Kardeşlik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kardeşlik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Temmuz 2020 Perşembe

Azerbaycan'ı Çok Seviyoruz...

Günaydın dostlar…

Bilgisayarımda ve telefonumda yıllardır biriktirdiğim resimleri düzenlemek gibi aslında hiç başlanılmaması gereken bir işe kalkıştım. Binlerce resimle uğraşmak tam bir deli işi. “İğneyle kuyu kazmak” tabirine tam da uyan bir durumun içindeyim.
 
Rahmetli babam: “Başlamak bitirmenin yarısıdır” derdi ama ben hiç yolun yarısına gelmiş gibi hissetmiyorum. İki aydır yapıyorum, daha mahalleden çıkamadım. Yay burcu olduğum için; sadece gruplamakla kalmıyorum, bir de altlarına tek tek ne olduklarını yazıyorum. Bulamadıklarımı günlerce araştırıyorum, soruyorum.
Çok sıkıcı bir iş olmakla beraber, bir yandan da çok güzel yanları var. Bir anda eskilere dönüyorsun. Aklın o günlere gidiyor. Şu anda düşündüm de işin yavaş yürümesinin bir nedeni de resimlerdeki anılar. İnsanı oyalıyorlar.

İş için veya gezmek için yaptığım bütün seyahat resimleri tek tek karşıma çıkıyor. Uzun uzun bakıyorum, “Ne güzel dostlar, anılar biriktirmişim” diyorum. Pakistan’dan Suriye’ye kadar her yerde çok güzel vakit geçirmişim. Bugün dahi hepsiyle irtibat halindeyim.

Bütün bu ülkeler çok güzeldi, çok da severdik ama bir ülke vardı ki orada kendimizi evimizin dışındaki evimizde hissederdik. Orası bizim de evimizdi, dostlar kardeşimizdi. Orayı çok sevmemizin nedeni Sulu Tepe’deki bina değildi. Başka bir bağımız vardı.
Lisanımızın çok yakın olmasından tutun; konuşma tarzımıza, espri anlayışımıza, vücut dilimize kadar her şeyimiz aynıydı. Bütün Orta Asya Cumhuriyetleri arasında dili bize en yakın olan Azerbaycan’dı. Hemen hemen hepsi bizim konuştuğumuz Türkçeyi bile gayet pekiştirmiş durumda.

Dizileri bizden iyi takip ediyorlar, gittiğiniz mekânlarda Tarkan’ın, Serdar Ortaç’ın şarkıları çalıyor (Otto’da Duman şarkıları çalıyordu ama o ayrı bir konu), Türkçe kitaplar her yerde, dostluk zirvede; daha ne olsun?
Azerbaycan bizim iş için gittiğimiz bir ülke olmasına rağmen; tamamen işten bağımsız olarak, sadece oradaki dostlarımızı görmek için bir seyahat organize etmiştik. Vardığımızda büyük bir kavuşma, ayrılırken de çok büyük bir burukluk vardı. Kimse beraberlik bitsin istemiyordu. Kahvaltı bittikten sonra havaalanına gitmek üzere yola çıkacağımızı bildiğimiz için, kalkmamaya yönelik çay sayısı arttıkça artıyordu. Bu ziyaretin üzerinden sekiz yıl geçmiş olmasına rağmen halen her ortamda konuşuyoruz.

Hazar Denizi’ne karşı balık yediğimiz yer de çok güzeldi, parkta dondurma yediğimiz yer de. Boşuna dememişler “Mekânlar çok önemli değil” diye. Sevdiğin insanlarla olunca her yer güzel geliyor.
Bizi o kadar güzel ağırladılar, o kadar güzel gezdirdiler ki hepsinin tadı damağımızda kaldı. Misafirperverlik zirvesi vardı. Bakü Havaalanı’na vardığımız andan ayrıldığımız ana kadar her detay düşünülmüştü. Üç gün kuş gibi uçup gitti. Zaten bir şey çok çabuk bitiyorsa anlayın ki çok güzeldir.

Düşünün ki, hiçbir işimiz gücümüz olmadığı halde sadece arkadaşlarımızı, kardeşlerimizi görmek için, cebimizden para harcayarak Bakü’ye gittik. Üstelik görmediğimiz bir yer de değildi. Resimlerden de gördüğünüz gibi sayımız da az değildi. Ayrılık çok zor oldu. Üç gün daha kalma imkânımız olsa hemen kalırdık.
“Azerbaycan bizim komşumuz, dostumuz” diyorlar. Komşularımızı severiz, yakın da oluruz ama Azerbaycan ile komşuluktan öte bir bağımız var. Biz kardeşiz. Kardeşin komşun olabilir ama her komşun kardeşin olamaz.

Efsane bir seyahatti ama bütün dünya bilir ki, bizim dostluğumuz, kardeşliğimiz birkaç günle veya bir seyahatle sınırlı değildir. Bu dünya durdukça bizim kardeşliğimiz de, beraberliğimiz de her zaman baki kalacaktır.
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

5 Ağustos 2019 Pazartesi

Darüşşafaka

Günaydın Dostlar,

Yıllar önceydi, küçük bir kız büyük bir sevgi ile koşup daha büyük bir sınıftaki ablasına sarıldı. Biraz üzgündü, biraz buruktu. Ablası da ona sarıldı ve büyük bir içtenlikle teselli etmeye çalıştı. Abla kardeş bir müddet öylece kaldılar.
Sarılmayı görmeliydiniz. Böyle bir ablalık yok, böyle bir sahip çıkma yok. Daha üst bir sınıfta okuyan kendi ablası zannetmiştim. Aralarında hiçbir bağ olmadığını duyunca çok duygulanmıştım ama daha sonra düşündüğümde aslında aralarında çok büyük bir bağ olduğunu anladım.
Onların aynı kandan, aynı candan çıkmaları gerekmiyordu; onlar Darüşşafakalıydı. Bu hiçbir yerde göremeyeceğimiz bambaşka bir bağlanma şekli, hatta bir yaşam şekli. Galatasaraylıları, Askeri Okulları, diğer okulları hepimiz bilmekle beraber; Darüşşafaka yaşam şeklinin, Darüşşafaka bağlılığının bambaşka bir şey olduğunu da biliyoruz.

Minicik bir kız dudakları düşmüş bir şekilde Darüşşafaka ablasına koşarken “O benim ablam değil.” diye düşünmüyor. Minik kalbinde o ablanın onu bağrına basacağını biliyor. “Yaşayan bilir.” derler ya, Darüşşafakalı olmayı da yaşayan bilir.

Öyle bir yuva ki burukluklarla, sıkıntılarla, üzüntülerle başlayan yolculuklar; hiç bilmedikleri, hiç tanımadıkları dostlar tarafından desteklenip büyük bir sevgi yumağı haline dönüşüyor.
Bu camiadan yolu geçmiş çok fazla arkadaşım, dostum var. Sevgili Bengi abla ve Taşkut ağabey de bu okulda yıllarca öğretmenlik yaptılar. Bütün dostlarımda gördüğüm hep aynı bağlılık. Birisi için “O da Darüşşafakalıymış.” dediğiniz zaman akan sular duruyor. Fabrika ayarlarını hemen kardeşlik düğmesine çeviriyorlar.

Elimden geldiği kadar, yapacağım bağışları bu aileye yapmaya çalışıyorum. Miktar önemli değil. Kim bilir belki de bugün doktor olan, hakim olan, bursla Amerika’ya, Kanada’ya giden kardeşlerimizin yaşamında bir kum taneciği kadar benim de katkım olmuştur. Bu duygu bana yetiyor, başka hiçbir beklentim yok.
İster kurban karşılığı olsun, ister zekât veya fitre. Bu aile bizim bağışlarımızla ayakta duruyor ve çok güzel işler yapıyor. Yıllardır bu camiayı bilirim, çok fazla eşim, dostum, arkadaşım var; hiçbir zaman “Paraları ziyan ediyorlar.” hissine kapılmadım.
Para olmadığı zaman hiçbir şey olmuyor. Günümüzde nefes bile alsanız para gerekiyor. Darüşşafaka Cemiyeti’nin de çok büyük bağışçıları var ama inanın bizlerin göndereceği bağışlar da en az onlarınkiler kadar önemli. Birilerinin onları düşündüğünü ve ellerinden geleni yaptığını bilmek, o ailedeki kardeşlerimiz için en az işin maddi boyutu kadar önemli.
Çok kısıtlı imkânlarla Darüşşafaka’ya sürekli bağış yapan gönlü zengin insanlar tanıyorum. Birilerinin hayatına katkıda bulunabilmek bizlerin bu dünyadan götürebileceği en büyük zenginliktir.

Vefatından sonra bütün malvarlığının Darüşşafaka’ya kalmasını isteyen çok fazla insan var. Böyle gönlü zengin insanları çok takdir ediyorum. “Koca okul benim üç kuruş bağışımla mı dönecek?” diye düşünmeyin. Her üç kuruşun hem maddi hem de manevi çok büyük önemi var. İnternet ortamında bilgisayarınızdan veya akıllı telefonunuzdan bağış yapmak çok kolay, sadece birkaç dakikanızı alır.
Sevgili dostlar; herkesin sevdiği, çeşitle nedenlerle gönlünde olan bağış yaptığı yerler var. Gönlünüzdekileri değiştirin demiyorum, sadece lütfen Darüşşafaka’yı da kalbinizin bir köşesine koyun diyorum.

Buruk başlayan yolculuklar hepimizin gurur duyacağı serüvenlere dönüşsün.
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

15 Temmuz 2018 Pazar

Bülent Acar...

Günaydın dostlar…

Benden 3 yaş küçüktü. Bana da her zaman “ağabey” der, her zaman da gerçekten ağabeyiymişim gibi saygı gösterirdi. Babası da babama “ağabey” derdi. Bütün beraberliğimiz boyunca da bir gün bile saygısında, sevgisinde kusur etmedi. Nedenini bilmiyorum ama bu aralar sevgili kardeşim Bülent çok sık aklıma geliyor.
Aynen benim gibi o da bilgisayar okumak için gelmişti Amerika’ya.  Michigan’ın -30 derecelere varan soğuk havasında, gece gündüz beraberce uğraşıp durduk. Allah var, Bülent benden daha çalışkan bir öğrenciydi. Genelde bütün vaktini çalışarak geçirirdi. Ne zaman evine gitsem, çok sigara dumanlı bir ortamda sürekli çalışırdı.


Bilgisayar okumaya karar verdik ama ortada bilgisayar yok. Mevcut tek bilgisayar okulda 500 m2 bir odada duruyor. Allah bilir hafızası da benim şimdiki cep telefonumdan daha küçüktü. Bilgisayar tek olunca da sayılı sayıdaki terminallere günler öncesinden randevu almak gerekiyordu. Gece yarısından sonra genelde biz hep terminal odasında olurduk.

Sevgili Bülent ile güzel bir düzenimiz vardı. Gece yarısı çok fazla mekân açık olmazdı. Nadir açık olan yerlerden bir tanesi de (sadece arabaya servis) Burger King’ti. Genelde Bülent Burger King’ten whopperları alıp, benim eve Late Night With David Letterman seyretmeye gelirdi. O zamanlar gece kuşu gibiydik zira David Letterman’ın şovu gece 1.00 de başlayıp, 2.30’da biterdi. David Letterman, Türkiye de dâhil olmak üzere bugün dünyanın her yerinde yapılmaya çalışılan geç saatteki şovların atasıdır.

Şov bitince de istikâmet bilgisayar odası. Allah ne verdiyse otururduk. Hava aydınlana kadar oturup, birkaç saat sonra derse gittiğimiz de olurdu. Nasıl başarırmışız ben de bilmiyorum gençtik herhalde…
 Hep ders çalışmak da olmaz, zaman zaman diğer arkadaşlarla bir araya gelip sabaha kadar King oynadığımız geceler de yok değildi. Çok paramız da yoktu ama yine de viskinin iyisini içmeye çalışırdık. Zavallı Bülent hep sıkıntıdaydı. Ya bir elle çıkar, ya da çıkamazdı. Hiçbir zaman çok rahat bir oyun oynadığını hatırlamıyorum. Çok uğraştık, çok çalıştık, yazdığımız programları yerlere serip dizlerimizin üzerinde çok süründük ama çok da eğlendik.
Sonunda bilgisayar işi bitti, “Hadi MBA yapalım” dedik. Şımardık bir kere, artık kim tutar bizi. Bilgisayarda iyiydik ama MBA’de süperdik. Hiç mütevazı olamayacağım. Öyle bir senelik MBA’lerden de zannetmeyin, tam 78 kredi aldık. Normal üniversite zaten 128 kredi. Neredeyse bir üniversite daha okuduk. Master programına başlamadan önce işletme fakültesinde bir sürü ders almak zorunda kaldık.

MBA zevkliydi. Artık full-time çalışma hayatına da başladığım için paramız da vardı.

MBA programının bilgisayara yakın felsefede ve işleyişte olan derslerinden sürekli 100 alıyorduk. İş hukuku dersinde Bülent’in yaptığı bilgisayar kaynaklı çalışmanın çok benzerini ben de yapmıştım. Bulduğumuz her ortamda bilgisayara sığınıyorduk. İkimiz de 100 almıştık ama profesör üzerine “Çok teknik bir konu çok da bir şey anlamadım” yazmıştı. O devirde bilgisayarlar çok yeni olduğu için, bilgisayarlara yönelik çok fazla kanun maddesi de yoktu dünyada.
Bülent, sık sık bana çeşitli konularda fikir sorar, söylediklerime de değer verirdi. Uygular, uygulamaz o ayrı bir konu ama akıllı bir süzgeçten geçirirdi. Tecrübeye saygısı vardı.
Çalışkandı ama her ortama da uyardı. Bildiğiniz gibi ben dansöz gibi göbek atan erkekleri çok sevmem ama Bülent’e yakışıyordu. Çok da güzel oynardı…

Soğukla boğuştuk, karlarla boğuştuk, olmayan bilgisayarlarda sıra kapmak için boğuştuk, çok sık maddi sıkıntılarla boğuştuk ama sonunda üniversite de bitti, yüksek lisans da bitti. Ben Amerika’da çalışmaya devam ederken, Bülent Ankara’ya dönüp baba işinde çalışmaya başladı.
Ankara’ya döndükten kısa bir sonra da Gölbaşı yakınlarında bir trafik kazasında hayatını kaybetti. Şaka gibiydi. Yıllarca her dakika bir arada olduğum, kardeşim dediğim insan artık yoktu. İnanması güçtü ama hayatın gerçeği de buydu.

8-9 sene okulları bitirmek için uğraşıp, okullar bittikten sonra 8 sene yaşayamamıştı. Onun da son noktası karanlık bir göcede Konya Yolu’ndaymış. Bir anda onu bizden aldı, götürdü.
Bu kazanın üzerinden belki 20 yıldan fazla zaman geçti. Sevgili Bülent şimdi Karşıyaka’da istirahat ediyor. Babamı zaten çok severdi, yine birbirlerine çok yakınlar. Artık Erdoğan amca da yok. Hepsinin mekânı cennet olsun.

Sevgili Bülent, aradan bu kadar yıl geçti ama ne kalbimdeki yerin değişti, ne de Burger King tiryakiliğim… Her zaman da böyle olacak.
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

10 Şubat 2016 Çarşamba

Yanlış Parametreler Yanlış Sonuçlar...

Günaydın dostlar…

Dünya kurulduğundan beri iki şeyi birbirinden ayırmayı başaramıyoruz.
Bu tip bir düşüncenin ürünü olarak da, Diyarbakır’ın Amedspor takımı ile Fenerbahçe arasında oynanan maçı, bir futbol müsabakasından başka her şeye çevirdik. İnsanları yakınlaştırması gereken spor faaliyetlerini, etnik kutuplaştırmalar için kullanmak kadar kötü bir düşünce olamaz.


Herkes, ortamı germek için elinden geleni yaptı ama Allah’tan insanlar bu tuzağa düşmedi. Bu günlerde ortamı normalleştirmek bir numaralı hedefimiz olması gerekirken, bazı menfaat çevreleri işleri çığırından çıkartmak için ellerinden geleni yapıyorlar.

Güneydoğumuzdaki durum, bu işten nemalanan bazı çevreler hariç, hiç kimsenin yaşamayı arzu etmediği bir ortamdır. Bu ortamı elbirliği ile sonuçlandırıp, barışın hâkim olmasını sağlamak, bu ülkede yaşayan herkesin en önemli hedefi olmalıdır. Ülkesini terör örgütlerinin oyun parkı haline getiren milletlerin başına neler geldiğini hep beraber aylardır izliyoruz.

Sevgili basın mensuplarımız gitmişler, Diyarbakır Havaalanı’ndan Fenerbahçe’nin gelişinin canlı yayınını yapıyorlar. Şimdi sizlere soruyorum; neden böyle bir yayın yapılıyor? Fenerbahçe Kayseri’ye gidince böyle bir yayın yapılmıyor da, neden Diyarbakır’a gidince yapılıyor?

Efendim Diyarbakır’daki ortam olay çıkmasına müsaitmiş ve bunun bir haber değeri varmış. Haber değerini ne yapmanız gerektiğini sonra yazarım ama ortam olay çıkmasına müsaitse, tam tersine ortamı germemek lazım. Yüzlerce kamera oraya yerleşirse, o zaman suni bir şekilde olayın boyutu büyür.

Nitekim de hiçbir olay olmadan, güzel bir ortamda, güzel bir havada maç tamamlandı. Etrafımızda bizleri kutuplaştırmak için sürekli üzerine odun atılan ateşler varken, son kalan bir iki yakınlaştırıcı ateşi de söndürmeyelim. Hangi ortamda olursa olsun, hiç fark etmez; herkes ortamı gerecek söylemler yapmamaya çok dikkat etmelidir.
Her zaman farklı parametreleri ayrı ayrı tutmayı başarabilmiş bir insan olduğuma inanırım. Örnek olarak, hiçbir zaman işyerindeki günlük didişmeleri, şahsi nefretlere dönüştürmedim. Fikirleri benden farklı olan insanlara karşı da bir nefret beslemiyorum. Her platformda inandıklarımı savunurum ama karşımdaki ikna olmuyorsa bunu nefrete dönüştürmem.

Amedspor, çeşitli şehirlerde maçlar yaptı ve her gittiği yerde ama az ama çok tepki ile karşılandı. Tabi ki, bunda kendi taraftarlarının attığı sloganların da etkisi çok büyük ama Türkiye’nin 100 yıllık sorunları ile bir futbol takımını ayrı tutmayı başarabilmeliyiz.

Bir yerlerde açılmış bir pankartta, “burası Türklerin takımı” gibi bir şey yazıyordu ama o anda sahada oynayan takımda sadece bir tane Anadolu çocuğu vardı. Geri kalanların hepsi yabancı oyunculardı.

Küreselleşen bir dünyada, etnik ve mezhepsel kutuplaşmalar içine girmek, ülkelerin fakir kalmasından, birbirini yemesinden ve de Batı’da birilerinin marka don giymesinden başka bir işe yaramaz. Kısır çekişmeleri bir yere bırakarak, hep beraber ileri gitmenin yollarını aramalıyız.
Ortamı germeme konusunda, en büyük pay da basın mensuplarına düşüyor. Laf taşıma işini eskiden sokaktaki dedikoducu insanlar yapardı, günümüzde artık basın bu görevi üstlenmiş durumda. Her cümlelerini milyonların takip ettiği, basın mensupları, köşe yazarları, program sunucuları bu konuda çok ama çok dikkatli olmak zorunda.

Unutmayın, ırkçılığa yönelik laf taşımalar, Demet Akalın’dan bir şeyler duyup, Hande Yener’e yetiştirmeye benzemez…
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

31 Ocak 2016 Pazar

Saruhan

Günaydın Dostlar,

Yenişehir Koleji’nin en değişik simalarından biri Saruhan’dır. “Her şeyin fazlası başa derttir." demişler, bence çok da doğru söylemişler. Yarım asırdan fazla bir süredir devam eden yaşamı boyunca, “fazla zekilik” her zaman Saruhan’ın başına dert olmuştur.
Benim gibi averaj zekâdaki insanların, zekâ fışkırması yaşayan Saruhanların ne gibi bir ruh hali içinde olduklarını ve düşündüklerini anlamaları mümkün değildir. Tek bildiğim şey normal konuların bu insanları fazlası ile sıktığıdır.


Normal konuların en başında gelen okul konusu da Saruhan’ı tahmin edemeyeceğiniz kadar çok sıkıyordu. Okul hayatımızı renklendirmek için yapmadığı şey kalmadı. Bu gibi arkadaşlarda genelde otoriteye karşı gelme durumu da oluyor.

Lisenin son senesinde Saruhan benim sıra arkadaşımdı. Kopya yazmak için büyük çaba harcardı ama kopyaları yazarken her şey kafasına girdiği için kopyaları kullanmaya gerek kalmazdı. Sınıfın en arka köşesi kopya yazmaya bile üşenen arkadaşlarla dolu idi ama Saruhan büyük bir özveri ile bütün kitabı minik kâğıtlara yazar gelirdi.

Mühendis kafası daha lise yıllarında oluştuğu için de kâğıtları da (eğilip bükülmesinler diye) çift kat yapıştırırdı. Çalışmasındaki detaya bakar mısınız?
Saruhan’ın yaptığı veya yapacağı hiçbir şey bizi şaşırtmazdı ama bir gün okula iki tane kocaman zar ile gelince ben bile şaşırdım. “Oğlum zarları ne yapacağız?” diye sorduğumda “Zar atacağız, ön sıradakilerin paralarını alacağız.” diye cevap verdi. Hoca ders anlatır, biz arka sırada patır kütür zar atarız. Kimin parasını alıyorduk bilmiyorum ama her gün ufak tefek bir şeyler kalıyordu.
Her şeye olduğu gibi matematiğe de kafası çok basardı ama aklının %90’ını yaramazlık için kullanan bir insandı. Dakikada 60 ayrı sakatlık yapabilirdi. Gerçi bugün de çok fazla bir şey değişmedi. Saruhan, içindeki çocuğu hiçbir zaman kaybetmedi. Sadece yaramazlıkları ile değil, sevgi dolu kalbiyle, iyi niyetiyle, arkadaşlığıyla da tam bir çocuktur.

Saruhan, sevdiklerine çok değer verir. Kimse arayıp sormasa bile Saruhan her zaman arar. Hani derler ya, “Al yanına savaşa git.” diye, işte bizim Sarı da öyle bir insandır. Sevdiği insanı hayatta satmaz ve ölümüne arkasında durur.

Beyninin çalışmasının zirve yaptığı günlerde bir gün okula kocaman çiviler ve eni az 3-4 cm olan don lastiği ile geldi. Şaşkın gözlerle baktığımı görünce “Sıranın üzerine bilardo masası yapacağım.” şeklinde bir açıklama yaptı. Benim eşekliğim, bu kadar net bir konuyu neden anlayamadımsa?
Malzemeleri almış gelmiş ama çivileri çakmak için çekiç yok. Bana dönüp büyük bir çocuk saflığı ve cinliğiyle “Ön sıralara bir sorsana çekiç var mıymış?” demesiyle kontrolden çıktım. O kadar doğal bir şeymiş gibi soruyor ki gülmekten öldüm. Sınıfta kimsede çekiç olmadığını öğrenince “Ben yarın getiririm.” dedi ve konuyu kapattık.

Ertesi gün çekiçle beraber gelince bizim bilardo masası inşaatı da başladı. Dikdörtgen bir şekil çizip köşelerine ve orta noktalarına koca koca çivileri çakmaya başladı. Ayıptır söylemesi ama tam anlamıyla sıranın canına okudu, diyelim şimdilik.

Çiviler tamam. Sıra çivilerin etrafına don lastiğini germeye geldi ama o iş bizim Sarı’nın düşündüğü kadar kolay olmadı. Siz üzülmeyin. Bizimki mühendis aklıyla ona da bir çözüm buldu ve masa kullanıma hazır hale geldi.
Top olarak kullanılmak üzere cebinden çıkarttığı misketleri kullandı. Doğru tahmin ettiniz, istekalar da kalemlerimiz oldu ama kalemler misketlerin üzerinden kayıyordu, güzel vurulmuyordu.

Sevgili Saruhan, sen git bu sorunu çözmek için silgili kalemler al. Silgili tarafınla vurunca kayma sorunu ortadan kalkıyordu. Bilardo masası ile epeyce eğlendik ama hikâyenin sonu nasıl geldi bilmiyorum. Hocalardan biri mi gördü yoksa biz kendimiz mi sıkıldık bilmiyorum ama bir müddet sonra bizim gecekondu bilardo masası ortadan kalktı.
Bilardo demişken sevgili Saruhan’ın kahve kültürü de çok iyiydi. İyi bir bilardocu olduğu gibi her türlü kâğıt oyununu da çok iyi oynar.dı King ve Maça Kızı masalarında biz genelde hiç masadan kalkmazdık. Kaybedenler kalkardı ama biz çok nadir kaybettiğimiz için hep otururduk.

Saruhan, çok akıllı ve çok yaratıcı bir çocuktur ama genelde yaratıcılığı haylaz konular üzerinedir. Espri kabiliyeti de çok gelişmiş olan kardeşimiz, Afyon Dağları’nda yol inşaatlarında çalıştığı dönemlerde yazdığı sabah yazılarıyla bizi çok güldürürdü. Çizdiği karikatürler dillere destandır.
11-Fen için ailenin yaramaz çocuğudur. Arkanı döndüğün anda bir yaramazlık yapabilir. Saruhan’a göz kulak olmayı üzerine vazife edinmiş bir ekiptik biz.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

30 Kasım 2015 Pazartesi

Kedinin Cinsiyeti...

Günaydın dostlar…

Evde bir kedi olduğunu biliyordum. Son zamanlarda arkadaşlarımda sık sık gördüğüm genetik yapısıyla oynanmış, koyun görünümlü, tombul bir kedi olacağını da tahmin ediyordum. Ben biliyordum ama muhtemelen kedi benim geleceğimi bilmiyordu.
 
20 saatlik bir yolculuktan sonra eve vardığımda kedi ortalarda yoktu. Ben de yastığıma sarılıp uyumanın hayallerini kurduğum için, kediyi filan düşünecek halde değildim. Kısa bir sohbetten sonra bavulumu alıp odama çıktığımda, daha odanın ışığını bile açamamışken masanın altından ok gibi fırlayan kedi ikimizin ömründen de birkaç yıl sildi. Elimde bavulumla karanlıkta kala kaldım.

Benim kalacağım odanın saklanmak için çok uygun bir yer olmadığını daha sonra kedi de anladı ama bir kere iş işten geçmişti. Karanlıkta ok gibi fırlayarak üstüme gelen koyun ebatlarındaki kedi beni de korkuttu ama kedi benden daha çok korktu.
Ertesi sabah aşağıya indiğimde, ev sahibi kardeşim, kedinin korkudan çamaşır makinası ile duvar arasında kalan dar alana saklandığını söyledi. Amerika’da malum kimse kimsenin evine ziyarete gitmez. Gece karanlığında kocaman bavullu bir adamın eve gelmesine alışık olmayan kocaman kedinin, kendini daracık bir alana hapsetmesi normaldir diye düşündüm.
Ev sahibi erken yatıyor, erken kalkıyor. Bütün gün ortaya çıkmayan psikopat kedi kardeşim ev sahibi yattıktan sonra ortaya çıktı ve sandalyenin birinin üzerine yatarak beni izlemeye başladı. Ben bilgisayarımda bir şeyler yapmaya çalışıyorum, kedi de gözünü ayırmadan beni izliyor. O an içinden neler düşündüğünü, annemin kulağına gider korkusuyla burada yazamıyorum.

Emin’in yüzünde de şöyle bir ifade var: “Kardeşim madem gece yarısı ortaya çıkacaktın, bütün gün o daracık yerde neden saklandın?". Saklandığı yeri görseniz inanamazsınız. Daracık, kasvetli bir alandan bahsediyoruz. Koca kıçını oraya sığdırıp, bütün gün orada nasıl kaldı ben de bilmiyorum. Gıcık ve sevimsiz bir şekilde bakışsak da ben durumdan memnunum, en azından aramızda bir yakınlaşma oldu.

Sanki bir gece önce bütün gece göz göze bakışan biz değilmişiz gibi, bizim kedi ertesi sabah yine çamaşır makinasının arkasında. Anlayacağınız bir gram yol alamadık. Bir gece önceki bakışmalar, güzel sözler meğer hepsi bir oyunmuş. Ben de saf ve temiz bir Anadolu çocuğu olarak hepsine inandım.

Bütün günü duvara yapışık geçiren kedi akşam ev sahibi yatınca yine ortaya çıktı. Kardeşim deli misin, nesin? Aklından zorun mu var? Yemezler sevgili kedi kardeşim, Emin bu sefer temkinli, ben de mesafeli davrandım. Hatta bir ara gidip ben de çamaşır makinasının arkasına girsem mi acaba diye de düşünmedim değil. O bana baktı durdu ama ben hiç karşılık vermedim.

Bir sonraki sabah kediyi yine saklanmış görünce hiç şaşırmadım. Alıştık artık bu duruma. Akşam yüz ver, sabah tanıma. Öyle olsun ne yapalım. Kedi ne yaptı? Benim durumu yadırgamadığımı görünce, öğlen gibi ortaya çıktı. Hem saklanmak istiyor, hem de ilgi görmek istiyor. Manyak mıdır, nedir? “Ben seni istemiyorum ama sen bana yılışmaya devam edersen iyi olur” ruh hali…
Ben sık sık “ev sahibi” diyerek sevgili kardeşimden bahsediyorum ama aslında evin gerçek sahibi, kedi. Ortalıkta “bu ev benim” edasıyla dolaşıyor.

Bir ileri, iki geri giden ilişkimiz, bu şekilde günlerce sürdü. Bizim kedi canı istediği zaman 1 metre yakınıma kadar geldi, istemediği zaman da gidip bütün günü çamaşır makinasının arkasında geçirdi. Bir gün sevgili olduk, bir gün arkadaş olduk ama kedi benle fare ile oynar gibi oynadı. Her sabah uyandığımda, “Acaba bugün ilişkimiz ne durumda?” endişesi taşıyarak aşağıya indim.
Ben oradayken kedi genelde hiç konuşmuyordu ama bazen de çenesi düşüyordu. Ben konuşmalarını hep iyi niyetle algılıyordum ama belki de “Şu herif gitse de bir rahat nefes alsak” diyordu…

Şimdi size soruyorum dostlar. Günden güne ne yapacağı belli olmayan, bir gün beni seven, bir gün hiç tanımıyormuş gibi takılan, ruh hali günde 13 kere değişen bu tombul kedinin sizce cinsiyeti nedir?
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

25 Nisan 2015 Cumartesi

Ulusal Kavga Günleri...

Günaydın dostlar.

Çok güzel bir günde 23 Nisan 1920’yi ve atamızı bir kere daha sevgi ve saygıyla andık. O yürekli insanlar her zaman kalbimizin en müstesna köşesinde yaşayacaklar.
Çocuklardan, sevgiden, kardeşlikten, danslardan, oyunlardan bahsetmek çok güzel ama sokağın gerçekleri aslında hiç te öyle değil. Yaşadığımız günler, kardeşliğin değil de kutuplaşmanın, nefretin tavan yaptığı günler. İçinde kavga veya didişme olmayan konular ilgimizi bile çelmiyor.


Bu aralar çok fazla seyredemiyorum ama her sabah Hürriyet gazetesinin baş sayfasında sık sık Survivor ile ilgili kavga haberleri görüyorum. “Hasan ile Bozok arasındaki büyük kavga!” veya “Doğukan, Berna’nın üzerine yürüdü.” gibi haberler hiç manşetlerden eksik olmuyor.

İyi güzel de neden koskoca Hürriyet gazetesi bu gibi haberleri hemen baş sayfasına taşıyor? Didişme, kavga, dövüş para ediyor da ondan. Hasan ile Bozok cici cici oturup beraberce kahve içtiler diye bir haber yapılsa, kimse o haberin yüzüne bakmaz. Her zaman pislik konular para ediyor.

Dikkat ederseniz bir münakaşa çıktığında olay kopma noktasına gelene kadar Acun’da müdahale etmiyor. Neden? Pislik işlerin para ettiğini Acun’da biliyor da ondan.
Suvivor’da dâhil olmak üzere bütün programlar reklamlarını veya birkaç gün sonra ekrana gelecek bölümlerini hep didişme sahnelerini göstererek satıyorlar. Evlilik programı öncesi bile “Gelin adaylarını müthiş söz düellosu.” diye programın reklamı yapılıyor.
Tarz olmak ve şık olmak yarışmasına çıkmış, zarif olması gereken yarışmacılar bile en ağır sözlerle birbirlerini yiyorlar ve program da bu durumdan besleniyor.

Konu ne olursa olsun programı yönetenler işler kopma noktasına gelene kadar kavgalara müdahale etmiyorlar. Burada insanın aklına güzel bir soru gelebilir. O zaman hiç müdahale etmesinler ve izlenme oranları daha da artsın diye düşünebiliriz. Bir noktada devreye giriyorlar zira işler geri dönüşü olmayan noktaları geçerse bu sefer yarışmacıları veya programın konuklarını yok etmek zorunda kalırlar ki, bu da hiç işlerine gelmez.

Amerika’da 25-30 sene kadar önce gençler arasında “ölüme yaklaşma” oyunu diye sakat bir oyun çok moda olmuştu. Kafalarına torba geçirip, ölme noktasına kadar nefessiz kalıp son anda torbayı açıyorlardı ama zamanlamayı iyi ayarlayamadıkları için bu merak yüzünden birçok çocuk hayatını kaybetmişti.

Burada da durum çok farklı değil. Didişmeleri ölme noktasına kadar sabırla takip ediyorlar ama bazen ipin ucunu kaçırıp programın seyir zevkinin yok olmasına neden oluyorlar.

Bizim topraklarımızda “Halkımız böyle istiyor” söylemi çok yaygın bir durumdur. Halkımız gerçekten de didişmeyi, kavgayı, gürültüyü seviyor. Edepli, terbiyeli, sakin insanlar veya programlar bu devirde çok ta para etmiyor.
Dikkat edin bakın; göreceksiniz ki programların çoğu, “Nasıl bir didişme oldu, gördüklerinize inanamayacaksınız.” şeklinde cümlelerle seyirci toplamaya çalışıyorlar. Yarışma programları da, evlilik programları da, açık oturumlar da, haber programları da, magazin programları da hepsi aynı taktiği kullanıyor. Biz de hiç sektirmeden her akşam bu programları izlediğimize göre, taktikleri de işe yarıyor demektir.

Didişen politikacılardan tutun da, didişen gelinlere kadar, ekranlarda kavga gürültü hiç bitmiyor. Ondan sonra diyoruz ki, “Neden kutuplaştık?” Kutuplaşma işe yarıyor, kutuplaşma para ediyor da ondan.
Fakir ülkelerde en güzel işleyen ama zengin ülkelerde kimsenin takmayacağı taktik, insanları belli parametrelere göre kutuplaştırmaktır.

Kavgasız gürültüsüz güzel bir hafta sonu olsun…
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

16 Nisan 2015 Perşembe

Neden Şimdi?

Günaydın dostlar.

“Neden şimdi?” diye düşünürüm zaman zaman. Günün çeşitli saatlerinde her türlü konu aklıma gelebilir ve beni “neden şimdi” diye düşünmeye zorlar. Kafayı üşütecek derecede yaşananları kendime dert etmesem de, yine de bu kadar gündür yaşanmayan bir şey neden bugün yaşanıyor diye insan kendi kendine düşünmeden edemiyor.
Aylardır kesilmeyen elektrikler son zamanlarda bilhassa da bütün ülkede elektrikler kesildikten sonra sık sık kesilir oldu. Merak ediyorum. Neden şimdi?


13 yıldır iktidarda olan bir parti bugüne kadar başkanlık sistemi için kimseden oy istememişken, bugün seçim hedefleri arasında da belirterek, ille de başkanlık sistemi diyor. Neden şimdi?

12 yıldır tek başına iktidar olmuş ve de meclisten kanun çıkarmakta veya başka icraatları yerine getirmekte hiçbir sıkıntı yaşamamış bir parti bir anda artık bu sistemin yürümediğini ve bu gömleğin bu vücuda dar geldiğini anlatmaya başlıyor. Neden şimdi?

Bugüne kadar %10 barajını geçmekten korktuğu için her seçime bağımsız adaylar olarak girmiş olan bir parti, bu yıl yapılacak olan seçime parti olarak girmeye karar veriyor. Neden şimdi?

1,5 yıldır hemen hemen hiçbir eylem yapmamış olan bir terör örgütü bir anda oraya buraya saldırmaya başlıyor. Nereden, kim, ne amaçla düğmeye basıyor? Neden şimdi?

3 Temmuz süreci de dâhil olmak üzere, o yöreye defalarca gitmiş olan bir futbol takımına en son gidişinde silahlı saldırı yapılıyor. Didişmelerin en yoğun yaşandığı günlerde bile böyle bir olay yaşanmamıştı. Ne değişti? Neden şimdi?
Hazır futboldan söz etmişken hemen yazayım; Metin Oktay’lar, Can Bartu’lar birbirlerini düşman ilan etmeyi beceremezken, ne oldu bize de başka renk forma giyen veya destekleyen herkes düşman oldu? Neden şimdi?

Yıllarca kardeş, dost olduğumuz komşu ülkeler aniden en büyük düşmanımız oluveriyorlar. Bir anda büyük aşkımız nereye gitti? Neden şimdi?
Bir sabah bir kalkıyoruz bakıyoruz ki ortaya dinleme kasetleri, uygunsuz hal videoları, eylem planları, ıslak imzalı mektuplar gibi çıkmayan şey kalmamış. Aylardır, yıllardır neredeydi bunlar? Neden şimdi?
Bir bakıyoruz Twitter kapanmış; o açıldı derken Youtube gitmiş; tamam hepsi açık artık derken Facebook çalışmıyor, Allah korusun neredeyse Google bile kapanacak. Sosyal medyayı aç kapa Artema’ya çevirmemizin nedenleri nelerdir? Neden şimdi?

Akşam yatarken milli kahraman ilan ettiğimiz hâkimler, savcılar, polisler, sabah kalktığımızda vatan haini darbecilere dönüşüveriyorlar. Biz akşam uyurken ihtilâl mi oldu, ne oldu? Neden şimdi?

Yıllardır belirli bir çizgide giden dolar kuru, son aylarda rekor üzerine rekor kırıyor. Neden şimdi?
80 yıl önce yaşamış devlet liderlerinin aslında birbirlerini öldürmek istedikleri haberleri ortaya çıkıyor. Bu kadar yıldır, birileri yememiş içmemiş bu bilgileri içlerinde tutmuş, birden 2015 yılının Nisan ayında ortaya atmış. Neden şimdi?

Dünyanın ilk günlerinden beri yaşayan ve yaşatılan güzel ormanlarımız, koylarımız, tepelerimiz, plajlarımız son yıllarda kendilerini büyük bir betonlaşma yarışının içinde buluveriyorlar. Binlerce yıldır buralara beton dökmek kimsenin aklına gelmedi mi? Neden şimdi?
Yıllardır varlığını bildiğimiz konular bir anda sanki o gün ilk defa duyuluyormuş gibi gündemin başköşesine oturabiliyorlar. Dün aklınız neredeydi? Neden şimdi?

Emin, “Artık gitmem gerekiyor, işlerim var.” diyor. Saatlerdir yazıyordu, bir anda ne değişti? Neden şimdi?
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…