Özlemek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Özlemek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Şubat 2020 Pazar

Affetmem

Günaydın Dostlar,

Her şey çok güzel giderken bir anda bir terslik olur. Affedilmesi çok zor bir hata gelir. Öyle bir hatadır ki affedilmesi mümkün değildir, anında çeker gidersin. Aklından da, telefon rehberinden de, sosyal platformlardan da her yerden çıkarırsın. Çıkarttın çıkartmasına da kalbin ne olacak?
Yapılan hatanın affedilecek bir boyutu yok. Bunu sen de biliyorsun, o da biliyor. İşin kötü tarafı bütün WhatsApp grupları da biliyor. İçini dökmek istiyordun, ikinci bardaktan sonra en samimi arkadaşına açıldın, şimdi İstanbul’un yarısı biliyor. “Kimseye söyleme.” bile demedin. Güvendiğin sırdaşın, canın, kardeşin böyle bir şey yapmaz diye düşündün.


“Hayatta affetmem.” diye her yerde yaygara yapsan da damar yollarının gerçeği hiç de öyle değildir. Deli gibi seviyorsundur, affetmeyi de çok istersin; koca kafan affetmene izin vermez. Orta Doğu’nun karışık olduğu günlerden kaçarak beyninin içine yerleşmiş olan uyuyan gurur hücreleri, bir anda ortaya çıkarak affetmene izin vermezler.

Hücreler bir karar vermek zorundadırlar. Ya senin affetmene destek olacaklar ya da bertaraf olacaklar. Bu hücrelere karşı çok büyük bir savaş verirsin, kurtulduğunu zannedersin; tam düzlüğe çıktım derken bu sefer de mahalle baskısı ortaya çıkar. Ailenin de desteğiyle mengene gibi beynini sıkıştırır. Laf etmesi kolay da sokaktaki insan veya yan evdeki emekli müfettiş benim neler çektiğimi biliyor mu? Anlamıyor musunuz kardeşim ben affetmek istiyorum.

Organların eskisi gibi iyi çalışmıyordur artık, güneş de eski parlaklığını kaybetti, zevkle izlediğin programlar meğerse o kadar da keyifli değilmiş. Kitap okumayı aklına bile getirme, bir kelime bile koca kafana girmez. Beraber dinlediğiniz şarkılar dışında hiçbir şey sana iyi gelmiyor.

Kendi kendine düşünürsün. “Ben bir hata yapmadım ki neden enflasyonun bütün yükü benim omuzlarıma bindi?” diye defalarca tekrar edersin. Ben bir şey yapmadım, hatayı o yaptı, eziyetini ben çekiyorum. Bütün sıkıntılar etrafımda köşe kapmaca oynuyor.

“Evet, hatayı o yaptı; sıkıntısını, üzüntüsünü, burukluğunu da o çeksin.” diyerek bu işten sıyrılamazsın. Hatayı o yaptı, affedilmemesi de gerekiyor; hepsi kabul ama sen de sevdin be kardeşim. O yüzden “Affetmem.” diye diye affetmek istiyorsun. Belki de bir daha yapacağını bile bile affetmek istiyorsun.
Tabii bu arada karşı tarafın düşüncelerini de unutmamak lazım. Biz meclisi toplamış çoğunluk yaratmaya çalışıyoruz ama belki de karşı taraf kendi kararlarını kendi vermek istiyor olabilir. “Sizin aldığınız karar beni hiç ilgilendirmez, ben affedilmek istemiyorum ki.” diyebilir. Affedilemez hata, belki de merdivenleri çıkmak için bir koltuk değneği olarak kullanıldı.
Sen kalbinle savaşıyorsun, o affedilmek bile istemiyor. Bu sefer iyice sinirlenirsin. Meğerse seni hiç sevmemiş, sevgisi yalanmış. Hepsi bir oyunmuş. Ekrana da, kalbine de “Ben de artık senden nefret ediyorum.” satırları yazarsın. Bütün bunları yazarken bile affedilmek istemeyeni yine de affetmek istersin.

Sonuçta affettiğinle de, içindeki gurur kompartımanları ile de yaşayacak olan sensin. Komşuları değil, kalbini dinle kardeşim. Bu işin sonunda rezil olmak da var, vezir olmak da var. Her ne yöne yürürsen yürü seçtiğin yol senin yolun olsun.

Kendi kendine mırıldanırsın, “Yaptığı hatanın affedilecek bir yanı olmadığını bilsem de ben affetmek istiyorum.”
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

1 Ocak 2018 Pazartesi

Küs Olduklarım...

Günaydın dostlar…

“Bayramlarda küslük olmaz” veya “Bayramlarda küsler barışır” sözlerini hepimiz duymuşuzdur. Gerçekten de küs olmak, bayramların ruhuna uymayan bir durum. Bayramlarda küslük olmaz da, yeni yılın ilk gününde olur mu?
Ben, yeni yılın da küslükleri bitirmek için çok uygun bir zaman olduğunu düşünüyorum. Şimdi herkes otursun ve bütün küs olduklarının listesini yapsın. Sonra da onları, hemen barışabileceklerim ve orta vadede barışabileceklerim diye iki gruba ayırın.


Hemen barışılacaklarla başlayıp, en barışılacak olanını hemen arayalım. Tamam, aramak konusunda ısrar etmeyeceğim, WhatsApp veya Facebook da olur. Yeter ki siz bir el uzatın. Böyle bir çabaya karşı taraf da karşılıksız kalamaz. Karşılık vermezse, anlarsınız ki o kişi hemen barışılacaklar kategorisinde değilmiş. Orta vadede bile değil, onu hemen uzun vadede barışabileceklerim grubuna atın.

Çok da detaylarını bilmediğim hadisler konusunda ahkâm kesmeyeceğim ama ben dinimizin küs kalmaya sıcak bakabileceğine inanmıyorum. Bütün detaylarını toplumun huzuru ve mutluluğu üzerine kurmuş olan yüce bir din, bireylerin birbirleri ile küs kalmasına sıcak bakamaz. Hele hele karşılıklı kin tutmak, nefret beslemek hiç olacak bir iş değil.

Kin ve nefretin olduğu bir toplumda mutluluk, kardeşlik ve beraberlik mümkün değildir.

Bu sabah neden bu konuya taktım bilmiyorum ama yeni yılın yeni başlangıçlar için iyi bir fırsat olduğunu düşünüyorum. Küslükleri bitirmek de, bu başlangıçların en güzellerinden biri olurdu. Unutmayın ki, Sezen Aksu ve Yıldız Tilbe bile barıştı. 25 yıllık uzun bir zamandan sonra, onlar bile barışabiliyorsa, biz de yapabiliriz diye düşünüyorum.

“Evrankaya, sabah sabah bir araba laf ettin, sen küs olduklarınla barıştın mı?” dediğinizi duyar gibiyim. Ben de kendi listemi düşündüm ama listemde hiçbir kimse yok. Birileri bana küsmüş ise, bundan da haberim yok.
Küs olduğunu düşünen sevgili dostlarım, arkadaşlarım varsa, onlara hemen bildirmek isterim ki, ben size küs değilim. Herhangi bir tartışmadan veya fikir ayrılığından dolayı, benim küsebileceğimi sakın düşünmeyin. Ben bu iki konuyu çok iyi ayırabilen bir insanım.

Elektriğiniz tutmaz, çok da bir arada olmak istemezsiniz; bu ayrı bir konu. Nadiren de olsa, rastlaşınca selamlaşırsınız. Benim açımdan, bu durumda bir sorun yok. Elektriğimizin uyuşmadığı veya negatif elektrik yayan insanlardan uzak durmak, ayrı bir konudur. Bu durumu küslük sayamayız. Küs olmayacağız diye, herkesle de görüşmek zorunda değiliz.

Yay burçları iyi niyetli insanlardır. Biz kolay kolay kimseye küsmeyiz. En fazla 24 saat soğuk yaparız. Küsmek bünyemizde yok. Aramızda, “Ben aylarca, yıllarca küs kalabilirim” diyen yay burçları varsa, onların da yorumlarını görmek isterim. Bu satırları yazarken de, “Acaba en güzel hangi burç küsebiliyordur?” diye de ayrıca düşündüm.

Hayat kısa, hiç kimsenin yarının garantisi yok. Bu kısa yaşamda, yıllarca küs kalmanın da bir anlamı yok. Zaman her şeyin ilacı, o gün çok önemliymiş gibi görünen nedenler, bugün çok komik olabiliyor.
Yeni yılın ilk sabahında yeni bir başlangıç yapalım. Hadi hemen listenizi çıkarın ve ilk olarak kiminle barışacağınıza karar verin. Bakalım en büyük barışmayı kim başarabilecek. Bugün barışmazsanız, yarın barışacak kimse bulamayabilirsiniz…

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

20 Aralık 2017 Çarşamba

Siyah...

Günaydın dostlar…

Pembeler, yeşiller, kırmızılar her yerdeydi, hepsi de çok canlı, ışıl ışıldı. Aşk var diye vardı bütün renkler. Sen ne yaptın? Aşkın kıymetini bilemedin, değerini anlayamadın, “Hep orada ol, her zaman benimle ol” diyemedin; o da gitti.
Zannettin ki, aşk gidince her şey rengârenk yerinde kalacak ama son dakikada sana bir de sürpriz yaptı. Giderken her şeyi siyaha boyayarak gitti. Senin yüzünden bizim de etrafımız karardı, her şey siyah artık…


Gökyüzünün kararmasını kış şartlarına yüklemeye çalışma. Gökyüzü daha düne kadar güneşliydi, ılıktı, tertemizdi. Hatta umut doluydu. Bugünkü kapalı havanın nedeni sensin. Kara bulutlar gelmedi, senin kıymetini bilemediğin aşkın, bulutları siyaha boyadı. Onlar kara değil, siyah…

“Işığı kim söndürdü acaba?” diye düşünerek etrafına bakıp durma. Sen onun kıymetini anlamadın, karanlıkta kaldın. Işık söndürülmüş filan değil, sadece siyaha boyandı. Ben yapmadım, yanındayken değerini bilemediğin o güzel insan yaptı. Sen tahmin edemedin ama ampullerin hepsini siyaha boyadı. Odanın karanlığında beyaz duvarları da göremiyorsun artık, için sıkılıyor. Dışarı çıkman lazım, duvarlar üstüne geliyor ama bir minik ayrıntıyı atlıyorsun. O duvarlar da beyaz değil artık. Evet, doğru tahmin ettin, onları da siyaha boyadı giderken…

Oda karanlık, daha da kötüsü onun kokusu da yok artık. Oralarda bir yerde de değil. Giderse bu kadar umursayacağını, siyahlar bağlayacağını hiç düşünmemiştin ama gitti. Siyah montunu giyip, siyahlara yürüdüğü an, hiç gözünün önünden gitmiyor. “Neden gitme diyemedim?” diye şimdi kendine sormanın bir anlamı yok. Ortam siyah olmadan soracaktın. Gururun müsaade etmedi değil mi? O zaman şimdi al gururunu karşına, bütün gece karşılıklı fal bakın. Bakalım fallarda bir gelen, giden var mı?

“Ne fal bakması be kardeşim? “İçim daralıyor” diyorum, anlamıyor musun? İçime bir siyahlık çöktü”. Tamam, o zaman dışarı çıkalım ama hemen uyarayım, gökyüzü de siyah. Üstelik senin yüzünden bizim de içimiz daraldı, siyahlaştı.  Ne demişler? “Bir aşkının kıymetini bilmeyenin, yedi mahalleye zararı vardır”. Maşallah seninki 17 mahalle oldu.

“Üzerindeki elbise siyah mıydı? Of Allah’ım onu bile hatırlamıyorum. Hiç dikkat etmemişim. Durum böyleyken, nedir benim içimi siyaha boyayan, umutlarımı, düşüncelerimi siyaha çeviren? Güzel vakit geçiriyorduk, onunla sohbet etmeyi de çok seviyordum ama gittiğinde her rengi siyaha boyayacağını hiç düşünememiştim. Çok sevmediğim kahverengi bile yok artık hayatımda, her yer siyah…
Zaten çok sevmiyordun ki, nedir bu karamsarlık? İlk önce kelimelerimizi doğru kullanalım; onun adı karamsarlık değil, siyahlık. Acaba yanındayken kıymetini anlayamama durumu mu vardı? Üzüntüden gözlerine siyah perdeler inene kadar ağlasan da faydası yok artık, aşk gitti bir kere… Gecenin siyahlığına karıştı…
Aşk gitti. Renkleri de yanında götürdü. Meğerse bütün renkler aşk var diye varmış. Aşk var diye gül kırmızı, papatya beyazmış. Aşk var diye ağaç yeşil, gökyüzü maviymiş. Hele Boğaz’ın suları; aşk var diye masmaviymiş. Aşk var diye, (sen bilmesen de) sen ona aşıkmışsın. Belki de ilk günden beri, belki de ilk dakikadan beri. Belki de saçlarını her yöne sokuşturduğu için. Sen bilmesen de, kalbin, miden zaten biliyormuş…

Yanındakinin kıymetini bil, her yeri siyaha boyatma. Siyah zor bir renktir. Üstüne renk tutmaz. Beyazı bir çırpıda siyaha boyayabilirsin ama siyahın üstüne boyamak o kadar kolay değildir.

Üzülme renkler bir gün geri gelecek ama o gün gelinceye kadar, uzunca bir müddet siyah kalacaklar…
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

1 Aralık 2017 Cuma

Tek Bir Güzel Haber

Günaydın Dostlar,

Hiç tek bir güzel habere ihtiyacınız olduğu bir zaman oldu mu? Bazen haberler öyle arka arkaya gelir, öyle bir üzerinize kümelenir ki koca dünyada hiçbir şey iyi gitmiyormuş gibi hissedersiniz. Kötü haberler maratonunun son kilometrelerinde koşucular arasında kalmış tavuk gibi olursunuz. Bütün kötü haberler sizinle bir arada olabilmek için bir yarış içindedirler. Kendi kendinize “Tek bir güzel haber duymak istiyorum.” diye mırıldanırsınız.
“İstemiyorum sizi, gidin.” deseniz de kıçınızın dibinden ayrılmazlar. İstemediğin ot dibinde bitermiş misali bir yaklaşımla sadece dibinizde değil; üstünüzde, altınızda, her yerinizde biterler. Kardeşim bu kadar çok haber geldi, bir tane de iyisi gelmez mi? Neden anlamak istemiyorsunuz? Tek bir güzel haber duymak istiyorum.


Gerçekten de her şey kötü mü gidiyor yoksa siz mi öyle hissediyorsunuz? Herhangi bir anda dünyada, ülkede, evde, sokakta, işyerinde, her yerde her şey kötü gidiyor olabilir mi? İstatistiksel olarak bu kadar çok şeyin aynı anda kötü gitmesinin ihtimali çok düşük olmalı. Beş yüz yıldır yaşanmamış şeylerin hepsi birden bir anda bizi bulmuş olamaz. Ne diyorsunuz, olabilir mi? Hepsi kapıda kuyruk olmuşlar, ışık bekler gibi sizi bekliyorlar. Tek bir güzel haber duymak istiyorum.

Bu kadar dert yetmezmiş gibi bir de üstüne Fener yenilir. İyi oynasa, mücadele etse de yenilse üzülmezsiniz ama hem kötü oynar hem de yenilir. Siz, evinizin salonunda sahadaki oyunculardan daha çok çaba gösterirsiniz. Fener kazansa kötü giden her şeyi bir anlık da olsa unutacaksınız ama bu lüksü size vermezler. Maçtan sonra “Bu hayatta zaten her şey çok kötü.” ruh halinize geri dönersiniz.

Hâlbuki biraz kıçlarını kaldırsalar ne güzel olurdu. Çok fazla bir şey istemiyordum ki tek bir güzel haber duymak istiyorum.

Zaten her şey kötü giderken masanın ucundaki sarı kız beni görse, dertlerimi unutsam kime ne zararı olurdu ki? Görmesi bile şart değil, en azından baksaydı. İyi niyetle uzanan güzel, minik bir el; bırakın dünyadaki sıkıntılarınızı uzaydakileri bile unutturur. Madem görmedi, madem bakmadı; keşke üç saniye bana gülseydi. Kahkahalar peşinde değilim, minicik bir gülücük istiyorum, tek bir güzel haber duymak istiyorum.

Siz sarı kızın kalbini çalamadınız ama hırsız arabanızı çaldı. Bu kadar sıkıntının arasında bir de bu eksikti. Üstelik çok da iyi bir yere park ettiğimi düşünüyordum. İçindeki ses “Boş ver arabayı, sen kalbini park et.” dese de işin gerçeği, artık park edecek araba da yoktur. Kalp zaten yok. Dimyat’a kalp kazanmaya giderken evdeki arabadan olduk. Uzaklara boş boş bakarak yürürsün serin sokaklarda. Kafanda hep aynı cümle “Çok bir şey istemiyorum ki tek bir güzel haber duymak istiyorum.”
Kız seni görmez, araban da bulunmaz, havalar da kararır. Birden "Güneşe ne oldu?” derdine düşersin. İnanması çok zor ama güneş de yok artık. Sıra sıra bekleyen dertler güneşini de aldı götürdü. Gece karanlığında gökyüzüne bakamazsın, ay dedeyi de kaybetmekten korkarsın. Ne kızın sıcaklığı var artık ne de güneşin sıcaklığı. Sen varsın, ay dede var, bir de karanlık ve soğuk var. Soğuk sokaklara, kaldırımlara oturma hasta olursun. Olamaz, bir sıkıntı daha mı geliyor? Hasta olmak istemiyorum, sadece tek bir güzel haber duymak istiyorum.

Bütün dünya kötüye giderken en yakınındakilerin, en sevdiklerinin de tavrı değişir. Onlar da kötüye gidiyor olamaz, beni satmaz onlar. Bence de satmazlar, sadece bir sonraki menfaate kadar bir süreliğine kiraya verirler. Üzülmeyin tapunuz hep onların elinde kalır, sadece piyasa koşullarına göre zaman zaman garanti olarak kullanılırsınız. Ben kefil de olmak istemiyorum, garantör de; sadece tek bir güzel haber duymak istiyorum.

Kalbin kırgın, kalbin üzgün, kalbin taşlaştı. Taş demişken taş gibi sarı kız da yok artık. Buzlu yağmurlar suratına vuruyor. Kara bulutlar her yerde. Televizyonu, radyoyu, bilgisayarı hiç açmasan daha iyi olur. Aslında özleyecek kimsen de yok ama birilerini özlediğini hissedersin, bir şeyleri özlediğini hissedersin. Daha başka ne olabilir ki diye düşünürken kedi elini ısırır. Sen onu en pahalı mamalarla besler, en iyi doktor amcalara götürürsün; o da senin elini ısırır. Nankör müdür nedir? Nankör olmayan bir insandan güzel bir haber duymak istiyorum. Tek bir güzel haber duymak istiyorum.

Bu dünyadaki bütün haberler kötü olamaz. Moralinizi bozmayın. Bir gün mutlaka güzel haberler arka arkaya sıralanacaklar. Buna gerçekten inanıyorum. O gün gelene kadar da tek bir güzel haber duymak istiyorum.
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

21 Mayıs 2017 Pazar

İlk Görüşte Aşk

Günaydın Dostlar,

İlk görüşte hissedilen şey aşk mıdır yoksa hoşlanmak mıdır tartışmaları hiç bitmiyor. Hatta birçok arkadaşım bu işleri kronolojik bir sıraya da diziyor.
İlk önce beğenirmişsin, sonra severmişsin, sonra da aşık olurmuşsun. Vallahi bu sıralama hiç Yay burçlarına göre değil. Hele Emin’e hiç uymuyor. Hani “Sevdim mi tam severim.” lafı var ya, ben de bu konulara aynı şekilde bakıyorum. Bir yerler de karşına çıkarsa hepsi bir anda oluverir. Hoşlanması, beğenmesi, aşkı, şunu, bunu bir paket halinde yüreğinden aşağıya doğru iner. Kademe kademe aşk olmaz. Aşk dediğin ilk görüşte olur.


Arkadaşlarım bana, “Sen ilk gördüğün anda sevip sevmediğine karar veriyorsun.” diyorlar. Gerçekten de öyle, ilk anlar benim için çok önemli. Ufak değerlere, ayrıntılara çok önem veriyorum. Bu devirde değer vermek veya değer verebileceğin bir insanın karşına çıkabilmesi çok zor bir konu ama şımartılmayı, değer verilmeyi hak eden birini de bulduysan korkma şımart şımartabildiğin kadar.

Zor olur, kolay olur hiç fark etmez. Aşk bir anda gelir, çalar kapıyı. Bir görüş, bir bakış, bir söz, beklenmedik bir yorum; bir anda bütün ortamı değiştiriverir. Bir sıraya sokmamakla beraber; ben de kalbine girene heyecan, midene kadar gidene aşk diyorum. Saatte 1300 km hızla midene iniverir, bir daha da onsuz yapamazsın.

Benim için aşk demek farklılık demektir. Seni kendine çeken şey farklılıktır. Hiç kimsede olmayan şeydir. Kimsenin söyleyemeyeceği bir lafı olmadık bir ortamda söylemek, bir farklılıktır. Bir anda kalbinin kapakçıkları açılıverir. Miden de bağırır aşağıdan, “Hazırım, gelsin.” diye. Takılır aklına o laf. Araba kullanırken nereye gittiğini bile unutursun.

Gözlerdir aşk. Gözlerde yaşanmadan aşk olmaz. Gözlerin içinde kaybolmak, gözlere bakarken ağlamak istemektir aşk. Üzüntüden değil, aşktan.

Meltem rüzgârıdır aşk. Kusursuz bir gecede onun kokusunu sana getirir, bir daha da rüzgâr hiçbir zaman öyle esmez. Gittiğin her yerde o kokuyu alırsın. Daha doğrusu aldığını zannedersin.
Farklılık aşktır. Bu dünyada bu kadar insan varken neden gidip de ona aşık oluyorsun? Çünkü o farklı, o hiç kimseye benzemiyor. Çünkü sen onun herkesten farklı olduğuna karar verdin. Onunla savaşa da gidilir, Migros’a da.

Bir kırmızı kazak, bir pembe ceket, bir beyaz gömlektir aşk. Kırmızı bir kazak bugüne kadar hiç kimseye bu kadar çok yakışmamıştı. O bir pembe ceket değil, asil bir kuğuydu.

Kalptir aşk. Kocaman bir kalptir. Üzerinde oturduğu çok önemli temelleri vardır. İyi niyet, samimiyet, cesaret, doğallık ve zorluk temellerine kalbini oturtup üzerini de aşk ile kaplarsın. Zırh gibidir maşallah, kolay kolay delinmez.

Bu dünyada her şeyin bir tersi bir de düzü vardır. Büyük aşklar, büyük kaybetme korkularını da ceplerinde sana getirirler. Korkma, temellerin sağlamsa hiçbir şey olmaz. Zor mu olacak? Haklısın ama unutma ki “En güzel aşk zor olanmış.” demişler. Kolay olsa herkes yapardı. Aşk farklılıktır, aşk herkesin yapamayacağıdır.
Aslında belki de doğru olanı, mide kalp karayolundaki hisler yarışına bir ad koymaya çalışmamaktır. Adı ne olursa olsun; midende bir heyecan, kalbinde bir sıcaklık, beyninde bir salaklık yaratıyorsa bırak adı ne olursa olsun. Her şeyin bir adı veya bir tarifi olması gerekmiyor. Tabii duymak hoş olur ama önemli olan hissetmek ve hissettirebilmektir.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

6 Mart 2017 Pazartesi

Sevgiliden Ayrılmak...

Günaydın dostlar…

Zordur sevgiliden ayrılmak. Her ayrılığın az da olsa bir buruk yanı vardır. Hemen belirteyim; burada sözünü ettiğim ayrılık “sen yoluna, ben yoluma, bir daha da hiç görüşmeyelim” tipi bir ayrılık değil. Normal, bildiğiniz her günkü ayrılıklardan bahsediyorum. Apartmanın kapısında, soğuk bir akşamda vedalaşıp ayrılmaktan bahsediyorum. “Hadi yarın sabah görüşürüz” ayrılığından bahsediyorum.


Teyzenden, amcandan ayrılırken yaşadığın burukluktan da bahsetmiyorum. Bu sabahki konumuz, gerçek sevgili ayrılığı. Hani ayrılırken kalbini, mideni orada bıraktığın anlar vardır ya, konumuz tam da onlar. Herkes bir takım aşklar yaşamış, şehrin muhtelif yerlerinde çeşitli iç organlarını bırakmıştır.
Sevgilinle şu veya bu nedenle bir aradayken, ayrılık vakti geldiğinde içinin derinliklerinde bir yerlerde “keşke hiç bitmese” hissinin her tarafını sarması kadar normal bir şey olamaz. Doğru söylüyorsunuz, bir haber değeri de yok. Haberi değeri olan konu, ayrılık vaktinde sevgilin olmayanlarla sevgiliden ayrılıyor boşluğu yaşamandır.

Arkadaşındır, en azından sen öyle olduğunu düşünüyorsundur ama okul çıkışı yenilen hamburgerden sonra neden kendini bu kadar salak hissettiğini anlayamazsın. Sonuçta sınıf arkadaşınla evine kadar yürüdünüz, kapıda da vedalaşıp ayrıldınız. Bu sevgili ayrılığı boşluğu da nereden çıktı? Onu görmek için sabaha kadar beklemek istememe durumu da nereden çıktı? O senin sevgilin değil ki!

Bir garip hissedersin kendini. 3-5 dakikalığına beynin de çalışmaz. Kimseye bir şey de söyleyemezsin, zira en başta kendin bilmiyorsun. “Acaba ben bu insanı seviyor olabilir miyim?” diye aklından bile geçirmek istemezsin. Siz arkadaşsınız. İyi güzel de, bu sevgili boşluğunu içime kim doldurdu o zaman? Sevgilin olmayan biriyle, sevgilin olan insanla geçirdiğinden çok daha güzel vakit geçirme durumu, belaya davettir. Her türlü çatlak işe meyilli olan beynin, gider takılır oraya.
Onu askerlik zamanında tugaydaki arkadaşlarından biriymiş gibi düşünmeye çalışırsın. Beyhude bir çabadan öteye gitmez. Onun yüzünü birliğin hangi köşesine oturtacaksın? İşin garip tarafı, bu insan en iyi arkadaşın da olabilir. Belki de en iyi arkadaşının en iyi arkadaşı. Hatta ve hatta belki de en iyi arkadaşının sevgilisi…

Normal bir ayrılığı sevgili ayrılığına çevirip, midende boşluklar yaşanmasına sebep olan, arkadaşının eşi olabilir mi? Belki de nişanlısı? Yok yok; bu sakat düşünceleri acilen aklımdan çıkarmalıyım. Biz hepimiz arkadaşız, üstelik onun eşi de benim çok samimi arkadaşım. Belki de bu cümleyi 100 kere alt alta yazman gerekiyordur. O zaman belki kendin de inanırsın.

Çok sevdiğin bir insanla ilişkiyi yönetebilmek günümüzde hiç de kolay bir iş değildir ama bir de çok sevmemeniz gereken bir insanla ne halt edeceğinizi düşünün. Kesinlikle hiçbir parametre uymuyor, kesinlikle sorun var. Zaten de onu sevmiyorsun ama Allah kahretsin ki en güzel zamanı da onla geçiriyorsun. O da sevgilisi olmayan biriyle sevgili boşluğu yaşıyor mudur acaba? Her ayrılık vaktinde, o da “Keşke hiç bitmese” diyor mudur acaba? Diyorsa da, içinden diyordur. Sen işine bak, kendi kendini doldurma.

Sevginin olmadık açılara gitmek gibi bir matematik hesabı vardır. Çarparsın, bölersin, toplarsın; sonunda yine en olmadık açıyı bulursun. Takılır o zıkkım kalbin oraya. Kalp bu, ne yapacağı belli olmaz. Bazen sevmesi gerektiğini sever, bazen de sevmemesi gerektiğini sever. Kalp laf dinlemez, mide kontrolden çıkmıştır, üstüne üstlük hepsi bir olup, bir de beyini döverler.
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

21 Ocak 2017 Cumartesi

Ya Evde Yoksa

Günaydın Dostlar,

Kavganı edersin, laflarını söylersin, havanı atarsın, ağır takılıp arayıp sormazsın ama akşam olup da bulutlar yavaş yavaş ufukta kaybolmaya başladığı zaman “Ya evde yoksa” endişesi çökmeye başlar.
Gündüzler sorun değildir. Gün boyunca işinle gücünle, çarşıyla pazarla ilgilenirken zaman sorunsuz geçer. “Ya evde yoksa endişe virüsü” gece olunca ortaya çıkar. Gün boyunca, karşı tarafın ne yaptığı aklının ucundan bile geçmez ama gece olunca da aklında bu konudan başka bir şey olmaz.


“Ya evde yoksa” virüsü gelir ve aklındaki diğer düşüncelerin hepsini yer bitirir. Bir anda onun bu akşam nerede olduğunu düşünmekten başka bir şey yapamazsın. Karizmayı çizdirmemek için arayamazsın da yüzlerce senaryo yazar durursun. O pijamalarını giymiş, yatağına yatmış şiddetli bir grip olmuşken sen de onun şehrin en popüler barında bir sürü karşı cinsle eğlendiğini düşünürsün.

Kafana, beynine, midene boş kalmış her bölgene “Ya evde yoksa” virüsü girdiği için hiçbir zaman onu evinde hayal edemezsin. Senle küstü ya muhakkak hemen azmaya gitmiştir. Belki de gitmemiştir, belki de onun da aklı sendedir. O da seni aramak istiyordur ama arayamaz. Gururu müsaade etmez.

İçin içine sığmaz, odalar dar gelmeye başlar. Evde mi otursam, dışarı mı çıksam, dolaptaki bütün Karam’ları mı yesem acaba? Tabii seçeneklerden bir tanesi de gidip evine bakmaktır ama bir de ışığı yanmıyorsa bittiğin andır.

Böyle bir durumda sana yardım edebilecek tek bir şey vardır. Sosyal platformlar. Onlar da yardım etmez. Bir resim, bir yer bildirimi, bir etiket beklersin ama inatçı platformlar hiç yardımcı olmaz. Adım atsa ortalıkta paylaşan insan, bir anda hiçbir şey paylaşmaz olur. Doğal olarak karşı taraf da geri zekâlı değil. En az senin onu deli etmek istediğin kadar, o da seni deli etmek istiyor. Sen nasıl ne yaptığına dair ona bir ipucu vermezsen o da sana vermez. Bırakın ipin ucunu milimini vermez.

Düşündükçe de kendini salak gibi hissedersin. “O dışarlarda eğlenirken ben niye evde oturuyorum?” düşüncesi gelir bu sefer de. Daha “Ya evde yoksa” durumunu atlatamamışken bir de onun üstüne “Ben niye evdeyim?” virüsü gelir.
Bu iki virüs birden midenden kemirmeye başladı mı kısa sürede acil servislik olursun. Bu durumu tedavi edecek bir ilaç henüz bulunamadı. Çaresi nedir? Kafayı takmamak. Haklısınız, söylemesi kolay ama yaşaması çok zor bir durum. Sen kahroluyorken onun da seni düşünüp düşünmediğini bilmemek aç bir kurt gibi yer içini. Ne kalp bırakır ne de mide.

Bu duruma düştüğün zaman da hiçbir şeyden mutlu olamazsın. Kafanda iki ayrı kurt varken Tarkan’ın Kurt’una odaklanmak çok kolay bir iş değildir. Son çare giyinip, süslenip dışarı çıkmaktır. Hem dışarı çıktığın zaman onu görme ihtimalin de vardır. Doğal olarak onu görme ihtimalin yüksek olan mekânlardan birine gidersin ama büyük bir ihtimalle orada yoktur.

Orada yok, evde mi acaba? Nerede acaba? Nerede olduğunu bilemem ama kalbinde olduğu kesin. Zaten sorun da burada başlıyor. Kalbinde olmasa nerede olursa olsun. Keşke silgiyi eline alıp kalbinden silebilsen ama silemezsin. Kalbin yapısı kâğıda benzemez. Özel bir yapısı vardır. Kalp kat kattır ve en derindeki seviyeye yazdığın ismi kolay kolay silemezsin. Bekleyeceksin, zamanla mürekkebi kuruyunca zaten kendiliğinden silinip gider.

Allah kimseyi “Ya evde yoksa” virüsü ile baş başa bırakmasın. O da beni düşünüyor mu acaba diye tahminler yürütmek zor bir iştir. Kesin düşünüyordur, diye kendini rahatlatmak istersin ama ya evde yoksa?
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

17 Aralık 2015 Perşembe

Burhan Kaptan

Günaydın Dostlar,

Evet, o bir kaptandı; dünyayı da elli kere dolaşmıştı ama bu konuda son derece mütevazı bir yapıya sahipti. Bu konuda dedim ama hangi konuda değildi ki?
Sokaklarını bile ezbere bildiği bir şehirden veya bir adadan söz edildiği zaman, hiçbir zaman “Ben oraya çok gittim, içini dışını bilirim.” gibi bir cümle kurmazdı. Sanki ilk defa duyuyormuşçasına bir efendilikle karşısındakini dinlerdi.


Başkası olsa çeşit çeşit ukalalık yapardı ama o yapmaz. Onun adı Burhan Kaptan. İnsanların azıcık bilip çok konuştuğu topraklarda Burhan, her zaman çok bilip az konuşmayı tercih edenlerdendi. O çok özel, çok efendi bir insandı ve karşısındakinin kalbini kırmamak için çok dikkatli ve az konuşurdu. Genellikle mesajını sevgiyle bakan gözlerinden alırdınız.

Yapılan bir iyiliği hiçbir zaman unutmayan ve “nankörlük” kelimesinin anlamını bile bilmeyen bir yapısı vardı. Burhan’ın olduğu ortamlarda kediler bile nankörlük yapmaya çekinirlerdi.

Dostlar, bu dünyadan bir Burhan Kaptan geçti. Tam 365 gün önce, soğuk bir kış sabahında gemisine binip uzaklara gitti. Hem de henüz vakit erkenken gitti. Burhan Kaptan’ın son gülüşü, son el sallayışı, son zarif bakışı o gün limanda ayrıldığımızdan beri kalbimin en müstesna köşelerinden birinde duruyor. Sevgili Burhan, Neşe abladan sonra ayrılışıyla beni en çok etkileyen insanlardan biridir.

Canının derdindeyken kalkıp beni hastanede ziyarete gelmesi, çok az kalmış enerjisinin çok büyük bir kısmını o ziyaret için harcaması; her gün karşımıza çıkmayacak bir insanlık örneğidir. Bir insan başka bir insana nasıl değer verir konusunda bilgi sahibi olmak istiyorsanız o zaman bakınız Burhan Erbilek.

Yakınları, “Hadi git bize kahve bul.” diye tutturduğunda olmadık ortamlarda kahve arayan, Burhan’ın kocaman yüreğidir. “Burada kahveyi nereden bulayım?” demektense Brezilya’ya gidip kahveyi alıp gelmeyi tercih eder.

Hayatı boyunca hiç kimseye yük olmayı sevmeyen Burhancık, aynen yaşadığı gibi sessizce demir aldı limandan. Daha önceki seferlerinden bir farkı yoktu. Aldı kendini, gitti uzaklara. Bu seferki seferin tek farkı ayrılıkların biraz daha uzun sürecek olması.

Kusursuz muydu Burhan Kaptan? Tabii ki değildi. Her fâni gibi onun da kusurları vardı. O harika bir insandı ama bence en büyük kusuru her zaman ikinci planda kalmayı sevmesiydi. Öne çıkmayı sevmeyen yapısı, en yakınındaki insanların averaj üstü becerikliliği ile harmanlanınca tam da sevgili Burhan’ın istediği ortam ortaya çıkmıştı. Büyük dünyayı gezmişti ama rıhtıma yanaşınca da her zaman kendi küçük dünyası içinde kalmayı tercih etmişti. “Yurtta sulh, cihanda sulh” ilkesini en iyi sindirmiş olan arkadaşlarımızdan bir tanesiydi.
Sevgili Burhan; çok yakışan beyaz saçların, güzel gözlerin, iyi niyetli bakışların, hepsi ama hepsi her zaman gözümüzün önündeler. Sen kocaman kalbini aldın, denizlere açıldın ama biz rıhtımda halen seninleyiz.

Van Persie’nin formsuzluğunun çok canını sıktığını biliyorum ama sen dert etme güzel kardeşim. Takım yavaş yavaş toparlanıyor. 2023 gibi muhteşem top oynamaya başlayacağız.
Rahat uyu, ışıklar içinde uyu, mekânın cennetin en güzel köşesi olsun.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

24 Nisan 2015 Cuma

Seni Seviyorum...

Günaydın dostlar.

Garip bir duygudur birini sevmek.
“Seni seviyorum.” demek ve dedirtebilmek çok özel anlardır. Seni seviyorum, bir hissediş, bir anlayış, bir özleyiştir…


Her sevginin içinde bir yerlerde bir özleyiş vardır. Kimi zaman iki dakika önce yanından ayrıldığın insanı özlersin, kimi zaman da iki yıldır göremediğin birini. Sevgini dile getirsen de, getiremesen de bu sevgi hiç bitmez ve karşılıklıdır.

Özel bir duygudur sevgi. Sevginin şartı, şurtu, pazarlığı olmaz. Ya seviyorsundur ya da sevmiyorsundur. Kalbinde yeri varsa her şartta seversin. 77 yıldır görmemiş olsan da sevginden hiçbir şey eksilmez.

Sevgi, kalbinde hissetmek değildir. Kalpte hissedilen heyecandır. Sevgi dediğin en azından midene kadar etkilemeli seni. Kalple sınırlı kalan sevginin bir yanı eksiktir.

Sevgi; anılardır, şarkılardır, sohbetlerdir, yaşananlardır, unutulamayanlardır. Gecenin geç saatlerine kadar yapılan sohbetlerdir. Zaman olur, iki üç kişi yaptığınız minicik yuvarlak masa sohbetlerini unutamazsın, zaman olur 100 kişilik yemeklerden aklında bir gram bir şey kalmaz.

Bir çağrıdır sevgi. Bir sesleniştir. Bir haykırıştır. Bir “Emoş” deyiştir. 1000 yıl geçse de kulaklarından gitmeyen bir sestir. “Gel yanımda ol” deyiştir. “Hiç gitme” arzusudur.
Bir an bir yerlerden çıkıp gelecekmiş hissidir. Her baktığın yerde onu görmek istemek arzusudur. Keşke yanımda olsa beklentisidir. Yanında olamayacağını bile bile gelmesini beklemektir.

"Git" dese bile gidememektir. "Bekleme" dese bile yanından ayrılamamaktır. İki dakika konuşalım diye buluşup, İki saat sohbet ettikten sonra ayrılırken, daha 25,000 saat sohbet edebilirdim hissine kapılmaktır.

Konuşmadan anlaşabilmek, bakışmadan görebilmek, duymadan işitebilmektir. Milyonların arasında sanki sizden başka kimse yokmuş hissine kapılmaktır.

Sabahın sessizliğini adaların sessizliğine katık ederken hayalleri yudum yudum tadabilmektir. Boş dolu gözlerle uzaklara bakabildiğin gün gerçekten seviyorsundur. Uzun yıllar önce yaşanan minicik detaylar da aklındaysa tadından yenmez.
Görülmese de, dokunulamasa da bazı insanların kalbimizde ömür boyu geçerli kombineleri vardır. Sezonluk değil bunlar, ömürlük. Kalpten kalbe otomatik yenileniyorlar. Her sene, her mevsim, her zaman o koltuk onlarındır.

Benim kalbimdeki en müstesna koltuklardan birinin sahibi de sensin. Bunu sen de biliyorsun ben de…
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

26 Ocak 2015 Pazartesi

Mesaj Yok


Günaydın Dostlar,

Her yerde arıyorum…
 
Kalabalıktan adım atılamayan boş sokaklarda, gürültünün sessizliğinde, sakin denizin masmavi sularının karanlığında, beraberce dinlediğimiz şarkıların içinde, onun resimleriyle dolu boş duvarlarda, şarap şişesinin dibinde, kadehlerin kocaman kenarlarında, telefonun yanan her ışığında, soğuk kış günlerinin yakıcı sıcaklığında, kapı her çaldığında, karşıma çıkan her yüzde, her yerde, her zaman onu arıyorum.
Bilmiyor mu onu ne kadar aradığımı? Neden bir mesaj bile yok?

Yanılıyorsun güzel kardeşim.

Mesaj var.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın...

9 Aralık 2014 Salı

Bir WhatsApp Bile Yok

Günaydın Dostlar,

Bir şekilde küsülmüştür. Küs olan insanlar birbirini aramayacağına göre, o da seni aramaz. Kabahatin hangi tarafta olduğu da çok önemli değildir ama büyük bir gurur savaşı verirsin. Kalbin parçalanmış olsa da aramazsın.

Telefonu her an dibinde tutarsan sanki ondan bir haber alma ihtimalin daha yüksekmiş gibi bir hisse kapılırsın. Akşam bile telefon süt dişi gibi yastığın altındadır. Sanki bütün gün aramayan şahıs, gece yarısı sensizliğe dayanamayıp mesaj yazacak. Geçmez o karanlık akşamlar. Gündüzü idare edersin ama gecenin sessizliği çöktüğünde dertlerinden, sıkıntılarından başka senle sohbet edecek kimse yoktur.
 
Aramaz. Acaba telefon mu çalışmıyor, hatlar mı bozuk diye elli defa kontrol edersin ama bir yararı olmaz. Hiç bekleme, aramaz. “Allah’ım neden aramıyor?” diye söylenip durursun.
Sen söylenirken, sürünürken Kayahan bekleyişi başka türlü yorumlar.

“Yandı mı bu postaneler yıkıldı mı yoksa? Ne bir haber ne merhaba zindan bu dünya. Uyutmuyor bu yaşananlar akşam olunca.”

Nasıl sözlerdir bunlar? Nedir bunları yazdıran? Büyük bir aşk mı, şişenin dibi mi yoksa büyük bir bekleyiş mi? Kim bilir belki de hepsi. Tabii Kayahan bu sözleri yazdığında henüz teknoloji bu kadar gelişmemişti. Bugün olsa belki de WhatsApp’lı, Facebook’lu bir şeyler yazardı.

Kendin aramadığın gibi o seni arasın diye de kıçını yırtarsın. Madem aramıyorsun, madem o kadar da umurunda değil, o zaman kıçını da yırtma. Çık yola adımlarını atmaya başla. Arkana bakma, sen nasıl olsa rahatsın, senin yokluğundan kahrolan karşı taraf. Ararsa da o arasın, sana göre hava hoş.

Böyle denir ama bir yandan da karşı tarafa mesaj gönderilmeye devam edilir. Tamam aramıyoruz ama çeşitli sosyal platformlarda onu unutmadığımızı da birazcık hissettirmemiz lazım.
Sen oraya buraya anlamlı mesajlar yazarsın, Kayahan bu şekilde dile getirir.

“Dön sen bence yol yakınken, bir bilet al son seferden, barışalım seninle.”
Tek kelimeyle muhteşem bir anlatım olmuş. Zaten bu tip cümleleri oturup düşünerek yazamazsın, bunlar bir anda kendiliklerinden çıkarlar. O zamanlar İstanbul – Ankara yüksek hızlı treni de olmadığı için son seferi kaçırmamak lazım. Bir sonraki tren ne zaman gider, onu da Allah bilir.
Sevgili Kayahan’ın şarkılarında hep bir özlem, hep bir bekleyiş, hep bir çağırış var. Bütün şarkılarında konu hep aynı yere gidiyor. Her kimse Kayahan’ı bu kadar üzen dolaylı olarak çok meşhur olmasına da neden olmuş.

“Kıyametler kopuyor zavallı yüreğimde, tükendim, tükendim, tükendim artık, hiç mi özlemedin, hiç mi hakkım yok, bir ara bir sor Allah aşkına”

Daha ne desin? Bence verilen mesaj çok net. Bunlar gibi daha yüzlerce örnek sayabiliriz.
Sabah sabah Kayahan da nereden çıktı diye merak eden dostlarımız vardır. Hemen cevap vereyim. Ben Kayahan şarkılarını bilirim ama sözlerine hiç bu kadar dikkat etmemiştim. Birçok sanatçının Kayahan şarkılarını seslendirdiği bir CD var ve ben bu aralar o CD'yi çok dinliyorum.

Sözler her ne kadar birbirine benzese de inanılmaz güzel. Böyle sözler yazabilmek için kalbindeki aşk yetmez. Miden de beynin de her yerinde hissetmen gerekir. O hissi yaşadığın zaman bu sözler de doğal olarak çıkar. Olan sevgiliye, olmayan sevgiliye özlem hiç bitmez.
“Adını yazmışlar gökyüzüne. Fırtınalar düşmüş kaderime. Yolumu çizmişsin sen yine. Emrin olur gülüm, emrin olur.”

Kim bilir belki de sen bunu bilmiyorsundur ama gönül sayfasında açık seçik senin adın yazıyordur.
Herkesin kalbindekine kavuşması dileğiyle.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın...