki anlattıklarınız bir kulağından giriyor, diğer kulağından çıkıp gidiyor şeklinde bir bakışı var. Tabi ki bir de, bizim bütün futbolcularımızda olan, “Ben her şeyi biliyorum, bana kimse bir şey öğretemez.” yaklaşımı…

Sevgili Ozan kardeşim, biz senin ileriye doğru pas atamayacağının bilincindeyiz. Senden bu tip hareketler beklemiyoruz ama 2-3 metre yanındaki adama pas atıyorsun, top 4-5 metre uzağa gidiyor. Bunu nasıl becerebildiğini bir türlü anlayamıyoruz. Kaplumbağa hızında oynanan bir ligde, dibindeki adama pas vermeyi beceremiyorsan, hangi ligde becereceksin?
Bence, benim bu konudaki sorunum çocukluğumda yaşadıklarımdan kaynaklanıyor. Bütün gençlik yıllarımı Kemalettin Şentürk’ü izleyerek geçirmek, bende tedavisi mümkün olmayan izler bıraktı. Kemalettin de Ozan’ın oynadığı pozisyonda oynuyordu ve 1500 yıl kadar oynadı. Belki de bana öyle gelmiş olabilir.
Şimdiki gibi o zaman da tonlarca transfer yapılır ama lig başladığında yine Kemalettin oynardı. En kötü taraflarından biri de zaman zaman kendini Ortega zannetmesiydi. Ön libero pozisyonundan forvetlere araya paslar filan atmaya kalkardı. Sevgili kardeşim, sen 3 metrelik pası atamıyorsun, 30 metrelik pası nasıl atacaksın?

Gençliğimiz Kemalettin ile geçti. Emekli olana kadar da oynadı. Misket atabileceğiniz mesafeye top atmayı beceremeyen Kemalettin, bütün Fenerbahçelilerin ömründen 3-5 yıl silmiştir.

Sonunda Kemalettin gitti ama bu sefer de yerine ikizi Selçuk Şahin geldi. Allah’ım neydi günahımız? Neredeyse görüntüleri bile birbirlerine benziyordu. Yine aynı yeteneksiz davranışlar, yine aynı beceriksizlikler, 2-3 metre uzağa pas atamamalar, en olmadık yerde top kaptırmalar ne isterseniz vardı. Kemalettin yetiştirse ancak bu kadar olurdu.
Aynı senaryo bir kere daha tekrarlandı. Her sene bir sürü transfer yapıldı ama sezonun çoğunda o pozisyonda Selçuk oynadı. Allah var Selçuk da, Kemalettin de işin müdafaa yönünde genelde iyiydiler ama ileri gitmeye kalkınca, tam bir kâbus.
Selçuk da zaman zaman Alex gibi paslar atmak isterdi ve takımı zora sokardı. Kardeşim yıllardır bu ligde oynayan bir futbolcusun, attığın bir tane de pas yerini bulmaz mı? İnsan kendini hiç mi geliştiremez? Ne bileyim, demek ki olmuyor. Yeteneğin yoksa 20 sene de ligde oynasan bir gram ileri gidemiyorsun.

Ömrümüzden 3-5 yıl da Selçuk götürdü. İşin acı tarafı artık büyüdük ve Ozan’a verecek 3-5 yılımız kalmadı. Eskiden her pas ve son vuruş becerisi olmayan futbolcu için 3’er, 5’er harcıyorduk ama artık bizde de fazla kalmadı. Üzgünüm kardeşim Ozan, sona kalan dona kalır…

Herkes Ozan’a çok kızıyor ve elinden geleni yapmadığını düşünüyor ama ben çok da aynı fikirde değilim. Çocuk bir şeyler yapmaya çalışıyor ama yeteneği bu kadar. Ozan yırtınsa şimdiki durumundan en fazla %10 daha iyi oynar. Onun üstünde bir seviye olmaz. Son Bursa maçında yuhalanmasına da çok üzüldüm. Kendi de zaten şaşkın şaşkın baktı etrafa…
Bir senelik Appiah güzelliği dışında 3 tane ön libero ile ömrümüz geçti. Şimdi de Ozan ve orta sahadaki Ozan türevleri ile çile dolduruyoruz. Birbirinin kopyası 5 tane adam var. Bunun sorumlusu ne benim, ne de Ozan. Sorumlu, 15 senedir “Her şeyi ben bilirim.” zihniyeti ile kulübü yöneten ve maddi ve manevi olarak dibe vurmasını sağlayan düşünce tarzıdır…

3 ön libero ve 1 başkanla bütün ömrünü geçirirsen, karşılığında da üçün……. Neyse, yine annem kızacak şimdi, en iyisi ben bitireyim…
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…