Otel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Otel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Nisan 2016 Cumartesi

Çok Önemli Bir Grup...

Günaydın dostlar…

Eski işyerimde çalıştığım dönemlerde, Konya Şeker bizim en büyük tedarikçilerimizden bir tanesiydi. Bu nedenle de yılda bir-iki kere Konya seyahati yapardık. Güzel dostluklar kurmuştuk ve her gittiğimizde, Konya’da da, Çumra’da da çok güzel vakit geçirirdik.
Gidiyorduk gitmesine ama o yıllarda Konya’ya gitmek şimdiki kadar kolay değildi. Günde bir tane uçak vardı, o da sabah 9.00 gibi gider, bir saat kadar sonra da geri dönerdi. Bir saat içinde bütün işlerimizi halledemeyeceğimize göre, her gittiğimizde bir akşam Konya’da kalmak zorunda kalırdık. Ayrıca, bu uçuş da Atatürk Havalimanı’ndandı, henüz Sabiha Gökçen uçuşları başlamamıştı.


Bu durumdan da hiç şikâyetçi değildik zira oradaki dostlarımızla güzel yemekler yer, kocaman bardaklardan şaraplar içerdik.

Konya’ya ilk gitmeye başladığımız yılların bir tanesinde, yine planlanmış bir akşam yemeği vardı ama ben kendimi çok yorgun hissettiğim için otele bırakılmak istedim. Çumra’ya git gel, bütün gün çok sıcak bir fabrika ortamında dolaş derken, epeyce yorulmuştum.

Sağ olsunlar, saat 17.30 gibi İstanbul Yolu’nun 20. Kilometresindeki otele getirip bıraktılar. Otelde ciddi boyutta bir tenhalık vardı ama resepsiyondaki çocuk, “Bu akşam oteldeki tek müşterimiz sizsiniz” dediğinde epeyce bir şok olmuştum. Otuz katlı otelde bir tek Emin.
Odama çıktıktan bir saat kadar sonra geri aşağıya inip yiyecek bir şeyler bulmak istedim ama her yer kapalıydı. Giriş katında sağ tarafta bir bar vardı ama o da kapalıydı. Kapısındaki rezil bir kâğıdın üzerine yazılmış ilan dikkatimi çekti. Kâğıdın üzerinde çok kötü bir el yazısı ile saat 21.30’da çok önemli bir grubun sahne alacağı yazıyordu.
Üstelik bu grup benim en çok sevdiğim gruplardan bir tanesidir. Bu yazıyı yazarken, sabahın bu saatinde bile dinliyorum. Yazıyı gördüm ama benden başka müşterisi olmayan bir otelde gerçekten bu grubun çıkma ihtimalinin sıfır olduğunu düşündüm. Kendi kendime, “İsmi taklit eden çakma mahalli bir grup herhalde” diye düşündüm.

Yemek arayışım sürerken, kapıdaki genç arkadaş bana yan taraftaki alışveriş merkezine gitmemi, orada yemek bulabileceğimi söyledi. İşin garip tarafı orada da tek müşteri bendim. Bütün dükkânlar açıktı ama koridorlarda yürürken kendi ayak seslerimi duyuyordum. “Kimdir bu dışarıda yürüyen?” diye, çalışanlar dükkânlardan dışarı çıkıp bana bakıyorlardı.

Uzun lafın kısası, bomboş kocaman bir alanda kendi başıma çok güzel bir etli ekmek yedikten sonra tekrar otele döndüm.
Dönünce de tekrar bizim sağ taraftaki bara baktım ama kapı halen kilitliydi. Saat olmuş 20.00, “Saat 21.30’da çok önemli bir grup” diyorlar ama halen bir gram hayat belirtisi yok. “Zaten sakat bir işti, tek müşterinin olduğu bir otelde müzik grubunun ne işi var” diye düşünerek, çıktım tekrar odama.

Yatağın üstünde iki saat kadar yattıktan sonra, (bir yay burcu olarak) bir anda şeytan dürttü. Kalkıp, giyinip tekrar bizim bara indim. Bir de ne göreyim, içerisi tıklım tıklım, oturacak tek bir yer bile yok ve gerçekten de sözü edilen grup sahnede. Biri bana, iki saat içinde bu bar dolacak deseydi, olmayacağını düşünerek çok yüksek bir rakama iddiaya bile girebilirdim. Ne demişler? Kimse dış görünüşe aldanmasın. Her zaman, “Yarın ne olacağı belli olmaz” derim ama Konya’da iki saat sonra ne olacağı belli olmadı.

Binanın en yaşlısı (hatta bütün mahallenin) ve otelin tek müşterisi olarak, bana hemen barda oturacak bir yer buldular. İçki içerek, güzel müzik dinleyerek tek başıma hayatımın en güzel gecelerinden bir tanesini geçirdim. Haklısınız, bu bar bir anda nasıl doldu diye merak ediyorsunuz. Barı dolduranlar, yolun öbür tarafındaki üniversiteden gelen pırıl pırıl gençlerdi. Nasıl saygılı, nasıl iyi niyetli bir grup vardı anlatamam. Ülkenin dört bir yanından gelmiş gençlerle çok güzel sohbet ettik.

Ayıptır söylemesi, içki içmenin de dibine vurduk. Alkol tüketiminde Konya’nın neden her zaman ilk sıralarda olduğunu şimdi daha iyi anlıyorum.
Gariptir bu hayat. Benim yemek yiyecek hâlim yok diye odana gidersin, sonra da sabahın 3.00’üne kadar çok önemli bir grubun konserinde azarsın. Muhtemelen bir daha hiçbir zaman görmeyeceğim, görsem de tanıyamayacağım gençlerle, hayatımın en güzel gecelerinden birini geçirdim…

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…


11 Temmuz 2014 Cuma

Madaba Ziyareti...

Günaydın dostlar…

Bu sabah hep beraber Madaba’ya gidiyoruz.  Türkiye’de hemen hemen her yere gittiğimize göre, artık yurtdışına açılma zamanımız geldi. Çalıştığımız şirketin sorumluluk alanının genişlemesi ile beraber, bizim de seyahatlerimizin şekli değişmeye başlamıştı.

Madaba, nerede diye merak ediyorsunuz değil mi? Söylemiyorum, arayın Google’da kendiniz bulun. Hem kendiniz bulursanız bir daha da hiç unutmazsınız. Genişlemiş coğrafyada benim ilk seyahatim Madaba’ya oldu. Buralara giden arkadaşların da çok iyi bildiği gibi, o yöne giden uçakların çoğu sabaha karşı 2.00’de, 3.00’te filan giderler. Herkes uyumaya hazırlanırken, gece yarısına doğru evden çıkıp havaalanına gitmek çok garip bir histir.



Tam da yukarıda tarif ettiğim şekilde,  bir pazar akşamının geç saatlerinde evden çıkıp Madaba yollarına düştük. Şehrin sessizliği ilk defa gidecek olmanın yarattığı belirsizliğe karışıyordu. Her ayrılışta zaten az da olsa bir burukluk vardır. Gecenin o saatinde ayakların geri geri gider. Birçok yere gittim ama daha önce hiçbir Ortadoğu ülkesine gitmemiştim. Nasıl bir ortamın beni beklediği hakkında da hiçbir fikrim yoktu.

Merak edip de baktınız mı? Neredeymiş Madaba? Bakmadıysanız ben de söylemiyorum.

Tek bildiğim uçaktan indikten sonra havaalanında vize almam gerektiğiydi. Allah devletimize zeval vermesin, anladığım kadarıyla bu vize işi artık ortadan kalkmış. Güzel de olmuş, zira (kuyruklar çok uzun olmasa da) sabahın köründe vize kuyruklarında beklemek hiç hoş olmuyordu.

Vize alacağız ama vize kuyruğuna girmeden evvel başka bir kuyruğa girip dolar bozdurman gerekiyor. Girdik kuyruğa, bozdurduk dolarları, geldik vize kuyruğuna. Vizemizi de aldıktan sonra, pasaport kuyruğuna girip sonunda içeri girebildik. İlk bakışta etraf beklediğimden daha iyi gözüküyordu.

Kalacağım otel beni karşılamak için bir araç yollamıştı. Yarım saat kadar süren bir yolculuktan sonra otele vardım. Aracı kullanan çocukla beraber lobiye girdiğimizde, bir sürü insanı yerlerde kavga ederken gördük. İnsanlar, askerler, polisler, takım elbiseli bir takım tipler ne arasanız vardı. Yerlerde, masalarda, koltuklarda büyük bir kavga dönüyordu ve kimin kiminle kavga ettiği de belli değildi.

Beni getiren çocuk, “Siz karışmayın sakın, biz burada duralım” dedi. İyi ki söyledin, ben de tam kavgaya karışmak üzereydim! Bence artık nerede olduğumu söyleyeyim. Amman’da 5 yıldızlı bir otelin lobisindeyim. Sonunda kavga bitti ve anlaşıldı ki, her meslekten 20 kadar Ürdünlü iki tane İngiliz’le kavga ediyordu. 20 kişinin yarısı polis ve asker olmasına rağmen, iki tane İngiliz’i kontrol edemediler. Kelepçe takıp götürebilmek için hepsi 20 dakika yerlerde süründü.

Kavganın nedeni mi? Tam da tahmin ettiğiniz gibi. İngilizler çok içmiş (unutmayın saat sabahın 4.30’u filan ve kış gecesi) ve etrafa küfür etmeye başlamışlar. Bizimkiler de bunları götürmeye kalkmış ama gördüğüm kadarıyla, bu iş çok da kolay olmamış.

Biraz önce yerde sürünen takım elbiseli adamlardan biri, kavga bitince masasına oturdu ve bana “Yardım edebilir miyim?” dedi. Yanımdaki çocuk da “Tamam ağabey masaya gidebilirsin artık” dedi ve aldı benim çantamı masanın yanına götürdü. Tam masaya oturdum, bu sefer de yerde kavga edenlerden başka bir tanesi bana portakal suyu getirdi. Ulan saat olmuş sabahın beşi, lobide bir meydan savaşının içine yürümüşüm, herif bana “Yolculuğunuz nasıl geçti, Ürdün’e ilk gelişiniz mi?” filan gibi sorular soruyor.

Zaten saat 9.00 da gelip alacaklar, bırakın da azıcık uyumaya çalışayım.

Daha sonraki yıllarda Ürdün’e defalarca gittim ve birçok yerini de gördüm. Ben ortamını beğeniyorum. Çok güzel mahalleri var. Ürdün’ün en belirgin özelliklerinden biri de, bütün binaların dış kaplamalarının açık kahverengi olması. Ürdün’de çıkan ve 'Ürdün taşı' dedikleri bir taş var ve anladığım kadarıyla en ucuz evin de, en pahalı evin de dış cephesinin bu taşla kaplanmış olması şartı var. Bu nedenle de ne yöne baksanız aynı rengi görüyorsunuz.

Ürdünlüler, iyi niyetli asil insanlar. “Biz kraliyet ailesinden geliyoruz” diyerek, çok da gururlular. Her yerde olduğu gibi; Amman’da, Madaba’da ve diğer şehirlerde çok güzel vakit geçirdik, dostluklar kurduk.

Madaba’da ne işim mi vardı? Madaba, Amman’a 45 dakikalık bir mesafede ve bizim şirketin fabrikası Madaba’daydı. Madaba, bazı yarışma programlarında kazık soru olarak zaman zaman çıkıyor. Artık hepiniz Madaba’yı, öğrendiniz, bir daha da asla unutmazsınız.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

4 Temmuz 2014 Cuma

CCI Elazığ Depo Ziyareti...

Günaydın dostlar...

Bu güzel cuma sabahında hep beraber Elazığ’a gidiyoruz. Elazığ’a, İstanbul’dan direkt uçuşun bile olmadığı günlerde, Ankara aktarmalı Elazığ’a gitmek için sevgili Petek ile yola çıktık.

O zaman bölgeden sorumlu olan, Bekir beyin daveti üzerine, "Bir günlüğüne Elazığ’a gidip dönelim" dedik ama sonradan da öğrendik ki, Elazığ’a günde bir tane uçak var. Giden uçak, 1,5 saat kadar sonra geri dönüyor. Tamam, uzun kalmak istemiyorduk ama bu da biraz fazla kısa oldu.
 
 
Genç bir arkadaş bizi karşıladı ve beraberce kısa bir yolculuktan sonra Elazığ depoya vardık. Bizimkiler nakliyeciden dertliydi, nakliyeci de bizden. Nakliyeci “Çok az sevkiyat çıkıyor” diyordu, bizimkiler de, “Az çıkan sevkiyatı bile yapamıyor ki” diye şikâyet ediyorlardı.

Depoda çıt çıkmıyordu. Ofis katında bütün kapılar kapalı ve koridorlar karanlıktı. Biz, ilk önce erken geldik halen uyuyorlar zannettik. İstanbul’daki gürültülü ortamdan sonra, çıt çıkmayan bir ofis biraz değişik gelmişti.

Ofiste içilen çaylardan ve ambar turundan sonra, öğlen yemeğini Harput’ta yiyelim önerisine çok sıcak baktık ve Harput’a doğru yola koyulduk. Sıcaktan ve yokuştan araba su kaynatmasaydı daha da iyi olacaktı ama yine de eski bir konak gibi bir ortamda, yer sofrasında çok güzel yöresel yemekler yediğimizi hatırlıyorum.
 
Harput dönüşü bir türbe ziyareti bile yaptık. Ben girmedim ama sürünür gibi girilen bir kapıdan Petek içerilere kadar girdi. Bu arada Petek demişken, bu yolculukta saçlarının kıpkırmızı olduğunu belirtmeden de geçemeyeceğim. Böyle kırmızıya kaçan siyahımsı renkten filan bahsetmiyorum. Türk bayrağı kırmızısı gibi bir kırmızı ve yola çıktığımız andan itibaren herkes bize Merih’ten gelmişiz gibi bakıyordu.

Her gün tek uçuş olduğundan dolayı, bir gece Elazığ'da kalmamız gerekiyordu ve sağ olsun Bekir Bey de bize Hazar gölünün kıyısında, eşsiz bir manzarası olan bir otelden yer ayırtmıştı. "Şehirde birahanelerden çıkan insanlar gece birbirini bıçaklıyor, siz burada kalın, burası daha emniyetli" demişti. Şu anda durumu nasıldır bilmiyorum ama manzara en az İsviçre kadar güzeldi. Tek sorun otelin Diyarbakır yolunun 20. Kilometresinde olmasıydı. Birazcık dağ başı gibi bir yer ve etrafta da in cin top oynuyor. Otelde de bizden başka hiçbir müşteri yok.

Akşam bizi otele bıraktıklarında saat 7.00 gibi bir şeydi ve benim gözüme otelin yanındaki restoran takıldı. Oteldeki tek yaşayan canlı olan ve resepsiyon gibi bir yerde duran çocuğa yandaki restoranı sordum. Çocuk da, “Aile restoranı ağabey, bizim bütün müşterilerimiz orada yer” dedi. Çocuk tavsiye etti artık gitmemek olmaz.
 
İçerisi pek de bir aile ortamı gibi durmuyordu. İçeride tek bir bayan olmadığı gibi, masalardaki adamlar da rakı içiyorlardı ve “Allah’ım nedir benim çilem” tipi kasetler çalıyordu. Allah var en ufak bir rahatsız edici bir bakış veya söze maruz kalmadık. Belki misafirperverliklerinden, belki de, Merihlilere bulaşmamak için kimse bize laf atmadı.

Yemek bitti, yatmak için erken, odalar 1,3 m2, odada oturamazsın; "Biraz lobi de oturalım bari dedik" ama kısa bir süre sonra lobide okey masaları kurulmaya başlandı. 20 kadar herif rakı içerek, kavun ve peynir yiyerek, bağırıp, çağırarak okey oynamaya başladı. Herifler rakı içiyor, ben de 3 metre ileride Merihli arkadaşımla oturuyorum.

Bir müddet sonra herifler iyice kafayı bulmaya başladı ve ortam tatsız olmaya başladı. Petek, “Hadi odalara gidelim, bunlar bana bakmaya başladı” dedi, ben de “Kızım onlar senin ne halt olduğunu anlamadı bile, onlar bana bakıyorlar” diye cevap verdim…

Daha sonra birkaç defa daha Elazığ’a gittimse de, (artık sabah gidip akşam dönmek mümkün olduğu için) hiç gece kalmadım ve Hazar gölünü de bir daha görmedim. Sadece bir tahmin ama geçen yıllar içinde etrafı çirkin evlerle, sitelerle dolmuş olabilir.

Sabah küçük bir Keban turu atarak havaalanına doğru yola çıktık. Keban Barajı, gerçekten etkileyiciydi. Havaalanında, bizim Merihli arkadaşa bu sefer de kadın polisler takıldı. Kırmızı saçları görünce didik didik aradılar. Ben, güvenlikten geçip dakikalarca beklediğimi hatırlıyorum.

Elazığ, verimli topraklarıyla, zengin alt yapısıyla, Gakkoşlarıyla, Doğu Anadolu’nun çok önemli bir şehri. Şu anda da sevgili kardeşim Hakan yepyeni, sıfırdan kurulan büyük bir fabrikanın müdürlüğünü yapıyor. Hakan’a ve her seferinde Elazığ’da güzel vakit geçirmemizi sağlayan bütün dostlara sonsuz sevgilerimi gönderiyorum.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın...

7 Mayıs 2014 Çarşamba

Otel İşini Muhittin Halletti...

Günaydın dostlar…

Ankara’da, çocukluğumuzun geçtiği yıllarda, sevgili ilkokul arkadaşım Muhittin de ben de çok koyu Fenerbahçeliydik. Halen de öyleyiz. İşin kötü tarafı, o yıllarda Ankara’ya Fenerbahçe ya yılda bir kere gelir ya da hiç gelmezdi. Fenerbahçe maçı seyretmek, bizim için her zaman içimizde kalan bir özlemdi. Neden mi gelmezdi? Ankara’nın Süper Lig’de bir tane bile takımı yoktu da ondan. Hatta o zamanlar adı da Süper Lig değil, Birinci Lig’di.

Sevgili gençler, akıllı telefonların ve internetin olmadığı günlerden söz ediyorum. Gözünüzde canlandırabiliyor musunuz? Futbol tabletlerde değil sokaklarda oynanıyordu. Hepimiz kendimizi bir takımın yıldızı zannederek oynardık. Ben her maçta Fenerbahçeli Ogün olurdum.



Sivri zekalı arkadaşım Muhittin, “Oğlum Fener gelmiyorsa, bu hafta sonu biz gidelim” diyerek ilk fitili ateşledi. Muhittin harika bir öneri yaptı ama daha yaşımız çok küçük ve izin alabilmek imkânsız gibi bir şey. En fazla 15 yaşındayız (daha da küçük olabiliriz) ama içimizdeki Fener sevgisi o kadar büyük ki, plan bir anda aklımıza yattı.

Muhittin her şeyi düşünmüş; cuma akşamı otobüsle gideceğiz, cumartesi İstanbul’da gezip akşamına İnönü’de maça gideceğiz, akşam aile dostlarının otelinde kalacağız, pazar öğlen gibi de otobüse binip döneceğiz. Ne yalan söyleyeyim plan benim de aklıma yattı. Adam her detayı düşünmüş. Babamın seyahatte olması da çok güzel bir tesadüf olarak iyi denk gelmişti.  Bir tek annemi kandırmak kalmıştı ki, onu da bir şekilde hallederiz.

Limitli bir para ve çok zor koparılmış bir izinle cuma akşamı evden çıktık. Otobüs gece yarısı olduğu için, ilk durağımız Sakarya’daki birahanelerdi. Patates tava, sosisli, bira derken otobüs saatini ettik. İyi geçen bir yolculuktan sonra, otobüs bizi şu anda hiç ama hiç hatırlamadığım, Avrupa Yakası'nda bir semtte, sabah saat 6.00 gibi bıraktı. Sabahın altısında hiç bilmediğimiz bir semtte, sokakta bir birimize bakarken, gözümüze ilişen ilk kahveye girdik. Adam daha çayı bile yapmamıştı. Ne işiniz var buralarda deyince, bizim Muhittin “Ankara’dan maça geldik” deyiverdi. Bu cümlenin tercümesi, “Biz yol, iz bilmez, Ankara’dan gelmiş, her türlü tehlikeye açık, iki şaşkın ördeğiz demek”. Adamcağız da, “Daha erken, maça daha çok var, ayrıca İnönü Stadı buraya çok uzak dedi” Doğru söylüyordu, daha 13-14 saat kadar bir zaman vardı. Biz biraz erken geldik galiba.

Çayları içtikten sonra, amcanın tarifiyle bir yerlerden otobüse binip sonunda bir şekilde Taksim’e ulaştığımızı hatırlıyorum. Şimdiki zaman olsa onu da yapamazdık, toplu taşıma kartı filan gerekirdi. Fazla paramız da olmadığı için simitle, sandviçle karnımızı doyurmaya çalıştık. Bütün gün orada burada yürümekten, çok yorulduğumuzu ve sonunda daha maça üç saat filan varken İnönü Stadı’nın yanına geldiğimizi çok iyi hatırlıyorum. Biletler alındı, kale arkasında maç seyredildi ve Fenerbahçe maçı 3-1 kazandı. Cemil Turan, Alpaslan Eratlı, gibi oyuncuların oynadığı dönemler.

Hava çok soğuk değil ama oldukça serin. Zaten kale arkasında da soğuk taşın üzerinde seyrettik maçı. Bırakın koltuğu, taşın üzerinde tahta bile yoktu. Epeyce üşümüş bir vaziyette maçtan çıktıktan sonra, uzun bir müddet yürüyüp bir vapura bindik. Her şeyi bilen ve düşünen Muhittin, biletleri aldı, bindik vapura gidiyoruz.

Kadıköy tarafına geçtiğimizi düşündüğüm için vapur seyahatinin detayları ile çok da ilgilenmedim. Sonuçta Kadıköy denilen yer bizim mahalle sayılır. Vapur gitti gitti ve Marmara’nın karanlığında kayboldu. Oğlum Muhittin “Bu vapur nereye gidiyor ulan?” dediğimde “Ağabey, Anadolu Yakası’nda, Yalova diye bir yerdeymiş bu otel” dedi. Yalova’mı? Muhittin, Allah senin belanı vermesin. Ben de kendi kendime “Karşıya geçmek bu kadar uzun sürmüyordu, bu akşam amma da uzun sürdü” diye saf saf düşünüyordum.

Vapur gitti de gitti ve içindeki çok az yolcuyla gecenin bir yarısı Yalova’ya vardı. Etrafta kimseler yok, sokaklar sakin. Elimizdeki otel adresini birilerine gösterdik ve adam "Bu otel Yalova’da değil, Çınarcık yolunda bir yerde" gibi bir şey söyledi. Çınarcık mı? O da nereden çıktı şimdi? Nasıl gideceğiz Çınarcık’a? Bindik minibüse, gösterdik adresi, amca da “Ben sizi yolun başında indiririm, oradan da yürürsünüz” dedi. Muhittin, Allah senin belanı vermesin.

Sonunda otele varıldı. Bizim Muhittin’in oteli, 6-7 odalı bir köy evi. Sakın aklınıza butik otel filan gelmesin. Butik değil, hatta otel bile değil. Her an yıkılacakmış gibi duran, ahşap bir köy evi. İşin garibi adam bizim Muhittin’i pek de tanımadı. Gecenin o saatinde bizle uğraşmamak için tanımış gibi yaptı.

Sobalı, iki yataklı bir odaya girdik. Odanın içinin buzhaneden pek bir farkı yoktu. Yerde elmalar filan duruyordu. Buzdolabı olarak kullanıyorlardı herhalde. Her şeyi bilen Muhittin, “Ben sobayı yakayım” dedi ama pek de becerebilecek gibi durmuyordu. “Bırak ulan bırak, zehirleniriz şimdi burada” diye iyi ki de çıkışmışım. Kazağımızla pantolonumuzla, odadaki bütün yorganları da  (yerde bir takım yorganlar duruyordu) üzerimize örterek 3-4 saat kadar uyuyabildik ve yine sabah namazı okunmadan, daha evin sahipleri uyanmadan yola koyulduk.

Sapaktan minibüs, Yalova’dan vapur derken, başladığımız noktaya geri döndük. Ankara yolunda gözlerimiz kapanırken, bir Fenerbahçe maçı için bu kadar eziyete değer miydi diye düşündüm.

Kendi cevabımı yine kendim verdim. Fenerbahçe maçı her şeye değer. Çok seviyorsan; uzun yolları da aşarsın, karşına çıkacak diğer zorlukları da.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

7 Mart 2014 Cuma

Biz Florida'ya Gidiyoruz

Günaydın Dostlar,

Güzel bir Michigan sabahıydı. Sabahın erken saatlerinde horozlar ötmeden derslerimize gitmiş, öğlen gibi de dersleri bitirmiştik. Daha önce de belirttiğim gibi üniversite yıllarında iyi öğrenciydik, ders kaçırmazdık. Dersler bittikten sonra okuldan çıkarken sevgili arkadaşım (kardeşim) Sinan’a rastladım.
Michigan’daki bütün parasız öğrencilerin aldığı gibi biz de üç yüz dolarlık eski bir araba almıştık. Allah var, işimizi de görüyordu. Hava güzel, dersler de bitmiş; artık sokaklar bizi çağırıyor. Lüks otomobilimize binip Detroit’e gitmeye karar verdik.

Ara sıra bu şekilde Detroit’e giderdik. Sonuçta kabaca bir buçuk saatlik bir yol. Detroit’te Yunan Mahallesi’nde bir yemek yer, biraz gezer sonra da akşama doğru dönerdik. Aslında düşündüğünüz zaman, Detroit Amerika’nın en tehlikeli şehirlerinden biri ve fazla gezecek bir yeri de yok. Bu tip bir seyahat de taş çatlasa yılda iki üç defa olurdu. Amerika’da benzin o zamanlar çok ucuzdu ama bizde çok ucuza yetecek kadar bile para yoktu.


Çıktık yolla, başladık I-75 Otoyolundan güneye (Detroit’e) doğru gitmeye. Soru sormayı seven Sinan, yolda bana “Bu I-75 Otoyolu nereye kadar gidiyor?” diye sordu. Ben de “Florida’ya kadar gidiyor.” dedim. İki dakika kadar bir sessizlik oldu ve ben klasik bir Yay çatlaklığıyla “Gidelim mi ulan?” diye sordum. Saat öğleden sonra 14.00, yanımızda toplasan 150 dolar kadar para var ve hiçbir hazırlığımız yok. Yanımda yedek yün donum bile yok. Bir de Detroit’te fotoğraf çekeriz diye yanımıza aldığımız fotoğraf makinemiz var. Böyle bir soruyu sorarkenki tek güvencem de Amaco kredi kartına sahip olmam. Bu kartla benzin alabileceğimizi, bir de bu kartın Diners Club kredi kartı kabul eden bazı işletmeler tarafından kabul edildiğini biliyoruz.  

Sinan, “Ne kadar sürer?” diye sordu. Sanki biliyormuş ve Florida’ya elli kere gitmiş gelmiş gibi “Akşam 01.00 gibi orada oluruz.” diye atıverdim. Ne düşünüp de bu şekilde attığımı hiç hatırlamıyorum. “İyiymiş ulan hadi gidelim.” dedi ve son karar verilmiş oldu. Bu kararı verirken uzak bir yerlerde olduğunu biliyorduk ama 1.300 milden (yaklaşık 2.100 km) fazla bir mesafe olduğunu bilmiyorduk. Detroit planı değişti, biz artık Florida’ya gidiyoruz, doldurduk benzini çıktık yola.

Akşam saat 24.00 olduğunda daha bir sonraki eyalet olan Ohio’dan çıkamamıştık. Saat 00.30 gibi Ohio’nun Kentucky sınırındaki güzel şehri Cincinnati’de bir şeyler yemek için durduğumuzda, “Oğlum Florida düşündüğümüzden daha uzak galiba.” dedim. Daha Kentucky var, daha Tenesse var, daha Georgia var, ondan sonra Florida. Sinan da endişeli ve pişman bakışlarla “Öyle görünüyor.” dedi.

Tekrar düştük yola. Bütün gece Kentucky dağlarında, Tenesse yaylalarında araba kullandım ve sabaha karşı gün aydınlandığında Atlanta, Georgia’ya yaklaşmıştık. Bu büyük kararı verdikten sonra, yirmi beş saatlik bir maceranın sonunda Daytona Beach, Florida’ya vardık. Vardık varmasına da küçük bir sorun vardı, Emin boynunu çeviremiyordu. Boynum sürekli yola baktığı açıda sabitlenip öylece kalmıştı. Sonra ne halt ettik de düzeldi hiç hatırlamıyorum.  
Uzun yolun sonunda gecesi 20 USD’den çok rezil bir otel bulabildiğimiz için çok mutlu olmuştuk. Amerikan filmlerinde sık sık gördüğümüz, hani böyle neredeyse arabayla odaya kadar girilen oteller var ya işte tam da onlardandı. Bulunduğu mevkii ve fiyatı bize çok uygundu. Yıllar sonra bir kere daha Daytona’ya gittiğimde, yolun kenarında o oteli görüp “Ne cesaret burada kalmışız?” diye düşündüğümü hatırlıyorum. Kaldığımız dönemde, bize o kadar da kötü ve tehlikeli görünmemişti. 

Geldik buralara kadar azacağız, gecelere akacağız. Akacağız, akmasına da ufak bir sorunumuz var, paramız yok.  Benzinciden benzin alırken oradaki küçük dükkândan bir iki tane de üzerinde Daytona Beach yazan tişört, şort filan aldık. Süpermarkete gidip diş macunu, diş fırçası gibi zaruri ihtiyaçlarımızı da minimumda aldığımızı hatırlıyorum.

Ertesi gün öğrendik ki Disney Parkları (o zaman iki tane var galiba) yarım saat mesafede Orlando’daymış. Bu kadar yol geldik, gitmemek olmaz. Kararı vermek çok kolay oldu. Sabahın erken saatlerinde kalktık, gittik ama kapıda Diners Club kabul etmediklerini öğrendik. Bilet fiyatını hatırlamıyorum, tek bildiğim bizim bütçemizin çok üstünde bir rakamdı. Otele döndüğümüzde resepsiyon gibi olan yerdeki çocukla konuşurken “Sorun değil biz Disney biletleri satıyoruz, odanıza yazdırırsınız.” dedi. Bunu duyunca durur muyuz, ertesi sabah bir daha gittik. Sabah 10.00’dan, akşam 22.00’ye kadar aralıksız eğlendik. O zamanlar bu yıllardaki gibi korkunç kalabalıklar da yoktu ve park tecrübesini daha güzel yaşayabiliyordunuz.

Daytona’da çok kısıtlı bir para ve yanımızda hemen hemen hiçbir şey olmadan çok eğlendik. Bakkaldan alıp gece kumsalda içtiğimiz biralardan tutun da öğrenci barlarında geçirdiğimiz zamanlara kadar her şey çok güzeldi. Lüks arabamızla Daytona Speedway Pisti’nde tur bile attık.
Sabahları biz kalkana kadar zaten öğlen oluyordu ve kahvaltıları da o zamanlar yirmi dört saat açık olan ve çok ekonomik olan Sambos restoranlarında yapıyorduk. Bir taşla iki kuş durumu.

Her güzel şey gibi Florida seyahatinin de sonu geldi (sanki başı varmış gibi) ve güzel bir Florida sabahında erkenden dönüş yoluna koyulduk. Benzinciden benzin alırken baktık orada çok ucuz fiyata çuvalla portakallar satılıyor. Sinan, “Oğlum buralara kadar geldik portakal almayacağız mı?” dedi. Sanki çok yermişiz gibi ben de “Tabii tabii alalım.” dedim.  Kaç çuval aldığımızı hatırlamıyorum ama Saginaw’daki bütün Türk arkadaşlar portakal yemekten bıkmıştı.
Dönüşte artık bu I-75 güzergâhını iyi öğrendiğimiz için öbür taraftan Carolina, Virginia üzerinden gitmeye karar verdik ve yol epeyce uzadı. Yine bir yirmi beş yirmi altı saatlik yolculuktan sonra evimize Saginaw Michigan’a varabildik. Yaşlı ve yorgun arabamız bizi bu plansız seyahatte yollarda bırakmamıştı.

Hayatta her şeyin bir bedeli var. Florida seyahatinin kredi kartı borcunu ödeyene kadar okulda yapmadığımız iş, temizlemediğimiz mekân kalmadı. Arkadaşlar bilirler, ben öğrenci yurtlarındaki odaları süper temizlerim. Ne demiş atalarımız, “Tatlı tatlı yemenin…”
Vaktin ve paran varsa mutlaka gitmelisin, gezmelisin hatta paran yoksa da.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…