Günaydın Dostlar,
Soğuk bir aralık
sabahında bir anda çıktı karşısına.
“Gül renkli
apartmandan mı çıktı acaba? Bu kadın da kim? Yıllardır her sabah bu sokaktan
aşağıya doğru yürüyorum, neden daha önce hiç görmedim?” diye sordu amca kendi
kendine.
Gürsoylu Sokak’ta,
yolun ortasındaki yaşlı çınar ağacının yanında öylece kaldı. Gözlerini kırpmak
bile istemiyordu. Bir garip olmuştu. Sanki sabah rüzgârı iki dakika öncesindeki
kadar soğuk esmiyordu, sanki karanlık yol birden aydınlanmıştı. Yoksa ilk
görüşte aşk dedikleri bu muydu?
Her sabah beraberce
ayrı ayrı yürüdüler Gürsoylu’dan aşağıya doğru.
Yol kısalmıştı artık, hemen iki dakikada bitiveriyordu. Günler,
haftalar, aylar geçti; şimdi sıra geldi samimiyete ama amcada cesaret yok. Ne
diyebilir, ne yapabilir? Olsun be amca bir çaresi bulunur elbet, sen umudunu
kaybetme.
Karanlık kaldırımlarda
beraberce yürüdüler minibüs yoluna doğru. Yağmurda yürüdüler, karda yürüdüler,
güneşte yürüdüler; tomurcuklu ağaçların altında yürüdüler. Her sabah beraberce ama
ayrı yürüdüler. Amca, iki apartman yukarıda oturuyor ve teyzemi fark ettiği
sabahtan beri evden çıkışını hep teyzemin apartmandan çıkış saatine denk
getirmeyi başardı. Hatta baktı ki teyze çıkmıyor; adımlarını yavaşlattı, durup
telefonda konuştu, eve geri gidiyor numarası bile yaptı ama her sabah denk getirdi.
Karanlık sokaklarda hep beraber yürüdüler aşağıya doğru.
Gürsoylu Sokak ile minibüs yolunun köşesinde beraberce servis beklediler. Teyzem, soğuk davranıyor; her
sabah servisi amcadan 13 metre uzakta ve 130 cm geride bir noktada
bekliyor. İşin kötüsü amca da utangaç, yanına gidemiyor, bu işleri beceremiyor.
Armut gibi de gidip konuşulmaz ki. Teyzem, amcamın yaşadığından bile
habersizmiş gibi takılıyor ama gerçekten de öyle mi acaba? Bir sabah servis
beklerken amca buldu fırsatını, topladı cesaretini, yüzlerce kere beraber
aşağıya yürüdükten sonra çaktı bir “Günaydın”. Zor oldu ama neyse ki teyze de
zoraki bir “Günaydın!” dedi.
Bizim amca ertesi gün mutlu
ve umutlu, artık sohbeti apartman çıkışında yolda başlatacak ama bildiği bütün
git, gel, bekle numaralarını yaptığı halde teyzem halen ortada yok. Amca
servisi kaçıracak, “girecek” sonra ayıptır söylemesi. Gitmek lazım, amca
mutsuz, amca düşünceli; yüzlerce gün sonra o kadar uğraşarak, kıvranarak söylenen
“Günaydın!” da boşa gitti.
Sil baştan başlamak
lazım bazen.
Amca biner servise ve
servisin camından Gürsoylu’ya son bir bakış atar ama ne gelen var ne de giden. Yol
kalabalıktır ama amcam yolu bomboş görür. Uzaklardan birini benzetir, yok yok o
değil. Nerede acaba, hasta mı, izinli mi, yoksa kocası mı dövdü? İşten mi
ayrıldı acaba? Yoksa en kötüsü taşındı mı buralardan? Belki de bir daha hiç
göremeyeceğim. Allah kahretsin, ismini bile öğrenemedim. Düşünceler amcamın kafasında
doldu, taştı.
Sığmaz hiçbir yere vallahi
bu kadar düşünce.
Köprüyü geçerken akıl
halen Gürsoylu'da. Zavallı amca boş boş baktı Boğaz’ın karanlık sularına. “Yarın
da hafta sonu, pazartesiye kadar bilemeyeceğim şimdi ne olduğunu.” dedi kendi
kendine.
Pazartesini iple çekti
ve sabah teyze kapıda göründü. Bizim amca en sevimli haliyle “Günaydın!” dedi. O
da ne? Teyze sanki ilk defa görüyor
amcayı. “Mmmmmnnnn” gibi bir şey çıkıyor kadının ağzından. Teyzemin suratı
asık, yüzünde mutsuzluk rüzgârları esiyor, gözlerinde de “Allah cezanı versin.”
bakışları. Gitti mi bir fırın ekmek boşa? Sil baştan başlamak lazım bazen.
Amca tırstı. Her an ters
bir cevap alma riski var. Köşeye kadar bir daha hiç konuşmadı. Servis sessizce
bekleniyor, ilk amcanınki geliyor. “Bye” diyor sessizce ama bu sefer “Mmmmmnnnnn”
bile gelmiyor karşı taraftan. Üzülme be amca bu kadın milletinin ne yapacağı,
ne edeceği hiç belli olmaz.
Emin, Gürsoylu’nun köşesinde
ışıkta dururken “Amca be yazık sana!” diye düşünüyor.
Ertesi sabah yine
rastlaşıyorlar ama bizim amca umutsuz, mutsuz, yaşama sevincini kaybetmiş bir
durumda. Teyze “Günaydın nasılsınız bu güzel İstanbul sabahında?” diyor. Amca
salak salak Emin’e bakıyor. Takma kafana be amca; bu kadın milletinin ne
yapacağı, ne edeceği hiç belli olmaz. Belki de teyzem yay burcudur.
Amca mutlu mutlu
biniyor servise, sırıtmaktan ağzını kapatamıyor. Boğaz'ın sularına bakarken teyzemin gözlerinin mi yoksa Boğaz’ın sularının mı daha mavi olduğunu
düşünüyor. “Mavi değil, masmavi onlar.”
diye içinden defalarca tekrar ediyor. Suyun kenarında beraberce rakı, balık,
roka yapacakları masayı bile ayırtıyor kafasında.
Akıl Gürsoylu’da,
bedeni serviste ama içinde kalp yok. Kalp bir yerlerde kalmış. Serviste biri
teyzenin parfümünden mi sürmüş bu sabah? Yoksa radyoda Kutsi'den “Bambaşka” mı
çalıyor? Amcanın bugün verimli çalışmasının en küçük bir ihtimali bile yok. Gözlerinin
önünde hep o güzel gözler. Teyzem, umarım Gürsoylu’nun köşesinde kendisine emanet
edilen kalbe çok iyi bakar.
Amca da gitti, teyze
de, Emin de… Bu hikâye gerçekten böyle mi yaşanmıştır? Kim bilir. Tek
bildiğimiz, Gürsoylu’da olmasa bile "Yedi Tepe"nin bir yerlerinde servis
beklerken servisten daha çok birbirini bekleyen amcalar, teyzeler olduğudur.
Sağlıklı kalın, mutlu
kalın…