İlişkiler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İlişkiler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Mart 2022 Çarşamba

Görünmeyen Aşklar

Günaydın Dostlar,

Görünen aşkları hepimiz biliyoruz. Görürsün, beğenirsin ve aşık olursun. İlk görüşte aşka çok inanırım ve başka türlüsünün olmayacağını düşünürüm. İlk görüşte bir şeyler hissetmediysen sonradan olanlar yakınlaşma ve heyecandan öteye gidemez. Ayrıca aşk denen şey çeşitli parametrelere de bağlanamaz. Onun adı günlük menfaatlere göre hareket etmek olur.



Kimse “Ben bu sene birine aşık olayım.” demez. Bir anda gelişir. Bir kere görüşürsünüz, mutlu kalırsanız bir daha görüşürsünüz. Sonra bir daha. İstanbul’un en büyük aşkı ortaya çıkacaksa sen istesen de istemesen de çıkar zaten. Hiçbir şekilde önleyemezsin.

Bugünkü konumuz ortaya çıkmayan aşklar. Bunların seninle bir alakası yok. Kalpten kalbe yaşanıyor ve sen sadece kalbine ev sahipliği yapıyorsun. Zaten böyle bir aşk içi kalbin senden onay filan da almıyor. Dediğim gibi sen sadece taşıyıcısın ve mecburen ordasın. Ne kadar bilgi paylaşacağına da kalbin karar veriyor. Kısacası sen de olaya çok hakim olmayabilirsin.

Bu aşk iki kalp arasında. Dünyanın son gününe kadar da orada yaşayacak. İki kalp de bilecek bu durumu ama hiç konuşulmayacak. Dedikodular çabuk yayılır. Miden, kalbin, ellerin, sıcak basan yüzün, ıslak gibi görünen gözlerin içerlerde bir yerlerde bu konuyu sürekli konuşacaklar. Dedikodu sohbetlerine beyin hiçbir zaman çağrılmayacak.

Aslında sen de salak değilsin. Sen de konuşmak istiyorsun, sen de sohbetlere katılmak istiyorsun ama belki de mevsimler konuşmaya hiç uygun değil. Bu kadar çok kar yağarken adaların arkasından gelen güneş ışıklarını konuşamazsın. Allah bilir kalp ve mide de “Geri zekalı korkak.” diye dedikodunu yapıyorlardır.

Dışarıda konuşamadığın gibi içeride de konuşamazsın. Seni sohbete almazlar. Sen konuşamasan da kalpler sürekli konuşuyorlar. Onların teknolojiye bile ihtiyaçları yok. Kalpten kalbe yayılan muazzam dalgalar var ve internetten bin kat daha hızlı.

Sürekli konuştukları için sana da aralıksız dedikodu taşırlar. “Ben bu dedikoduları duymak istemiyorum.” diyerek kendini inandırmaya çalışsan da çok duymak istediğini sen de biliyorsun. Ucundan kıyısından dinlemeye çalışırsın ve ağzından tek bir cümle çıkar, “Belki başka bir evrende başka bir zamanda.”

Bazı sevgiler kalpten kalbe yaşanıp bitmek zorundadır. Işığı görmek onlara iyi gelmez. Karşı taraftaki kalbin muhteviyatını hissetsen de hiçbir zaman tam olarak bilemeyeceksin. Bilmek ister miydin? Çok isterdin ama bugün mümkün değil. “Acaba o da bunu merak ediyor mudur?” diye düşünürsün. Bu düşünce içine bir ipilti getirir. Sanki bir anda bahar gelmiştir.

Dışarıdan gelen seslerle gerçeklere dönersin. Bazen fazla merak iyi değildir. Bu mevsimde onun kalbinde de aynı ılık rüzgarlar esse ne yapacaksınız ki? Kış günü mayoları giyip kumsala mı gideceksiniz. Belki başka bir zamanda başka bir mevsimde olurdu ama bugün yün don mevsimindeyiz. Tabii karşı tarafın kalbini yanlış tartmış olma ihtimali de ayrı bir sorun. Tartıyı yanlış yaptıysan yıkılırsın.

Her zaman kalpler “Başka bir evrende başka bir zamanda neler olmazdı?” sorusunu sorarak uykuya dalıp ertesi gün yine hiç konuşmadan yola devam edecekler.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

9 Şubat 2020 Pazar

Affetmem

Günaydın Dostlar,

Her şey çok güzel giderken bir anda bir terslik olur. Affedilmesi çok zor bir hata gelir. Öyle bir hatadır ki affedilmesi mümkün değildir, anında çeker gidersin. Aklından da, telefon rehberinden de, sosyal platformlardan da her yerden çıkarırsın. Çıkarttın çıkartmasına da kalbin ne olacak?
Yapılan hatanın affedilecek bir boyutu yok. Bunu sen de biliyorsun, o da biliyor. İşin kötü tarafı bütün WhatsApp grupları da biliyor. İçini dökmek istiyordun, ikinci bardaktan sonra en samimi arkadaşına açıldın, şimdi İstanbul’un yarısı biliyor. “Kimseye söyleme.” bile demedin. Güvendiğin sırdaşın, canın, kardeşin böyle bir şey yapmaz diye düşündün.


“Hayatta affetmem.” diye her yerde yaygara yapsan da damar yollarının gerçeği hiç de öyle değildir. Deli gibi seviyorsundur, affetmeyi de çok istersin; koca kafan affetmene izin vermez. Orta Doğu’nun karışık olduğu günlerden kaçarak beyninin içine yerleşmiş olan uyuyan gurur hücreleri, bir anda ortaya çıkarak affetmene izin vermezler.

Hücreler bir karar vermek zorundadırlar. Ya senin affetmene destek olacaklar ya da bertaraf olacaklar. Bu hücrelere karşı çok büyük bir savaş verirsin, kurtulduğunu zannedersin; tam düzlüğe çıktım derken bu sefer de mahalle baskısı ortaya çıkar. Ailenin de desteğiyle mengene gibi beynini sıkıştırır. Laf etmesi kolay da sokaktaki insan veya yan evdeki emekli müfettiş benim neler çektiğimi biliyor mu? Anlamıyor musunuz kardeşim ben affetmek istiyorum.

Organların eskisi gibi iyi çalışmıyordur artık, güneş de eski parlaklığını kaybetti, zevkle izlediğin programlar meğerse o kadar da keyifli değilmiş. Kitap okumayı aklına bile getirme, bir kelime bile koca kafana girmez. Beraber dinlediğiniz şarkılar dışında hiçbir şey sana iyi gelmiyor.

Kendi kendine düşünürsün. “Ben bir hata yapmadım ki neden enflasyonun bütün yükü benim omuzlarıma bindi?” diye defalarca tekrar edersin. Ben bir şey yapmadım, hatayı o yaptı, eziyetini ben çekiyorum. Bütün sıkıntılar etrafımda köşe kapmaca oynuyor.

“Evet, hatayı o yaptı; sıkıntısını, üzüntüsünü, burukluğunu da o çeksin.” diyerek bu işten sıyrılamazsın. Hatayı o yaptı, affedilmemesi de gerekiyor; hepsi kabul ama sen de sevdin be kardeşim. O yüzden “Affetmem.” diye diye affetmek istiyorsun. Belki de bir daha yapacağını bile bile affetmek istiyorsun.
Tabii bu arada karşı tarafın düşüncelerini de unutmamak lazım. Biz meclisi toplamış çoğunluk yaratmaya çalışıyoruz ama belki de karşı taraf kendi kararlarını kendi vermek istiyor olabilir. “Sizin aldığınız karar beni hiç ilgilendirmez, ben affedilmek istemiyorum ki.” diyebilir. Affedilemez hata, belki de merdivenleri çıkmak için bir koltuk değneği olarak kullanıldı.
Sen kalbinle savaşıyorsun, o affedilmek bile istemiyor. Bu sefer iyice sinirlenirsin. Meğerse seni hiç sevmemiş, sevgisi yalanmış. Hepsi bir oyunmuş. Ekrana da, kalbine de “Ben de artık senden nefret ediyorum.” satırları yazarsın. Bütün bunları yazarken bile affedilmek istemeyeni yine de affetmek istersin.

Sonuçta affettiğinle de, içindeki gurur kompartımanları ile de yaşayacak olan sensin. Komşuları değil, kalbini dinle kardeşim. Bu işin sonunda rezil olmak da var, vezir olmak da var. Her ne yöne yürürsen yürü seçtiğin yol senin yolun olsun.

Kendi kendine mırıldanırsın, “Yaptığı hatanın affedilecek bir yanı olmadığını bilsem de ben affetmek istiyorum.”
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

14 Eylül 2018 Cuma

Ruhunu Kaybetmek

Günaydın Dostlar,

Hepimiz karşımıza çıkan problemlerin nedenlerini bir yerlerde arar dururuz ama asıl sorunun ruhumuzu kaybetmek olduğunu bir türlü kabul etmek istemeyiz.
Dostlarım bilirler, ben ruhunu kaybetmiş restorana bile gitmek istemem. Gidilecek yerin ucuz veya pahalı olması çok önemli değildir, yeter ki ruhu olsun. Hem ruhu olup hem de denizin dibinde olursa tadından yenmez.


Kızın neden seni terk ettiği konusunda elli çeşit bahane üretsen de aslında gerçek neden ilişkinin ruhunu kaybetmiş olmasıdır. Kız gitmeden önce ruh gitti. Çalan müzik aynı, balıkta da sorun yok; kaybolan şey sizin ilişkinin ruhu. Ruh varsa 300 km gidersin, ruh yoksa 3 km gitmek zor gelir. Ruh varsa yedi saat yetmez, ruh yoksa yedi dakika geçmez.

Öyle de zordur ki bu ruh işi; elle tutamazsın, gözle göremezsin, davet edemezsin, zorla getiremezsin bu iş kendiliğinden oluşur. Bazen de hiç haber vermeden çeker gider. 

İlişkilerin, arkadaşlıkların, takımların, şirketlerin, grupların, milletlerin hepsinin ruha ihtiyacı vardır. Ruhunu kaybeden milletler kendilerini her türlü tehlikeye açık bırakmışlar demektir.
Mücadele ruhunu kaybetmiş bir ordunun savaşabileceğini düşünebiliyor musunuz?

Fenerbahçe’de de durum çok farklı değil. Herkes teknik adamı, oyuncuları, oyun dizilişini, şunu, bunu konuşuyor; kimse asıl yok olan şeyin ruh kaybı olduğunu söyleyemiyor. Bugün Fenerbahçe’nin de diğer birçok takımın da en büyük sorunu mücadele ruhlarını kaybetmiş olmalarıdır. Mücadele arzusu yok olunca da takım olmaktan uzaklaşırsınız, oyuncular arasındaki mesafe açılır. Hangi mesafe? Her ikisi de. Oyun bir anda yetmiş metrede oynanmaya başlanır ama ondan daha da önemlisi takım arkadaşlarının arasındaki mesafe açılır. Neden? Hep beraber mücadele etme ruhları kalmadığı için.

Bugün birçok şirkette de durum çok farklı değil. Genellikle insanların üzerinde nedenini çok da bilmedikleri bir mutsuzluk var. İşyerlerimiz, bölümlerimiz takım olmayı başaramıyorlar. Mesafe aynı Fenerbahçe’de olduğu gibi açılmış durumda. Hep beraber mücadele edebilme ruhlarını kaybettikleri için takım olamıyorlar. Ülkemiz de, dünya da sıkıntılı günlerden geçiyor. Herkesin herkesten uzaklaştığı zamanlarda mücadele ruhu şemsiyesi altında birleşip takım olmayı başarabilen şirketler daha başarılı olacaklardır. Diğerleri günlük işlerini yapıp “Yarını da yarın düşünürüz.” deyip evlerine gidecekler.
Ailelerimiz için de ruh kaybı çok önemli bir konudur. Sizce aynı ruhu taşıyan aile bireylerinden kurulu ve aynı mücadele ruhunu taşıyan aileler mi bu devirde daha başarılı olurlar yoksa aile fertleri birbirlerini yiyen aileler mi?  Mücadele ruhumuz ya hiç yok ya da yanlış yönlere odaklanmış durumda.
Konu ister futbol takımı olsun, ister başka bir birim; bir kere ruh kayboldu mu tekrar bulabilmek çok zordur. Satın alamayacağın için, davet edemeyeceğin için geri gelmesi yıllar alır.

“Zor görmeden bir yerlere ulaşılmıyor.” temalı birçok atasözümüz var. Burada sözü geçen durum da çok farklı değil. “Mücadele ruhun olacak kardeşim.” diyor.

Şartlar her gün biraz daha zorlaşıyor. Dünyanın nimetleri azalıyor ve bir gün herkese yetmemeye başlayacak. Önümüzdeki yıllar; çarşıda, pazarda, sokakta, işyerinde, alımda, satımda, hayatın her parametresinde mücadele edebilen, mücadele ruhu taşıyanların olacak.
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

6 Mart 2017 Pazartesi

Sevgiliden Ayrılmak...

Günaydın dostlar…

Zordur sevgiliden ayrılmak. Her ayrılığın az da olsa bir buruk yanı vardır. Hemen belirteyim; burada sözünü ettiğim ayrılık “sen yoluna, ben yoluma, bir daha da hiç görüşmeyelim” tipi bir ayrılık değil. Normal, bildiğiniz her günkü ayrılıklardan bahsediyorum. Apartmanın kapısında, soğuk bir akşamda vedalaşıp ayrılmaktan bahsediyorum. “Hadi yarın sabah görüşürüz” ayrılığından bahsediyorum.


Teyzenden, amcandan ayrılırken yaşadığın burukluktan da bahsetmiyorum. Bu sabahki konumuz, gerçek sevgili ayrılığı. Hani ayrılırken kalbini, mideni orada bıraktığın anlar vardır ya, konumuz tam da onlar. Herkes bir takım aşklar yaşamış, şehrin muhtelif yerlerinde çeşitli iç organlarını bırakmıştır.
Sevgilinle şu veya bu nedenle bir aradayken, ayrılık vakti geldiğinde içinin derinliklerinde bir yerlerde “keşke hiç bitmese” hissinin her tarafını sarması kadar normal bir şey olamaz. Doğru söylüyorsunuz, bir haber değeri de yok. Haberi değeri olan konu, ayrılık vaktinde sevgilin olmayanlarla sevgiliden ayrılıyor boşluğu yaşamandır.

Arkadaşındır, en azından sen öyle olduğunu düşünüyorsundur ama okul çıkışı yenilen hamburgerden sonra neden kendini bu kadar salak hissettiğini anlayamazsın. Sonuçta sınıf arkadaşınla evine kadar yürüdünüz, kapıda da vedalaşıp ayrıldınız. Bu sevgili ayrılığı boşluğu da nereden çıktı? Onu görmek için sabaha kadar beklemek istememe durumu da nereden çıktı? O senin sevgilin değil ki!

Bir garip hissedersin kendini. 3-5 dakikalığına beynin de çalışmaz. Kimseye bir şey de söyleyemezsin, zira en başta kendin bilmiyorsun. “Acaba ben bu insanı seviyor olabilir miyim?” diye aklından bile geçirmek istemezsin. Siz arkadaşsınız. İyi güzel de, bu sevgili boşluğunu içime kim doldurdu o zaman? Sevgilin olmayan biriyle, sevgilin olan insanla geçirdiğinden çok daha güzel vakit geçirme durumu, belaya davettir. Her türlü çatlak işe meyilli olan beynin, gider takılır oraya.
Onu askerlik zamanında tugaydaki arkadaşlarından biriymiş gibi düşünmeye çalışırsın. Beyhude bir çabadan öteye gitmez. Onun yüzünü birliğin hangi köşesine oturtacaksın? İşin garip tarafı, bu insan en iyi arkadaşın da olabilir. Belki de en iyi arkadaşının en iyi arkadaşı. Hatta ve hatta belki de en iyi arkadaşının sevgilisi…

Normal bir ayrılığı sevgili ayrılığına çevirip, midende boşluklar yaşanmasına sebep olan, arkadaşının eşi olabilir mi? Belki de nişanlısı? Yok yok; bu sakat düşünceleri acilen aklımdan çıkarmalıyım. Biz hepimiz arkadaşız, üstelik onun eşi de benim çok samimi arkadaşım. Belki de bu cümleyi 100 kere alt alta yazman gerekiyordur. O zaman belki kendin de inanırsın.

Çok sevdiğin bir insanla ilişkiyi yönetebilmek günümüzde hiç de kolay bir iş değildir ama bir de çok sevmemeniz gereken bir insanla ne halt edeceğinizi düşünün. Kesinlikle hiçbir parametre uymuyor, kesinlikle sorun var. Zaten de onu sevmiyorsun ama Allah kahretsin ki en güzel zamanı da onla geçiriyorsun. O da sevgilisi olmayan biriyle sevgili boşluğu yaşıyor mudur acaba? Her ayrılık vaktinde, o da “Keşke hiç bitmese” diyor mudur acaba? Diyorsa da, içinden diyordur. Sen işine bak, kendi kendini doldurma.

Sevginin olmadık açılara gitmek gibi bir matematik hesabı vardır. Çarparsın, bölersin, toplarsın; sonunda yine en olmadık açıyı bulursun. Takılır o zıkkım kalbin oraya. Kalp bu, ne yapacağı belli olmaz. Bazen sevmesi gerektiğini sever, bazen de sevmemesi gerektiğini sever. Kalp laf dinlemez, mide kontrolden çıkmıştır, üstüne üstlük hepsi bir olup, bir de beyini döverler.
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

11 Temmuz 2016 Pazartesi

Eziyetten Hoşlanmak...

Günaydın dostlar…

Eziyet çekmeyi seven bir yanımız olduğu artık bir gerçek. Bu durumu hepimizin kabul etmesinde yarar var diye düşünüyorum. Bu durumdan hoşlanan insanlara da galiba mazoşist diyorlar ama çok da emin değilim. Yanlış biliyorsam birileri beni düzeltsin.
Hepimizin içinde belli oranlarda mazoşistlik var ama bazılarında %90 oranında, bazılarında da %5 oranında. Dünyanın diğer ülkeleri ile mukayese edildiğinde, bizim topraklarda bu oranın dünya averajının üzerinde olduğunu düşünüyorum.


Geçen hafta, 9 günlük tatil boyunca yaşananlar, bu işten ne kadar keyif aldığımızı bir kere daha gözler önüne serdi. Eziyet çekeceğini bile bile bir şeylere razı olmak, bu işten (biz farkında olmasak da) keyif aldığımızı gösterir.

Eziyetten keyif aldığımız gibi, bir de eziyetlerimizi yarıştırma âdetimiz var. Ben de dâhil olmak üzere, bunu hepimiz yapıyoruz. Birileri bir şeyler anlatmaya başladığı zaman, biz hemen daha büyüğünü anlatmaya başlıyoruz.

Nankörlük yarıştırmayı da seviyoruz ama eziyet yarıştırmayı kesinlikle daha çok seviyoruz. “Ben ona çeşit çeşit iyilikler yaptım, o da bana karşılık olarak her türlü kötülüğü yaptı” senaryolarını da çok severiz. Doğal olarak, bir başkasının da daha büyük bir nankörlük hikâyesi vardır.

“Tatil dönüşü havaalanından eve 6 saatte gelebildik” cümlesi, genelde “o da bir şey mi biz bayram dönüşü 9 saatte ancak köprüyü geçebildik” türünden bir karşılık alıyor. Ondan sonra da, daha büyük bir eziyetle karşımızdakine geçirmiş olmanın garip hazını yaşıyoruz.

Etrafınıza ve sohbetlerinize dikkat edin. Muhakkak bir eziyet anlatımından sonra karşı taraftan daha büyüğü geliyor. Hiçbir zaman, “çok yazık ya, yollarda sefil olmuşsunuz, biz hiç öyle bir şey yaşamadık” şeklinde bir cevap duymazsınız. Karşıdakinin eziyeti her zaman daha büyüktür.
Aslında işin özü yaşadığımız topraklardaki temellerde gizli. Bu topraklarda, yaşamımızın temelleri eziyet bataklıklarının içine atılmıştır. Her işimiz eziyet olduğu için, herkesin de türlü türlü anlatacak hikâyesi olması kadar doğal bir şey olamaz.

İzdivaç programlarında sık sık duyduğumuz, “beni eve kapatsın, nefes aldırmasın, bakkala bile gitmeme izin vermesin” şeklindeki kriterler de eziyetin bir başka türü. Neden çıkıp da bu tür taleplerde bulunuyorlar? Eziyeti severiz de ondan. İlle de sizi bağlayıp dövmesi gerekmiyor, bu da bir eziyet şekli…
“Eziyet” bizim göbek adımızdır. Dairelerde iş halletmekten tutun da, tatile gitmeye kadar her işimiz eziyettir bizim. Hastane koridorlarında veya trafikte sıcak bir ortamda kan ter içinde sürünmek, eziyet değilse nedir?
Sevgili babam, her zaman “paramla eziyet satın alamam” derdi. Bu prensiple büyümüş bir insan olarak, ben de kaçınabileceğim eziyetlerden kaçınmaya çalışırım. Örnek olarak, 9 günlük bayram tatilinde hayatta hiçbir yere gitmem. Yollarda da, gittiğin yerde de eziyet çekme ihtimalin çok kuvvetlidir.

Zaten çok zor bir şehirde ve çok zor bir ülkede yaşıyoruz. Bu yetmezmiş gibi bir de üzerine parayla eziyet satın almayın. Yeteri kadar bedava eziyet, hayatımızın her döneminde bizim yanımızda, daha fazlasına gerek yok…

Konu her ne olursa olsun, eziyete dönüşecek, size sıkıntı yaratacak şeylerden kaçının. İster aşk ilişkisi olsun, ister tatil yolu hiç fark etmez. Rahatlamaya, kafanızı dağıtmaya gittiğiniz bir tatil, bir yemek, bir gezi, bir ziyaret, bir sevgili sizi daha kötü bir ruh hali ile geri yollamasın.
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

12 Mayıs 2016 Perşembe

Kıskanırım Seni Ben...

Günaydın dostlar…

Bilgisayarların yapısı ve çalışma şekilleri bizim ahlakımızı bozdu diye düşünüyorum. Bilgisayarların üzerinde yapılan bir işlemin, sonradan gidip geri alınabilme özelliğini, hayatımızın diğer parametrelerine de aktarmaya çalışmaya başladık.
Dün televizyonda izlediğim “hayatı sıfırlama” talebi, benim çok ilgimi çekti. İnsan hayatının fabrika ayarlarına dönebilmesinin, akıllı telefonlar kadar kolay olmayacağını anlıyor olabilmemiz gerekiyor diye düşünüyordum.


Günümüzde, hemen hemen her programın bir “geri al” butonu var ama ne yazık ki hayatımızda böyle bir seçenek yok. Artı eksi yaşanan her şey, bütün yol boyunca sepetimizde bizle beraber geliyorlar. Herkes kendi sepetinin ağırlığını ömrünün son gününe kadar taşıyor.

Geri al butonunu, ben özür dilemek olarak algılıyorum. Yapıyorsun bir hata, sonra hemen “Özür dilerim” diyerek, hatandan dönüyorsun. Bilgisayarların en iyi tarafı da kindar olmamaları, diye düşünüyorum. Ne hata yaparsanız yapın, özür dilediğiniz zaman hemen unutuveriyor. Bir daha da hiçbir zaman gündeme getirmiyor.

Bilgisayarlarda, toptan sıfırlama şansınız da var. İşleri iyice çorba ettiğiniz zaman, baktınız ki olmuyor; bilgisayarın sabit diskini toptan sıfırlıyorsunuz. Sıfırlama işlemi artı eksi her şeyi götürüyor ve bembeyaz bir sayfa açıyor.

Bu sabah bu konuya girmemize neden olan genç kız, “Senin geçmişte hiç kız arkadaşın oldu mu?” diye, genç adama bir soru sordu. Tecrübesiz çocuk, “Evet oldu” diyerek, ikinci sorunun gol pasını hazırladı. “Senin için önemli miydi?” şeklinde gelen penaltı vuruşu da, çocuğu bitirdi.

Haklısınız, kız arkadaşı olduğuna göre, tabi ki onun için önemliydi ama bunu bir kadına söylediğin an, senin hayatının kırılma noktalarından biri olur. Hiçbir kadın, 1300 sene önce başka bir kadının da senin için önemli olmuş olması bilgisini kaldıramaz. Böyle bir cevapla, gelecek 100 sene boyunca, en beklemediğin anlarda gündeme getirilmek üzere, şahane bir konu yaratmış olursun. Yoğun bir günden sonra, tam yastığınla bütünleşeceğin sırada, “Sen zaten 1300 yıl önce de Ayşe’yi de sevmiştin” şeklinde veya başka huzurunuzu bozacak şekillerde gündeme gelebilir.
Bütün erkekleri, bu tip toplara girmemeleri konusunda bir kere daha uyarıyorum. Sonra gelip bana ağlamayın. Bu tip sorulardan en zararsız şekilde sıyrılmaya çalışmak, gelecek günlerdeki huzurunuzun da teminatı olacaktır. Dişi kediye bile, başka bir dişi kediye değer verdiğinizi söylemeyin.

Aylin’in liseye gittiği dönemlerde, rehber öğretmen ısrar kıyamet beni okula çağırmıştı. Konuşma esnasında, ben de, “Kızlar, bir arkadaşlarının başka bir arkadaşlarıyla daha samimi olmalarını kaldıramıyor” gibi bir şey söylemiştim. Kadının bana cevabı da, “Doğrudur, ben de öyleyim” olmuştu.

Öyle diyoruz ama bu çocukcağız golü yedi bir kere. İşin daha da enteresan yanı, kızın sürekli olarak “Ben bunu kaldıramam” demesiydi. Bir şekilde git ve bu yaşadıklarını geri al, bir daha da (geçmişte bile olsa) herhangi bir kadının senin için önemli olduğunu duymayayım demek istiyor.

Ayrıca şunu da çok iyi biliyoruz ki, bilgisayarın mimari yapısı ile kadınlarınki çok farklı. Bilgisayarda sıfırlarsın gider ama kadınlarda sıfırlasan da gitmez. Her münakaşa ortamında, “Sıfırlamadan önce geçmişte sen o kıza değer vermiştin” şeklide gündeme gelir.
Hayat, uzun bir yolculuktur. Yaşanan her tecrübe de bu uzun filmin kareleridir. İçinde mutlulukları da barındırır, hüzünleri de, sevgileri de barındırır, nefretleri de. Kanunlarımıza uyduğu sürece, yaşadığınız hiçbir şeyden pişman olmayın ve geçmişinizi yok sayma çabaları içine de girmeyin.

Siz bilgisayar değilsiniz, fabrika ayarlarına dönemezsiniz. İçinizdeki işletim sistemini beğenmeyen, gitsin kendininkini yazsın…
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

14 Nisan 2016 Perşembe

Başarı

Günaydın Dostlar,

Etrafımdaki herkes büyük bir yarış içinde. Çocuklarını yüksekokullara ve daha sonra gelecek olan iş hayatına hazırlayabilmek için zavallı annelerin, babaların yapmadıkları kalmıyor. Maddi, manevi bütün imkânlarını ortaya döküyorlar.
Kimimiz bu uğurda iki ev parası harcıyoruz, kimimiz de oradan buradan kısıp gerekirse aynı ayakkabıyı on sene giyerek çocukları okula yolluyoruz. Herkes inanılmaz ve acımasız bir yarışın içinde.

Yarışanlar kim? Bir numarada anneler var. Kesinlikle bu yoldaki en hırslı kişiler anneler. Çocuklar daha yolun başına gelmeden anneler yolun yarısına koşuyorlar. Babalar da hırslı ama annelerin hırsı ile mukayese bile kabul etmez. Doğru tahmin ettiniz, en az hırslı olan da çocuklar.
 
Akademik yönü güçlü olan çocuklar okul hayatında başarılı oluyorlar. Hele bir de hem çalışkan hem de zeki iseler onları kimse durduramıyor. En iyi okullardan en iyi derecelerle mezun oluyorlar.
Çocuk okulu bitirdikten sonra iş yine anne babaya düşüyor. Okullara yatırdığınız parayı bin yıl içinde geri alabilmeniz için çocuğu bir yerlerde işe sokmanız gerekiyor. Bunu nasıl başaracaksınız? Türkiye’deki diğer bütün konularda olduğu gibi tabii ilişkileriniz sayesinde. Ahmet amcaya rica edeceksiniz, Ayşe teyzenin tanıdığına soracaksınız ki çocuk bir yere girebilsin.

Bu korkunç yarışın içindeki çocukların çalışmak ve testlere hazırlanmak dışında başka hiçbir şey için vakitleri kalmıyor. En büyük ilişkiler okul yıllarında başlar ve seni bütün iş hayatın boyunca taşır. Hele de bizim ülkemizde bu parametrenin önemi çok büyüktür ama gelin görün ki bizim zavallı, testlere programlanmış çocukların arkadaşla filan uğraşacak zamanları kalmıyor. Bilgisayar oyunları oynamayı arkadaşlarla vakit geçirmekten daha çok sever bir hale geldiler.

“Ben odaklı” ve fabrika ayarları şahsi başarıya ayarlanmış olan çocuklar, iş hayatına başladıkları zaman muazzam bir bocalama geçiriyorlar. Birileri bu çocukların karşısına çıkıyor ve takım olmaktan filan söz etmeye başlıyor. Çocuk şokta. Ne takımı kardeşim? “Ben birinci olmaya geldim buraya, bana değer katmayacak hiçbir işin de içinde olmam.” diye söylenmeye başlıyor.

Okul yıllarında ilişkilerini geliştiremeyen apartman çocukları, her türlü ilerleyişin ilişkiler sayesinde yürüdüğü iş ortamında bocalayıp kalıyorlar. Dünyanın en iyi işini de yapsa kendi dünyasında yaşadığı ve de ilişkiler halkasına dâhil olamadığı için hiçbir yere varamıyor. Kendi varamadığı gibi her akşam beraber takılan insanların sürekli olarak yarış arabası gibi yanından geçip gittiğini görüyor.

Sen istediğin kadar “Ben ondan çok daha başarılıyım.” diye kıçını yırt. Sen çalışırken diğerleri rakı masalarında işleri bitirdiler bile. Sen, bütün gün çalışarak sağladığın bin gramlık başarıyı kimselere anlatamazken diğerleri yemek masasında bir gramlık başarılarını arka arkaya beş kez anlatıyorlar. Bütün okul süreci boyunca çok başarılı olmuş olan çocuk bir darbe daha yiyor. Millet ilişkilerini geliştirirken o bir tane daha soru çözmüş ama günümüzün iş hayatında bir işe yaramıyor.
İş hayatında, düzgün iş yapmak çok önemlidir ama başarılarını çeşitli ortamlarda anlatabilmek, sunabilmek yaptığın işten çok daha önemli bir parametredir.

Anadolu takımlarında gol kralı olduktan sonra Fenerbahçe’ye gelip sıradan bir oyuncu olmanın psikolojisini kaldıramayan futbolcular gibi ortada kalıyorlar.
Sevgili Muhtar Kent’in “Bugün iş hayatındaki başarının %70’i ilişkilerden geçer.” dediği söylenir. Doğru mu bilmiyorum ama söylememişse bile bu düşünce çok doğru bir tespittir.
“Ben kendi işimi yaparım, eşek gibi de çalışırım, müdür olurum.” Güzel diyorsun da sevgili kardeşim, senin bu yaklaşımla ilerleme şansın %15’den fazla değil. İç ilişkiler halkasına dâhil olmadığın için ilerleme konusu gündeme geldiğinde senin adın bile geçmez.

Bizim çocukluğumuzda “Çok düzgün bir insan, evinden işine gider, akşam da iş çıkışı hemen evine döner.” gibi bir tarif vardı. Genelde erkekler için kullanılan bu tarif iyi bir şeydi. Mazbut aile babası imajı o devirlerde para ederdi.

Üzülerek söylüyorum ki bu devirde beş para etmez. Herkes toplanmış yemek yerken sen evinde oturuyorsan müdür de her akşam bir arada olanlardan biri olur, sen de evinde oturmaya devam edersin.
İlişkilerin Amerika’da da iş hayatında büyük rolü vardır ama bu topraklarda hemen hemen bütün işler ilişkilerle dönüyor. Okullar çocukları akademik olarak hazırlıyor ama değişen pazar şartlarında ilişkiler için de bir şeyler yapmalılar. Şehir hayatının getirdiği bireyselleşmeler, çocukları başarının elektronik bir oyunda beş gol atmak olduğunu düşünmeye itiyor. Bütün hayatını elinde tabletlerle geçiren çocuk da iş hayatına girer girmez ilk golünü yiyor.

Sevgili çocuklar, bu sabahki yazım size. Akademik başarı şart, yabancı lisan öğrenmek şart ama bunlara paralel olarak ilişkileri çok iyi yönetmek de şart. Otuz yaşından sonra ilişkilerinizi büyütemezsiniz. En uzun ilişkiler okul ilişkileridir. Hemen belirteyim, bu yaz ben liseden mezun olalı tam kırk sene geçmiş olacak ama ben halen lise arkadaşlarımla büyük bir sevgi ile görüşüyorum.
Bunu yazarken de “Gidin ona buna yılışın.” demek istemiyorum. Düzgün, seviyeli, akıllı ilişkilerden söz ediyorum. Bir gün bir iş yerine girdiğinizde hiç beklemediğiniz bir anda okul arkadaşınızın karşınıza çıkması kadar güzel bir şey yoktur. Ortak bir geçmişiniz olan insanlarla her zaman daha rahat konuşursunuz.

Gençler, unutmayın diye bir daha tekrar ediyorum. Bugün iş hayatındaki başarının en az %70’i ilişkilere endekslidir.
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

15 Mart 2016 Salı

Hepsini Sizden Öğrendim

Günaydın Dostlar,

Yıllar boyunca başarılı hükümetlerimiz sayesinde her şeyi çok detaylı bir şekilde öğrendik.
Öğrenmediğimiz hiçbir şey kalmadı. Bu konuda sizlere ne kadar teşekkür etsek azdır. Altmış yıldır bu ülkede yaşıyorum ve muazzam bir eğitim aldım. Eğitilmekten anam ağladı.


Doğar doğmaz, bu ülkede başkalarının hakkına tecavüz etmenin prim yaptığını öğrendim. İnsanlara ve kurallara saygı göstermemenin işe yaradığını öğrendim. Çalışkan ve dürüst olmak yerine yalakalık ve ilişkilerin seni çok daha uzaklara taşıyabileceğini öğrendim.

Ters yola girenin evine daha çabuk varabileceğini öğrendim. Trafikte araba kullanmak ile tarlada traktör kullanmak arasında çok da bir fark olmadığını öğrendim. Yollardaki şeritlerin neden çizildiğini birçoğumuzun bilmediğini öğrendim. Freni patlayan kamyonların, otobüslerin, beton mikserlerinin altında ölmenin kaderimiz olduğunu öğrendim.

Kapkara olmuş yüzlerin ekmek parası için toprağın derinliklerinde ölmelerinin, bu işin fıtratında var olduğunu öğrendim. Yapılan işlerde en önemli konunun para harcanmaması olduğunu öğrendim. 10 TL’lik bir alet almamak için on işçinin kolaylıkla ölüme yollanabileceğini öğrendim. Ölenlerin öleceğini, kalanlarla yola devam edileceğini öğrendim.

Din, mezhep ve ırkçılık gibi konuların, bizim gibi fakir ülkelerde yüzyıllardır nasıl kullanıldığını öğrendim. Dünyada en çok silah üretip satan beş ülkenin terörü lanetleyen ülkeler arasında ilk beş sırada olduğunu öğrendim. Doğu’da insanlar birbirini öldürdükçe Batı’daki insanların marka don giyebildiğini öğrendim.

İnsanlar açlıktan ölürken dünyanın nimetlerinin çok büyük bir kısmının çok küçük bir azınlık tarafından yenildiğini öğrendim. Şirketlerin krizlere karşı alabildiği en büyük tedbirin çaycıları ve şoförleri işten çıkarmak olduğunu öğrendim.
Okulların ticarethaneye, öğretmenlerin zorunlu pazarlamacıya dönüştüğü bir ortamda çocuğum okulu bitirip, iyi bir işe girip ayda 2.000 TL kazanabilsin diye bu rakamın yüz mislini, bin mislini harcamam gerektiğini öğrendim.

Tatillerde paramla rezil olmayı ve Avrupalının 10 TL’ye gittiği tesislere 100 TL vererek gitmeyi öğrendim. Sabahın körüne saati kurup şezlong kapmayı, akşam yemeklerinde masa kapmayı öğrendim. Tatilde bile olsam benim hayatımda eziyetin hiç bitmeyeceğini öğrendim.
Yağ kuyruklarında büyümeyi, kahve kuyruklarında olgunlaşmayı ve hayatımın son yıllarını halk ekmek kuyruklarında bitirmeyi öğrendim.
Allah’ın takdiri, dedim, depremle yaşamayı öğrendim. Malzemesi az olan binaların kabartma tozu konmayan kekler gibi çöktüğünü öğrendim ama derdimi kimseye anlatamadım. Her öğrendiğim şeyin her yerde konuşulamayacağını da öğrendim. Erken yaşlarda olmasa da daha sonraki yıllarda doğru ve dürüst bir insan olmanın bu dünyada çok da bir işe yaramadığını öğrendim.

Her zaman bu işin bir de öbür tarafı olduğunu düşünerek yaşamam gerektiğini öğrendim. Kul görmese de Allah’ın gördüğünü öğrendim. Yaptığım yardımlara, iyiliklere karşı bir sürü nankörlük ile karşılaşacağımı öğrendim.

Etrafımızda göğüs kafesinin içi boş olan insanlar olduğunu öğrendim. Bazı dolu olanların da benimki ile aynı marka olmadığını öğrendim. Bu dünyada fabrika ayarları yalancılığa, oyun oynamaya, samimiyetsizliğe, kötülüğü ayarlanmış insanlar olduğunu öğrendim.
"Kalp var mı yoksa yok mu?" demişken sağlık sigortan varsa yün donuna kadar MR’ını çekeceklerini ama yoksa zaten yaşamaman gerektiğini öğrendim. Sokaklarda büyüyen çocukların, bizim vitaminlerle büyüttüğümüz apartman çocuklarından çok daha sağlıklı olduklarını öğrendim.

Bütün bunları ve çok daha fazlasını öğrendim ve yoruldum artık. Yavaş yavaş öğrencilik yaşımın da artık çok gerilerde kaldığını düşünürsek artık başka bir şey öğrenmesem mi acaba? Çok şey mi istiyorum?
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

16 Şubat 2016 Salı

Düşmanlık...


Günaydın dostlar…
Mademki bu sabahki durumu sordunuz, ben de anlatayım.

Amerika Birleşik Devletleri: Müttefik görünen düşman. Türkiye dışında herkesi destekliyor. Sözleri ve icraatları hiçbir zaman güven vermiyor.
Çin: Dost olmadığı kesin. Uygur Türkleri konusu bize karşı sevimsizliklerini arttırıyor.

Japonya: Hiç umurunda değiliz.
 
Almanya: Çeşitli konularda kendi başı derde girmesin diye dost görünmeye çalışıyor. Aslında en sever görüneni bile sevmiyor.

Birleşik Krallık: Tarihi nefretleri içinde saklamaya çalışan gizli düşman
Fransa: Eskiden aktif düşmanlık göstermezlerdi. Şimdi her türlü düşmanlığı göstermekten hiç çekinmiyorlar. Hiç sevmedikleri kesin.

Brezilya: Kendi dertlerinden bizi düşünecek halleri yok.
İtalya: Sevimli görünmeye çalışsa da, hiç sevmediği kesin.

Hindistan. Düşman. En büyük düşmanı Pakistan bizim en büyük dostlarımızdan biri. 

Rusya: Düşman.
 
Kanada: Amerika ile ters düşemez. Gizli düşman.

İran: Düşman
İsrail: Düşman

Hollanda: Hiç sevmediği kesin

Mısır: Düşman.

Libya: Yarısının düşman olduğu kesin, diğer yarısı meçhul. Haftanın günlerine göre değişebilir.
Irak: Düşman.



Meksika: Kendi dertlerinden bizi düşünecek halleri yok.
Yunanistan: Çok sevdiğim dostlarım var. Gittiğimizde inanılmaz güzel ağırlanıyoruz ama tarihi düşmanlıklardan beslenenler de çok fazla.

Ermenistan: Düşman.
Belçika: Aktif düşmanlık göstermese de, hiç sevmediği kesin.

Avusturya: Düşman ve nefret ediyor.
İspanya: Kendi dertlerinden bizi düşünecek halleri yok

Suriye: 1000 km’lik, içi düşman kaynayan bir düşman
Lübnan: Düşman

Suudi Arabistan: Çıkarlarına ve ilişkilerine göre oynayan, hiçbir zaman güvenemeyeceğimiz bir ülke. Örnek olarak, son zamanlarda düşman.
Bu sabah bu listeye yazamadığım diğer ülkelerin de durumları çok farklı değil.

Büyüklerin sözünü dinlemek lazım, “Yurtta sulh, cihanda sulh” diye boşuna söylenmemiş.
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

8 Şubat 2016 Pazartesi

Simitçi Hiçbir Zaman Bilmeyecek...

Günaydın dostlar…

Bu sabah bilgisayarın başına otururken aklımda bambaşka bir konu vardı fakat geçen hafta yazmış olduğum yazının son cümlesiyle ilgili olarak sizlerden gelen mesajlar ve yorumlar beni bambaşka bir konuya yöneltti.
Geçen haftaki yazımı, “Tabii en yakınlar hiçbir zaman unutmayacak ama her gün hayatımızın bir parçası olan konuların ve insanların birçoğu, artık burada olmadığımızı hiç bilmeyecekler.”, şeklinde bir cümleyle bitirmişim. Hiçbir zaman geri dönüp eski yazılarımı okumuyorum ama yapılan yorumlar karşısında geri dönüp bir kere daha okumak zorunda kaldım.


Herkes bu cümleyi kendine göre yorumlamış. Sabahın erken saatlerinde benim düşündüğüm şekilde yorumlayanlar da var, benim düşüncelerimden çok uzaklarda olanlar da var. Zaten bu işin büyüsü de burada gizli. Yazılan cümlelerin herkesi kendi yönüne doğru götürmesinden daha güzel bir şey olamaz.

Sabahın durgun saatlerindeki cümle, bizi tanımayıp da tanıyanlardan söz ediyordu. Bu konuda da en büyük örnek futbol takımlarıdır. Biz hayattayken kendimizi futbol takımının önemli bir parçası zannediyoruz ama aslında takımların bizim yaşadığımızdan haberi bile yok. Yaşadığımızı bilmeyen takımlar, artık yaşamadığımızı da hiç bilmeyecekler.

Her sabah Gürsoylu Sokak’ın köşesinde kaçamak bakışlarla bakıştığın o kadın da gittiğini hiç bilmeyecek. Son dört yıldır o köşede olmanız hiçbir şey değiştirmez. Aslında birbiriniz için yoksunuz. Muhtemelen, “Her sabah buralarda olan adama ne oldu acaba?” bile demeyecek.

Hayatımız var olan ilişkilerden daha çok hiç olmayan ilişkiler üzerine kurulmuştur. Her akşam eve gelirken uğrayıp da sigara aldığın büfe sahibi, senin hayatında en çok gördüğün insanlardan biri olabilir ama ne o seni bilir, ne de sen onu. 13 yıldır sigara alıyorsundur ama kimse kimsenin ismini bile bilmez. Bir akşam gelmemeye başladığın zaman, beki seni düşünecek, belki de hiç düşünmeyecek. Sokağın öbür ucundaki caminin avlusundaki kalabalığın, son 13 yıldır her akşam sigara alan adam için olduğunu bile bilmeyecek.

Her sabah sana sıcacık çıtır çıtır ekmekler satan fırıncı için de durum çok farklı değil. “Nerede bu her sabah ekmek alan insan?” bile demeyecek. Her hangi bir sabah gibi işine devam edecek. Sen onun için ismini hiç bilmediği ve sadece birer sayı olarak gördüğü yüzlerce müşteriden bir tanesisin. Ne seni hatırlayacak, ne de minik sohbetlerinizi.
Sık sık cafe latte aldığın kahvede çalışanlar seni hatırlayacak mı zannediyorsun? Onlar da hiç bilmeyecek. Son yıllarda midenin içine edene kadar içtiğin bütün kahveler birer rakam olarak kalacak. Sen kahve aldığın müddetçe varsın. Almadığın gün, bir daha hiç hatırlanmayacak olan bir geçmişsin.
Ya Cadde'nin köşesindeki simitçi amcaya ne demeli? Sanki sana çok değer veriyormuş gibi çift naylon torbaya koyduğu simitler, bir şey değiştirecek mi sanıyorsun? Hayır. “Bir adam vardı, ara sıra gelip simit alırdı,” diye düşünecek mi kendi kendine. Düşünmeyecek. Simitçi amca da, tanımadık tanıdıklar kategorisinde yer alıyor.

Yıllarca, her gün gördüğümüz veya bir temasımız olan insanlar aslında hayatımızın çok büyük bir parçası ama bizim onların hayatındaki varlığımız pamuk ipliği ile bağlı. Seni gördüğü müddetçe varsın. Görmediği gün, zaten hiç olmamıştın ki…

Unutmayın ki, bizim yaşamımız unutulmaya çok yatkın bir masaldır. Sadece masalı ezbere bilenlerin aklında kalır. Olmadığın zaman, tanıyıp da tanımayanların yarınının dünü olursun…
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…