Açık Oturum etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Açık Oturum etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Ağustos 2016 Perşembe

Yükselen Yıldız...

Günaydın dostlar…

Artık televizyon kanallarında açık oturumlardan başka bir şey olmadığı için, her akşam kanal değiştirmekten parmaklarım adale yaptı. Aynı konuların 1500 kere değişik stüdyolarda tartışılmasından ve insanların “işin gerçeğini ben bilirim” tavırlarından çok sıkıldım.
Geçen akşam yine parmaklarıma spor yaptırdığım bir anda karşıma Yılmaz Purple Rose çıktı. Benim bir kabahatim yok, Emina Sandal böyle diyor. Yılmaz amca “Sil Baştan” şarkısını söylüyordu. Türkiye’de yetişmiş en iyi seslerden biri olmasına rağmen, bu şarkı Yılmaz amcaya olmamış. Bu tip patentli şarkılarla çok fazla uğraşmamak lazım, diye düşünüyorum. Sesiniz çok güzel de olsa, yine de kulağa bir garip geliyor.


Sil Baştan şarkısını en güzel söyleyenlerden biri de (daha önceki bir yazımda da belirttiğim gibi) sevgili Murat Bulgak’tır. Ankara’da gerçekten de söylediği şarkılarla o akşam orada olanları silip, süpürmüştü.

Yarışmayı izlediğimde gördüm ki, bu tip yarışmaların akışı Amerika’da ve Türkiye’de birbirinden çok farklı. Sonuçta sizlerin de bildiği gibi bu tip yarışmaların hepsi Amerikan programları. Acun amca da gidip bunların haklarını satın alıp, bu programları Türkiye’de organize edebiliyor. Ben gitsem bahçeye sokmazlar ama o bu işleri çok iyi başarıyor. Şimdiki haline bakmayın, ortada şimdiki hali yokken de başarıyordu.

Yarışmayı izlerken kızcağızın birinin resmen şarkıyı katlettiğine şahit oldum. O kadar kötü söyledi ki elle tutulur hiçbir yanı yoktu. Doğal olarak seyirci oylamasından da çok düşük bir puan aldı. Böyle bir durumda, Amerika’da çok net ve direkt olarak, “yok kardeşim senden şarkıcı olmaz” gibi geri bildirimde bulunuyorlar.

Amerikalı yapıyor ama bizde böyle bir şey mümkün değil. Mustafa Sandal çıkıp da bu tip bir cümle kursa anında bütün Türkiye’yi karşısına alır. Bayılırız ezilenin, mazlumun yanında olmaya. “Kabiliyeti yoksa bile böyle de söylenmez ki” cümleleri havada uçuşmaya başlar. Sanatçının 20 yıl boyunca inşa ettiği kariyeri, bir akşam da, bir cümle ile silinir gider.

Hiçbirimiz böyle bir cümleyi kaldıramayız. Böyle bir cümle sonunda, hele bir de yarışmacı ağlamaya başlarsa bu topraklarda senden canisi olmaz. İşin komik tarafı bu tip bir yorum alan yarışmacı, bütün eksiklerine rağmen bir anda herkesin desteğini arkasına alacağı için de, bir gecede şöhret olur.
Bu kadar net olmaktan korkan jüri üyeleri, 70 çeşit kıvırtmaca açıklama yapıyorlar. Bu tip kıvırtmaların başında da, yanlış şarkı seçimi konusu geliyor. “Bu seçim biraz yanlış olmuş” cümlesi en büyük cankurtaran simidi. İşin komik tarafı, oraya katılan yarışmacılar en iyi söylediklerine inandıkları parçalarla sahneye çıkıyorlar. Demek ki bir de başka türlü bir seçim olsa daha neler izleyeceğiz.

İkinci bir politik cevap da, “sen seneye muhakkak yine gel”. Bu cümlenin tercümesi de şu şekilde oluyor; ben şimdi seni başımdan savıp, bu geceyi kurtarayım da, seneye kadar kim öle kim kala.

Bu tip yarışmalarda, konuşur gibi söylenen monoton şarkılarla hiçbir yere varılamayacağını ben bile anladım ama yarışmacılar anlayamadılar. Yarışmalara katılıyorlar ama işin gerçeğinden haberleri yok. Sen istediğin kadar güzel sesin olduğunu düşün ama işin gerçeği, “Kafama sıkar giderim” her zaman Neşeli Günler müzikalinin açılış parçasından daha yüksek puan alır.

Peki, Amerikalılar neden böyle domuzcuk gibi yorumlar yapıyorlar? Onlara sorarsanız “işin doğrusu bu” diyorlar. Kıvırtmaca yorumların yarışmacıları gereksiz yere ümitlendirdiği görüşündeler. “Şarkıcı olamayacağını söyleyelim ki, o da gitsin kendine başarılı olabileceği yeni bir yol çizsin” mantığıyla hareket ediyorlar.
Hangisi daha doğru bilmiyorum ama bizim kültürümüzün bu kadar direkt yorumları kaldıramayacağı çok net. Yarışmacı kaldırabilse bile, televizyon başındaki seyirciler kaldıramaz.

İşin doğrusunu ben de bilmiyorum. Karşımızdakinin hislerini de düşünerek hareket etmeliyiz, hassas olmalıyız diyoruz ama belki de hep gerçekleri konuşmaktan çekindiğimiz için, hep de gerçeklerden uzak yaşıyoruz…
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

25 Nisan 2015 Cumartesi

Ulusal Kavga Günleri...

Günaydın dostlar.

Çok güzel bir günde 23 Nisan 1920’yi ve atamızı bir kere daha sevgi ve saygıyla andık. O yürekli insanlar her zaman kalbimizin en müstesna köşesinde yaşayacaklar.
Çocuklardan, sevgiden, kardeşlikten, danslardan, oyunlardan bahsetmek çok güzel ama sokağın gerçekleri aslında hiç te öyle değil. Yaşadığımız günler, kardeşliğin değil de kutuplaşmanın, nefretin tavan yaptığı günler. İçinde kavga veya didişme olmayan konular ilgimizi bile çelmiyor.


Bu aralar çok fazla seyredemiyorum ama her sabah Hürriyet gazetesinin baş sayfasında sık sık Survivor ile ilgili kavga haberleri görüyorum. “Hasan ile Bozok arasındaki büyük kavga!” veya “Doğukan, Berna’nın üzerine yürüdü.” gibi haberler hiç manşetlerden eksik olmuyor.

İyi güzel de neden koskoca Hürriyet gazetesi bu gibi haberleri hemen baş sayfasına taşıyor? Didişme, kavga, dövüş para ediyor da ondan. Hasan ile Bozok cici cici oturup beraberce kahve içtiler diye bir haber yapılsa, kimse o haberin yüzüne bakmaz. Her zaman pislik konular para ediyor.

Dikkat ederseniz bir münakaşa çıktığında olay kopma noktasına gelene kadar Acun’da müdahale etmiyor. Neden? Pislik işlerin para ettiğini Acun’da biliyor da ondan.
Suvivor’da dâhil olmak üzere bütün programlar reklamlarını veya birkaç gün sonra ekrana gelecek bölümlerini hep didişme sahnelerini göstererek satıyorlar. Evlilik programı öncesi bile “Gelin adaylarını müthiş söz düellosu.” diye programın reklamı yapılıyor.
Tarz olmak ve şık olmak yarışmasına çıkmış, zarif olması gereken yarışmacılar bile en ağır sözlerle birbirlerini yiyorlar ve program da bu durumdan besleniyor.

Konu ne olursa olsun programı yönetenler işler kopma noktasına gelene kadar kavgalara müdahale etmiyorlar. Burada insanın aklına güzel bir soru gelebilir. O zaman hiç müdahale etmesinler ve izlenme oranları daha da artsın diye düşünebiliriz. Bir noktada devreye giriyorlar zira işler geri dönüşü olmayan noktaları geçerse bu sefer yarışmacıları veya programın konuklarını yok etmek zorunda kalırlar ki, bu da hiç işlerine gelmez.

Amerika’da 25-30 sene kadar önce gençler arasında “ölüme yaklaşma” oyunu diye sakat bir oyun çok moda olmuştu. Kafalarına torba geçirip, ölme noktasına kadar nefessiz kalıp son anda torbayı açıyorlardı ama zamanlamayı iyi ayarlayamadıkları için bu merak yüzünden birçok çocuk hayatını kaybetmişti.

Burada da durum çok farklı değil. Didişmeleri ölme noktasına kadar sabırla takip ediyorlar ama bazen ipin ucunu kaçırıp programın seyir zevkinin yok olmasına neden oluyorlar.

Bizim topraklarımızda “Halkımız böyle istiyor” söylemi çok yaygın bir durumdur. Halkımız gerçekten de didişmeyi, kavgayı, gürültüyü seviyor. Edepli, terbiyeli, sakin insanlar veya programlar bu devirde çok ta para etmiyor.
Dikkat edin bakın; göreceksiniz ki programların çoğu, “Nasıl bir didişme oldu, gördüklerinize inanamayacaksınız.” şeklinde cümlelerle seyirci toplamaya çalışıyorlar. Yarışma programları da, evlilik programları da, açık oturumlar da, haber programları da, magazin programları da hepsi aynı taktiği kullanıyor. Biz de hiç sektirmeden her akşam bu programları izlediğimize göre, taktikleri de işe yarıyor demektir.

Didişen politikacılardan tutun da, didişen gelinlere kadar, ekranlarda kavga gürültü hiç bitmiyor. Ondan sonra diyoruz ki, “Neden kutuplaştık?” Kutuplaşma işe yarıyor, kutuplaşma para ediyor da ondan.
Fakir ülkelerde en güzel işleyen ama zengin ülkelerde kimsenin takmayacağı taktik, insanları belli parametrelere göre kutuplaştırmaktır.

Kavgasız gürültüsüz güzel bir hafta sonu olsun…
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

26 Eylül 2014 Cuma

OKS Anneleri...

Günaydın dostlar. Pırıl, pırıl bir cuma sabahında yürüyüşe çıkmadan önce 2 satır dertleşelim istedim. Dün akşam evde oturdum ve epeyce bir televizyon seyrettim. Doğal olarak Avrupa şampiyonu olacak diye kurulan Fenerbahçe basketbol takımının CSKA karşısında aciz durumlara düşüp 20 sayı fark yemesini de izlemek zorunda kaldım.

Sadece Fenerbahçe olsa yine sorun olmazdı. Dünya şampiyonasında ilk üçe girecek denilen bayan voleybol takımımızın Bulgaristan’a yenildiğini de gördüm ama bu sabahki konumuz bunların hiç biri değil.
 
Dikkatimi çeken akşamları televizyonda ne kadar çok oturum ve tartışma programı olduğu. Hemen hemen her kanalda bir tane var. Herkes almış karşısına 3 yandaş, 2 karşı görüşlü misafir, tartışıyorlar da tartışıyorlar. Öyle hemen bitiyor filanda zannetmeyin. Bu programların hepsi birbirinden uzun sürüyor. Bitmek bilmiyor. Sonuçta ne mi oluyor? Hiçbir şey. Bu programlardaki bağrış çağırışlar zaten gergin ve kutuplaşmış olan ortamı biraz daha germekten başka bir işe yaramıyor.
Bu programlara katılan birçok tanıdık isim de var. Şöyle bir bakınca, “bu amca ne zaman bu konunun uzmanı oldu da çıkmış burada bu konuyu tartışıyor” demekten de kendinizi alamıyorsunuz.

Teyzemin biri çıkmış, “bu millet yıllardır Kemal Sunal filmleri seyrediyor, bu insanlardan ne bekliyorsunuz ki” diyor. Vallahi siz Kemal Sunal filmlerine kurban olun. Onlar hiç olmazsa o devir için bir kendini bulma ortamlarıydı. Halleri, tavırları birçok insana yakın geliyor ve onlar için bir umut ışığı oluyordu.

Bu devirde “OKS Anneleri” seyrediyoruz.
Anneler demişken yine dün gördüm, bir de “Haftanın Annesi” diye bir program var. İçeriği hakkında hiçbir fikrim yok ama ne program yapacağımızı şaşırdığımız da çok net belli oluyor. Çocuğunu her gün sırtında okula taşıyan kadın mıdır haftanın, ayın, yılın annesi, yoksa televizyon yarışma programında formata göre hareket etmeye çalışanlar mıdır?
Bu kadar program arasında Uğur Dündar’ın halk arenası programını da kaçırmadım ama bu sefer kini beğendim desem yalan olur. Birincisi hep aynı 13 konuk döne döne programa çıkıyorlar, ikincisi de dünkü program tamamen bir partinin reklamı gibiydi. İstanbul, İzmir ve Eskişehir’den başka hiçbir yerde de program yapamıyor. Bu illerdeki izleyicilerde onun veya konuklarının ne söyleyeceğini zaten biliyorlar. Bence programları biraz daha geniş bir coğrafyaya yayması gerekiyor.

Bir de tabi sevgili Annemin de çok severek izlediği tonla dizi var ama dün akşam onlara bakacak vakit kalmadı. Göremedim ama eminim ben doğduğumdan beri televizyonda olan “arka sıradakiler” ve “arka sokaklar” dizileri halen oynuyordur. Bunlar yıllardır televizyonda olduğuna göre demek ki yıllardır birileri bunları izliyor.

Az daha unutuyordum, bir de “O ses Türkiye Çocuklar” diye bir program var. O programı da sevmedim. Birazcık seyrettim ve bana doğal gelmedi. Programın yapısında ve akışında samimi olmayan bir şey var.

Bugün Cuma. Şimdi bu akşamdan başlayarak, Pazartesi gecesi de dahil olmak üzere, ortamı germe sırası futbol yorumcularında. Hafta 7 gün ve bu 7 günün 4 akşamında futbol yorum programı var.

Üzülerek söylemeliyim ki hiçbir kanalda kültüre, sanata, yönelik bir program yok. Sanata en çok yakınlaşacağınız yer Kral TV. İnsanlar ellerindeki, avuçlarında ki paraları kolayca kaybedebilsin diye bütün gün at yarışı gösteren bir kanal bile var.
Bizler izlediğimiz müddetçe de, bu saçma sapan programlar yayında kalmaya devam edecek. Rating uğruna yapılmayan program kalmamış…

Emin’in tavsiyesi televizyon izlemeyi biraz azaltıp, kitap okumayı biraz arttırmamız yönündedir. İnanın 24 saat kitap okusanız bitmeyecek kadar çok güzel kitaplar var…  Ben sürekli okuyorum ama okunacak kitaplar listemde hiç azalmıyor.
Cuma günü hepinize hayırlı olsun…