Servis etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Servis etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Kasım 2022 Pazar

Zor Dostum Zor

Günaydın Dostlar,

Son günlerde trafik kazalarının ne kadar arttığının farkında mısınız? Maalesef her gün birkaç tane ölümlü kaza haberi alıyoruz. Ağrı’dan Bolu’ya kadar her yöreden trafik kazası haberleri yağıyor.

Ne oldu da trafik kazalarında bir anda patlama yaşamaya başladık? Doğduğumuz günden beri trafik kazaları hayatımız bir parçası olsa da hiç bu kadar arka arkaya birçok can kaybına neden olan kaza duymuyorduk.



Benim naçizane düşüncem sorunun şu anda yaşadığımız ekonomik sıkıntılardan kaynaklandığı yönünde.

En başta ekonomik şartların şoförleri daha uzun saatler çalışmaya zorlayabileceğini düşünüyorum. Muhakkak ki kanuni sınırları üzerinde çalışan insanlar vardır ve yorgun ve uykusuzdurlar. Yolda giden bir kamyona durup dururken arkadan çarpma şeklindeki kazalar bu tip şüphelerimizi kuvvetlendiriyor.

Azaltılan şoför sayısı kalanların üzerine daha çok yük bindiriyor olabilir. Uykusunu yeteri kadar alamamak ve yorgunluk konsantrasyon kaybına neden oluyor. “Neden durup dururken bariyerlere çarptı?” gibi soruların cevapları bu ayrıntıda gizli.

Ekonomik zorlukların meydana çıkarttığı bir diğer sorun da araçlara yeteri kadar bakım yapılmaması. Herkes günü kurtarmaya çalışıyor. “Bu frenler bir müddet daha idare eder.” dediğiniz zaman, gidip TIR’a arkadan çarpıyorsunuz. Bakım ve yedek parçalar pahalı olduğu için süreler uzuyor.

Benim zavallı aracıma bile bakım için dünyaları istiyorlar, kim bilir bir otobüsten veya kamyondan neler isteniyordur. Bu konuda en çok ihmal edilen de lastikler. Yollardaki araçların birçoğunun lastikleri çok iyi durumda değil. Lastik değiştirmek öncelik sırasında en sona kalıyor.

Tutuş özelliği kalmayan lastikler bilhassa ıslak yollarda felakete davetiye çıkarıyor. Son haftalarda kazaların artmasının bir nedeni de bazı bölgelerde yağmurların artması. Kadıköy’e damla düşmese de başka yerlere yetersiz de olsa yağıyor.

Yine ekonomik nedenlere bağlı olan bir diğer neden de insanların kafasının rahat olmaması. Kocaman bir aracı kullanıyor ama kafasında elli tane sorun var. Biriken borçlardan ödenemeyen faturalara kadar her şeyi düşünüyor.

Eve döndüğünde sokağın gerçekleri ile karşı karşıya kalacağını biliyor. Sürekli olarak “Acaba elektriğimi veya gazımı keserler mi?” diye düşünen bir insan yola ne kadar konsantre olabilir? Sonuçta hepimiz insanız, direksiyon başına geçtiğinizde bütün dertlerinizi kafanızdan söküp atamazsınız.

Dostlar, zor günlerden geçiyoruz. Bütün ülkeler ekonomik sorunlarla boğuşuyor. Bu durum hayatımızın her parametresine yansıyor. Herkesin kendine göre bin türlü sıkıntısı var. Bu da bize trafikte eskisinden çok daha fazla dikkatli olmamız gerektiğini söylüyor.

Kazaların neden arttığı yönündeki görüşlerimi paylaşmaya çalıştım. Allah, yola çıkan herkesin sağ salim evine geri dönebilmesini sağlasın inşallah.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

5 Haziran 2014 Perşembe

Tatil Yapmayı Sevmeyen Adam

Günaydın Dostlar,

Doğru okudunuz, gerçekten de tatil yapmayı sevmiyorum.

Okullar kapandı, birçok arkadaşım tatil planları yapıyorlar ve de tatile gidecekleri günleri iple çekiyorlar ama bende bir gram bile o tip bir arzu yok. Hiçbir zaman da olmadı. Her gün işe gittiğim dönemlerde bile tatile gittiğim zaman bitse de işe geri dönsem diye düşünürdüm.
 
Gezmeyi, değişik yerlere seyahat etmeyi, dışarıda yemek yemeyi çok seven bir insan olarak tatile gitmeyi hiç sevmiyorum. Aslında, işin daha doğrusu bizim usul Bodrum, Antalya tatili yapmayı sevmiyorum. Yıllar boyunca en pahalı tesisleri de, en büyüklerini de, en küçüklerini de, en butiklerini de, hemen hemen hepsini denedim ama en iyisinde bile en mutlu olduğum gün tesislerden ayrıldığım gündü.
Birçok tesiste yaşanan şezlong kavgası, yemek kuyruğu, barda masa kap, havuz kenarında sandalye kap vs. işleri hiç bana göre işler değil. Paramla kendime eziyet satın alıyormuşum gibi geliyor. Bu tip sorunları olmayan, her şeyiyle çok beğendiğim tesislerde de benim maksimum kalış sürem beş gün. Beş günden sonra hareketlenip oradan çıkmak istiyorum.

Git kahvaltıya, git denize, git duşa, git restorana, git oraya, git buraya, geç kalma yer kalmaz, şezlong biter, masa kalmaz tipi tatil şekli bana hiç uymuyor. Bu tip sorunları olmayan butik otellerde de genelde yapacak hiçbir şey yok. Sıkıntıdan patlasan kimse duymaz.

Ben, bu yönümle biraz babama benzemişim diye düşünüyorum. Babamın, otuz üç yıllık çalışma hayatı boyunca hiçbir zaman yıllık izin kullandığını hatırlamıyorum. Ailece tatile gitmemiz de bir iki kere filan olmuştur. Annem de doğal olarak bu konuda babamın tam tersidir. Bıraksan hiç sıkılmadan beş ay kalır.

Derler ya "Çocukluğuna inmek gerek." diye, bence o kadar geriye gitmeye gerek yok. On beş yıl kadar önce gittiğimiz bir tatil benim için bardağı taşıran son damla oldu. Bir noktada en fazla dört beş gün kalabildiğim için o sene aynı zincirin iki ayrı tesisinde yer ayırttık. Biri Belek’te, diğeri de Fethiye’de. Belek’ten Fethiye’ye de arabayla geçeriz, hem de bir günlük bir ara olmuş olur diye düşündük.

Belek tesisi ilk duraktı. Akşamüstü saat 16.30 gibi tesise varıp havuza girmeye çalıştığımızda o saatte havlu istediğimiz için çalışan neredeyse bizi dövecekti. "Bu saatte havlu olur mu havlular sabah alınır." gibi bir şeyler zırvaladı. Tesis, bizim turistik tesislerimizin bütün zorluklarını (şezlong kapmaca, masa kapmaca, tabak elinde yemek kuyrukları vs.) içinde barındıran eski bir tesisti. Servisi de kötüydü, her şeyi de kötüydü. Bir de güneşin altında bilmem kaçıncı dereceye kadar yandığım için hiçbir mutlu anım yok o tesisle ilgili.
Üç dört gün sonra düştük yola, gittik Fethiye’deki tesise. Çok güzel bir yarım ada üzerine kurulmuş, görünüşü de çok güzel olan, çok büyük bir tatil köyü gibi bir yer. O kadar geniş bir alan ki arabalarını park ettikten sonra insanları odalarına traktörle filan götürüyorlar. İlk gece oldukça geç vardığımız için durumu pek kavrayamadık ama ertesi sabah güneşin ilk ışıkları ile beraber bütün plajları dolaşıp bir tane şezlong bulamadığımda olayın vahametini hemen anladım. Bırakın şezlongları çocuk parkındaki salıncakların, tahterevallilerin bile üzerinde havlular vardı. İnsanlar geceden tutmuşlar.
Olayın detaylarını öğrenince geceden havlu koymanın da işe yaramayacağını öğrendik. Oradaki yetkililerden biri "Sabaha karşı saat 4.00’de konulan bütün havluları topluyoruz." dedi. Peki, ne yapmak lazım? Saat 5.00 gibi koyarsanız sorun olmaz, dedi. Gitmişim tatile, dünyanın da parasını vermişim, (bu arada hiç de ucuz bir yer değil) sabahın 5.00’inde kalkıp havlu koyacağım. Adama, “Bütün müşterilerinize yetecek kadar şezlongunuz yok.” diyorum, adam da bana “Ama biraz anlayışlı olun Emin Bey, tesis de şu anda üç bin müşterimiz var.” diyor.

Bu tesis, zaten çok da fazla olmayan Anadolu usulü tatil zevklerimi öldüren son tesis oldu. Münakaşalarla dolu üç dört gün geçirdik. Daha sonra sorunları olmayan tesislere de gittim ama buradaki sorunlar hiçbir zaman aklımdan çıkmadı.

Başta da belirttiğim gibi her ne türlü tesis olursa olsun, en memnun kaldığımda bile beş günden sonra fena halde sıkılıyorum. Genelde de bu tip tatillerden hem fiziksel olarak hem de ruhen çok yorgun dönüyorum. Dünyanın bir yerlerine gidip gezmeyi her zaman bu tip bir tatile tercih ederim.
Tatil dediğin yerde ben hiçbir şey düşünmemeliyim, hiçbir stres yaşamamalıyım. Stres, sıkıntı içinde yaşadıktan sonra, İstanbul’da da onlardan tonla var. Tatil kasabalarında benim en mutlu olduğum, en eğlendiğim zamanlar kış günü kimsenin olmadığı zamanlardır.

Alaçatı meydanında kış günü, Köşe Kahve’de içilen kahvenin tadını hiçbir şeye değişmem.
Sağlıklı kalın, mutlu kalın...

18 Mart 2014 Salı

Geri Dönmeyi Hiç Düşünmediler

Günaydın Dostlar,

“Servis beni kapımın önünde bırakmıyor.”, “Ayşe tam evinin önünde iniyor, ben 130 metre yürümek zorunda kalıyorum.”, “Yemekleri bu şirket çok yağlı yapıyor.”, “Bu yemek şirketini değiştirelim.”, “Yemekler çok yağsız, kuru kuru yenmiyor.”, “Ben yağmurda, çamurda tam 390 metre servise yürümek zorunda kalıyorum.”, “Ölçtüm servisten indikten sonra ben eve 390 metre yürüyorum, Ahmet 350 metre yürüyor, bu hiç adil değil.” vs. vs. vs.


 
Eski iş yerlerimde bu tip şikâyetler hiç bitmezdi.. Ben de arkadaşlara “Ben idari işler amiri değilim, doğru masa ben değilim.” derdim ama yine de “Biz sana anlatmak istiyoruz.” derlerdi. Sanki ben servis güzergâhına müdahale edeceğim veya yemeğin yağına, tuzuna karışacağım.
Bu gibi durumlarda da benim aklıma hep o Çanakkale’de, Kurtuluş Savaşı’nda aç, susuz savaşan kahramanlar gelirdi. “Ne alaka?” diyeceksiniz. Bilmiyorum ama günde bir kere yemek yiyerek veya hiç yemeyerek “Yemesek de içmesek de Çanakkale’den geçemezsiniz.” diyen o kahramanlar gelir aklıma.


Rahmetli babaannemin anlattığı on beş yaşındaki çocukların Giresun’da meydanda toplanıp nasıl savaşa gittiklerinin anıları gelir aklıma. Son yemekler, son sarılmalar, son dualar, son bakışmalar ve istikamet vatan koruması... Kalpler buruk, kalpler gururlu. Hiç futbol topu ile oynayamadan savaş topu ile oynamaya giden o cesur çocuklar. Gidenlerin de uğurlayanların da onların bir daha hiç geri gelmeyeceğini biliyor olması gelir aklıma.

Baba gitmiş, ağabeyler gitmiş, başka kimse kalmadığı için sıra 15 yaşındakilere gelmiş. Kocası, oğulları geri gelmeyen fedakâr anneler 15 yaşındaki oğullarını da getirmiş Giresun meydanına. Biz bugün çocukları zar zor servise bindirip okula yollarken güçlü Karadeniz kadınları dimdik durarak gururla teslim etmişler oğullarını bu vatana. Bu görüntüler ülkenin dört bir yanında yüzlerce kere tekrarlanmış.

Günümüzün dünyasında insanların şahsi hırsları, kaprisleri, bencillikleri, ihtirasları, kibirleri, şımarıklıkları uğruna nasıl her şeyi yapabildiklerini görürken Çanakkale’de ve Kurtuluş Savaşı’nda yapılan kahramanlıklar, fedakârlıklar gelir aklıma.

Vatanı için canını gözünü kırpmadan feda eden, birçoğunun belirli bir mezarı bile olmayan o fedakâr çocuklar gelir aklıma. Giderken kesinlikle dönemeyeceklerini bilen ve bir daha da dönemeyen on beş yaşındaki çocuklar gelir aklıma.

Kahraman Türk kadını gelir aklıma.

Çanakkale’de şehit oldu İnebolulu Şerife Bacı’nın kocası. Herkes gibi o da uçsuz bucaksız mezarların birinde yatıyor. Canını verdi ama vermedi geçit düşmana. Geçirmedi kimseyi Çanakkale’den. Çanakkale geçilmez ruhu dünyada eşi benzeri olmayan bir inançtır, bir direniştir. Bu inanç daha sonraki yıllarda Anadolu’da Kurtuluş Savaşı’nda bir tarihin, bir direnişin destanını yazmıştır.

Sen pes edebilirsin, sen yemeği sevmeyebilirsin, sen servise 390 metre yürümeyebilirsin, hiçbir büyük sorunun olmadığı halde sen kendi kendini mutsuz etmek için elinden gelen her şeyi yapabilirsin ama
on beş yaşındakiler pes etmez, Çanakkale geçilmez!

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

 



3 Mart 2014 Pazartesi

Gürsoylu Sokak'ta Aşk Başkadır

Günaydın Dostlar,
 
Soğuk bir aralık sabahında bir anda çıktı karşısına.
 
“Gül renkli apartmandan mı çıktı acaba? Bu kadın da kim? Yıllardır her sabah bu sokaktan aşağıya doğru yürüyorum, neden daha önce hiç görmedim?” diye sordu amca kendi kendine.

Gürsoylu Sokak’ta, yolun ortasındaki yaşlı çınar ağacının yanında öylece kaldı. Gözlerini kırpmak bile istemiyordu. Bir garip olmuştu. Sanki sabah rüzgârı iki dakika öncesindeki kadar soğuk esmiyordu, sanki karanlık yol birden aydınlanmıştı. Yoksa ilk görüşte aşk dedikleri bu muydu?
 
Her sabah beraberce ayrı ayrı yürüdüler Gürsoylu’dan aşağıya doğru.  Yol kısalmıştı artık, hemen iki dakikada bitiveriyordu. Günler, haftalar, aylar geçti; şimdi sıra geldi samimiyete ama amcada cesaret yok. Ne diyebilir, ne yapabilir? Olsun be amca bir çaresi bulunur elbet, sen umudunu kaybetme.
Karanlık kaldırımlarda beraberce yürüdüler minibüs yoluna doğru. Yağmurda yürüdüler, karda yürüdüler, güneşte yürüdüler; tomurcuklu ağaçların altında yürüdüler. Her sabah beraberce ama ayrı yürüdüler. Amca, iki apartman yukarıda oturuyor ve teyzemi fark ettiği sabahtan beri evden çıkışını hep teyzemin apartmandan çıkış saatine denk getirmeyi başardı. Hatta baktı ki teyze çıkmıyor; adımlarını yavaşlattı, durup telefonda konuştu, eve geri gidiyor numarası bile yaptı ama her sabah denk getirdi. Karanlık sokaklarda hep beraber yürüdüler aşağıya doğru.
 
Gürsoylu Sokak ile minibüs yolunun köşesinde beraberce servis beklediler. Teyzem, soğuk davranıyor; her sabah servisi amcadan 13 metre uzakta ve 130 cm geride bir noktada bekliyor. İşin kötüsü amca da utangaç, yanına gidemiyor, bu işleri beceremiyor. Armut gibi de gidip konuşulmaz ki. Teyzem, amcamın yaşadığından bile habersizmiş gibi takılıyor ama gerçekten de öyle mi acaba? Bir sabah servis beklerken amca buldu fırsatını, topladı cesaretini, yüzlerce kere beraber aşağıya yürüdükten sonra çaktı bir “Günaydın”. Zor oldu ama neyse ki teyze de zoraki bir “Günaydın!” dedi.
 
Bizim amca ertesi gün mutlu ve umutlu, artık sohbeti apartman çıkışında yolda başlatacak ama bildiği bütün git, gel, bekle numaralarını yaptığı halde teyzem halen ortada yok. Amca servisi kaçıracak, “girecek” sonra ayıptır söylemesi. Gitmek lazım, amca mutsuz, amca düşünceli; yüzlerce gün sonra o kadar uğraşarak, kıvranarak söylenen “Günaydın!” da boşa gitti.
 
Sil baştan başlamak lazım bazen.

Amca biner servise ve servisin camından Gürsoylu’ya son bir bakış atar ama ne gelen var ne de giden. Yol kalabalıktır ama amcam yolu bomboş görür. Uzaklardan birini benzetir, yok yok o değil. Nerede acaba, hasta mı, izinli mi, yoksa kocası mı dövdü? İşten mi ayrıldı acaba? Yoksa en kötüsü taşındı mı buralardan? Belki de bir daha hiç göremeyeceğim. Allah kahretsin, ismini bile öğrenemedim. Düşünceler amcamın kafasında doldu, taştı.
Sığmaz hiçbir yere vallahi bu kadar düşünce.
 
Köprüyü geçerken akıl halen Gürsoylu'da. Zavallı amca boş boş baktı Boğaz’ın karanlık sularına. “Yarın da hafta sonu, pazartesiye kadar bilemeyeceğim şimdi ne olduğunu.” dedi kendi kendine.
 
Pazartesini iple çekti ve sabah teyze kapıda göründü. Bizim amca en sevimli haliyle “Günaydın!” dedi. O da ne?  Teyze sanki ilk defa görüyor amcayı. “Mmmmmnnnn” gibi bir şey çıkıyor kadının ağzından. Teyzemin suratı asık, yüzünde mutsuzluk rüzgârları esiyor, gözlerinde de “Allah cezanı versin.” bakışları. Gitti mi bir fırın ekmek boşa? Sil baştan başlamak lazım bazen.

Amca tırstı. Her an ters bir cevap alma riski var. Köşeye kadar bir daha hiç konuşmadı. Servis sessizce bekleniyor, ilk amcanınki geliyor. “Bye” diyor sessizce ama bu sefer “Mmmmmnnnnn” bile gelmiyor karşı taraftan. Üzülme be amca bu kadın milletinin ne yapacağı, ne edeceği hiç belli olmaz.
Emin, Gürsoylu’nun köşesinde ışıkta dururken “Amca be yazık sana!” diye düşünüyor.
Ertesi sabah yine rastlaşıyorlar ama bizim amca umutsuz, mutsuz, yaşama sevincini kaybetmiş bir durumda. Teyze “Günaydın nasılsınız bu güzel İstanbul sabahında?” diyor. Amca salak salak Emin’e bakıyor. Takma kafana be amca; bu kadın milletinin ne yapacağı, ne edeceği hiç belli olmaz. Belki de teyzem yay burcudur.
 
Amca mutlu mutlu biniyor servise, sırıtmaktan ağzını kapatamıyor. Boğaz'ın sularına bakarken teyzemin gözlerinin mi yoksa Boğaz’ın sularının mı daha mavi olduğunu düşünüyor.  “Mavi değil, masmavi onlar.” diye içinden defalarca tekrar ediyor. Suyun kenarında beraberce rakı, balık, roka yapacakları masayı bile ayırtıyor kafasında.

Akıl Gürsoylu’da, bedeni serviste ama içinde kalp yok. Kalp bir yerlerde kalmış. Serviste biri teyzenin parfümünden mi sürmüş bu sabah? Yoksa radyoda Kutsi'den “Bambaşka” mı çalıyor? Amcanın bugün verimli çalışmasının en küçük bir ihtimali bile yok. Gözlerinin önünde hep o güzel gözler. Teyzem, umarım Gürsoylu’nun köşesinde kendisine emanet edilen kalbe çok iyi bakar.
Amca da gitti, teyze de, Emin de… Bu hikâye gerçekten böyle mi yaşanmıştır? Kim bilir. Tek bildiğimiz, Gürsoylu’da olmasa bile "Yedi Tepe"nin bir yerlerinde servis beklerken servisten daha çok birbirini bekleyen amcalar, teyzeler olduğudur.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…