Rahatlık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Rahatlık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Ağustos 2018 Pazar

Örnek Olmak...

Günaydın dostlar…

Çok uzun bir tatili geride bıraktık ve son güne geldik. Ben de bu tatili Eskişehir, İstanbul ve Ankara’ya dağılmış olarak geçirdiğim için çok fazla seyahat ettim ve çok fazla araba kullandım.
Her 9 günlük tatilde olduğu gibi yollar inanılmaz kalabalıktı, mola alanlarının birçoğunda bir çay almak bile çok zordu ama bunların hepsinden önemlisi her yer çok pisti. Maşallah yine her yeri çöplüğe çevirmeyi başardık. Bayramın son günü Gerede’de uğradığım mekân pislik rekoru kırmak üzereydi.


Hemen şunu da belirteyim; bu mekânın düzensizliğinden, temizliğinden ziyade bizlerin her şeyi yerlere atmasından, tuvaletlerin canına okumamızdan, araç park sahasını büyük bir çöp tenekesi zannetmemizden kaynaklanıyordu. Allah var, işletmenin sahipleri de etrafı temizleyelim diye yırtınmıyorlardı. Belki de “İyice içine etsinler de, en son herkes gittikten sonra temizleriz” diye karar aldılar. Temizlesen de 2-3 saat sonra aynı hale gelecek.

Yol kenarları, piknik alanları, otoparklar, sahiller, kumsallar her yer ama her yer pislik içindeydi. Bu tatilde içimizdeki çöp canavarı uyandı, her yeri çöplüğe çevirdik. İşin en ilginç yanı da bu pisliğin içinde oturup piknik yapmaktan, denize girmekten, yemek yemekten bir gram rahatsız olmamamız.

Yollarda çok fazla gurbetçi kardeşimiz vardı. Beni üzen en büyük noktalardan biri de bu kardeşlerimizin davranışları oldu. Biz Avrupa’da yaşayan vatandaşlarımızdan orada yapamadıklarını burada yapmalarını değil, düzene, temizliğe, kurallara önem veren ülkelerde yaşayan insanlar olarak yurda geldiklerinde hepimize örnek olmalarını bekliyoruz.

Sapanca Otoyolu’nda Almanya plakalı beyaz bir Mercedes’in camından yolun ortasına atılan yarı dolu patates cipsi torbası öyle canımı sıktı ki, bu amcalara hiç yakıştıramadım. Bu amcalar muhtemelen Almanya’da doğmuş büyümüşlerdir, böyle öğrenmedikleri de kesin; peki bu ülkeye gelince bu davranışlar nedendir? Yazık değil mi bu ülkeye? Çöplük mü burası?

Trafikten bezince yol kenarındaki çimlere veya su kenarlarına çadır kuran vatandaşlarımızın durumları da bir başka konuydu. Anlıyorum 25-30 saattir yollarda hayattan bezdiniz ama yine de trafikte yaşanan sıkıntılar çadır kurduğumuz alanları rezalet bir biçimde bırakıp gitmek için bir neden olamaz. O çadırları kurmak için harcadığımız enerjinin çok daha azıyla etrafa yaydığımız çöplerimizi de toplayabiliriz.
Hepimizin bu durumdan mutsuz olması gerekiyor. Ellerine torba alıp etrafı temizlemeye çalışan birkaç insanın çabasıyla bir yere varamayız. Dinimizden başlayarak, medeni yaşam kurallarına kadar her şey bize temiz ve tertipli olmayı öğütlüyor. Hiçbir yerde “Gittiğiniz yerlerin canına okuyun, pislik içinde bırakın” şeklinde bir yazı veya bir kural göremezsiniz.
Pislik içinde, çöp tenekesi gibi bir ortamda denize girmenin, yemek yemenin, kamp yapmanın hepimizi rahatsız etmesi gerekiyor. Rahatsız olmuyorsak sorun bizdedir. Belediyeler ellerinden geleni yapıyorlar ama “herkes kapısının önünü temizlerse bütün şehir temiz olur” yaşam şeklini oturtamazsak sadece idarenin çabalarıyla bir yere varamayız.

Geçmiş yıllarda bir Avrupalı çiftin yerlere sigara attığını görüp büyük münakaşa etmiştik. “Sen ülkende sigaranı yerlere atıyor musun?” diye sorduğumuzda da; “Adam bana “Burası Türkiye” demişti. Biz kendi ülkemizi çöplüğe çevirirsek, gelir elin oğlu da hemen adapte olur. Kimsenin sigarasını yere atmadığı bir ortamımız olsa gelip o da atamaz.

Bu iş hiçbirimize yakışmıyor. Yaşadığımız, gezdiğimiz, oturduğumuz alanları çöplüğe çevirmeyelim. Etrafımıza duyacağımız saygı, kendimize duyacağımız saygıdır. Kendisine saygısı olan insanlar pislik içinde, çöplük gibi bir ortamda yaşamayı kabul etmemeliler.
Dediğim gibi, hiçbirimize yakışmıyor, hele hele Avrupa’da doğmuş büyümüş kardeşlerimize hiç yakışmıyor. Dünyanın diğer ülkelerinde yaşayan her vatandaşımızın oralardan bir şeyler öğrenip ülkemize değer katmak gibi bir görevi var…

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

19 Nisan 2016 Salı

Bazıları Oynar Bazıları Seyreder...

Günaydın Dostlar,

Bu dünyada iki ayrı grup olduğunu düşünürüm. Bir oynayanlar grubu vardır, bir de oynayanları seyredenler. Bizler seyredenler grubundan oluyoruz. Hatta bırakın bizleri bu coğrafyadaki herkes seyredenler grubuna dâhil. Ortadoğu’nun tamamı da dâhil olmak üzere, bizler fabrika ayarlarımız seyretmeye ayarlanmış olarak doğuyoruz. Orijinal ayarlar bu şekilde olduğu için de sonradan onları değiştirmek çok zor oluyor.
Konumuz ne olursa olsun, biz her zaman uzaktan izliyoruz. Adamlar televizyon üretiyor, biz o televizyonlarda sabahlara kadar dizi seyrediyoruz. İşin yaratıcılık, bilgi ve çok çalışma gerektiren kısmını onlar yapıyor, aylaklık ve boş boş oturma kısmı da bize kalıyor.



Sabahlara kadar izleyerek, yapımcısını Türkiye’nin en zengin adamlarından biri yaptığımız, yarışma programlarında da durum çok farklı değil. Adamlar üretiyor, biz de para vererek benzer bir yarışmayı bu ülkede yapma hakkını satın alıyoruz. İşyerinde oynayan onlar, parasını verip seyreden bizler.
Sabah yürüyüşleri sırasında, duvarlarda gördüğüm bir ilan dikkatimi çekti. Çocuklar için Uzakdoğu’dan gelmiş bir şovdan bahsediyordu. Düşündüm kendi kendime de bu yaşa geldim bir tane bile bu tip yerli bir şov görmedim. Yine onlar oynuyor,  biz seyrediyoruz. Onlar çalışıyor, didiniyor, yaratıyor; biz parasını verip seyrediyoruz. Ne de olsa yapımızda bir ağalık vardır.

Basketbol ve voleybol takımlarımız Avrupa’da final oynuyor diye böbürleniyoruz ama baktığınız zaman takımların çoğu yabancı oyuncularla dolu. Anadolu çocuklarının oyunda kalma süresi %10'u geçmez. Oyunun tamamının %90’ını yabancılar oynuyor. Teknik kadroların bile hepsi yabancı. Adamlar oynuyor, biz parasını verip seyrediyoruz.

Tabii futbolda da durum çok farklı değil. Yabancılar oynuyor biz seyrediyoruz. Yabancı olmayanlar da %90 Avrupa’da doğmuştur. Aynı çocuk Türkiye’de doğunca olmuyor, Almanya’da doğunca oluyor. Neden? Çünkü orası oynayan topraklar, burası seyreden topraklar.

Oynama kabiliyetimiz yok ama seyretme konusunda çok başarılıyız. Bazen tek tük oynayan birileri çıktığı zaman onlar da gidip Amerika’da, Avrupa’da oynuyorlar. Dün akşam, gazete manşetlerinde bir şeyler oynayan başarılı bir doktora öğrencisi ile ilgili bir haber gördüm ama iki satır okuyunca onun da bu çalışmalarını Amerika’da Harvard Üniversitesi’nde yaptığını öğrendim. Neden? Çünkü orası oynayan topraklar.
Havasından mıdır, suyundan mıdır bilmiyorum ama ne yazık ki bu topraklar oynamaya hiç uygun değil. Yapabileceğin tek şey düğünlerde göbek atmak olabilir. 5000 yıldır göbek atmaktan başka bir milim ileri gidemedik. Siz hiç buralarda yaşayan bir kişinin bir şeyler icat edip de bütün dünyaya sattığını duydunuz mu?

Turizm sezonunun yavaş yavaş açılıyor olması Türkiye’nin yine bir animatör cennetine dönüşeceğini müjdeliyor. Ruslar, Ukraynalılar oynuyor, biz parasını verip seyrediyoruz. Turistik tesislerde sahnede görebileceğiniz tek yerli ekip folklor ekibidir. Genelde ya göbek atarız ya da en fazla folklor oynarız. Beş metreden düşen kızı kucağında tutanlardan bizim ülkede yetişmiyor.

Kentsel dönüşüm kapsamında etrafımız inşaatlarla doldu. Bizim sokakta tahmin edebileceğiniz her türlü makine var. Yıkanı var, deleni var, yükleyeni var, parçalayanı var, her çeşidi var. Kim üretmiş bu makinaları? Tabii oynayanlar. Biz ne yapıyoruz? Onların ürettiği makinaların kamyonlara taş, toprak yüklemesini seyrediyoruz. Hatta bu iş için para vermeniz bile gerekmiyor.

En başarılı olduğumuz konulardan biri de trenlere bakmaktır. Hepinizin bildiği gibi trenleri izlemeyi ben de çok severim. Şarabını yudumlarken, gara girip çıkan trenleri izlemenin bambaşka bir keyfi vardır. Adam trenleri üretir, biz seyrederiz.
Adamların aya inişini izleriz ama dönüp de bir arpa boyu yol alamayız. 100 yılda, Muş’un yokuş yollarından Ankara’nın bağlarına kadar gelebildik.

Seyreden milletler, her zaman paralarını oynayanlara vermek zorundalardır. Adam yapar, sen izlersin, bittiğinde de adamı zengin edersin. Ürettiğin 130 milyon ton patates de adamın yaptığı köprünün bir ayağının bile parasını karşılamaz. Sen neden yapamıyorsun? Çünkü o çalışırken sen yarışmadan bu hafta kimin gönderileceğinin dedikodusunu yapıyordun.
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

14 Temmuz 2015 Salı

Bütün Aile Toplandık...

Günaydın dostlar.

Emin’in uzun süreli bir tatil yapma kararından dolayı uzunca bir süredir ayrı kaldık ama korkmayın bir daha kolay kolay böyle bir şey olmaz. Zaman zaman 4 günlük (bence ideal tatil süresi) tatiller yapmıştım ama bu kadar uzun süreli bir tatile ilk defa cesaret edebildim. Bu tesisin güzel ve sorunsuz bir tesis olduğunu bilmeseydim, yine de cesaret edemezdim.
Çocukluğumuzun geçtiği İller Bankası Tuzla kampından sonra (40 sene geçmiş) ilk defa bu kadar uzun bir süre deniz tatili yaptım. Daha önceki yazılarımı okuyan dostlarımız hatırlayacaklardır, normalde ben deniz tatili yapmayı pek sevmem ama bu sefer ki çok güzel geçti.


Tatil, 9 ay önceden planlandı. Planlı, programlı olmayı severim ama bu kadar uzun bir süre önce tatil planlamak benim için bile abartı oldu. Ayrıca “daha ucuz oluyor” bilgisi de hiç doğru değilmiş. Dayım, rezervasyonunu tatilden 1-2 hafta önce yaptı ve bizden daha iyi bir fiyat aldı.

Son haftalarda rezervasyon yaparak iyi bir paket yakalayabilirsiniz ama son dakikaya kadar bekleyince de yer bulamama riski var. Ne demişler büyüklerimiz? “Hayatta her şeyin bir bedeli var.”

Kardeşim Ayşın, ilk beni arayıp da “Beraber tatile gidelim mi?” diye sorduğunda, “Kızım 9 ay önceden tatil mi planlanır?” demiştim ama 9 ay jet hızıyla geçiverdi. Ayrıca karar verebilmek için de 10 dakikam vardı. “Ne bileyim ben şimdi, düşünmem lazım.” dediğimde tamam deyip telefonu kapattı ama 10 dakika sonra geri aradı. Ben de bir şey soracak zannettim. “Düşündün mü, ne karar verdin?” diye bana soruyor. Oturmuş kadının masasına bana emrivaki yapıyor.
9 ay önceden, 10 dakika içinde verilen bir kararla bütün sülale Belek’te toplandık. Aramızda her yaş grubundan insan vardı ve tatil köyünün en büyük grubu bizdik. Bir daha olur mu bilinmez ama bu seneki buluşmayı bizlere nasip eden Allah’ımıza şükürler olsun. Gerçekten de zaman çok çabuk geçti. Tatil yapmayı sevmeyen adam (Emin) bile sıkılmadı.
Gittiğimiz yer Antalya Belek’te ki Cornelia De Luxe Resort. Annemler artık bu tesiste kendilerini babalarının evinde gibi hissediyorlar. Bana cazip gelen tarafı da sorunsuz ve rahat bir tesis olması. En büyük özelliği de, her şeyi her ortamda yapabiliyor olmanız. Biraz sakat bir cümle gibi oldu ama gerçekten de durum böyle.

Örnek olarak, canınız Türk kahvesi mi içmek istedi? Oturup her ortamda (ister havuzun yanında, ister ana yemek salonunda) kahvenizi içebiliyorsunuz. Bazı tesislerde, “Türk kahvesi Papatya Bahçesi’nde ikram ediliyor efendim" gibi durumlarla karşılaşabiliyorsunuz. Be tesiste her şey açık, net ve samimi.

Canı isteyen gidiyor çimlerin üzerinde futbol oynuyor. Kimse de gidip “çimlere basmayın” demiyor. Kuruyorlar minik kaleleri, maç yapıyorlar. Biz futbol oynamadık ama hemen hemen her akşam havuzda voleybol buluşmalarımız oluyordu.

Buluşmalarımız derken aklıma geldi, gün içinde de ördek ailesi gibi beraber takılmıyorduk. Herkes tesisin 4 bir yanına yayılıyor ve ne yapacaksa yapıyordu. En büyükle, en küçüğün arasında 75 yaş fark olan bir grupta zaten herkesin her an aynı şeyi yapıyor olması da mümkün değil. Bir tanesi güneşin göbeğinde yatmak isterken, bir diğeri güneşe çıkmak istemiyor. Başka bir tanesi spor yapmak isterken, başka bir diğeri konuyu bile anlamıyor.

Bu tesisin en iyi taraflarından biri de, “şezlong kapma” stresinin olmaması. Saat kaçta giderseniz gidin muhakkak bir yerlerde şezlong buluyorsunuz. Bulduğunuz yer, gönlünüzdeki en ideal nokta olmayabilir ama en azından ortada kalmıyorsunuz. Şezlong diye çocuk salıncaklarının bile havlu konarak tutulduğu ortamları gördüğüm için, buradaki şezlong bolluğu için Allah’a şükrediyorum.
Bir araya geldiğimiz zamanlar, öğlen ve akşam yemekleri idi. Tam takım olamasak da yemeklerde büyük bir çoğunluk bir araya gelebiliyorduk. Erken yemek isteyeni var, geç yemek isteyeni var, karnı acıkanı var, ilaç saatini kaçırmak istemeyeni var. Ne isterseniz vardı bizim grupta.

Sabahın erken saatlerinden gecenin geç saatlerine kadar süren uzun günler çok hızlı bir şekilde uçup gitti. Her günümüz gibi tatil günleri de tek tek uçup gider, önemli olan arkaya baktığımız zaman, “Çok güzel günlerdi” diyebilmektir. Bizim için çok güzel günlerdi. Umarım daha güzellerine de sizler gidersiniz.
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

15 Nisan 2015 Çarşamba

SAP...

Günaydın dostlar.

SAP nedir? Yanlış hatırlamıyorsam “Systems Analysis and Program Development” kelimelerinin baş harfleri alınarak ortaya çıkarılan Almanya menşeli bir yazılım firmasının ismidir. SAP yazılımları ülkemizde de bilhassa büyük şirketler tarafından yıllardır kullanılmaktadır.   
Neden bir tek büyük şirketler SAP kullanıyor? Pahalı bir yazılım olduğu için ancak onlar bu paraları verebiliyorlar. Yazılımın bedeli var, kurma bedeli var (kurulması aylar sürüyor), insanları eğitme bedeli var; anlayacağınız bu yazılım ile ilgili simit bile yeseniz, o bile ayrı bir para.


CCI’da SAP yazılımını Türkiye’de ilk kuran şirketlerden biridir. Ana modüllerini 3 ay gibi kısa bir sürede kullanmaya başlayarak o zaman için bir kurulum rekoru kırmıştık. SAP bir Alman programı ve işleyiş şekli de tam Almanlara göre tasarlanmış.

Aslında güzel bir yapısı var. Örnek olarak, ilk önce siparişi onaylatıyorsun, sonra mallar geliyor ve ambarda girişleri yapılıyor, daha sonra da muhasebe bölümü faturaları girip ödemeyi yapıyor. Bunlardan biri yapılmadığı takdirde sistem bir sonraki basamağa geçmene izin vermiyor. Ambarda mal girişi yapılmadan muhasebe fatura girişi yapamıyor.

SAP’nin ve Almanların anlamadığı konu, bizim ne kadar yaratıcı olduğumuz konusudur. Bu programın kurulmasında Almanya’dan gelmiş, projeyi koordine eden bir kızcağız vardı ve her sabah bizim Anadolu çocuklarının yaratıcılığı karşısında kafayı üşütüyordu.

Çocuklardan biri bir sabah gelip, “Ben dün akşam mal girişi yapılmadan fatura girebilmenin yolunu buldum.” gibi bir yorum yapabiliyordu. Kız, nasıl diye sorduğunda da, “F8 tuşuna basıp, ay ışığının da tam bir dik açı ile gelmesini sağladığın anda kendi etrafında dönüp, kafanla da Ctrl tuşuna basarsan girebiliyorsun.” tipi açıklamalar geliyordu.

Kızcağız bütün bunlar karşısında şaşkına dönüyor ve bana “Ne yaparken böyle bir şeyi keşfetmiş olabilirler?” diye soruyordu. Bu tip örneklerin ardı arkası kesilmedi ve bizler her sabah kıza, “Söyle Almanya’da ki yazılımcılara bu tip şeyleri önlesinler.” diyorduk. O da bize, “Yapmayın kardeşim, böyle acayip şeyleri neden yapacaksınız ki?” diye cevap veriyordu.
Anlamaz ki, bilmez ki, bizim insanımız sever köşeleri kestirmeden dönmeyi.

Gelen malların irsaliye numaralarını sisteme girmeniz gerekiyor. Bunu neden yapıyorsunuz? Takip edebilmek ve de bir sorun olduğunda sorunun kaynağını bulup kolayca çözebilmek için. Sonradan öğrendik ki, ülkenin her yerindeki ambarlarda bizim çocuklar o kutucuğa 1 yazıp geçiyorlarmış. Zannedersiniz ki bu konuda bir prosedür yayınlandı. Neden 1 yazıyorlar? 5-6 haneli irsaliye numarasını girmeye üşendikleri için.

Haftanın sonuna kadar bu tip yüzlerce, binlerce örnek yazabilirim. En sonunda bir sabah kızı isyan ettirdik ve kız kalktı ayağa ve “Bana 500 tane delik kapatma önerisi ile gelmeyin.” dedi. İkinci cümlesi de, “SAP bir Alman programıdır ve insanların yapması gereken işleri, yapması gerektiği şekilde, yapması gereken zamanda yapacağı varsayımı üzerine çalışır.” dedi.

Biz Almana gidip, “Ya oraya 1 girerse?” diyoruz, Alman da “Neden girsin?”, diyor. İşte temeldeki en büyük farklılık ta buradan kaynaklanıyor.
İnanmayacaksınız ama bu sabahki konumuz SAP değil. Bu sabahki konumuz, kurallara uymayı sevmeyen, her şeye bir etrafından dolanma yolu arayan, kaide tanımayan, zamanında düzgün iş yapmayı sevmeyen, işin kaliteli olmasını hiç önemseyen, tamamen maddiyata kafayı takmış olan ve genelde rahat bir yapısı olan bizlerin, nükleer santral işletecek olmasıdır.

Zor da olsa SAP de geri gidip rakamları düzeltebilirsin. 1’leri sildirip gerçek irsaliye numaralarını girdirebilirsin ama nükleer santralde hata yaparsan sen silinip gidersin.
Bizim yapımıza uygun olan işler var, bir de hiç uygun olmayan işler var. “Allah korur.” ve “Bir şey olmaz.” zihniyetinin hâkim olduğu topraklarda bu işler nereye kadar yol alabilir, bilemiyorum. Allah sonumuzu hayır etsin.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

30 Eylül 2014 Salı

Bizim Mahallenin Halleri

Günaydın Dostlar,

Dün sabah yürüyüş yapmak için evden çıktım ve daha yüz metre gitmeden köprünün üzerinden geçen bir hafriyat kamyonunun aşağıdaki araçların üstüne kocaman taşlar düşürmesini izledim. Trenlerin köprüden geçerken aşağıya taş düşürmesine alışmıştık ama kamyon olayını ilk defa gördüm. Kamyon bastı gitti, arabaları zarar gören insanlar da boş gözlerle arkasından baka kaldılar. Tesadüfen bu sefer insanların üzerine düşmedi, bir dahaki sefere de o olur.

Yokuştan aşağıya Suadiye ışıklara doğru inerken bir teyzenin sabunlu sularla yıkanmış mermer girişte ayağı kaydı düştü ama neyse bu seferlik bir şey olmadı. Mermeri yıkayan amca da hiç istifini bozmadan yıkamaya devam etti. Gidip kadıncağızla ilgilenmedi bile. Sonra bunlar "öküzcük" deyince bana kızıyorlar.
 
Öküzcük demişken daha elli metre gitmeden taksiye binmeye çalışan bir teyze gördüm. Kucağında bir bebek, yanında iki yaşlarında bir çocuk ve iki tane de bebek arabası vardı. Kadıncağız kucağındaki çocukla tek eliyle bebek arabalarını taksinin bagajına yerleştirmeye çalışıyor, taksiyi kullanan öküzcük de hiç istifini bozmadan şoför koltuğunda oturuyordu. Neyse daha sonra oradaki dükkanların birinden bir genç çocuk çıkıp yardım etti de kadıncağız taksiye binebildi.
Geldik dünyaca ünlü Bağdat Caddesi'ne. Sol şeritte gitmekte olan bir beton mikseri bir anda durdu ve geri geri gelmeye başladı. Başladı başlamasına da arkasında araçlar var. Bir de öküzcük gibi kornaya basıyor. İnsanlar ne yapacaklarını şaşırdılar. Meğerse geri geri gelip oradaki sokaklardan birine girecekmiş. Bu işi yapacaksan bile, bunun "bir anda durup geri geri gelmekten" daha iyi bir yolu olması gerektiğini düşünüyorum. Ne bileyim biri gelir yolu keser filan.

Şaşkınbakkal ışıklarda yayalara yeşil yandı ve insanlar karşıdan karşıya geçmeye başladı ama bir anda içinde üç tane öküzcük bulunan bir dağıtım kamyonu aralarına daldı. Kamyon kimseye vurmadı ama (Emin’de dahil olmak üzere) bir sürü bağrış çağrış oldu. Bizim öküzcük diyor ki “Bana da yeşil yandı.” Oradaki amcalardan biri, “Sana da yeşil yandı ama sen yayalar geçtikten sonra döneceksin.” dediğinde de “Ben hayatımda hiç böyle bir şey duymadım.” diye bağırıyor. Ölür müsün yoksa öldürür müsün?

Artık son üç yüz metreye girmiş durumdayım ama her an her şey olabilir. Nitekim uzaktan inşaatların birinde iple bağlanmış demir çubukların yukarıya doğru çekilmeye çalışıldığını gördüm. İki metre boyundaki çubukların uçlarına yakın bir yerden tek bir noktadan bağlandığını görünce "Eyvah bunlar düşecek." dedim. Aşağıda da bir tanesi vinç kaldırırken düşmesinler diye çubukları tutuyordu. Ne zaman ki adam çubukları bıraktı, hepsi birden düştü.
Son metreleri bitirip de eve girdiğimde yaşananları tekrar düşündüm. Ben kırk dakikalık bir yürüyüşte bu kadar şeye şahit olabiliyorsam kim bilir ülkenin çeşitli yerlerinde her gün kaç ayrı kaza oluyordur. Bu konuda dünya şampiyonu olmamız tesadüf değil. Emniyet tedbiri almaktaki tembelliğimizin, bu konudaki cimriliğimizin ve de canımızın bir kıymetinin olmamasının eseri.
Bu ülkede kaçacak yerin yok. Kamyon üstüne taş düşürmezse ıslak zeminde kayabilirsin, onu yırtsan geri geri gelen beton mikserinin altında kalabilirsin, hadi diyelim onu da yırttın, bu sefer de ışıkta kamyon çarpabilir veya doğru dürüst bağlanmamış demir çubuklar kafana düşebilir.

Ben mi yaşlandım yoksa metrekareye düşen öküzcükler mi arttı bilemiyorum ama bana bu işler iyice kötüye gidiyormuş gibi geliyor.

"Allah koruyor." diyorlar ya, bizi gerçekten de Allah koruyor. İş bize kalsa bitmişiz.
Sağlıklı kalın, mutlu kalın...

2 Eylül 2014 Salı

Bana Bir Şey Olmaz

Günaydın Dostlar,

Bugüne kadar sürekli olarak yanlış yapılan bir şeyi; bu güne kadar o işi yapan insanların salaklığına, cahilliğine, beceriksizliğine bağlama huyumuz vardır. Biz her şeyin doğrusunu bildiğimiz ve yaptığımız için o insanların başına gelen talihsiz işlerin bizim başımıza gelemeyeceğine çok güveniriz.

Bizi bile bile tehlikeye ve ölüme sürükleyen de bu ruh halidir. Bir milyon kişi inşaatlardan aşağıya düşmüştür ama biz halen “Onlar tecrübesizdi, kenarda yürümeyi bilmiyordu, ben 25 yıllık ustayım, bana bir şey olmaz.” deriz ve kenarlarda yürüyüp sakat işler yapmaya devam ederiz.
 
Bütün dünyanın kullandığı emniyete yönelik araçlar da bize sıkıntı verir. Kimi canımızı sıkar, kimi ayağımızı sıkar, kimiyle rahat çalışamayız, kimi kulaklarımızı tahriş eder, kimi alerji yapar vs. vs.
Beni bu sabah bu yazıyı yazmaya iten aslında bunlar değil. Benim derdim İstanbul’un kuzey sahillerinde her yıl Karadeniz’in hırçın dalgalarında denize giren kardeşlerimizle. Ben doğduğumdan beri Şile’de, Kilyos’ta, Riva’da denize grip de ölenlerin sayısı o kasabaların nüfuslarını geçti.

Peki, neden akıllanmıyoruz? Yukarıda da söylediğim gibi, “bana bir şey olmaz” ruh hali yüzünden akıllanmıyoruz.

Yetkililer her sene burada yaşanan boğulma olaylarının, yüzme bilmek veya bilmemekle bir alakası olmadığını bağıra, bağıra söylüyorlar. Bazı yerlere “buradan denize girmek tehlikeli ve yasaktır” diye levhada asmışlar. Daha ne yapabilirler?
Buradaki denizin garip bir yapısı olduğunu, alttan akan bir akıntının farkında olmadan insanları dışarı doğru çektiğini milyon kere herkes söyledi. Sen kıyıda, ayağımın basabileceği yerde oynuyorum zannederken, bir anda birde bakıyorsun ki derine gitmişsin. O anda da geri dönme çabası ve bir panik başlıyor. Dönemeyince de işler iyice kötüye gidiyor.

Bunu ısrarla anlamak istemiyoruz. Benim arkadaşlarım bile “ağabey onlar yüzme bilmiyordur” yoksa niye dönemesin diye ısrar ediyorlar. İnanın orada boğulan insanların birçoğu yüzme biliyordu. Suyun içindeki, dibindeki dışa doğru olan akıntı aldı götürdü onları bizlerden.
Dün yine Karadeniz kıyılarında 3 ayrı boğulma olayı yaşandı. Gencecik insanlar koptu bu dünyadan. Mekanları cennet olsun. Arkadaşlar ölüm insanlar için, hepimiz bir gün bu dünyadan kopup gideceğiz ama milyon kere denenmiş bir şeyi de bir kere daha denemenin hiçbir anlamı yok.
Uzmanlar “ne kadar iyi yüzme bilirseniz bilin kendinizi böyle bir durumla karşı karşıya bulursanız kesinlikle kıyıya yüzmeye çalışmayın” diyorlar. “Bırakın, sizi dalga açığa götürsün orada kıyıya paralel yüzmeye çalışıp, suyun üzerinde kalmaya çalışın ki, sizi arayanların, sizi bulup kurtarma şansı olsun” şeklinde yorumlar var.

Böyle bir panik anında daha da açıklara sürüklenmenin tek şansı olacağını düşünmek hiçbir kimse için kolay bir şey değil. İşin acı yanı, bir sorun anında dalgalardan ve hava şartlarından dolayı bu yörede kurtarma çalışmaları da çok zor oluyor ve genelde çok geç müdahale ediliyor.

Karadeniz kıyıları yıllardır bize bir mesaj veriyor ve biz ısrarla bu mesajı almak istemiyoruz. Buranın yapısı zor bir kumsal olduğunu artık kabul etmemiz lazım. Ben yüzerim, biz Karadeniz çocuğuyuz gibi laflar işe yaramıyor.
Dalga seni alıp götürdüğü zaman, "Nerelisin?" diye sormuyor.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın...