Otobüs etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Otobüs etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Nisan 2016 Cuma

Bir İstanbul Masalı...

Günaydın dostlar…

Üç gün önce, Amerikan Konsolosluğu’na gidişimle ilgili bilgileri paylaşırken, oraya nasıl gidip geldiğimi de, başka bir sabah paylaşırım demiştim. Başka bir sabahı boş verin. Hazır konu tazeyken, bu konuyu da konuşup bitirelim.
Gerçek şu ki, Suadiye’den İstinye’ye gitmek, bu şehirde hiç de kolay bir iş değil. İstanbul’da yaşayan dostlarımız zaten bu konuyu çok iyi biliyorlar. Bu sabahki yazımızın amacı, bilhassa diğer şehirlerde yaşayan arkadaşlarımızın, dostlarımızın yarım günlüğüne de olsa bir İstanbul Masalı yaşamaları.


Daha önce de belirttiğim gibi, benim randevum saat 8.45’te idi. Saat 8.45’ten önce İstinye’de olmak için, saat 5.00’te yataktan kakmanız gerekiyor. Hazırlandın, çıktın; saat oldu 6.00. Benim, bir de kötü bir âdetim var; böyle bir yere, sakal tıraşı olmadan hayatta gitmem. Memur çocuğu olmanın etkileri herhalde…

İlk aşama, 500 metrelik bir yürüyüş yaparak Bağdat Caddesi’ne ulaşmak. Şansım yaver gitti, Cadde’ye varır varmaz, Kadıköy otobüsü geldi. Kadıköy otobüsüne bineceksin ama sonuna kadar gitmek yok. Söğütlüçeşme durağında inip, 250 metre kadar çamur içinde bir arsada yürüdükten sonra, metrobüse binmeniz gerekiyor.

Sabahın erken saatleri olduğu için metrobüste oturacak yer bulma şansınız çok yüksek ama oturamazsanız da üzülmeyin. Ayakta da kalsanız, 10 dakika içinde kendinizi Zincirlikuyu’da buluyorsunuz. Bu olayın bir de psikolojik boyutu var. Kilometrelerce uzamış, Boğaziçi Köprüsü kuyruğunun yanından gayet süratli bir şekilde geçmenin keyfi anlatılmaz, yaşanır. Benim gittiğim sabah kuyruğun ucu Fikirtepe’deydi.
Zincirlikuyu’ya varınca, “en azından karşıya geçtim” diye düşünerek kendinizi iyi hissetmeye başlıyorsunuz ama daha yolun yarısındasınız. Altgeçitten geçerek, metroya yürümeniz gerekiyor. Ben, bu altgeçidi çok fazla kullanıyorum ve yapılmış en iyi yatırımlardan biri olarak görüyorum. Her kim yaptıysa ve yaptırdıysa, Allah hepsinden razı olsun.
Altgeçitte, 500 metrelik kısa bir yürüyüşten sonra, metro durağına ulaştım. Bu aşamada yapılması gereken, metroya binerek İTÜ durağına gitmek olacaktır. Çok iyi hatırlamıyorum ama yanılmıyorsam bu da 5 istasyonluk bir seyahat.

Benim orijinal planımda, bu aşamadan sonrasını taksi ile gitmek vardı fakat caddeye çıkar çıkmaz karşımda bir otobüs durdu. “Amerikan Konsolosluğu’na yakın bir yerlerden geçiyor musunuz?” diye hemen şoför amcaya sordum. Sokağın köşesinden geçtiğini öğrenince de hemen biniverdim.

Köşe de in, birazcık daha yürü ve karşında Amerikan Konsolosluğu. Ferhat, dağları delmiş. Cesareti varsa gelsin de Suadiye’den İstinye’ye gitsin. Saat 7.50. Demek oluyor ki; benim randevu saatime daha 55 dakika var.
Yolun karşısındaki kafelerde çay içmek de, bu sürecin bir parçası. Orada çay içmeyene, vize de vermiyorlar, pasaport da. Zaten başka bekleyebileceğiniz bir yer de yok. Kelimenin her anlamıyla tam bir dağ başından söz ediyoruz…
Sıkı güvenlik aramalarını geçip, içeri girdikten sonra benim işim yarım saat sürdü. İşi hallettik, dışarı çıktık ama şimdi aynı yolu geri gitmem gerekiyor.

Dönerken, gidişteki kadar şanslı değildim. Ne otobüs geldi, ne de taksi. Geçen taksilerin de hepsi dolu geçiyordu. Neyse, sonunda bir taksi geldi ve iki genç çocuktan daha atik davranarak (onlar uykulu gözlerle etrafa bakıyorlardı), attım kendimi taksinin içine.

Lafı uzatmayayım, yine aynı yolu takip ederek eve vardığımda saat 12.00 olmak üzereydi. Şimdi basit bir aritmetik yapalım. 6’da evden çıkıp, 12’de döndüğüme göre bu iş toplamda kaç saat sürmüştür? Doğru bildiniz, tam 6 saat. Yarım saatlik bir iş için harcanan, 6 saat.
Bu sabah konsolosluktan söz ettik ama Levent, Maslak civarındaki işleriniz için de durum çok farklı değil. Anadolu Yakası’nda yaşayan birinin o civarlarda 1 saatlik bir toplantıya gitmesi için; bizim sık sık yaptığımız gibi, en az 5-6 saat harcaması gerekiyor.

Simdi diyebilirsiniz ki; neden baştan taksiye binip gitmedin. Yollar ve köprüler o kadar kalabalık ki, daha çabuk gitmek mümkün olmazdı. Muhtemelen de daha uzun sürerdi.
Bir İstanbul Masalı, dediğime bakmayın, aslında bu gerçek bir İstanbul hikâyesi. İstanbullunun yollarda tükenen hayatının, yarım günlük bir yansıması. Hepimizin; 1 saat için, 6 saat harcamamız gerektiğini bildiği bir yaşam şekli…

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

5 Nisan 2015 Pazar

Söyleyecek Bir Sözüm Yok...

Günaydın dostlar.

Gerçekten söyleyecek bir sözüm yok.
Ben çok iyi bir Fenerbahçeliyim ama spor ile diğer konuları ayırabilecek kadar da akıllı bir insanım ama sen kardeşim fanatikliği gözünü döndürmüş, bu uğurda ne yapacağını şaşırmış bir insansın. O yüzden sana söyleyecek bir sözüm yok.


Ben, Fenerbahçe sevgisi ile arkadaş, eş, dost, kısaca insan sevgisini ayırabilecek bir insanım. İkisinin birbirleri ile ters orantılı olmadıklarını biliyorum ama sen kardeşim içindeki nefret katsayısı tavan yapmış ve kininden başka hiçbir şeyi göremeyen bir insansın. Bu uğurda bir otobüs dolusu insanı ortadan kaldırmayı bile düşünebiliyorsun. O yüzden sana söyleyecek bir sözüm yok.

Benim en sevdiğim insanlar, hatta kardeşim gibi sevdiğim insanların birçoğu Galatasaraylı, Trabzonsporlu, Beşiktaşlıdır. Gerektiğinde renklerin fanatikliğine saplanmadan oturur bu takımların hepsini eleştiririz. Kimse de “Sen benim takımım hakkında nasıl böyle konuşabiliyorsun?” demez. Medeniyet ve insanlık da bunu gerektirir ama sen kardeşim bunu anlayamayacak kadar gözü dönmüş, tuttuğu takımın renklerinden başka gurur duyabileceği hiçbir parametresi olmayan bir insansın. Sana ne söylersem söyleyeyim boşa gideceğini biliyorum. O yüzden sana söyleyecek bir sözüm yok.

Diyelim ki, şoförü vurdun, otobüs dereye yuvarlandı ve bütün takımı yok ettin. Ne geçti eline? Ondan sonra da bir şeyler yapmanın gururuyla evine gidip mışıl mışıl uyuyacak mısın? Bu kadar insanın günahını kalbinde nasıl taşıyacaksın? Babalarının yolunu bekleyen miniklerin gözyaşları birer asit damlası gibi tek tek içine damlamayacak mı? Bu işin bir de öbür tarafı yok mu? Nasıl vereceksin bunun hesabını? Bunları yazıyorum ama bir yandan da koca kafana bu lafların girmeyeceğini de biliyorum. O yüzden sana söyleyecek bir sözüm yok.

Hepimizin bildiği gibi bu topraklar üzerine vazife çıkarmaya meraklı insanların cirit attığı mekânlardır. Sen kendi menfaatlerin için ortamı gerersin, gider bir tanesi senin sözlerinden üzerine vazife çıkarır. İster kulüp başkanı olsun, ister siyasetçi olsun toplum önünde olan ve her gün ekranlara çıkan insanların ağızlarından çıkan sözlere çok dikkat etmesi gerekiyor.

Ortamı germenin yaratacağı kısa vadeli kazançlar, uzun vade de toplumları felakete sürükler. Her gün konuşanlar hassas düşünmüyorsa, o zaman biz dikkatli olalım.
Benim gibi düşünmüyor diye bir otobüs dolusu insanı öldürmeye kalkmak varabileceğimiz son noktadır. Umarım bu son noktada kendimize bir ders çıkarmayı başarabiliriz.

Dün akşam sağda solda gördüğüm bir takım tweetleri insanlık dâhilinde bir takım parametrelerle izah edebilmek çok zor. Halen bu işin bir Fenerbahçe işi olmadığını anlamamakta ısrar ediyoruz. Bu düşünce içinde devam edenler, sizlere söyleyebileceğim hiçbir sözüm yok.

Fenerbahçe takımı dün akşam yok olsaydı, ülke güllük gülistanlık olacaktı diye düşünmek nasıl bir ruh halinin ürünüdür, ben izah edemiyorum. Yarın aynı durum karşıt görüşlü bir siyasi partinin elemanlarının da başına gelebilir. Kendin gibi düşünmeyenleri yok etme ruh hali, çok tehlikeli bir gelişmedir.
Hepimizin aklımız başımıza alıp, ortamı germekten vazgeçmemiz gerekiyor…

Bu saldırının nasıl bir amaç için yapıldığını bilmiyorum ama sebebi her ne olursa olsun benim artık bu konuda söyleyecek sözüm yok…
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

18 Şubat 2015 Çarşamba

Birileri Beni Yanıltsın...

Günaydın dostlar...

Gerçekten de yanılmayı çok istiyorum. Bir kere de birileri çıksın ve beni yanıltacak bir şeyler yapsın. Ben de buradan bir sabah yazayım, ne kadar yanlış düşünüyormuşum diye ama hiçbir zaman olmuyor. Üzülerek her seferinde, işlerin benim tahmin ettiğim doğrultuda ilerlediğini görüyorum.

Berkin, Ali İsmail, Ethem ve diğerleri, hepsi yüreğimizi derinden yaraladı ama Özgecan’ın başına gelenler bizleri bambaşka bir boyuta sürükledi. Ortada hiçbir şey yokken, masum bir çocuğun başına gelenler, ülkede son yıllarda hiç görülmemiş boyutta bir birleşme ve bir ayağa kalkışa neden oldu.
 
Acımız kalbimizde, elimizden gelen her eylemi yaptık, her yorumu yazdık, her çabayı gösterdik ama rüzgâr dindiği zaman hepimiz yine kendi yolumuza gideceğiz ve ne yazık ki melek yüzlü Özgecan da diğerleri gibi tarihin tozlu sayfalarındaki unutulanlar bölümündeki yerini alacak. Hepimiz yolumuza gittiğimizde,  ailesi dertleri ve üzüntüleri ile baş başa kalacak.
"Devlet cezaları arttırsın", "Devlet bizi korusun" gibi söylemler doğru olmakla beraber, çok etkili olacağını düşünmüyorum. Tabi ki cezalar mümkün olduğu kadar caydırıcı olsun ama cezaları arttırmak bir çözüm olmuyor.

Ben şahsen idam cezasını geri getirmenin bu tip konulara en ufak bir katkısı olacağını düşünmüyorum. Unutmayın ki eskiden bu ülkede idam cezası vardı ve birine tecavüz ettiği için asılan birini hiç duymadık.

Hepimiz üzüntülüyüz, hepimiz çok sinirliyiz kabul ediyorum ama ceza önerileri ile gelirken, zaten pamuk ipliğine bağlı olarak giden hukuk devleti olma özelliğimizi de kaybetmememiz gerekiyor.

Arkadaşlar, şu anda da cezalar az değil. Böyle bir suçtan dolayı her türlü indirime rağmen yine de en az 10-15 sene hapis cezası alacağını düşünüyorum. Az bir süre değil ama adam gözü döndüğü zaman, bu kadar yıl hapiste yatacağını aklına bile getirmiyor. Bırakın 15 yılı ve hapiste olmayı, 15 gün hiç dışarı çıkmadan evde oturmayı deneyin. Kolay olmadığını göreceksiniz.

Konu; ne cezalar, ne de eğitim. Konu, bizim bu konudaki hiç bitmeyen açlığımız. Belki de bunu bir marifetmiş gibi düşünmemizi sağlayan yetiştirilme tarzımız.
Kim ne derse desin ama bizim bu konuda inanılmaz bir açlığımız var. Görevim icabı birçok Ortadoğu, Afrika ve Asya ülkesine gittim ve inanın onların bile birçoğu bu konuda bizden çok daha iyi durumdalar.

Kadıncağız barış elçisi olmak için bir eylem yapıyor. Niyeti Suriye’ye gitmek ama hiçbir zaman oraya ulaşamıyor. Bütün Avrupa’yı geçen kadın, bizim ülkemizde Gebze’den ileri gidemiyor. Hemen tecavüz, hemen ölüm… Bu konuda dünyanın en aç ülkelerinden biriyiz.
Ablası çıkma teklifini kabul etmedi diye, onu üzmek için adam gidiyor 6 yaşındaki Gizemi öldürüyor. Serpiller, Münevverler, Amerikalı turistler ve daha niceleri… Turizmden büyük gelir bekleyen bir ülke olarak, gelen her turisti orospu gibi görmek, amaçlarımıza çok uygun bir davranış! Böyle gördüğümüz için de, karşılık vermezse bozulup öldürüyoruz…

Burası, otobüste milletin sağına soluna değmeyi matah bir şey zanneden ve bundan garip bir haz duyan insanların ülkesi. Sırf bu işleri yapabilmek için her kış Taksim’e gidip milleti taciz ediyoruz. Soğuk bir havada, bir kış gecesinde dokundun da ne oldu? Bütün cinsel ihtiyaçların karşılandı mı? Kimse kızmasın, biz bu konuda çok aç bir toplumuz… Mayamız böyle…
Kim bilir belki de ülkece psikolojik yardım almamız gerekiyordur. Burada sorun minibüs şoförü veya bir başka çalışan grubu değil. Sorun bizim biraz açık giyinmiş birini gördüğümüzde beynimizin kaynamasında ve hemen kendimizi, böyle giyindiyse aranıyordur, fikrine inandırmamızda.

Açıkçası ben devletimizin bu konuda hiçbir şey yapabileceğini zannetmiyorum. Kimse 77 milyon insanı her gün, her dakika koruyamaz. Yaşananlar bizim mayamızın bir gerçeği. Aklımızın çoğu hep bu konularda…

Ne yapacağız o zaman? Mümkün olduğu kadar daha akıllı ve uyanık olmaya çalışacağız. Hepimizin etrafımızdan haberi olması ve sokaktaki insanları kendi kızımız, kendi oğlumuz, kendi akrabamız gibi düşünmesi gerekiyor. Fabrika ayarlarına geri dönüp, ayrımcılık yapmadan uyanık bir toplum olmaya çalışacağız.

Bir akşam Kadıköy’de bir yemeğe katılmak için caddeye indim ve tam o sırada gelen bomboş bir iki katlı otobüse biniverdim. Üst katta birileri var mıydı bilmiyorum ama alt katta kimse yoktu. 2 durak sonra 17-18 yaşlarında bir kızcağız bindi ve etrafa bir bakınıp geldi benim yanımdaki koridorun öbür tarafındaki koltuklara oturdu.
Hiç tanımadığı bir amcanın yakınına oturmak ona daha güvenli geldi. Kızcağız o an öyle hissetti. Biri bana bir şey yapmaya kalkarsa, bu amca beni korur diye düşündü. Gerçekten de korurdu. Amcayı ben de iyi tanıyorum, o amca orada olduğu müddetçe kimse o kızcağıza bir şey yapamazdı…

Uyanık olmamız şart arkadaşlar. Çarşıda, pazarda, vasıtalarda, orada, burada lütfen etrafınızda olup bitenlere karşı gözlemci olun. Yolda yürürken (bilhassa akşam saatlerinde) ben her zaman yanımda, önümde yürüyenlere bakarım. Örnek olarak, önümde küçük bir çocuk yürüyorsa muhakkak gözüm onun üstündedir. Biri yanına mı yaklaşıyor, rahatsız mı ediyor, bir şey mi diyor uzaktan her zaman izlerim.
Gidin de yerli yersiz her türlü kavgaya karışın demiyorum ama bilhassa başına bir şey gelme ihtimali daha yüksek olan insanlara karşı daha hassas, daha koruyucu olmamız lazım. Fazla bir şey yapmanıza da gerek yok. Defalarca yaşadım, bazen sizin oradaki varlığınız bile kötü niyetli insanlara karşı caydırıcı olabiliyor.

Unutmayın biz çoğunluktayız. Minibüsçüsü de, otobüsçüsü de hepsi son derece düzgün insanlar. Tabi ki her yerde olduğu gibi onların arasında da manyaklar yetişiyor ama biz akıllı ve etrafımızdan haberdar olarak yaşarsak bu manyaklara pas yapacak alan bırakmayız.
Bu tip şiddetin büyük bir bölümünün evlerde yaşandığını biliyorum ve o konuda açıkçası ne yapabiliriz bilmiyorum ama en azından sokakta daha bilinçli davranabiliriz.

Oyun taktiğimiz bütün sahadan haberdar olarak karşı tarafa boş alanlar bırakmamak… Sokakta senin önünde kaldırımda yürüyen çocuğunda aynen senin çocuğun gibi evde bekleyen annesi, babası, kardeşleri, arkadaşları var. O dakikada, o sokakta, o akşam o çocuk senin sorumluğunda… Gözünü ayırma...

Sağlıklı kalın, mutlu kalın...

29 Ağustos 2014 Cuma

Ceviz Yiyen Kargalar...

Günaydın dostlar...

Avrupa yakasındaki bir takım işlerimden dolayı, dün İstanbul’da binmediğim toplu taşıma aracı kalmadı. Bu metro sistemini biraz daha geliştirirlerse epeyce kullanışlı bir hale gelecek ama bu işler için çok geç kalındığı da bir gerçek. Bu gelişmelerin finansmanı, bundan sonra eskisi kadar kolay yapılabilir mi o da ayrı bir konu…

Öğlene doğru Kadıköy’e gitmek üzere otobüse bindim ve oturacak yer de bulunca ne yalan söyleyeyim mutlu da oldum. Bazen mutlu olmak bu kadar basit bir konudur. Bir durak sonra 65 yaşlarında şortlu, atletli ve kösele ayakkabılı ve çoraplı bir amca bindi ve langırt diye geldi benim yanıma oturdu. Kabahat bende diye düşünüyorum. Bir şekilde çekiyorum her halde.
 
Amca geldi gelmesine de, bir insan saat 11.45'de bu kadar mı sarımsak kokabilir? Otobüse binmeden evvel bu saatte bu adam ne yemiş olabilir? Sarımsaklı sandviç yedi herhalde, başka bir ihtimal yok.
Bir müddet sonra bizim sarımsak meraklısı amca kargalara taktı. Yeşilliğin üzerinde duran kargaları görünce, "biliyor musun bunları buraya belediye salıyor" dedi. Hoppala… Boş gözlerle baktım adamın suratına ama cevap bile vermedim. Tamam, her şeyden belediyeyi suçluyoruz ama onun da bir sınırı var. Bu konu, Üsküdar’da denizle karanın birleşmesinden farklı bir konu diye düşünüyorum.

Amca konuşmaya kararlı, ben de konuşmamaya. Keyfim yerinde oldu mu, her türlü lafı edip, her türlü espriyi yapabilirim ama canım istemedi mi de bir kelime bile konuşmam… Sarımsak meraklısı amca ile de ilk dakikadan itibaren yıldızımız barışmadı.

İki durak sonra amca yine döküldü. “Belediye bütün bu kargaları çuvallara doldurup götürüp Yunanistan’a bırakmalı” dedi. Gülmemek için zor tuttum kendimi. Bizim yanımızda duran gençler gülmekten altlarına ettiler.

Çocuklara da eğlence çıktı ya, bir tanesi “amca öyle diyorsun da kargalar gidince onların yerine ne koyacaklar” diye adamı tahrik etti. Amca da “tabi ki keklik” diye cevap verdi. Amca öyle bir eda ile cevap veriyor ki, bakışlarında bunun cevabını zaten her kafası çalışan insan bilir iması var…

Çocuk, “Keklik mi?” deyince, “tabi ki keklik oğlum, olsa şimdi burada keklikler biti, pireyi, keneyi, akrebi hepsini yerdi” diye cevap verdi.  Sıcaktan zaten bunalmışım, yine boş boş baktım adama.
Amcanın derdi bitmiyor. Bir müddet sonrada, “bu çam ağaçları da yanlış” diye söylenmeye başladı. Bir bu eksikti. “ Çam ağacı dünyanın en çirkin ağacıdır, hiçbir işe de yaramaz” diye devam etti. Bence de gayet güzel. Amca ile ağaç zevklerimiz uymuyor.
Soran olmadı ama “buralara ceviz ağacı dikeceksin” gibi bir yorum geleceğini bütün otobüs bekliyordu. Çocuklardan biri, “Ceviz ağacı mı?” deyince, “tabi ki ceviz ağacı, Ukrayna’da bütün sokaklarda ceviz ağacı var” diye cevap verdi. Böylece de amcanın Ukrayna’da bulunduğunu öğrenmiş olduk.

“Senin keklikler yemesin sonra cevizleri” diye kafa buldu çocuğun biri. Amca da sinirli bir sesle “yemez onlar, o hain kargalar yer” diye bağırdı. Görülüyor ki amca ile kargalar arasında eski bir kan davası var ama amca otobüste yandaş toplayamadı.

Kavgalar ceviz yer mi veya Ukrayna’da gerçekten ceviz ağaçları var mı, iki konuda da hiçbir fikrim yok ama amcanın Ukrayna konusunda gayet mutlu olduğu kesin. Nasıl mutlu ayrıldıysa, ülkenin ağaçlarına bile bayılıyor.
Sevgili amcam bu şehirde Ukrayna’da ki kadar mutlu olamıyorsa, belediye kargaları kekliklerle değiştirmiyorsa ve ceviz ağaçları dikilmiyorsa neden vergi veriyor ki?

Sağlıklı kalın, mutlu kalın...

7 Mayıs 2014 Çarşamba

Otel İşini Muhittin Halletti...

Günaydın dostlar…

Ankara’da, çocukluğumuzun geçtiği yıllarda, sevgili ilkokul arkadaşım Muhittin de ben de çok koyu Fenerbahçeliydik. Halen de öyleyiz. İşin kötü tarafı, o yıllarda Ankara’ya Fenerbahçe ya yılda bir kere gelir ya da hiç gelmezdi. Fenerbahçe maçı seyretmek, bizim için her zaman içimizde kalan bir özlemdi. Neden mi gelmezdi? Ankara’nın Süper Lig’de bir tane bile takımı yoktu da ondan. Hatta o zamanlar adı da Süper Lig değil, Birinci Lig’di.

Sevgili gençler, akıllı telefonların ve internetin olmadığı günlerden söz ediyorum. Gözünüzde canlandırabiliyor musunuz? Futbol tabletlerde değil sokaklarda oynanıyordu. Hepimiz kendimizi bir takımın yıldızı zannederek oynardık. Ben her maçta Fenerbahçeli Ogün olurdum.



Sivri zekalı arkadaşım Muhittin, “Oğlum Fener gelmiyorsa, bu hafta sonu biz gidelim” diyerek ilk fitili ateşledi. Muhittin harika bir öneri yaptı ama daha yaşımız çok küçük ve izin alabilmek imkânsız gibi bir şey. En fazla 15 yaşındayız (daha da küçük olabiliriz) ama içimizdeki Fener sevgisi o kadar büyük ki, plan bir anda aklımıza yattı.

Muhittin her şeyi düşünmüş; cuma akşamı otobüsle gideceğiz, cumartesi İstanbul’da gezip akşamına İnönü’de maça gideceğiz, akşam aile dostlarının otelinde kalacağız, pazar öğlen gibi de otobüse binip döneceğiz. Ne yalan söyleyeyim plan benim de aklıma yattı. Adam her detayı düşünmüş. Babamın seyahatte olması da çok güzel bir tesadüf olarak iyi denk gelmişti.  Bir tek annemi kandırmak kalmıştı ki, onu da bir şekilde hallederiz.

Limitli bir para ve çok zor koparılmış bir izinle cuma akşamı evden çıktık. Otobüs gece yarısı olduğu için, ilk durağımız Sakarya’daki birahanelerdi. Patates tava, sosisli, bira derken otobüs saatini ettik. İyi geçen bir yolculuktan sonra, otobüs bizi şu anda hiç ama hiç hatırlamadığım, Avrupa Yakası'nda bir semtte, sabah saat 6.00 gibi bıraktı. Sabahın altısında hiç bilmediğimiz bir semtte, sokakta bir birimize bakarken, gözümüze ilişen ilk kahveye girdik. Adam daha çayı bile yapmamıştı. Ne işiniz var buralarda deyince, bizim Muhittin “Ankara’dan maça geldik” deyiverdi. Bu cümlenin tercümesi, “Biz yol, iz bilmez, Ankara’dan gelmiş, her türlü tehlikeye açık, iki şaşkın ördeğiz demek”. Adamcağız da, “Daha erken, maça daha çok var, ayrıca İnönü Stadı buraya çok uzak dedi” Doğru söylüyordu, daha 13-14 saat kadar bir zaman vardı. Biz biraz erken geldik galiba.

Çayları içtikten sonra, amcanın tarifiyle bir yerlerden otobüse binip sonunda bir şekilde Taksim’e ulaştığımızı hatırlıyorum. Şimdiki zaman olsa onu da yapamazdık, toplu taşıma kartı filan gerekirdi. Fazla paramız da olmadığı için simitle, sandviçle karnımızı doyurmaya çalıştık. Bütün gün orada burada yürümekten, çok yorulduğumuzu ve sonunda daha maça üç saat filan varken İnönü Stadı’nın yanına geldiğimizi çok iyi hatırlıyorum. Biletler alındı, kale arkasında maç seyredildi ve Fenerbahçe maçı 3-1 kazandı. Cemil Turan, Alpaslan Eratlı, gibi oyuncuların oynadığı dönemler.

Hava çok soğuk değil ama oldukça serin. Zaten kale arkasında da soğuk taşın üzerinde seyrettik maçı. Bırakın koltuğu, taşın üzerinde tahta bile yoktu. Epeyce üşümüş bir vaziyette maçtan çıktıktan sonra, uzun bir müddet yürüyüp bir vapura bindik. Her şeyi bilen ve düşünen Muhittin, biletleri aldı, bindik vapura gidiyoruz.

Kadıköy tarafına geçtiğimizi düşündüğüm için vapur seyahatinin detayları ile çok da ilgilenmedim. Sonuçta Kadıköy denilen yer bizim mahalle sayılır. Vapur gitti gitti ve Marmara’nın karanlığında kayboldu. Oğlum Muhittin “Bu vapur nereye gidiyor ulan?” dediğimde “Ağabey, Anadolu Yakası’nda, Yalova diye bir yerdeymiş bu otel” dedi. Yalova’mı? Muhittin, Allah senin belanı vermesin. Ben de kendi kendime “Karşıya geçmek bu kadar uzun sürmüyordu, bu akşam amma da uzun sürdü” diye saf saf düşünüyordum.

Vapur gitti de gitti ve içindeki çok az yolcuyla gecenin bir yarısı Yalova’ya vardı. Etrafta kimseler yok, sokaklar sakin. Elimizdeki otel adresini birilerine gösterdik ve adam "Bu otel Yalova’da değil, Çınarcık yolunda bir yerde" gibi bir şey söyledi. Çınarcık mı? O da nereden çıktı şimdi? Nasıl gideceğiz Çınarcık’a? Bindik minibüse, gösterdik adresi, amca da “Ben sizi yolun başında indiririm, oradan da yürürsünüz” dedi. Muhittin, Allah senin belanı vermesin.

Sonunda otele varıldı. Bizim Muhittin’in oteli, 6-7 odalı bir köy evi. Sakın aklınıza butik otel filan gelmesin. Butik değil, hatta otel bile değil. Her an yıkılacakmış gibi duran, ahşap bir köy evi. İşin garibi adam bizim Muhittin’i pek de tanımadı. Gecenin o saatinde bizle uğraşmamak için tanımış gibi yaptı.

Sobalı, iki yataklı bir odaya girdik. Odanın içinin buzhaneden pek bir farkı yoktu. Yerde elmalar filan duruyordu. Buzdolabı olarak kullanıyorlardı herhalde. Her şeyi bilen Muhittin, “Ben sobayı yakayım” dedi ama pek de becerebilecek gibi durmuyordu. “Bırak ulan bırak, zehirleniriz şimdi burada” diye iyi ki de çıkışmışım. Kazağımızla pantolonumuzla, odadaki bütün yorganları da  (yerde bir takım yorganlar duruyordu) üzerimize örterek 3-4 saat kadar uyuyabildik ve yine sabah namazı okunmadan, daha evin sahipleri uyanmadan yola koyulduk.

Sapaktan minibüs, Yalova’dan vapur derken, başladığımız noktaya geri döndük. Ankara yolunda gözlerimiz kapanırken, bir Fenerbahçe maçı için bu kadar eziyete değer miydi diye düşündüm.

Kendi cevabımı yine kendim verdim. Fenerbahçe maçı her şeye değer. Çok seviyorsan; uzun yolları da aşarsın, karşına çıkacak diğer zorlukları da.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

2 Mayıs 2014 Cuma

Ankara'ya Gidebilme Çabası

Günaydın Dostlar,

Bu sabah ilk defa yağmurlu bir Ankara sabahından yazıyorum sizlere. Hava son derece karanlık ve yağmur, rüzgar, soğuk ne isterseniz var. Hemen moralinizi bozmayın, her şeye rağmen Ata'm Anıttepe’de uzaklarda pırıl pırıl parlıyor. Yazımı yazarken göz ucundan birbirimizi görebiliyoruz. Hepinizi çok öpüyor ve sizinleyim, diyor.

Madem Ankara sabahından yazıyorum, birazcık da dün buraya nasıl geldiğimden söz etmezsem olmaz. Daha doğrusu nasıl gelebildiğimden söz etmezsem olmaz. E-5 karayolunda yürüyen binlerce işçi kardeşimiz yolu geçilemez bir hale getirdiği için zar zor bir şekilde Harem Otogarı'na varabildim. Otobüs bu yoldan geçip de nasıl gelecek diye düşünürken neyse ki yirmi dakika gecikme ile bir şekilde yan sokaklardan geldi. Öyle bir sabah için bence hiç de fena değildi.

Otobüsü
beklerken, bastonlarına tutunmuş sevimli amca ve teyze karşımda duruyordu. Yaşları en az 90 ve kim kimi taşıyor belli değil. Otobüs gelince de en ön sıradaki yerlerini aldılar. Ben de 9 numaradaki yerimi aldım ama bir de etrafa baktım ki içerideki yaş ortalaması doksanın üzerinde. Averajı da ben, benim yan sıramda oturan teyze ve 10 yaşlarındaki oğlu düşürüyor. Biz de olmasak yaş ortalaması kesin yüzün üzerinde olacak.
Otogardan çıktıktan sonra, daha yüz metre gitmeden otobüsün biri üstümüze çıkıyordu. Bizim amca son anda sağa kırarak daha ilk dakikada olabilecek bir kazayı önledi. Bizim ön sıradaki bastonlu amca “Aferin oğlum, çok güzel kurtardın.” dedi. Şoför amca da “Sağ olun.” diye cevap verdi. Biraz daha gittik, bu sefer de bastonlu amca “Ne biçim üstümüze geldi, değil mi?” diye şoföre yine laf attı. Adamcağız da evet, diye geçiştirmeye çalışıyor ama ne mümkün. Amca sürekli olarak ortaya laf atıyor. En sonunda “Amcacım bizim araç kulanırken konuşmamız yasak.” deyince, bizim amca da “Çok haklısın, sen işine bak.” dedi de şoför yakayı kurtardı.
Averaj yaş durumu doksanının üzerinde, hepsi üşüyor, içerisi oldu bir hamam. Üzerimde çıkarabileceğim ne varsa son limitlere kadar çıkardım ama yetmedi. Hatta limitleri zorladım bile denebilir. Muavine “Şunu biraz kısamaz mıyız?” diye sorduğumda "Yok ağabey, hepsi üşüyor, daha da açmamı istiyorlar da, ben açmıyorum." diye bir cevap aldım. Yapacak bir şey yok, keşke yün donumu giymeseydim.

Bu arada yan sırada oğlu ile beraber oturan teyzem telefonda biri ile konuşuyor ve “Her şey değişmiş, vallahi iki saate Bolu’ya geliverdi.” diyor. Sevgili teyzemin haberi olmasa da bu değişiklik olalı 26 yıl filan oldu.
Bir değişiklik de yeme içme konusunda olmuş. Varan otobüsü maşallah ada vapuruna dönmüş. Millet çıkardı yumurtaları, puf böreklerini, zeytinyağlı yaprak sarmaları, ekmek arası köfteleri ve yemeğe başladı. Müşteriler eski günlerden olunca adetler de eski günlerden oluyor herhalde. Bir patlıcan kızartmadıkları kaldı.

Yarım saatlik molada aşağıya inebilmemiz zaten on beş dakika sürdü. Neyse bir şekilde indik, bir şeyler yedik, tam otobüse geri bineceğimiz sırada bizim bastonlu çift dükkanlara doğru yürümeye başladı. Şoför, muavine “Hasan bunlar nereye gidiyor, kalkıyoruz şimdi.” dedi ve muavin soluğu bizim amcanın yanında aldı. Amcam hiç istifini bozmadan “GS dükkanına gidiyoruz.” dedi. Güzel düşünmüşler ama dükkan plazanın en sonunda, gidip gelmeleri imkansız. Muavin “Amca siz oraya iki saatte gidip dönemezsiniz, siz gelene kadar biz Ankara’ya varmış oluruz.” gibi kendince politik bir yorum yaptı. “Ne alacaksanız ben alıp getireyim.” deyince amca da “Bir şey alacağımız yok, bakmaya gidiyorduk.” diye cevap verdi.
Mola sonrası muavin hemen çay veya kahve istemisiniz, diye geliyor. Teyzenin 10 yaşındaki  çocuğu da muavine “Şu anda değil, ben isteyince seni çağırırım.” diye cevap verince muavini bir gülme tuttu. Velet kendini Strada’da zannediyor.

Bu arada otobüsteki ekranda da “Kaynanan Gelin Seda’ya Gelin” programı var. Seda “Kaynana, gelininin oğlundan habersiz bir sürü alışveriş yaptığını öğrenirse oğluna yetiştirir mi?” diye bir soru soruyor. Ben hemen cevabı vereyim, anında yetiştirir.
Ankara gişelerden geçtikten sonra, şoför amca radyoyu açtı ve telefon zili gibi bir müzik çalmaya başladı. Benim bastonlu amca, şoförün arkasında oturan 100 yaşındaki amcaya döndü ve “Telefonun çalıyor, baksana.” dedi. Amca da “O telefon değil, radyo.” diye cevap verdi ve arkaya bana doğru dönüp bunak, dedi. Bastonlu iyi ki duymadı.

İstanbul’dan yirmi dakika geç kalkan huzur evi servisi, elli dakika geç bir şekilde Ankara’ya vardı. Yollar bomboştu, herhangi başka bir gecikme de olmadı. Otuz dakikayı nerede kaybettik, ben de anlamadım. Otobüsün hızı yolcuların kan dolaşım hızına ayak uydurdu diye düşünüyorum.
Şimdi gitmem lazım, kardeşim Kafes Fırın’a kahvaltıya götürecek de.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın...

11 Nisan 2014 Cuma

Boğaziçi Ekspresi

Günaydın Dostlar,

Sabahın sessizliğinde evin yanıdan geçen trenler; bana çocukluğumuzdaki tren yolculuklarını, İstanbul’a gelişlerimizi hatırlattı. Arabayla da gelsen trenle de gelsen Ankara’dan İstanbul’a gelmek genellikle bütün bir günü alırdı. Yolların çok kötü, otobüslerin yollardan da kötü olduğu yıllardan söz ediyoruz. Günlerin uzun olduğu yaz aylarında bile tren çoğu zaman hava kararmadan Haydarpaşa’ya varamazdı.


Genelde, aile treni olarak adlandırılan Boğaziçi Ekspresi tercih edilirdi. Boğaziçi Ekspresi'nin iki tane sevimsiz tarafı vardı. Birincisi renkleri, ikincisi de ne zaman varacağının belli olmaması. Normal varış saati akşam 17.00 – 18.00 olmasına rağmen hiçbir zaman o saate varamazdı. Vardığı bir gün olmuşsa da kesin o gün bir mucize olmuştur. Akşam 24.00 gibi geldiği de çok olmuştur.

Aynı trenle zaman zaman dedemler de Ankara’ya gelirdi. Akşam saat 18.00 gibi istasyona gidip, oradaki görevlilerden "Tren akşam 23.00 gibi gelecek." lafını duyup eve geri döndüğümüz zamanları çok iyi hatırlarım. O zamanlar sadece tek bir hat var. Giden tren de gelen tren de aynı yoldan gidiyor. Sürekli olarak istasyonlarda karşıdan gelen treni bekleme durumları vardı. Küçük gecikmeler eklene eklene büyük gecikmelere neden olurdu.

Yol uzun olduğu ve de ne zaman biteceği belli olmadığı için sabah bütün gazeteler, mecmualar, sandviçler, çikolatalar vs. alınır ve trene öyle binilirdi. O zamanlar tren yavaş yavaş hareket etmeye başladığında geçirmeye gelenlerin de bir müddet trenle yürümesi durumları vardı. Hem yürür hem el sallarlardı.

Her durduğu istasyonda trenin içine girmeyen satıcı da kalmaz ama biz onlardan genelde pek bir şey almazdık. Sadece İzmit’te durduğunda pişmaniye alırdık. Değirmendere fındıklarının neden bizim Giresun fındıklarına benzemediğini merak ederdik ama kendi fındıklarımıza ihanet etmemek için onlara da yüz vermezdik. Yemek trende kumanya alınarak yenilirdi. Bunu da bileti alırken almak lazım yoksa bulamazsın. Trene belli sayıda yüklenirdi kumanyalar. İnsanların bir çoğu da yemeklerini evden hazırlayıp getirirdi. Trende bir yemekli vagon da vardı ama babam hep çok yoğun veya seyahatte olduğundan dolayı hiçbir zaman bizle gelemediği için ve de dolayısıyla başımızda bir erkek olmadığı için biz oraya hiç gidemezdik. Yemekli vagonda yemek yiyebilmek için bir büyük erkek şartı vardı herhalde o günlerde.

Kumanyada muhakkak ve muhakkak çikolatalı muhallebi gibi bir şey olurdu ve ben onu yemeyeceğim diye tuttururdum. Çikolatayı çok sevdiğim halde çikolatalı hiçbir şeyi de sevmezdim. Şimdi bu tip şeyleri yemesem daha iyi gibi bir durum söz konusu olduğu için artık hepsini yiyorum.

Tren Eskişehir’e vardığında şöyle bir aşağıya inip en son tren yavaş yavaş hareketlendiğinde trene binmek adettendi. Neden yapardık bunu, ben de bilmiyorum. O zamanlar bu davranış çok havalı gelirdi bize. Bilecik’te de karşıdan gelen Boğaziçi Ekspresi beklenirdi. Buluşmadan sonra Ankara yönüne giden treni bir sonraki istasyona kadar bir adet kömürlü lokomotif iterdi. Hafif bir rampa olduğu için tren arkasından itilmeden o rampayı çıkamazdı. Ayrıca bu trenler şimdiki gibi şey kadar trenler değildi. Her biri en az on bir on iki vagon olurdu. Bayramda, seyranda trenlere vagon eklerlerdi; bu sefer de trenin uzunluğuna istasyonun platformu yetmezdi. En arka vagonlardaysan bavullarını eline alıp ineceğin istasyona gelmeden önce içeriden ileriye doğru yürümen gerekiyordu.

Her istasyonda çocuklar gelip “gazete” diye bağırırlardı. Trende herkesin yanında öküz gibi gazete olduğunu bildikleri için gazeteleri aşağıya atın diye bağırıp dururlardı. Benim saf anneciğim de bize “Bak siz evde kitaplarınızı okumuyorsunuz, çocukcağızlar gazete okuyabilmek için bağırıp duruyorlar.” derdi. Okumakla alakası olmadığını bunları toplayıp sattıklarını öğrendiğimizde ben 13 yaşındaydım.
Dört kişi gidip geldiğimize göre iki tane cam kenarı koltuğumuz olurdu ve istasyon binalarını gören taraftaki cam kenarı koltuk her zaman benimdi (bana da dedemden geçmiş herhalde) . Bunu iyi ayarlamak lazım yoksa tren durduğunda dağı, bayırı görürsün.
Sapanca göründüğünde yavaş yavaş güneş de alçalmaya başlamıştır. Sazlıkların arasından süzülüp Sapanca’nın sularında yok olan güneş ışıkları Marmara Bölgesi'ne girildiğinin ilk habercileridir. Deniz olmasa da artık bir çeşit su görülmüştür ve İstanbul’a az kalmıştır.

Trende bütün gün yediğin içtiğin bir şeyler varsa İzmit’ten sonra görevli bunların parasını toplamaya gelirdi. Bir yerlerde bir hesap tuttuklarını da hiç zannetmiyorum. Gelip “Bir hesabımız var mıydı efendim?” dediklerinde sen de üç çay, iki kola vs. derdin; parasını alıp giderlerdi.

Tarihi Haydarpaşa istasyonu artık yolun sonudur. Hava kararmadan varabildiysen ne mutlu sana. Rahmetli dede ve/veya dayım bizi karşılamaya gelirlerdi ve yolculuk biterdi. Her ne kadar raylar hiç bitmeyecekmiş gibi görünse de sonunda biterdi ve zevkli bir yolculuk olurdu. Sıkıldığımı hiç hatırlamıyorum.
Küçüklüğüne inmek lazım derler ya bugün dahi trenleri çok severim. Bu sevginin bitmek bilmeyen Boğaziçi Ekspresi yolculuklarıyla bir alakası olsa gerek diye düşünüyorum. Arkadaşlarım bilirler, Avrupa’ya gittiğimde toplantılar bittiğinde akşam yemeği öncesinde bir garda oturup elimde kahvemle veya şarabımla gelen giden trenleri izlemeyi çok severim. Her fırsat bulduğumda da yapardım.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın...