Futbol etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Futbol etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Eylül 2022 Perşembe

Tenis

Günaydın Dostlar,

Tenis oynamasam da izlemeyi ve takip etmeyi çok seviyorum. Çocukluğumuzda ve gençliğimizde hep masa tenisi oynardık. Bir türlü masalardan kortlara terfi edemedik. Ankara’da bir iki tane tenis kulübü vardı ama babamın bizi oralara üye yaptığını gözümün önüne bile getiremiyorum.

Tenisi sevdiğim kadar hızlı yaşamlarını da çok seviyorum. Sosyal platformlarda birçoğunu takip ediyorum. Onların sürekli seyahat eden ve sürekli antrenman yapan yaşam şekli bana çok ilginç geliyor.



Yılın ilk haftalarında Uzak Doğu’da ve Avusturalya’da başlayan turnuvalar, daha sonra Orta Doğu’daki turnuvalarla devam ediyor. Yaza doğru olay Avrupa’ya taşınıyor ve bu arada da Paris ve Londra’da iki büyük turnuva oynanıyor. Sonbaharda da Amerika turnuvaları başlıyor ve yıl böylece tamamlanıyor.

Bazı turnuvalara katılmak zorunlu olsa da genelde tenisçiler hangi turnuvalara katılacaklarını kendileri belirliyorlar ve o turnuvadaki talebe göre oynayıp oynayamayacakları belli oluyor. Katılanlar her turnuvada ilerledikleri seviyeye ve turnuvanın büyüklüğüne göre puan kazanıyorlar. Turnuvaların kendine göre bir puan sistemi olduğu için öncelik puanı yüksek olan oyuncularda oluyor.

Benim hedeflerim arasında da dünyanın bir yerinde bir turnuva izlemek vardı ama bu ekonomik koşullarda çok da mümkün gözükmüyor. Turnuvalara gidemesem de maçları televizyon da ve internette çok sıkı takip ediyorum.

Tenisçilerin çalışmaları inanılmaz. İzlerken bile insanı yoruyor. Hiç boş vakitleri yok. Ya seyahat ediyorlar ya da çalışıyorlar. Ara sıra da yemek yiyorlar. Vücutları artık bir makine gibi olduğu için tatlı, tuzlu her şeyi yiyorlar.

Bütün bu üst sıralardaki oyuncular arasında Anadolu çocukları var mı? Maalesef yok. Çağla Büyükakçay bir ara ilk 100’e girmişti ama şu anda ilk 250 arasında bile değil. Bu konular ne zaman gündeme gelse şöyle bir yorum yapılıyor. “Bu şekilde bir çalışmayı uzun yıllar devam ettirmek bizim yapımıza çok uygun değil.” Diyelim ki bizler rahat insanlarız, ilk on içerisinde iki adet tenisçisi olan (hem kadın hem de erkek) Yunanlılar rahat değil mi?

Bu argüman yürümezse bu sefer de “Onların büyük sponsorları var.” deniliyor. Şu anda dünya sıralamasında beşinci sırada bulunan oyuncu Tunuslu. O Tunus’ta kendine sponsor buluyor da biz koskoca Türkiye’de bulamıyor muyuz? Ayrıca ben Enka gibi birçok kuruluşun bu işe yıllardır destek olduğunu biliyorum.

Bu da olmayınca “Doğu Avrupa’da herkes tenis oynuyor, o yüzden de çok fazla yıldız o coğrafyadan çıkıyor.” tezi ortaya atılıyor. Doğru, bu konuda hemfikiriz ama şu anda dünya sıralamasında 63. sırada olan oyuncu Mısırlı. Mısır’da herkes tenis mi oynuyor yoksa halkın tenise özel bir merakı mı var?

Bütün hayatımız futbolla geçse de artık diğer branşlara da yatırım yapmalıyız. Bütün bu ülkelerden dünya çapında tenisçiler çıkabiliyorsa bizim ülkemizden de çıkar. Sadece futbol sahası yapmakla bir yere varamayız, tenis kortları yaygınlaştırılmalı ve herkesin kolayca oynayabileceği bir hale gelmeli.

Tenis, zenginlerin veya zengin ülkelerin sporudur fobimizden artık kurtulmamız gerekiyor. Oynayacak tek yer para verip de üye olacağınız kulüpler olursa “Oxford vardı da biz mi oynamadık?” derler haklı olarak. Raketi eline alan oynamaya başlamalı.

Anadolu çocukları Avrupa’da doğunca futbol yıldızı oluyorlar, Türkiye’de yılda üç tane çıkmıyor. Sizce aradaki fark nedir?

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

23 Şubat 2019 Cumartesi

Dört Ayrı Senaryo...

Günaydın dostlar…

Milli takımımızın veya kulüp takımlarımızın Avrupa Kupaları’nda oynadığı maçlarda bizim 4 ayrı yenilme senaryomuz vardır. Bütün ömrümüz de bu 4 senaryoyu izlemekle geçti. Çok sık olmasa da kazandığımız maçlar da oluyor ama genelde karşılaştığımız durum, yenilme senaryolarını izlemek.
 
En çok karşılaştığımız durumlardan bir tanesi, dün akşam Fenerbahçe’nin bize yaşattığıdır. Dostlarla veya tek başına televizyonun karşısına sofranı kurarsın, ufak da olsa bir avantajın vardır, inşallah gol yemeden maçı tamamlar, turu geçeriz diye umut edersin; daha sen bir lokma yemek yemeden, bir yudum bir şey içmeden bizim takımlar ilk 5 dakika içinde bir gol yer ve her şeyi berbat eder. Heyecanlanmana bile fırsat kalmadan iş biter.
Ömrümüz boyunca çok fazla karşılaştığımız senaryolardan bir tanesi de, başında, sonunda, ortasında, her anında gol yeme durumudur. Allah var, bu durumu da çok sık yaşadık. Ömrümüz 5-0, 6-0’lık maçları seyretmekle geçti. Şanslı bir nesil olarak 8-0 bile gördük. Tarihimiz hezimete uğradığımız maçlarla dolu.

Duymaktan bıktığımız bir başka yenilgi türü de, “Kendi salak hatalarımızdan yenildik” türü. Maçlardan sonra, “Çok basit hatalar yaptık, bize yakışmadı” gibi açıklamaları duymaktan usandık. Tabi hatalar yaptığın için yenildin, hata yapmasaydın zaten yenilmezdin. Birileri hata yapacak ki, diğerleri maçı kazanacak. Can sıkıcı olan durum, bu basit hataları hep bizim yapıyor olmamız. Ayrıca yaptığınız bu basit hatalar, bence size çok yakışıyor.

Ben bu durumu rahat ve umursamaz tavırlarımızın, “Bir şey olmaz” ruh halimizle karıştırılarak sahaya yansıtılması olarak görüyorum. İşin garip tarafı, Avrupa’da sıfır hata oynayan adamlar, gelir gelmez hemen bizim şerbetten içip, hata rekortmeni oluyorlar.
Tabi bir de ülkeyi depresyona sokan, son dakika yenilgilerimiz vardır. Bunların sayısı epeyce fazladır. Öylece oturur kalır, boş boş sahaya bakarsın. İnsanın canı ne gitmek ister, ne de kalmak. Golü yersin, bir anda da maç biter ve senin 85-87 dakikalık çaban boşa gider.

Bu durum en acı olanıdır. Bir şeyler olsa da, bir şeyler değişse de, geri gelse gibi hissedersin. Arka direkte bomboş kafa vuran bir oyuncu, bir anda ülkenin bütün umutlarını söndürür. Bütün maç boyunca çektiğin sıkıntılar, ettiğin dualar da boşa gider.

Son dakikada hüsran senaryosunun, son dakikalarda 2-3 gol yiyip elenme gibi çeşitleri de vardır. Biz son 3 dakikada 3 gol yiyip elendiğimiz maçları da gördük. Zaten siyah beyaz olan yayın iyice karardı. Bir anda bütün ülke karanlıklara büründü.
Başta da belirttiğim gibi çok büyük galibiyetlerimiz de oldu ama genelde hüsran yaşadık. Galatasaray çekirdek kadrolu takımlar (Galatasaray ve Milli Takımımız) bize ömrümüzün en büyük başarılarını yaşattılar. Avrupa Kupası’ndaki mucizeleri de bir yana bırakırsak gülecek pek fazla bir şeyimiz olmadı.

Bazı arkadaşlarım diyorlar ki, “Bu yıllarda artık o günleri bile arar olduk”. Çok doğru, artık o dönemleri de arıyoruz. Paralı askerlerle, kiralık oyuncularla bu iş olmaz. Alt yapıdan yetişmiş bir tane oyuncunun olmadığı, yetişenin de reşit olmadan şımardığı bir ortamda, bundan daha iyisini beklemek büyük bir iyimserlik olur.
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

17 Aralık 2018 Pazartesi

Burhan İçin

Günaydın Dostlar,

Gerçekten de Burhan’ı çok üzdünüz. Sizi bu kadar çok seven ve destekleyen bir insanı bu kadar üzmeye ne hakkınız var? Gönül verdiği renkleri 17. sırada görmek, hepimiz gibi sevgili Burhan’ı da kahrediyor.
 
Hastalığı iyice ilerlemişken, yan odaya gidecek hâli yokken son enerjisiyle gelip size destek vermedi mi? Hiç kimseyi incitmek istemeyen, melek gibi bir insanı çok üzüyorsunuz. Burhan çubuklu formayı çok seviyordu, halen de bir şey değişmedi.
Görmüyor, duymuyor zannetmeyin. Her şeyden haberi var. Ne ben ne de Burhan hayatımız boyunca 17. sırada bir takım görmemiştik. Fenerbahçe maçı olduğu zaman, minicik masasını kurup maçı izlemek en büyük keyiflerinden biriydi. Burhan, gerçek bir Fenerliydi; maç sonuçlarına göre sevgisi değişmeyenlerdendi.

Bizler Digütürk çocuğu değiliz; radyodan Ogün Altıparmakları, Ziya Şengülleri, Alpaslan Eratlıları dinleyerek büyümüş insanlarız.

Bu akşam Ersun Hoca ile birlikte Fener ilk maçına çıkacak. Her ne kadar ben Burhan kadar iyimser olmasam da ben de ufak tefek bir şeylerin değişmesini bekliyorum.
Ne bekliyorum? Tabii mucize beklemiyorum. Bir anda haftaların isteksiz, ruhsuz, motivasyonu düşük takımının (takım da olamadılar ama şimdilik “neyse” diyelim) gidip yerine bambaşka bir takımın sahaya çıkmasını beklemiyorum. Takımın çok yaşlı olduğunun da farkındayım. Tek beklediğim bir gram artmış mücadele ruhu, sadece bunu bekliyorum.

Burhan, her zamanki gibi çok iyi düşünüyor. Bambaşka bir Fenerbahçe izleyeceğimize ve çok farklı bir netice olacağına gönülden inanmış. Ersun Hoca’nın Erzurum maçı ile evinde başlıyor olmasının da ayrı bir şans olduğunu düşünüyor. Umarım haklı çıkarsın kardeşim.
Bu akşam ben de maçı izleyeceğim, Burhan da izleyecek. Kadehimi kaldırıp “Şerefe sevgili Burhan!” diyeceğim. Oralardan bir yerlerden bizi gördüğünü biliyorum. Fener de umarım bu akşam bizi mahcup etmez.

Bugün Ersun Hoca’nın doğum günü, aynı zamanda Burhan’ın da ebediyetteki doğum günü. Güzel bir oyun, hepimiz için çok güzel bir hediye olmaz mıydı? Futbol bu; maçlar kazanılır, maçlar kaybedilir. Yarım santim içeri giden bir top, oyunun bütün kaderini değiştirebilir ama mücadele etmek tamamen senin elinde. Bu akşam maç bittiğinde netice ne olursa olsun sevgili Burhan, “Çocuklar ellerinden gelen her şeyi yaptılar.” demek istiyor.

Beceriksiz yöneticilerin ve yılların yanlış yönetim şeklinin takımı bu hale getirdiğinin farkındayız ama artık önümüze bakmamız gerekiyor. Liyakat ortadan kalkarsa tecrübe sıfırlanırsa bilgiye önem verilmezse başarı da onunla beraber kol kola uçar gider.

Sevgili kardeşim Burhan, seni hiç unutmadık. Yıllar geçse de her zaman kalbimizin en müstesna köşelerinden birinde duruyorsun. Fener’in bu durumu hepimizi üzüyor ama korkma, biz çok büyük bir camiayız ve eninde sonunda toparlanacağız. Ne Ali Koç ne de Ersun Yanal sihirbaz değiller ki bir anda her şeyi değiştirebilsinler.
Bir gün yine Cadde’de şampiyonluk kutlamaları için gecenin geç saatlerinde Fener’i karşılayacağız. Bundan hiç şüphen olmasın güzel kardeşim.

Sen rahat uyu mekânın cennet olsun.
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

21 Aralık 2015 Pazartesi

Alex'in Koşanı...

Günaydın dostlar…

Diego Ribas.
Geçen sene Fenerbahçe’nin yapmış olduğu tek transfer. Bu transfer yapılırken de aynen şu şekilde pazarlanmıştı; “Alex’in koşanını alıyoruz”. Bu cümle ne anlama geliyor? Diego amca, Alex’in yaptığı her işi yapacak, üstüne bir de ondan daha fazla koşacak.

Biz de, “Vay anasına” demiştik.
Hemen belirteyim; söyledikleri yalan değil, sadece birazcık eksik. Gerçekten de adam Alex’ten daha fazla koşuyor. Hatta genelde de takımın en çok koşanı oluyor. Unuttukları bir diğer konu da, Diego’nun Alex’ten çok daha fazla defansa yardım ediyor olması.

Hatta bazı insanlar, “Alex’ten daha yakışıklı” diyorlar ama işin o kısmını bilemeyeceğim. O konuyu sizlerin takdirine bırakıyorum.
Bu mudur işin özeti? Tabi ki değil. Diğer eksiklerimiz de var.
En başta adam Alex’in gol atamayanı. Son vuruş becerisi hiç yok. 2 yıldır burada, 2 tane gol attı. Bu konuda bu amcayı Alex’le mukayese etmek, Alex’e yapılmış en büyük hakaret olur.

Bir diğer özelliği de araya pas atamayışı. Bu konuda da kabiliyeti hiç yok. 10 numaralı formayı giyen bir adamda olması gereken en büyük özellik, diğer oyuncuları gol pozisyonlarına sokacak paslar atıyor olabilmesidir. Alex, gol paslarını öyle güzel atardı ki, topla buluşan oyuncu tek adımda gol pozisyonuna girerdi. Bırakın gollük pas atmayı, bu amca hiçbir türlü pas atamıyor.

Futbol sadece fiziksel bir oyun değil. Oyunu okuyabilmek de çok önemli bir konu. Oyun içinde doğru zamanda, doğru yere koşabilme konusunun doğuştan gelen bir yetenek olduğuna inanıyorum. Bu konuda da Alex ile bizim Diego amca arasında dağlar kadar fark var. Bu amcayı hiçbir zaman doğru yerde göremiyoruz. Genelde düğümlerin içine girerek yok olup gidiyor.
Her temasta yere düşmesi de ayrı bir konu. Ya yere sağlam basamıyor, ya da zaten düşmeye yatkın bir yapısı var. Güzel kardeşim, biraz ayakta kalmayı dene. Yerlere yatarak futbol oynamak çok zor oluyor.
Bizim ligimiz sert bir ligmiş ve Diego’ya çok fazla faul yapılıyormuş. Adamın neden oynayamadığına dair yapılan en komik yorum da bu olsa gerek. Sanki Alex centilmenler liginde oynuyordu.

Listemiz çok uzun. Amcanın şut çekme becerisi de yok. Ne zaman kaleye bir şut çekse, top Yoğurtçu Parkı’na gidiyor. 2 yıl oldu, henüz kalenin yakınından giden bir şutunu görmedik.

Yalan değil, adam Alex’in koşanı ama aynı zamanda Alex’in birçok başka işi yapamayanı. Transfer zamanı nedense bu ikinci cümle arada kaynamış gitmiş.
Alex’i pek ortalarda görmezdik. Bir gece hayatı filan yoktu, bunu da pek görmüyoruz. Böyle bir ortak yanları daha var. Ne yapayım, amca Alex’e hiç benzemeyince, ben de ortak bir şeyler bulmaya çalışıyorum…

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

9 Kasım 2015 Pazartesi

Anadolu Çocukları Nerede?

Günaydın dostlar…

Anadolu çocukları kayboldu. Evet dostlar, doğru okudunuz, gerçekten de Anadolu çocukları kaybolmuşlar. İşin acı tarafı, nerede olduklarını da kimse bilmiyor. Etrafımızda bizden başka herkesin olduğu günlerde, bizim çocuklar kalabalığın içinde kaybolup gitmişler.
Türkiye'de iş yapan yabancı şirketlerin bütün üst düzey yönetici pozisyonlarını yabancılarla doldurmasına alışmıştık ama görülüyor ki durum düşündüğümüzden de vahim. Bu topraklardan iyi bir üst düzey yönetici çıkmayacağına inanan şirketler büyük bir hızla ülkeyi ex-pat cenneti haline getirmeye devam ediyorlar.


Yöneticiler tamam. Bizim çocuklarla evlenen yabancıların özel okullarda yabancı dil öğretmeni olmalarını da kabul etmiştik ama yolcu uçaklarımızın yarısının yabancılar tarafından kullanıldığını bilmiyorduk. İşsizlikten kıvranan, 80 milyonluk bir ülkenin birkaç bin tane pilot yetiştirememesi ne kadar acı bir durum.

Doğduğumuzdan beri futbol takımlarımızda 3-4 tane yabancı oyuncu görmeye alışmıştık ama bugün bu sayının 14 olduğunu biliyor musunuz? 11 kişilik takımlarda, 14 tane yabanı oyuncu oynuyor. Anlayacağınız, yedekler bile yabancı. Bu arada hemen şunu da belirteyim, yerli diye oynayanların %75’i de gurbetçilerimiz.

Tabi ki, olay sadece futbolcularla sınırlı değil. Teknik direktörler, sportif direktörler, antrenörler, masörlerin de birçoğu yabancı.

Basketbolda da durum çok farklı değil. Dün akşam Fenerbahçe – Banvit maçını izliyordum, sahada bir tane yerli oyucu yoktu. 10 tane yabancı kendi aralarında maç yapıyor, bizler de eğleniyoruz. Tam petrol şeyhlerine döndük.

Sizlerin de bildiği gibi voleybolda da durum aynı. Takımlar baştan sona yabancı oyuncular ve teknik adamlarla dolu. Voleybolun tek farkı, kuvvetli altyapısı olan takımlar sayesinde yerli oyucuların da yetişiyor olması. Diğer iki branşta artık yerli oyuncu da yetişmiyor.
Hadi diyelim ki, spor ve iş dünyası ayrı bir konu ama şehirlerimizde de durum çok farklı değil. Ruslar Antalya’da yaşıyor, Almanlar Alanya’da, İngilizler Marmaris’te ve liste bunun gibi uzayıp gidiyor. Tatile gelmiş insanları kastetmiyorum, sözünü ettiklerim gerçekten de bu şehirlerde yaşıyorlar. Nasıl ve niye buralarda yaşama izni alabiliyorlar, onu da Allah bilir.

Ülkeyi dolduran yabacılardan söz ederken kesinlikle Suriyeli dostlarımızdan söz etmiyorum. Onlar, büyüklerin oluşturduğu rezilliğin bedelini ödeyen yersiz yurtsuz kalmış talihsiz insanlar. Allah kimseyi o duruma düşürmesin. İş dünyasına onların da etkisi olmuyor değil ama yapacak bir şey yok. Yanlış politikaların bedelini hep beraber ödüyoruz.

Saat 5.00 gibi televizyonu açıyorum, karşıma evlenme programları çıkıyor. Hem de öyle bir iki tane filan değil. İnanmayacaksınız ama o saatlerde en azından 7-8 tane evlenme programı var. Bu tip bir program sunmayan bir tek Emin kalmış. Bu programlarda kimler var? Orası da İran’dan ve Orta Asya Cumhuriyetleri’nden gelen dostlarımızla dolmuş. Evlenmek bahane birçoğunun tek bir amacı var, o da Türkiye’de yaşamak. İkinci amaçları da bu programlar sayesinde bir şekilde meşhur olmak.

Bizim ülkenin bir garip tarafı da, gelenin yerleşiyor olması. Adam futbol oynamaya geliyor, 6 ay futbol oynuyor; sonra da 60 sene burada yaşıyor. Boğaz’ın havasını teneffüs eden bir daha geri gidemiyor.
Danışmanlık şirketleri, eğitim verenler, iş bulanlar zaten hepsi tepesine kadar yabancılarla dolu. Hepimizin evlerinde kullandığı yardımcılar da ayrı bir konu. Bir ara bizim ülkede Moldovya’dan daha çok Moldovyalı vardı. Şimdi pek kalmadı. Neden mi? Zenginleştiler de ondan. Biz de her gün koyun sayar gibi artan işsizlik rakamlarını sayıyoruz.

Sevgili dostlar, bu örnekler daha da çoğaltılabilir. Bu durumun bir kısmını kendimiz yarattık, bir kısmını da yanlış politikalar neticesinde büyüklerimiz yarattı. Her zaman söylediğim bir sözüm vardır; “Mızmızlanarak elinizdeki işleri kaybetmeyin, sonra aynı işi başkaları yapmaya başladığı zaman çok ağlarsınız”.
Konu her ne olursa olsun, yaptığınız işi iyi yapın, kaliteli yapın; kimse de daha iyi yapanını aramak zorunda kalmasın.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

6 Eylül 2015 Pazar

Kırk Yılda Bir Kere...

Günaydın dostlar.

Kırk yılda bir olmayacak bir şey başarıyoruz, ondan sonra da sanki o bizim normal halimizmiş gibi havalara giriyoruz. Bu durum her konu için geçerli olmakla beraber bugünlerde bunun en canlı örneğini futbol konusunda yaşıyoruz.
Bazen birçok tesadüf bir araya geliyor ve mucize bir süreç yaşıyoruz. Örnek olarak, Avrupa kupasında yarı finale yükseldiğimiz süreç böyle bir süreçtir. Son saniyede çatala giden toptan tutun da, Fatih Terim balına kadar birçok şeyin bir araya geldiği bir ortamda tarihi bir başarı yaşadık. Sonra ne yaptık? Hemen kendimizi Avrupa’nın en iyi takımlarından biri zannetmeye başladık.


Kendimize gelmek de yarar var. Normal olan bizim bu turnuvalara gidemememiz. Genelde de zaten gidemiyoruz. Kaç turnuva olmuş ve biz kaçına gidebilmişiz? Sanki her turnuvanın değişmez takımıymışız gibi havalara giriyoruz hemen. Ben yarım asırdan fazla bir süredir bu ülkede yaşıyorum ve milli takımın 2, Galatasaray’ın 1 başarısı dışında da başka bir başarı görmedim. Demek ki averaj olarak 17-18 senede bir kere bir balık atıyoruz ama normal seviyemiz bu değil.

Bizim fiziksel yapımız da, psikolojik yapımız da futbol oynamaya hiç ama hiç uygun değil. Ne enerjimiz var, ne teknik becerimiz var, ne de bu işlerin psikolojisini kaldıracak ruh halimiz.

Maçları dikkatli izleyin. Bizim oyuncularımız atılan pasları bile kontrol edemiyorlar. Pası birazcık hızlı atarsan top ayaklarına çarpıp 10 metre öteye gidiyor. Hiçbir zaman topu kontrol etmeyi başaramıyorlar. Topu durduramayınca da sanki her zaman yaparmış da şimdi yapamamış gibi bir takım havalı hareketler yapıyoruz ama bu tip karizma arttırıcı roller işin gerçeğini değiştirmiyor. İşin topsuz kısmında çok havalı ve çok başarılıyız ama çimlere çıktığımız zaman havamız bir anda sönüveriyor.

Hızlı atılan topu alamayacağını bilen bir diğer oyuncu da bu sefer pası yavaş atıyor. Top yavaş gidince de hızlı akına çıkamıyorsun. Hızlı akına çıkamayınca da sen gelene kadar adam kalesinin önüne duvar örüyor. Bu arada dikkatimi çeken bir diğer konu da, dünyanın çeşitli yerlerinde hızlı paslaşmayı becerebilen oyuncular, Türkiye’ye gelince başaramaz oluyorlar. Havamız da veya suyumuz da bir terslik var ama ben çözemedim…

Pas atamıyoruz da peki gol atabiliyor muyuz? Onu hiç atamıyoruz. Bizim ülkede kesinlikle golcü yetişmiyor. Golcülük farklı bir iştir. Bu doğrultuda düşünebilecek bir kafa yapısına sahip olman gerekiyor. Topun olacağı yeri iyi sezerek orada olabilme yetkinliğine sahip misin? Değilsen hiç boşuna uğraşma. Türkiye’nin en çok gol atan oyuncusu Hakan Şükür’ün golcülükle uzaktan yakından alakası yoktu. Düşündüğünüz zaman, Ümit Karan çok daha fazla “golcü” düşünce tarzı ve vuruşları olan bir oyuncudur.
Olayın bir de fiziksel özellikler boyutu var. Bunun da en başında hızlı olmak ve iyi koşmak gerekiyor ama maalesef biz de ikisi de yok. Bizim burada hızlı koştuğunu zannettiğimiz oyuncu, Avrupa maçlarında kaplumbağa kardeş gibi kalıyor. Önüne gelen her oyuncu ondan daha hızlı koşuyor.
Boy, pos desen; o da yok. Kenarlardan bir sürü orta yapıyoruz ama kafa vuracak adamımız yok. Milli takımın boy ortalaması, Avrupa’nın ortaokul takımları seviyesinde bile değil. Diyeceksiniz ki, “Müller çok mu uzun boyluydu da dünyanın en büyük golcülerinden biri oldu?” Bu sorunun cevabı zaten sorunun içinde gizli; sizin de belirttiğiniz gibi Müller golcüydü. Gol koklamak ve gol atabilmek ayrı bir yetenektir.

Biz ne yapıyoruz? Bir takım gol pozisyonu gibi bir şeylerin içinde buluyoruz kendimizi ama ne pozisyon gol pozisyonu, ne de bizim takımımız da golcü var. Golcü olmayan adam da topa 500 kere de vursa golü atamıyor.

Golcü yetişmediği gibi, bizim ülkede kaleci de yetişmiyor. Şu andaki mevcut kalecilerden daha iyilerini yetiştirmemiz hiçbir şekilde mümkün değil. Hantal ve sürekli konsantre eksikliği fazla olan yapımızla en fazla bu kadar oluyor. Bir Anadolu çocuğunun saniyede kendini yere atması çok kolay bir iş değil.
Sizin de bildiğiniz gibi bizim oyunculara laf da söylenemiyor. Kimse cesaret edip de, “Senin bu yönün eksik, gel bu konuda çalışma yapalım.” diyemiyor. Beyler zaten her şeyin en iyisini biliyor. Kaleci Rüştü, ilk meşhur olmaya başladığında yan toplarda zayıftı, 50 sene top oynadı, emekli olurken halen zayıftı. Kimse bu yönünü bir gram geliştiremedi. Bu tip satırlar yazarken de nedense hep aklıma futbolcuların çalışmalardan sonra nasıl "taş fırında pişmiş pideler yedikleri" konusu geliyor.

Bu kadar laf ettikten sonra bu akşamki maç ile ilgili de birkaç laf etmeden geçmek olmaz. Bu akşamın normal sonucu Hollanda’nın (her ne kadar bugünlerde onlar da çok kötü olsalar bile) maçı kazanmasıdır ama futbol bu, her türlü sonuca açık bir oyun. Fatih amcanın balı devreye girer, Arda 25 tane çalım atıp gol atar veya Burak’ın yaptığı orta kaleye girer, her şey olabilir. Bir anda kendimizi dünyanın en iyi futbol ülkesi zannetmeye başlarız.
Gün sonunda umarım ben yanılırım ama bu akşam Türkiye’nin maçı kazanma ihtimali en fazla %30’dur.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

4 Temmuz 2015 Cumartesi

Genelleme Yapma...

Günaydın dostlar.

Genelleme yapmayı hiç sevmem. Yapanı da, “Herkesi aynı kefeye koyma kardeşim” diye de uyarırım ama bu sabah canım genelleme yapmak istiyor. Bu sabahki konumuz, Portekizli futbolcular. Bu futbolcuların birçoğunun yolu İstanbul’dan geçtiği için artık genel özellikleri hakkında bir fikir sahibi olduk diye düşünüyorum.
En başta, futbol maçlarına bize hiç ama hiç uymayan bir bakış açıları var. Bizim canımızı ortaya koyduğumuz, en büyük gurur kaynağımız olan konulardan bir tanesini onlar oyun olarak görüyorlar. Takım yenildikten sonra barda eğlenen futbolcuları görmek bizim kaldırabileceğimiz bir durum değildir. Eve gitmeli, yas ilan etmeli ve ailece ağlamalılar.


Bizim futbolculara uyan özellikleri ise, bunların da bizimkiler kadar tembel olması ve antrenman yapmayı sevmiyor olması. Bireysel yetenekleriyle idare etmeye çalışıyorlar. Bu sabah haberin birin de geçmişte Fenerbahçeli futbolcuların kampta pide ve lahmacun yediğini okudum ve “yuh” dedim. Bir pide yedikten sonra bırakın futbol oynamayı insanın canı sokakta yürümek bile istemez. Yeni gelen teknik adam bu duruma şok olmuş ve tesislerde hamur işlerini yasaklamış. Zavallı Mehmet Topuz ne yiyecek şimdi?

Portekizli futbolcuların hemen hemen hepsinin gece hayatı var. Bunun canlı örneğini Beşiktaş futbol takımını Portekiz milli takımına çevirdiğinde yaşamıştık. Maşallah hiçbiri barlardan çıkmadı. Bu durumdan akıllanmayan Fener, futbol takımını Portekizli doldurarak şimdi aynı rezilliği bir de kendi yaşamak istiyor. İşin ilginç yanı, maçtan önceki gece barlarda azmayı yanlış bir davranış olarak ta görmüyorlar. “O ayrı, o ayrı” düşüncesi hepsine yerleşmiş. Futbolcu dediğin sütünü içer, saat 10.00 gibi de yatar.

İstisnasız hepsi maç seçiyorlar. İşlerine gelmeyen maçlardan önce ya sakatlanıyorlar, ya da kart görüyorlar. Hava mı soğuk, ortam mı zor veya başka bir neden mi var, bu tip deplâsmanlarda Portekizlileri unutabilirsin.

Kart görmek demişken, hepsinin kart görme potansiyeli de oldukça yüksek. Her an kart görüp takımı eksik bırakabilirler.

Bence en büyük özellikleri de hepsinin her zaman kendine oynaması. Bireysel oynama katsayıları çok yüksek. Takım olamadıkları için hiçbir zaman da turnuvalarda başarılı olamıyorlar.
Futbolcu alırken doğal olarak ilk önce teknik becerisine ve futbol oynayabilme kabiliyetine bakıyoruz ama diğer yaşamsal parametrelerde çok önemli. Nice dünya yıldızları bu ülkeye gelip buradaki kültüre ayak uyduramadıkları için başarılı olamadılar. Sadece futbol oynamak yetmiyor, gittiğiniz yerin yaşam şekline de ayak uydurabiliyor olmanız gerekiyor.

Başka hiçbir Avrupa ülkesinde bulamayacakları paralarla, yalvar, yakar buraya getirdiğimiz oyuncuları daha sonra kontrol edemiyoruz. Gerçekten oynamak isteyen ve kalpten gelmek isteyenleri getirmeye çalışmamız lazım.

Başta da belirttiğim gibi, Fener bu sene takımı Portekizli cennetine çevirdi. Bu furyada Porto’da oynayan ve Mert Günok’tan daha iyi olduğunu düşünmediğim Brezilyalı kaleciyi bile aldılar.

Ne demiş atalarımız? Bütün Portekizlileri toplayayım derken bir de bakmışsın Portekiz’de oynayan Brezilyalılar da sepetin içine girivermiş.
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

5 Nisan 2015 Pazar

Söyleyecek Bir Sözüm Yok...

Günaydın dostlar.

Gerçekten söyleyecek bir sözüm yok.
Ben çok iyi bir Fenerbahçeliyim ama spor ile diğer konuları ayırabilecek kadar da akıllı bir insanım ama sen kardeşim fanatikliği gözünü döndürmüş, bu uğurda ne yapacağını şaşırmış bir insansın. O yüzden sana söyleyecek bir sözüm yok.


Ben, Fenerbahçe sevgisi ile arkadaş, eş, dost, kısaca insan sevgisini ayırabilecek bir insanım. İkisinin birbirleri ile ters orantılı olmadıklarını biliyorum ama sen kardeşim içindeki nefret katsayısı tavan yapmış ve kininden başka hiçbir şeyi göremeyen bir insansın. Bu uğurda bir otobüs dolusu insanı ortadan kaldırmayı bile düşünebiliyorsun. O yüzden sana söyleyecek bir sözüm yok.

Benim en sevdiğim insanlar, hatta kardeşim gibi sevdiğim insanların birçoğu Galatasaraylı, Trabzonsporlu, Beşiktaşlıdır. Gerektiğinde renklerin fanatikliğine saplanmadan oturur bu takımların hepsini eleştiririz. Kimse de “Sen benim takımım hakkında nasıl böyle konuşabiliyorsun?” demez. Medeniyet ve insanlık da bunu gerektirir ama sen kardeşim bunu anlayamayacak kadar gözü dönmüş, tuttuğu takımın renklerinden başka gurur duyabileceği hiçbir parametresi olmayan bir insansın. Sana ne söylersem söyleyeyim boşa gideceğini biliyorum. O yüzden sana söyleyecek bir sözüm yok.

Diyelim ki, şoförü vurdun, otobüs dereye yuvarlandı ve bütün takımı yok ettin. Ne geçti eline? Ondan sonra da bir şeyler yapmanın gururuyla evine gidip mışıl mışıl uyuyacak mısın? Bu kadar insanın günahını kalbinde nasıl taşıyacaksın? Babalarının yolunu bekleyen miniklerin gözyaşları birer asit damlası gibi tek tek içine damlamayacak mı? Bu işin bir de öbür tarafı yok mu? Nasıl vereceksin bunun hesabını? Bunları yazıyorum ama bir yandan da koca kafana bu lafların girmeyeceğini de biliyorum. O yüzden sana söyleyecek bir sözüm yok.

Hepimizin bildiği gibi bu topraklar üzerine vazife çıkarmaya meraklı insanların cirit attığı mekânlardır. Sen kendi menfaatlerin için ortamı gerersin, gider bir tanesi senin sözlerinden üzerine vazife çıkarır. İster kulüp başkanı olsun, ister siyasetçi olsun toplum önünde olan ve her gün ekranlara çıkan insanların ağızlarından çıkan sözlere çok dikkat etmesi gerekiyor.

Ortamı germenin yaratacağı kısa vadeli kazançlar, uzun vade de toplumları felakete sürükler. Her gün konuşanlar hassas düşünmüyorsa, o zaman biz dikkatli olalım.
Benim gibi düşünmüyor diye bir otobüs dolusu insanı öldürmeye kalkmak varabileceğimiz son noktadır. Umarım bu son noktada kendimize bir ders çıkarmayı başarabiliriz.

Dün akşam sağda solda gördüğüm bir takım tweetleri insanlık dâhilinde bir takım parametrelerle izah edebilmek çok zor. Halen bu işin bir Fenerbahçe işi olmadığını anlamamakta ısrar ediyoruz. Bu düşünce içinde devam edenler, sizlere söyleyebileceğim hiçbir sözüm yok.

Fenerbahçe takımı dün akşam yok olsaydı, ülke güllük gülistanlık olacaktı diye düşünmek nasıl bir ruh halinin ürünüdür, ben izah edemiyorum. Yarın aynı durum karşıt görüşlü bir siyasi partinin elemanlarının da başına gelebilir. Kendin gibi düşünmeyenleri yok etme ruh hali, çok tehlikeli bir gelişmedir.
Hepimizin aklımız başımıza alıp, ortamı germekten vazgeçmemiz gerekiyor…

Bu saldırının nasıl bir amaç için yapıldığını bilmiyorum ama sebebi her ne olursa olsun benim artık bu konuda söyleyecek sözüm yok…
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

12 Mayıs 2014 Pazartesi

Sana Göre Başarı, Bana Göre Değil...

Başarının tanımı insandan, insana değişiyor. Konuya nasıl baktığınız, başarılılığın veya başarısızlığın tanımında çok büyük bir rol oynuyor. Yapılanlardan çok, söylenenlerin ön plana çıktığı bir zamanda yaşıyoruz. Öyle değilse de sen söyle, inanan, inanır.

Herkesin futbol konuştuğu, Fenerbahçe şampiyonluk kutlamalarının, yemeklerden önce günde 3 defa devam ettiği bugünlerde, ben futboldan değil de basketboldan konuşmak istiyorum. Bir kutlama daha görürsem, kesin kendimi rüyamda Dilber Ay ile “Akşama Geleceğim” oynarken göreceğim.
 
Basketbol dedim ama aslında daha da net olarak, Fenerbahçe bayan basketbol takımından söz etmek istiyorum. Fenerbahçe yöneticileri, bu sene bayan basketbol takımının 3 kupada final oynayarak çok başarılı bir sene geçirdiğini söylüyorlar. Emin’de, takımın 3 kupada final oynayıp, hiç birini kazanamayarak çok başarısız bir sene geçirdiğini savunuyor.
Gelin hep beraber durumu kısaca özetleyelim.

Fenerbahçe, Avrupa kupasında final oynadı ve kaybetti. Geçen senede kaybetmişti ama bu sene üstelik bir de en büyük rakibi Galatasaray’a kaybetti.

Fenerbahçe, Türkiye kupasında final oynadı kaybetti. Geçen senede kaybetmişti, yani bu durumda pek bir değişiklik yok.
Fenerbahçe, Türkiye liginde final oynadı ve kaybetti. Geçen sene kaybetmemiş, şampiyon olmuştu.

Geçen seneki takım ile bu seneki takımı mukayese ettiğimizde görüyoruz ki, geçen seneden hiçbir oyuncu takımdan ayrılmadığı gibi, üzerine 2-3 tane de transfer yapıldı. Bu seneki kadro daha güçlü, daha çok seçeneği olan, daha pahalı bir takım.
 
İşin ilginç yanı, “çok başarılı bir sezon geçirdik” yaygaraları ve de son Galatasaray maçında, “bize saldırdılar” haykırışları arasında, asıl konu olan, başarısızlık arada kaynadı gitti. Sağa, sola saldır asıl konu unutulsun, gündem değişsin taktikleri bu ülkede çok işe yarıyor ve her seferinde iş yapıyor. Bu durumun canlı örneğini de, 40 yıldır başarısı olmayan bir takımın, başarısızlıklarını örtmek için nasıl önceden belirlenmiş hedeflere saldırarak, konu değiştirdiğini görerek her gün yaşıyoruz. Kimse çıkıp da, anladık kardeşim iyi, güzel söylüyorsun da, neden senin 40 yıldır hiçbir başarın yok demiyor.

Yine aynı düşünce tarzından yola çıkarsak, son Galatasaray maçında, neden bu takımın ilk çeyrekte sadece 6 sayı atabildiğini kimseler sorgulamadı. Bizde, apartmandaki teyzelerden bir takım çıkarsak, onlarda 6 sayı atabilirlerdi herhalde. Olay bir anda, yumruk mu atıyordu, makas mı alıyordu, tartışmasına döndü.
Bir önceki seneden daha iyi bir durumda seneyi bitiremeyen takımlar bence başarısız olmuşlardır. Bu sadece spor kulüpleri için geçerli değil. Hepimiz için, hayatın her evresinde, karşımıza çıkan veya çıkabilecek olan her takım için, bu düşünce geçerlidir. Ben derim başarısız, onlar der başarılı, kararı yüce Sabah Sabah Evrankaya okuyucuları verecektir.

Herkes için çok başarılı bir hafta olsun…

21 Nisan 2014 Pazartesi

İnsanoğlu Akıllı Olacak

Günaydın Dostlar,

Dün akşam oynanan Beşiktaş – Fenerbahçe maçının son dakikalarında Beşiktaşlı Danny’nin yaptığı bir yanlış hareket sonucunda Fenerbahçe, rakip ceza sahasına çok yakın bir noktadan bir serbest vuruş kazandı.  

Ne Danny ne olduğunu anladı ne de diğer futbolcular. Hatta seyirciler de bir şey anlamadı. Anlaşılan o ki kimse bu işin karşılığında bir serbest vuruş olacağını bilmiyormuş. Fenerbahçeli Caner de büyük bir centilmenlik örneği göstererek topu bilerek auta attı ve bir anda en sevimsizler listesinin ilk sırasındayken Türkiye’nin en sevdiği futbolcular listesinde bir numaraya oturdu.
 
Dün akşam ve bu sabah bütün yazarlar Caner diyor başka bir şey demiyor. Ayrıca Caner dün akşam “auta atma kararını ben kendim verdim” gibi de bir yorum yapınca “vay büyüksün Caner” yaygaraları ikiye katlandı. Etliye, sütlüye karışmayan, tehlikeli bir ortam olduğunda da, bütün takımını ortada bırakarak herkesten önce soyunma odasına kaçan Ersun Hocada bu işi doğruladı ve “vallahi kararı ben vermedim dedi”.
Doğru dürüst vursaydı gol olur muydu bilemeyiz, onun cevabını bir tek Allah bilir ama çok iyi bir noktada, Caner’in vuruş açısına da çok uygun olan iyi bir serbest vuruş olduğu da kesin.

Duyduğuma göre Beşiktaş teknik direktörü Biliç’de dün akşamdan beri iki saatte bir Caner’i arayıp tebrik ediyormuş. Buraya kadar her şey çok güzel aferin sana centilmen Caner…

Şimdi duygusallığımız bittiyse birazda gerçeklere dönelim.
Sen oraya futbol oynamaya mı çıktın, ülkenin en centilmen adamı ödülünü alamaya mı? Futbol zaten bir hatalar oyunu. Birileri bir takım hatalar yapacak ki, sende oyunu kazanacaksın. En son Alpay centilmenlik ödülü almaya kalktığında neler olduğunu hiç kimse unutmadı.

Her ne kadar dün akşam buralarda birazcık erken kutlamalar yapılmış olsa da, Fenerbahçe henüz şampiyon oldu mu? Cevabını ben vereyim. Olmadı. Ne lazım olması için? Kalan dört maçında en az 1 puan alması lazım. Bu bir puanı alır mı? Alır. Yüzde yüz garantisi var mı? Yok, hem de hiç yok.
İlk maçı kiminle İstanbul’da Rizespor ile. Rizespor küme düşmemek için canını dişine takmış mücadele ediyor. Zor olsa da Kadıköy’de Feneri yenebilir mi? Yenebilir. Hele de Fener’in son 3 maçtır kıçını kaldırmadığını, tamamen bir “bu iş bitti” rehavetine kapıldığını düşünürsek kesinlikle olmayacak bir iş değil.


İkinci maç deplasmanda Akhisar ile ve Akhisar evinde çok iyi oynayan ve de kolay, kolay yenilmeyen bir takım. Kaybetme ihtimali var mı? Hem de çok yüksek.

Üçüncü maç kimle? İstanbul’da Karabük Spor ile. Fenerbahçe’ye ters gelen, ne deplasmanda ne de evinde hiçbir zaman yenemediği bir takım. Kadıköy’de maçı kazanabilir mi? Kazanabilir, zaten her zaman da kazanıyor.

Son maç Kayseri’de Kayseri Spor ile. O maçın Kayseri için düşmekten kurtulma maçı olduğunu düşünebiliyor musunuz? Öyle bir ortamda, Fener için maçı kazanmak hemen, hemen imkansız olur.
Diyeceksiniz ki sende amma kötü senaryo çizdin kardeşim. Doğru, ama henüz hiçbir şey bitmiş değil ve Fener işi bıraktı, iyi oynamıyor. Fener’i bütün yıl boyuna taşıyan Kuyt, Sow, Emenike üçlüsü dün akşamki maçta olduğu gibi hiçbir şey oynamıyorlar, hepsi çok formsuz. Eski Caner ve Gökhan’dan eser yok. Küçük dev adam sabahları Pasiflora içmeyi unutuyor ve maç başlar başlamaz saldıracak yer arıyor. Salih ve Alper, rüzgar biraz sert eserse ayakta duramıyorlar. Volkan, garip mimikler yapacağım derken her an gol yiyebilir. Her an kırmızı kart görmeye müsait en az 7-8 tane oyuncusu var.

Centilmenlik, güzel bir şey. Hepimiz alkışladık ama madalyonun öbür yüzünü, gerçekleri de unutmamak lazım. Hemen duygusallaşıp bütün öbür parametreleri unutuyoruz. Sonuçta bir Futbolcu 25 milyonluk bir camia için bir karar verebilmeli mi?
Unutmayın konu ne olursa olsun her şey, bittiği zaman biter. Bitişe yaklaşmış olmak, bitti demek değil. Kararı sizlere bırakıyorum. Emin’in görüşü, insanoğlu her ihtimali düşünecek ve akıllı olacak yönünde.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın...

5 Mart 2014 Çarşamba

Deplasman Seyircisi

Günaydın Dostlar,

Spor kulüplerimizin finansal durumunu hepimiz biliyoruz. İstisnasız hepsinin altından kalkamayacakları kadar çok borcu var. Birçok Anadolu kulübü, bulunduğu ildeki, ilçedeki belediyelerin desteğini alarak ayakta kalabiliyor. Belediyeler bünyelerindeki takımlarla uğraşmaktan belediyecilik yapamıyor. Bu takımlara giden paralar nereden geliyor, o da ayrı bir konu.
Her takımın, en büyükler de dâhil olmak üzere kazanacağı her kuruşa ihtiyacı var. Sürdürülebilir olmayan politikalar, tribünlere oynamalar, ödenmesi mümkün olmayan ücretlerle oyuncu transfer etmeler takımlarımızı bu hale getirdi.


Gelir kaynaklarından biri de seyirci. Maçlarda statlar ne kadar dolu olursa doğal olarak kulüplerimiz için de o kadar iyi. Takımların ev sahipliği avantajını ve seyirci desteğini kaybetmemesi için de belirli kurallar konmuş. Örnek olarak stat kapasitesinin %10’luk bir kısmı misafir takımın seyircilerine ayrılıyor.

Sizin otuz bin kişilik bir stadınız varsa bunun yirmi yedi bin kişisi ev sahibi takım için üç bin kişisi de misafir takım seyircileri için ayrılıyor. Buraya kadar hiç sorun yok, her şey çok güzel.

Gelin görün ki gerçek hayatta çok sıklıkla bu iş böyle gelişmiyor. Yukarıdaki örnekten yola çıkarsak misafir takım üç bin bileti alıyor, ev sahibi takım da iki bin bilet satıyor. Otuz bin kişilik statta, beş bin kişi ile maç oynanıyor.
“Eeee ne yapalım?” diyeceksiniz. Şimdi onu da söyleyeceğim.
Önerim şudur ki ev sahibi takım belli bir güne kadar biletlerin belli bir yüzdesini satamazsa misafir takıma ayrılan bilet sayısı arttırılır. O şehrin, kasabanın insanları maça gitmiyorsa, takımlarını desteklemiyorsa o zaman da ev sahibi takım biletleri misafirlere satar. Evet, seyirci desteği önemli ama takıma gelir kazandırmak da en az onun kadar önemli.

Bu iş için çok çeşitli formüller bulunabilir.  Örnek olarak ev sahibi takım maç gününe beş gün kaldığında biletlerin en az %40’ını satamamışsa misafir takıma ayrılan kısım %20’ye çıkarılır gibi. Bu oran daha sonra takip eden günlerde maç gününe kadar kademeli olarak arttırılır. Maça kırk sekiz saat kala %50'sini satamamışsa, maça yirmi dört saat kala %60’ını satamamışsa vb. gibi. Çok çeşitli, mantıklı ve de statların boş kalmasını önleyecek formüller bulunabilir. Misafir takımın seyircilerinden de talep gelmediyse o zaman zaten yapılacak bir şey yok.

Satılıp satılmadığını nasıl kontrol edeceğiz? Kolay, artık e-ticket uygulamasına geçildiği için bunları elektronik olarak çok rahat takip edebiliriz. Satamadığı halde satmış gösterirse ne olacak? O zaman vergisini filan satmış gibi hesap edeceksin ve "Yirmi beş bin satıldı gösteriyordun, neden statta dört bin kişi var?" diyeceksin. Takımların da buna itirazı olmaması gerekiyor. Evet, karşı takımın seyircisi statta artacak ama senin de gelirin artacak. Sadece bilet parası diye de bakmamak lazım. Maça giren seyircinin yemesinden, içmesinden gelecek geliri de unutmamak lazım. Sezon başında toplam kapasitenin çok büyük bir kısmını kombine olarak satan, daha doğrusu satabilen kulüplerin zaten böyle bir çalışmanın içinde olmasına da gerek kalmayacak.

Bu şekilde bilet satmak, sadece takıma değil, o şehre veya kasabaya da gelir getirecek. Düşünün ki küçük bir şehre maç için üç bin kişi mi gitse daha iyi yoksa sekiz bin dokuz bin kişi gitse mi daha iyi? Otelinden restoranına, kahvesinden bakkalına kadar hepsinin geliri artar.

Gün para kazanma günü, gün fark yaratma günü. Alışılagelmişin dışında düşünüp, her türlü gelir yaratma imkânını her işletmenin sürekli olarak kovalaması gerekiyor. Spor kulüpleri de artık ticari birer işletme. Taraftarlık filan hepsi güzel de işin bir de ticari boyutu var. Bir spor kulübünün başarılı olabilmesi için gelir sağlaması, en az tribündeki seyirci desteği kadar önemli bir konu. Büyük kulüplerimizin birçoğunun halka açık olduğunu da düşünürsek yatırım yapan halka paralarının karşılığı olan kârları yaratmak bu işletmelerin en büyük hedefleri arasındadır.
Sonuçta burada bir gelir yaratma şansı olduğu kesin. Bu ayrıca sadece futbol kulüpleri için geçerli değil. Basketbol ve voleybol kulüplerinde de durum çok farklı değil. Öneri Emin’den, detaylarını düşünmek büyüklerimizden. Eminim büyüklerimiz çalışıp stat oturma düzeninde ve bilet satışlarında esneklik yaratacak bir sistem kurup en güzel yolu bulacaklardır.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…