Beklemek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Beklemek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Ekim 2019 Cuma

Fal Bakmak...

Günaydın dostlar…

“Fal bakan insan çok büyük bir ihtimalle mutsuzdur” diyerek, çok iddialı bir cümle ile bu sabahki yazıma başlıyorum. Bu durum geniş kapsamlı bir mutsuzluk da olabilir, sadece o anki sıkıntıyı geçirmeye yönelik bir mutsuzluk da olabilir.
“Canı sıkılmış olan insan mutsuz mudur?” gibi bir cephe de açmak istemiyorum ama keyfi çok yerinde olan insan fal bakmaz diye düşünüyorum. Yapacak bin türlü şey bulur.


Çeşit çeşit fallar var ve acaba ilk olarak hangi sivri zekâlı bunu keşfetmiştir diye de merak ediyorum. “Dur bir dakika fincanı yıkama, dibinde kalan kahve tortusundan bir şeyler uydurmaya çalışacağım” cümlesini ilk olarak kim kurmuştur?

Kahve fallarının çok popüler olduğunu da bilmekle beraber, benim bu sabah sözünü ettiğim iskambil falları. Eskiden oyun kâğıtlarını masaya veya koltuğa dizerdik, şimdi de telefona veya tabletlere diziyoruz.

Değişen platformlar fallara yönelik beklentilerimizi değiştiremedi. Zaman öldürme falları dışındaki bütün fallar beklenti fallarıdır. Acaba işe girebilecek miyim? Acaba o da beni seviyor mu? Acaba bugün iyi bir haber alır mıyım?

Kanımca, sosyal medya aplikasyonlarının artmasıyla zaman geçirme falları önemini kaybetti. Fal bakacağıma sosyal platformlara girer milletin nerede gezdiğini, nerede yediğini görürüm fikri çok daha cazip geliyor.

Bir insan sizi fal bakmak zorunda bırakıyorsa, bence o durumu da, o insanı da hemen aklınızdan çıkarın. Seni gerçekten sevseydi, sevgisini görebilmen için kartlara bakmana gerek kalmazdı. O fal zaten gözlerinin en ortasında çıkardı.
En sıkıntılıları da “Acaba beni arayacak mı?” fallarıdır. Seni yediliyi sekizlinin altına koymak zorunda bıraktıysa zaten aramasın. Böyle bir durumda sosyal platformlarda gezmek de riskli. Seni koltuğun üstünde fal bırakmak zorunda bırakan şahsı sağda solda sürterken görmek ne kadar korkunç olur. Böyle bir durumda Allah hepimizi korusun.

En geçersiz fallardan bir tanesi de, “Acaba o da beni düşünüyor mu?” falıdır. Lafı çok uzatmadan hemen cevap vereceğim, düşünmüyor. Düşünseydi seni kâğıtların insafına bırakmazdı. Bir yerlerde beraberce Suavi’den Drama Köprüsü’nü dinliyor olurdunuz.

İşin bir diğer kötü tarafı da; bizim sevgisiz hedef aramayınca da, fal çıkmadığı için aramıyor hissine kapılıyoruz. Telefonu elinden fırlatanları bile gördüm. Sakin ol kardeşim, aramak içinden gelmediği için aramıyor. Sen burada fal bakarken, o fal bakmaya gerek duymayan biriyle geziyor.

Etrafımda çok fazla fal meraklısı arkadaşım var. Herkes bir şeylerin peşinde koşuyor, bir şeyler olsun istiyor. İşin acı tarafı %95’i de olmuyor. Tek başına baktığın için de kimseyi suçlayamıyorsun.
Dostlar; kendinizi falların insafına, iskambillerin doğru karışmasına bırakmayın. Vakit geçirmek için fal bakmak tamam ama beklentiler içine girerek heveslenmek biraz fazla oluyor sanki. İskambilleri elinize alıp fal bakmaya gittiğiniz zaman, hemen durup yönünüzü değiştirin.

Sokaklara çıkın, belki o falda çıkıp da aramayan kişiye sokakta rastlar sitem edersiniz. Rastlamazsanız da inşallah evinde oturmuş “Acaba beni düşünüyor mudur?” diye fal bakıyordur.
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

29 Nisan 2018 Pazar

Yedi Saatte Münih...


Günaydın dostlar…
Almanya’ya seyahat eden dostlarımızın da bildiği gibi, İstanbul’dan Münih’e uçmak, 2 saat 15 dakika kadar bir zaman alır. Hadi beş dakika da ben vereyim 2 saat 20 dakika sürsün. Durum böyleyken, yedi saat de nereden çıktı?

Yedi saat, kargaşa yaşanan bir hafta sonunda, Türk Hava Yolları marifeti ile Sabiha Gökçen’de çıktı. Havaalanı parklarının kapasitelerinin iki misli dolu olduğu, dış alanlarda bile bir milim park yeri olmayan bir günde, zaten işin şekli belli olmuştu. Park görevlisinin “Ağabey dön dur, eninde sonunda bir yer bulursun” önerisi de işe yaramayınca, arabayı da yanımda götürmeye karar vermiştim ki, birden aklıma arabayı İç Hatlar VIP’ye bırakmak geldi.
 
Oradaki görevlinin, “Ağabey burası İç Hatlar için” demesine hiç kulak aldırmadan bir nevi zorla verdim arabayı. Verdim de, oradan Dış Hatlar Terminali’ne yürümek, nereden baksanız 40 dakika alır. Tam “Ne yapsam?” diye kendi kendime sorarken, bir anda THY’nin minibüsü geldi. Haklısınız, öyle bir “pazar yeri” ortamında biraz ballı bir durum oldu.
Araba verildi, bavul verildi, pasaporttan geçildi, uçak tam zamanında yolcu almaya başladı, zamanında körükten ayrıldı, zamanında pistin başına vardı, zamanında da gaza bastı. Bastı basmasına ama pistin üçte birinden biraz fazlasını gitmişken, bir anda frenlere asıldı. Her şey ön tarafa doğru uçtu ve uçak pistin ortasında bir yerlerde durdu.

Çok fazla seyahat eden biri olarak, inerken uçağın son anda geri kalkması durumunu birkaç kere yaşamıştım ama kalkış esnasında, yolun yarısını gitmişken frenlere asılma durumunu ilk defa yaşadım.

Uçak pistin ortasında durdu kaldı. Bu gibi anlarda, insanın aklına “İnşallah başka inen uçak yoktur” düşüncesi geliyor. Belki de vardı da, inmeden geri yükseldi. Bir müddet sonra kaptan pilot konuştu ve “Tam kalkış esnasında sol motorumuz arıza gösterdi,  biz de kalkıştan vazgeçtik” şeklinde bir açıklama yaptı. Kafamda deli düşünceler. Motor mu bozuk, motoru bozuk gösteren gösterge mi bozuk, hangisi acaba? Belki de bizim pilot amcanın kafası bozuk…

Sonunda uçak pistten çıktı ve ters yönden kalktığı noktaya geri gitti. Açık alanda bir yerde park etti. Bozuk motorla THY Erdek uçağını kaldırmayan pilota teşekkür mü etmeliyiz yoksa yaşanan sorun için endişe mi etmeliyiz bilemedik. Bu gibi durumlarda, insan ne hissetmesi gerektiğini gerçekten bilemiyor.

Motor sorunu yarım saat sonra da ortaya çıkabilirdi ve tek motorla gitmek daha sıkıcı bir duruma yol açabilirdi. Hayat biraz da tesadüflere bağlı galiba…
İkinci bir açıklama geldi; “Gösterge bozukmuş, değiştirdik, şimdi motorları çalıştırıp bir deneme yapacağız, sonra da gideceğiz” denildi. Bir müddet bekledik; ne deneme yapıldı, ne de motorlar çalıştı.  

Bizim sevimli, tombiş kaptan amca bu sefer de, “Vallahi götümüz yemedi, biz Türk Hava Yolları’nda güvenliğe çok önem veriyoruz, sizi başka bir uçakla yollayacağız” şeklinde, yeni bir açıklama yaptı. Kelimeler tam olarak böyle olmasa da, mesaj buydu…

Otobüsler geldi, binaya geri gidildi. Bu arada, Burger King’in bize beleş yemek vereceğini de söylemeyi ihmâl etmediler. Boş verin Burger King’i, bu saatte artık ancak şarap içilir. İçelim şarabı ama ne zaman uçak bulabilecekleri de belli değil.

Demokrasilerde her zaman bir çare bulunur. “Havaalanındaki ekranları takip edin, biz uçak bulunca oraya yazacağız” açıklamasıyla kapıdan ayrıldık. Yarım saat kadar sonra da, uçağın 3 saat, 45 dakika gecikmeli olarak kalkacağı bilgisi ekranlarda görünmeye başladı. Zaten uçuştan 3 saat önce de gitmiştim, toplamımız 6 saat, 45 dakika oldu.
Gerçi erken gittiğim iyi olmuş, yoksa arabayı bırakacak yer bulamazdım.

3 saat, 45 dakika bekle, 2 saat, 25 dakika uç, 45 dakika da aralarda indi, bindiyi topladığınız zaman tam 7 saat etti. 3 saat erken gitmeyi ve 1 saat de Almanya’da havaalanından çıkmayı saymıyorum bile.
Uçak bu kadar geç gidince, aynı beklemeyi Almanya’da bu uçak ile Sabiha Gökçen’e dönecek yolcular da yaşadı. Onlara da Burger King verdiler mi bilmiyorum ama onlar için çok sıkıcı olduğu kesin.

Uçak, Orta Doğu Ülkeleri’ne mensup vatandaşlarla dolu idi. Yaşlı bir amcanın, “Bu aynı uçak, ismini mi değiştirdiniz?” sorusu da günün esprisi olarak kaldı. Ne yalan söyleyeyim, yeni uçağın ismine ben de baktım; “Kars” yazıyordu… Hatta bırakın yeni uçağı, perşembe günü döndüğüm uçağın ismine bile baktım. Erdek uçağı geldiyse; tamir edilmiştir, her türlü testleri yapılmıştır ama insan yine de bir bakıyor…
Sen, evde Almanya’ya 2,5 saatte uçmayı planlarsın ama senin haberin olmadan kader 7 saatlik bir plan yapar. Boşuna dememişler, “Kul kurar kader gülermiş”…

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

1 Aralık 2017 Cuma

Tek Bir Güzel Haber

Günaydın Dostlar,

Hiç tek bir güzel habere ihtiyacınız olduğu bir zaman oldu mu? Bazen haberler öyle arka arkaya gelir, öyle bir üzerinize kümelenir ki koca dünyada hiçbir şey iyi gitmiyormuş gibi hissedersiniz. Kötü haberler maratonunun son kilometrelerinde koşucular arasında kalmış tavuk gibi olursunuz. Bütün kötü haberler sizinle bir arada olabilmek için bir yarış içindedirler. Kendi kendinize “Tek bir güzel haber duymak istiyorum.” diye mırıldanırsınız.
“İstemiyorum sizi, gidin.” deseniz de kıçınızın dibinden ayrılmazlar. İstemediğin ot dibinde bitermiş misali bir yaklaşımla sadece dibinizde değil; üstünüzde, altınızda, her yerinizde biterler. Kardeşim bu kadar çok haber geldi, bir tane de iyisi gelmez mi? Neden anlamak istemiyorsunuz? Tek bir güzel haber duymak istiyorum.


Gerçekten de her şey kötü mü gidiyor yoksa siz mi öyle hissediyorsunuz? Herhangi bir anda dünyada, ülkede, evde, sokakta, işyerinde, her yerde her şey kötü gidiyor olabilir mi? İstatistiksel olarak bu kadar çok şeyin aynı anda kötü gitmesinin ihtimali çok düşük olmalı. Beş yüz yıldır yaşanmamış şeylerin hepsi birden bir anda bizi bulmuş olamaz. Ne diyorsunuz, olabilir mi? Hepsi kapıda kuyruk olmuşlar, ışık bekler gibi sizi bekliyorlar. Tek bir güzel haber duymak istiyorum.

Bu kadar dert yetmezmiş gibi bir de üstüne Fener yenilir. İyi oynasa, mücadele etse de yenilse üzülmezsiniz ama hem kötü oynar hem de yenilir. Siz, evinizin salonunda sahadaki oyunculardan daha çok çaba gösterirsiniz. Fener kazansa kötü giden her şeyi bir anlık da olsa unutacaksınız ama bu lüksü size vermezler. Maçtan sonra “Bu hayatta zaten her şey çok kötü.” ruh halinize geri dönersiniz.

Hâlbuki biraz kıçlarını kaldırsalar ne güzel olurdu. Çok fazla bir şey istemiyordum ki tek bir güzel haber duymak istiyorum.

Zaten her şey kötü giderken masanın ucundaki sarı kız beni görse, dertlerimi unutsam kime ne zararı olurdu ki? Görmesi bile şart değil, en azından baksaydı. İyi niyetle uzanan güzel, minik bir el; bırakın dünyadaki sıkıntılarınızı uzaydakileri bile unutturur. Madem görmedi, madem bakmadı; keşke üç saniye bana gülseydi. Kahkahalar peşinde değilim, minicik bir gülücük istiyorum, tek bir güzel haber duymak istiyorum.

Siz sarı kızın kalbini çalamadınız ama hırsız arabanızı çaldı. Bu kadar sıkıntının arasında bir de bu eksikti. Üstelik çok da iyi bir yere park ettiğimi düşünüyordum. İçindeki ses “Boş ver arabayı, sen kalbini park et.” dese de işin gerçeği, artık park edecek araba da yoktur. Kalp zaten yok. Dimyat’a kalp kazanmaya giderken evdeki arabadan olduk. Uzaklara boş boş bakarak yürürsün serin sokaklarda. Kafanda hep aynı cümle “Çok bir şey istemiyorum ki tek bir güzel haber duymak istiyorum.”
Kız seni görmez, araban da bulunmaz, havalar da kararır. Birden "Güneşe ne oldu?” derdine düşersin. İnanması çok zor ama güneş de yok artık. Sıra sıra bekleyen dertler güneşini de aldı götürdü. Gece karanlığında gökyüzüne bakamazsın, ay dedeyi de kaybetmekten korkarsın. Ne kızın sıcaklığı var artık ne de güneşin sıcaklığı. Sen varsın, ay dede var, bir de karanlık ve soğuk var. Soğuk sokaklara, kaldırımlara oturma hasta olursun. Olamaz, bir sıkıntı daha mı geliyor? Hasta olmak istemiyorum, sadece tek bir güzel haber duymak istiyorum.

Bütün dünya kötüye giderken en yakınındakilerin, en sevdiklerinin de tavrı değişir. Onlar da kötüye gidiyor olamaz, beni satmaz onlar. Bence de satmazlar, sadece bir sonraki menfaate kadar bir süreliğine kiraya verirler. Üzülmeyin tapunuz hep onların elinde kalır, sadece piyasa koşullarına göre zaman zaman garanti olarak kullanılırsınız. Ben kefil de olmak istemiyorum, garantör de; sadece tek bir güzel haber duymak istiyorum.

Kalbin kırgın, kalbin üzgün, kalbin taşlaştı. Taş demişken taş gibi sarı kız da yok artık. Buzlu yağmurlar suratına vuruyor. Kara bulutlar her yerde. Televizyonu, radyoyu, bilgisayarı hiç açmasan daha iyi olur. Aslında özleyecek kimsen de yok ama birilerini özlediğini hissedersin, bir şeyleri özlediğini hissedersin. Daha başka ne olabilir ki diye düşünürken kedi elini ısırır. Sen onu en pahalı mamalarla besler, en iyi doktor amcalara götürürsün; o da senin elini ısırır. Nankör müdür nedir? Nankör olmayan bir insandan güzel bir haber duymak istiyorum. Tek bir güzel haber duymak istiyorum.

Bu dünyadaki bütün haberler kötü olamaz. Moralinizi bozmayın. Bir gün mutlaka güzel haberler arka arkaya sıralanacaklar. Buna gerçekten inanıyorum. O gün gelene kadar da tek bir güzel haber duymak istiyorum.
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

6 Mart 2017 Pazartesi

Sevgiliden Ayrılmak...

Günaydın dostlar…

Zordur sevgiliden ayrılmak. Her ayrılığın az da olsa bir buruk yanı vardır. Hemen belirteyim; burada sözünü ettiğim ayrılık “sen yoluna, ben yoluma, bir daha da hiç görüşmeyelim” tipi bir ayrılık değil. Normal, bildiğiniz her günkü ayrılıklardan bahsediyorum. Apartmanın kapısında, soğuk bir akşamda vedalaşıp ayrılmaktan bahsediyorum. “Hadi yarın sabah görüşürüz” ayrılığından bahsediyorum.


Teyzenden, amcandan ayrılırken yaşadığın burukluktan da bahsetmiyorum. Bu sabahki konumuz, gerçek sevgili ayrılığı. Hani ayrılırken kalbini, mideni orada bıraktığın anlar vardır ya, konumuz tam da onlar. Herkes bir takım aşklar yaşamış, şehrin muhtelif yerlerinde çeşitli iç organlarını bırakmıştır.
Sevgilinle şu veya bu nedenle bir aradayken, ayrılık vakti geldiğinde içinin derinliklerinde bir yerlerde “keşke hiç bitmese” hissinin her tarafını sarması kadar normal bir şey olamaz. Doğru söylüyorsunuz, bir haber değeri de yok. Haberi değeri olan konu, ayrılık vaktinde sevgilin olmayanlarla sevgiliden ayrılıyor boşluğu yaşamandır.

Arkadaşındır, en azından sen öyle olduğunu düşünüyorsundur ama okul çıkışı yenilen hamburgerden sonra neden kendini bu kadar salak hissettiğini anlayamazsın. Sonuçta sınıf arkadaşınla evine kadar yürüdünüz, kapıda da vedalaşıp ayrıldınız. Bu sevgili ayrılığı boşluğu da nereden çıktı? Onu görmek için sabaha kadar beklemek istememe durumu da nereden çıktı? O senin sevgilin değil ki!

Bir garip hissedersin kendini. 3-5 dakikalığına beynin de çalışmaz. Kimseye bir şey de söyleyemezsin, zira en başta kendin bilmiyorsun. “Acaba ben bu insanı seviyor olabilir miyim?” diye aklından bile geçirmek istemezsin. Siz arkadaşsınız. İyi güzel de, bu sevgili boşluğunu içime kim doldurdu o zaman? Sevgilin olmayan biriyle, sevgilin olan insanla geçirdiğinden çok daha güzel vakit geçirme durumu, belaya davettir. Her türlü çatlak işe meyilli olan beynin, gider takılır oraya.
Onu askerlik zamanında tugaydaki arkadaşlarından biriymiş gibi düşünmeye çalışırsın. Beyhude bir çabadan öteye gitmez. Onun yüzünü birliğin hangi köşesine oturtacaksın? İşin garip tarafı, bu insan en iyi arkadaşın da olabilir. Belki de en iyi arkadaşının en iyi arkadaşı. Hatta ve hatta belki de en iyi arkadaşının sevgilisi…

Normal bir ayrılığı sevgili ayrılığına çevirip, midende boşluklar yaşanmasına sebep olan, arkadaşının eşi olabilir mi? Belki de nişanlısı? Yok yok; bu sakat düşünceleri acilen aklımdan çıkarmalıyım. Biz hepimiz arkadaşız, üstelik onun eşi de benim çok samimi arkadaşım. Belki de bu cümleyi 100 kere alt alta yazman gerekiyordur. O zaman belki kendin de inanırsın.

Çok sevdiğin bir insanla ilişkiyi yönetebilmek günümüzde hiç de kolay bir iş değildir ama bir de çok sevmemeniz gereken bir insanla ne halt edeceğinizi düşünün. Kesinlikle hiçbir parametre uymuyor, kesinlikle sorun var. Zaten de onu sevmiyorsun ama Allah kahretsin ki en güzel zamanı da onla geçiriyorsun. O da sevgilisi olmayan biriyle sevgili boşluğu yaşıyor mudur acaba? Her ayrılık vaktinde, o da “Keşke hiç bitmese” diyor mudur acaba? Diyorsa da, içinden diyordur. Sen işine bak, kendi kendini doldurma.

Sevginin olmadık açılara gitmek gibi bir matematik hesabı vardır. Çarparsın, bölersin, toplarsın; sonunda yine en olmadık açıyı bulursun. Takılır o zıkkım kalbin oraya. Kalp bu, ne yapacağı belli olmaz. Bazen sevmesi gerektiğini sever, bazen de sevmemesi gerektiğini sever. Kalp laf dinlemez, mide kontrolden çıkmıştır, üstüne üstlük hepsi bir olup, bir de beyini döverler.
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

21 Ocak 2017 Cumartesi

Ya Evde Yoksa

Günaydın Dostlar,

Kavganı edersin, laflarını söylersin, havanı atarsın, ağır takılıp arayıp sormazsın ama akşam olup da bulutlar yavaş yavaş ufukta kaybolmaya başladığı zaman “Ya evde yoksa” endişesi çökmeye başlar.
Gündüzler sorun değildir. Gün boyunca işinle gücünle, çarşıyla pazarla ilgilenirken zaman sorunsuz geçer. “Ya evde yoksa endişe virüsü” gece olunca ortaya çıkar. Gün boyunca, karşı tarafın ne yaptığı aklının ucundan bile geçmez ama gece olunca da aklında bu konudan başka bir şey olmaz.


“Ya evde yoksa” virüsü gelir ve aklındaki diğer düşüncelerin hepsini yer bitirir. Bir anda onun bu akşam nerede olduğunu düşünmekten başka bir şey yapamazsın. Karizmayı çizdirmemek için arayamazsın da yüzlerce senaryo yazar durursun. O pijamalarını giymiş, yatağına yatmış şiddetli bir grip olmuşken sen de onun şehrin en popüler barında bir sürü karşı cinsle eğlendiğini düşünürsün.

Kafana, beynine, midene boş kalmış her bölgene “Ya evde yoksa” virüsü girdiği için hiçbir zaman onu evinde hayal edemezsin. Senle küstü ya muhakkak hemen azmaya gitmiştir. Belki de gitmemiştir, belki de onun da aklı sendedir. O da seni aramak istiyordur ama arayamaz. Gururu müsaade etmez.

İçin içine sığmaz, odalar dar gelmeye başlar. Evde mi otursam, dışarı mı çıksam, dolaptaki bütün Karam’ları mı yesem acaba? Tabii seçeneklerden bir tanesi de gidip evine bakmaktır ama bir de ışığı yanmıyorsa bittiğin andır.

Böyle bir durumda sana yardım edebilecek tek bir şey vardır. Sosyal platformlar. Onlar da yardım etmez. Bir resim, bir yer bildirimi, bir etiket beklersin ama inatçı platformlar hiç yardımcı olmaz. Adım atsa ortalıkta paylaşan insan, bir anda hiçbir şey paylaşmaz olur. Doğal olarak karşı taraf da geri zekâlı değil. En az senin onu deli etmek istediğin kadar, o da seni deli etmek istiyor. Sen nasıl ne yaptığına dair ona bir ipucu vermezsen o da sana vermez. Bırakın ipin ucunu milimini vermez.

Düşündükçe de kendini salak gibi hissedersin. “O dışarlarda eğlenirken ben niye evde oturuyorum?” düşüncesi gelir bu sefer de. Daha “Ya evde yoksa” durumunu atlatamamışken bir de onun üstüne “Ben niye evdeyim?” virüsü gelir.
Bu iki virüs birden midenden kemirmeye başladı mı kısa sürede acil servislik olursun. Bu durumu tedavi edecek bir ilaç henüz bulunamadı. Çaresi nedir? Kafayı takmamak. Haklısınız, söylemesi kolay ama yaşaması çok zor bir durum. Sen kahroluyorken onun da seni düşünüp düşünmediğini bilmemek aç bir kurt gibi yer içini. Ne kalp bırakır ne de mide.

Bu duruma düştüğün zaman da hiçbir şeyden mutlu olamazsın. Kafanda iki ayrı kurt varken Tarkan’ın Kurt’una odaklanmak çok kolay bir iş değildir. Son çare giyinip, süslenip dışarı çıkmaktır. Hem dışarı çıktığın zaman onu görme ihtimalin de vardır. Doğal olarak onu görme ihtimalin yüksek olan mekânlardan birine gidersin ama büyük bir ihtimalle orada yoktur.

Orada yok, evde mi acaba? Nerede acaba? Nerede olduğunu bilemem ama kalbinde olduğu kesin. Zaten sorun da burada başlıyor. Kalbinde olmasa nerede olursa olsun. Keşke silgiyi eline alıp kalbinden silebilsen ama silemezsin. Kalbin yapısı kâğıda benzemez. Özel bir yapısı vardır. Kalp kat kattır ve en derindeki seviyeye yazdığın ismi kolay kolay silemezsin. Bekleyeceksin, zamanla mürekkebi kuruyunca zaten kendiliğinden silinip gider.

Allah kimseyi “Ya evde yoksa” virüsü ile baş başa bırakmasın. O da beni düşünüyor mu acaba diye tahminler yürütmek zor bir iştir. Kesin düşünüyordur, diye kendini rahatlatmak istersin ama ya evde yoksa?
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

29 Nisan 2016 Cuma

Bir İstanbul Masalı...

Günaydın dostlar…

Üç gün önce, Amerikan Konsolosluğu’na gidişimle ilgili bilgileri paylaşırken, oraya nasıl gidip geldiğimi de, başka bir sabah paylaşırım demiştim. Başka bir sabahı boş verin. Hazır konu tazeyken, bu konuyu da konuşup bitirelim.
Gerçek şu ki, Suadiye’den İstinye’ye gitmek, bu şehirde hiç de kolay bir iş değil. İstanbul’da yaşayan dostlarımız zaten bu konuyu çok iyi biliyorlar. Bu sabahki yazımızın amacı, bilhassa diğer şehirlerde yaşayan arkadaşlarımızın, dostlarımızın yarım günlüğüne de olsa bir İstanbul Masalı yaşamaları.


Daha önce de belirttiğim gibi, benim randevum saat 8.45’te idi. Saat 8.45’ten önce İstinye’de olmak için, saat 5.00’te yataktan kakmanız gerekiyor. Hazırlandın, çıktın; saat oldu 6.00. Benim, bir de kötü bir âdetim var; böyle bir yere, sakal tıraşı olmadan hayatta gitmem. Memur çocuğu olmanın etkileri herhalde…

İlk aşama, 500 metrelik bir yürüyüş yaparak Bağdat Caddesi’ne ulaşmak. Şansım yaver gitti, Cadde’ye varır varmaz, Kadıköy otobüsü geldi. Kadıköy otobüsüne bineceksin ama sonuna kadar gitmek yok. Söğütlüçeşme durağında inip, 250 metre kadar çamur içinde bir arsada yürüdükten sonra, metrobüse binmeniz gerekiyor.

Sabahın erken saatleri olduğu için metrobüste oturacak yer bulma şansınız çok yüksek ama oturamazsanız da üzülmeyin. Ayakta da kalsanız, 10 dakika içinde kendinizi Zincirlikuyu’da buluyorsunuz. Bu olayın bir de psikolojik boyutu var. Kilometrelerce uzamış, Boğaziçi Köprüsü kuyruğunun yanından gayet süratli bir şekilde geçmenin keyfi anlatılmaz, yaşanır. Benim gittiğim sabah kuyruğun ucu Fikirtepe’deydi.
Zincirlikuyu’ya varınca, “en azından karşıya geçtim” diye düşünerek kendinizi iyi hissetmeye başlıyorsunuz ama daha yolun yarısındasınız. Altgeçitten geçerek, metroya yürümeniz gerekiyor. Ben, bu altgeçidi çok fazla kullanıyorum ve yapılmış en iyi yatırımlardan biri olarak görüyorum. Her kim yaptıysa ve yaptırdıysa, Allah hepsinden razı olsun.
Altgeçitte, 500 metrelik kısa bir yürüyüşten sonra, metro durağına ulaştım. Bu aşamada yapılması gereken, metroya binerek İTÜ durağına gitmek olacaktır. Çok iyi hatırlamıyorum ama yanılmıyorsam bu da 5 istasyonluk bir seyahat.

Benim orijinal planımda, bu aşamadan sonrasını taksi ile gitmek vardı fakat caddeye çıkar çıkmaz karşımda bir otobüs durdu. “Amerikan Konsolosluğu’na yakın bir yerlerden geçiyor musunuz?” diye hemen şoför amcaya sordum. Sokağın köşesinden geçtiğini öğrenince de hemen biniverdim.

Köşe de in, birazcık daha yürü ve karşında Amerikan Konsolosluğu. Ferhat, dağları delmiş. Cesareti varsa gelsin de Suadiye’den İstinye’ye gitsin. Saat 7.50. Demek oluyor ki; benim randevu saatime daha 55 dakika var.
Yolun karşısındaki kafelerde çay içmek de, bu sürecin bir parçası. Orada çay içmeyene, vize de vermiyorlar, pasaport da. Zaten başka bekleyebileceğiniz bir yer de yok. Kelimenin her anlamıyla tam bir dağ başından söz ediyoruz…
Sıkı güvenlik aramalarını geçip, içeri girdikten sonra benim işim yarım saat sürdü. İşi hallettik, dışarı çıktık ama şimdi aynı yolu geri gitmem gerekiyor.

Dönerken, gidişteki kadar şanslı değildim. Ne otobüs geldi, ne de taksi. Geçen taksilerin de hepsi dolu geçiyordu. Neyse, sonunda bir taksi geldi ve iki genç çocuktan daha atik davranarak (onlar uykulu gözlerle etrafa bakıyorlardı), attım kendimi taksinin içine.

Lafı uzatmayayım, yine aynı yolu takip ederek eve vardığımda saat 12.00 olmak üzereydi. Şimdi basit bir aritmetik yapalım. 6’da evden çıkıp, 12’de döndüğüme göre bu iş toplamda kaç saat sürmüştür? Doğru bildiniz, tam 6 saat. Yarım saatlik bir iş için harcanan, 6 saat.
Bu sabah konsolosluktan söz ettik ama Levent, Maslak civarındaki işleriniz için de durum çok farklı değil. Anadolu Yakası’nda yaşayan birinin o civarlarda 1 saatlik bir toplantıya gitmesi için; bizim sık sık yaptığımız gibi, en az 5-6 saat harcaması gerekiyor.

Simdi diyebilirsiniz ki; neden baştan taksiye binip gitmedin. Yollar ve köprüler o kadar kalabalık ki, daha çabuk gitmek mümkün olmazdı. Muhtemelen de daha uzun sürerdi.
Bir İstanbul Masalı, dediğime bakmayın, aslında bu gerçek bir İstanbul hikâyesi. İstanbullunun yollarda tükenen hayatının, yarım günlük bir yansıması. Hepimizin; 1 saat için, 6 saat harcamamız gerektiğini bildiği bir yaşam şekli…

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

20 Aralık 2015 Pazar

Her Şey Zamanında Güzel...

Günaydın dostlar…

“Artık her mevsimde her meyve ve sebze bulunuyor” cümlesini duymaktan fazlasıyla bıktık. Bulunuyor ama gerçekten de bulunuyor mu? Yoksa domates görüntülü bir şeyler mi yiyoruz? Bu sabah yediğim domatesler, bana “Acaba bulunmasa daha mı iyi?” sorusunu sordurttu.
Belki biz yaşlandık, belki de zaman değişti ama her meyveyi sebzeyi zamanında yemek ve o zamanın gelmesini beklemek sanki daha güzeldi gibi geliyor bana. Daha önceki yazılarımda da belirttiğim gibi dedemlerin İstanbul Beylerbeyi’ndeki bahçesinde her türlü meyve ve sebze yetişirdi.


O bahçeden yetişen domates, salatalık ve yeşilbiberle yapılan çoban salatasının tadına doyum olmazdı. Çoban salatası güzeldi ama o yıllardaki en büyük derdimiz meyvelerdi. Yaz başında babamın bir türlü bizi İstanbul’a götürmemesinden dolayı kiraz mevsimini her sene kaçırırdık. O kadar yıl Beylerbeyi’ne gittik geldik ama bir kere bile kirazları ağacın üzerinde göremedik. Kirazın değişik bir görünüşü olduğu için, ağacın üzerinde nasıl durduğunu çok merak ediyorduk.

Ne diyor adamcağız? “İncirler olana kadar kalsaydın bari” diyor fakat incirler olana kadar biz de hiç kalamadık. Okulların başlayacak olması nedeniyle eylül başında Ankara’ya dönünce, incirleri de ağacın üzerinde hiç göremedik.

İncirleri göremedik ama hemen incir ağacının yanında duran mor erik biz gitmeden meyvelerini verirdi. Tırmanmak için de çok uygun bir ağaç olduğu için, ben sık sık üstüne tırmanırdım.

Bir türlü yakalayamadığımız ağaçlardan bir tanesi de dut ağacıydı. Ne zaman meyve verirdi, bir türlü anlayamamıştık. Hatta kendi aramızda, “Bu uyuz dut ağacı bence meyve vermiyor” diye yorumlar da yapardık.

Bizim orada olduğumuz dönemde, elma ağaçlarının üzerinde elmalar olurdu ama onlar için de, “Elmalar daha olmadı sakın koparmayın” muhabbeti olurdu. Anlayacağınız; bir sürü meyve vardı ama biz birçoğunun zamanına denk gelemezdik.
“Yaz gelse de yeşil erik yesek” diye beklemenin de ayrı bir tadı vardı. Şubat ayında yenilen erikten aynı tadı alamıyorum. Ya erikler bir başka, ya da ben… Kışın mandalina yemeyi de çok severdik. Aklımda mandalina ve soğuk hava beraberce yer etmişler. Antalya’da, ağustos ayında açık büfelerde mandalina görünce, Merih’ten gelmiş bir şeye bakar gibi bakıyorum.

“Her şey zamanında güzel” felsefesi sadece meyveler için değil hayatımızın diğer bütün parametreleri için de geçerli. Zamanında yaşanmayan senaryolar yapay oluyor. Aynı benim bu sabahki domatesler gibi tat vermiyorlar.
Konumuz ne olursa olsun; ister aşk meşk, ister tahsil hayatı, ister iş hayatı. Her şeyin doğal gelişeni ve zamanında yaşananı güzeldir. Ben şimdi ilkokula gitmeye kalksam, ağustos ayındaki mandalina gibi sırıtırım. 
Babam, “Bizim çocukluğumuzda Giresun’da muz yoktu, sadece öyle bir meyve olduğunu biliyorduk” demişti. Benim çocukluğumda da ananas yoktu. Biz de öyle bir şeyin olduğunu sadece okuduklarımızdan ve izlediklerimizden biliyorduk. Allahtan bu durumdan dolayı hiçbirimizde kalıcı bir hasar oluşmadı.

Emin der ki; Her şey olmalı ama zamanında olmalı. Zamanında olmayan şeylerin tadı tuzu olmuyor. Benim için, yılbaşına yeşil erik yiyerek girmek; başını bilmediğin bir kitabın ortasından okumaya başlamak gibi bir his…

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

27 Nisan 2015 Pazartesi

Fırsatlar Bilerek Bekletiliyor...

Günaydın dostlar.

Erkekler de oynar bu oyunu ama daha ziyade kızlara özgü bir oyundur oynanan.  Sosyal platformlarda sık sık dolaşan bir yazı var.
“İnsan fırsatın gelmesini bekler, fırsatlar da insanın gelmesini… Fırsatlar bekler, insanlar bekler… Kazanan hep mazeret olur…” Bu sözler Paulo Coelho’ya aitmiş.


Güzel demiş ama günümüzde artık çok da geçerli değil. Kimse fırsatların gelmesini filan beklemiyor. Herkes daha iyi bir fırsatın gelmesi peşinde bir şeyler arayıp duruyor.

Doğal olarak bu riskli bir oyun. Pirince giderken evdeki bulgurdan da olma durumu var. “Ben daha iyisini bulana kadar sen burada bekle.” oyununu kızlar çok güzel oynar. Doğuştan birçok işi aynı anda düşünebilme yeteneğine sahip oldukları için bu konuda da son derece başarılıdırlar.

Bizim zavallı çocuklar da yıllarca kızların gelmesini beklerler. Daha iyi bir şey bulamayanların bir kısmı yıllarca beklettiği Anadolu çocuklarına geri döner, bir kısmı da hiçbir zaman dönmez. Hiç dönmez. Çünkü arayış halen bitmemiştir.
Burada iki önemli parametre var, “sevmek” ve “sevilmek”. Konu da zaten bu iki parametrenin kombinasyonlarında takılır kalır.
Karşındaki seni seviyorsa, sen de onu seviyorsan, o zaman hiç sorun yok. Allah mutlu etsin. Atın adımınızı, çıkın yola ve gidebildiğiniz yere kadar gidin. Tabi ki burada “sevgi” derken, gerçek sevgiden bahsediyorum. Kâğıt üzerine yazılmış, ilk rüzgârda uçup gidecek sevgiden değil; kalplere kazınmış, midede hissedilen sevgiden bahsediyorum.

Burada en kritik kombinasyon, onun seni sevmesi, senin de onu sevmemen kombinasyonudur. Sevmiyorsan “git” dersin olur biter. Bu kadar basit bir işlem! Öyle değil mi? Değil işte. Git demek kolay ama ya sonra onun kadar sevenini de bulamazsan ne olacak? O yüzden kenarlarda bir yerlerde durmasında yarar var. Ölmeyecek kadar su, ekmek filan verirsen, o seni bir ömür boyu bekler.

Bu durum ilk bakışta yedekte bekleyen için sorun gibi görülebilir. Ama yedek olduğunu hissetmediği için, genelde o da bu durumdan memnundur. Yıllarca bekler ve bir ilişki sürüyor zanneder.
Bu sözler ayrıca sadece gönül işleri için geçerli değildir. Yedekleme yapımızda var ve günlük yaşamımızın her parametresi için geçerlidir. Bir yere davet ettiğinde sana bir türlü doğru dürüst cevap vermeyenler de yedekleme yapıyorlar. Sana "hayır" demeyerek seni yedekte tutuyor ama daha sonra ortaya çıkabilecek daha iyi buluşmalar için de kapıyı açık bırakıyor.

Hayat bu, ne olacağı belli olmaz. Sana şimdiden söz verip de neden kendini taahhüt altına soksun ki? Sen hele bir dur, daha sonra daha iyi bir şey çıkmazsa gelirim.
Son ihtimal de iki tarafın da birbirini sevmemesi durumudur ve de en temizi budur ama bazen tarafların ikisi de bu durumun farkında değildir. Seviyorum zannederler. Birilerinin çıkıp bu zavallı arkadaşları bu esaretten kurtarması gerekmektedir. Her şey gibi bunu da devletimizden bekleyemeyiz. Eş, dost, akrabalar yardımcı olsunlar.

Yukarıda da belirttiğim gibi hislerde açık ve net olmak en doğru yoldur. Alım yapmayacağınız bir satıcıyı yalan sözlerle heveslendirmek de günahtır, sevmeyeceğiniz bir kalbi yedekte tutmak da.
Hep yedeklemeden söz ediyorum ama burada anlatmaya çalıştığım her zaman tek bir yedek veya tek bir tali yol da olmayabilir. Bazı insanlar çok sağlamcı ve birçok yedekle çalışıyorlar.

Emin der ki, “Konu ne olursa olsun, sevemeyeceğiniz bir kalbi içinize alıp kendinize yük etmeyin, karşı taraftakilerin de sevgileriyle, umutlarıyla oynamayın.”
Kalp çok önemli bir emanettir, emaneti kabul ediyorsanız ona çok iyi bakın.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

24 Nisan 2015 Cuma

Seni Seviyorum...

Günaydın dostlar.

Garip bir duygudur birini sevmek.
“Seni seviyorum.” demek ve dedirtebilmek çok özel anlardır. Seni seviyorum, bir hissediş, bir anlayış, bir özleyiştir…


Her sevginin içinde bir yerlerde bir özleyiş vardır. Kimi zaman iki dakika önce yanından ayrıldığın insanı özlersin, kimi zaman da iki yıldır göremediğin birini. Sevgini dile getirsen de, getiremesen de bu sevgi hiç bitmez ve karşılıklıdır.

Özel bir duygudur sevgi. Sevginin şartı, şurtu, pazarlığı olmaz. Ya seviyorsundur ya da sevmiyorsundur. Kalbinde yeri varsa her şartta seversin. 77 yıldır görmemiş olsan da sevginden hiçbir şey eksilmez.

Sevgi, kalbinde hissetmek değildir. Kalpte hissedilen heyecandır. Sevgi dediğin en azından midene kadar etkilemeli seni. Kalple sınırlı kalan sevginin bir yanı eksiktir.

Sevgi; anılardır, şarkılardır, sohbetlerdir, yaşananlardır, unutulamayanlardır. Gecenin geç saatlerine kadar yapılan sohbetlerdir. Zaman olur, iki üç kişi yaptığınız minicik yuvarlak masa sohbetlerini unutamazsın, zaman olur 100 kişilik yemeklerden aklında bir gram bir şey kalmaz.

Bir çağrıdır sevgi. Bir sesleniştir. Bir haykırıştır. Bir “Emoş” deyiştir. 1000 yıl geçse de kulaklarından gitmeyen bir sestir. “Gel yanımda ol” deyiştir. “Hiç gitme” arzusudur.
Bir an bir yerlerden çıkıp gelecekmiş hissidir. Her baktığın yerde onu görmek istemek arzusudur. Keşke yanımda olsa beklentisidir. Yanında olamayacağını bile bile gelmesini beklemektir.

"Git" dese bile gidememektir. "Bekleme" dese bile yanından ayrılamamaktır. İki dakika konuşalım diye buluşup, İki saat sohbet ettikten sonra ayrılırken, daha 25,000 saat sohbet edebilirdim hissine kapılmaktır.

Konuşmadan anlaşabilmek, bakışmadan görebilmek, duymadan işitebilmektir. Milyonların arasında sanki sizden başka kimse yokmuş hissine kapılmaktır.

Sabahın sessizliğini adaların sessizliğine katık ederken hayalleri yudum yudum tadabilmektir. Boş dolu gözlerle uzaklara bakabildiğin gün gerçekten seviyorsundur. Uzun yıllar önce yaşanan minicik detaylar da aklındaysa tadından yenmez.
Görülmese de, dokunulamasa da bazı insanların kalbimizde ömür boyu geçerli kombineleri vardır. Sezonluk değil bunlar, ömürlük. Kalpten kalbe otomatik yenileniyorlar. Her sene, her mevsim, her zaman o koltuk onlarındır.

Benim kalbimdeki en müstesna koltuklardan birinin sahibi de sensin. Bunu sen de biliyorsun ben de…
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

26 Ocak 2015 Pazartesi

Mesaj Yok


Günaydın Dostlar,

Her yerde arıyorum…
 
Kalabalıktan adım atılamayan boş sokaklarda, gürültünün sessizliğinde, sakin denizin masmavi sularının karanlığında, beraberce dinlediğimiz şarkıların içinde, onun resimleriyle dolu boş duvarlarda, şarap şişesinin dibinde, kadehlerin kocaman kenarlarında, telefonun yanan her ışığında, soğuk kış günlerinin yakıcı sıcaklığında, kapı her çaldığında, karşıma çıkan her yüzde, her yerde, her zaman onu arıyorum.
Bilmiyor mu onu ne kadar aradığımı? Neden bir mesaj bile yok?

Yanılıyorsun güzel kardeşim.

Mesaj var.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın...

9 Aralık 2014 Salı

Bir WhatsApp Bile Yok

Günaydın Dostlar,

Bir şekilde küsülmüştür. Küs olan insanlar birbirini aramayacağına göre, o da seni aramaz. Kabahatin hangi tarafta olduğu da çok önemli değildir ama büyük bir gurur savaşı verirsin. Kalbin parçalanmış olsa da aramazsın.

Telefonu her an dibinde tutarsan sanki ondan bir haber alma ihtimalin daha yüksekmiş gibi bir hisse kapılırsın. Akşam bile telefon süt dişi gibi yastığın altındadır. Sanki bütün gün aramayan şahıs, gece yarısı sensizliğe dayanamayıp mesaj yazacak. Geçmez o karanlık akşamlar. Gündüzü idare edersin ama gecenin sessizliği çöktüğünde dertlerinden, sıkıntılarından başka senle sohbet edecek kimse yoktur.
 
Aramaz. Acaba telefon mu çalışmıyor, hatlar mı bozuk diye elli defa kontrol edersin ama bir yararı olmaz. Hiç bekleme, aramaz. “Allah’ım neden aramıyor?” diye söylenip durursun.
Sen söylenirken, sürünürken Kayahan bekleyişi başka türlü yorumlar.

“Yandı mı bu postaneler yıkıldı mı yoksa? Ne bir haber ne merhaba zindan bu dünya. Uyutmuyor bu yaşananlar akşam olunca.”

Nasıl sözlerdir bunlar? Nedir bunları yazdıran? Büyük bir aşk mı, şişenin dibi mi yoksa büyük bir bekleyiş mi? Kim bilir belki de hepsi. Tabii Kayahan bu sözleri yazdığında henüz teknoloji bu kadar gelişmemişti. Bugün olsa belki de WhatsApp’lı, Facebook’lu bir şeyler yazardı.

Kendin aramadığın gibi o seni arasın diye de kıçını yırtarsın. Madem aramıyorsun, madem o kadar da umurunda değil, o zaman kıçını da yırtma. Çık yola adımlarını atmaya başla. Arkana bakma, sen nasıl olsa rahatsın, senin yokluğundan kahrolan karşı taraf. Ararsa da o arasın, sana göre hava hoş.

Böyle denir ama bir yandan da karşı tarafa mesaj gönderilmeye devam edilir. Tamam aramıyoruz ama çeşitli sosyal platformlarda onu unutmadığımızı da birazcık hissettirmemiz lazım.
Sen oraya buraya anlamlı mesajlar yazarsın, Kayahan bu şekilde dile getirir.

“Dön sen bence yol yakınken, bir bilet al son seferden, barışalım seninle.”
Tek kelimeyle muhteşem bir anlatım olmuş. Zaten bu tip cümleleri oturup düşünerek yazamazsın, bunlar bir anda kendiliklerinden çıkarlar. O zamanlar İstanbul – Ankara yüksek hızlı treni de olmadığı için son seferi kaçırmamak lazım. Bir sonraki tren ne zaman gider, onu da Allah bilir.
Sevgili Kayahan’ın şarkılarında hep bir özlem, hep bir bekleyiş, hep bir çağırış var. Bütün şarkılarında konu hep aynı yere gidiyor. Her kimse Kayahan’ı bu kadar üzen dolaylı olarak çok meşhur olmasına da neden olmuş.

“Kıyametler kopuyor zavallı yüreğimde, tükendim, tükendim, tükendim artık, hiç mi özlemedin, hiç mi hakkım yok, bir ara bir sor Allah aşkına”

Daha ne desin? Bence verilen mesaj çok net. Bunlar gibi daha yüzlerce örnek sayabiliriz.
Sabah sabah Kayahan da nereden çıktı diye merak eden dostlarımız vardır. Hemen cevap vereyim. Ben Kayahan şarkılarını bilirim ama sözlerine hiç bu kadar dikkat etmemiştim. Birçok sanatçının Kayahan şarkılarını seslendirdiği bir CD var ve ben bu aralar o CD'yi çok dinliyorum.

Sözler her ne kadar birbirine benzese de inanılmaz güzel. Böyle sözler yazabilmek için kalbindeki aşk yetmez. Miden de beynin de her yerinde hissetmen gerekir. O hissi yaşadığın zaman bu sözler de doğal olarak çıkar. Olan sevgiliye, olmayan sevgiliye özlem hiç bitmez.
“Adını yazmışlar gökyüzüne. Fırtınalar düşmüş kaderime. Yolumu çizmişsin sen yine. Emrin olur gülüm, emrin olur.”

Kim bilir belki de sen bunu bilmiyorsundur ama gönül sayfasında açık seçik senin adın yazıyordur.
Herkesin kalbindekine kavuşması dileğiyle.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın...