Karşılıklı Sevgi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Karşılıklı Sevgi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Ağustos 2019 Pazartesi

Darüşşafaka

Günaydın Dostlar,

Yıllar önceydi, küçük bir kız büyük bir sevgi ile koşup daha büyük bir sınıftaki ablasına sarıldı. Biraz üzgündü, biraz buruktu. Ablası da ona sarıldı ve büyük bir içtenlikle teselli etmeye çalıştı. Abla kardeş bir müddet öylece kaldılar.
Sarılmayı görmeliydiniz. Böyle bir ablalık yok, böyle bir sahip çıkma yok. Daha üst bir sınıfta okuyan kendi ablası zannetmiştim. Aralarında hiçbir bağ olmadığını duyunca çok duygulanmıştım ama daha sonra düşündüğümde aslında aralarında çok büyük bir bağ olduğunu anladım.
Onların aynı kandan, aynı candan çıkmaları gerekmiyordu; onlar Darüşşafakalıydı. Bu hiçbir yerde göremeyeceğimiz bambaşka bir bağlanma şekli, hatta bir yaşam şekli. Galatasaraylıları, Askeri Okulları, diğer okulları hepimiz bilmekle beraber; Darüşşafaka yaşam şeklinin, Darüşşafaka bağlılığının bambaşka bir şey olduğunu da biliyoruz.

Minicik bir kız dudakları düşmüş bir şekilde Darüşşafaka ablasına koşarken “O benim ablam değil.” diye düşünmüyor. Minik kalbinde o ablanın onu bağrına basacağını biliyor. “Yaşayan bilir.” derler ya, Darüşşafakalı olmayı da yaşayan bilir.

Öyle bir yuva ki burukluklarla, sıkıntılarla, üzüntülerle başlayan yolculuklar; hiç bilmedikleri, hiç tanımadıkları dostlar tarafından desteklenip büyük bir sevgi yumağı haline dönüşüyor.
Bu camiadan yolu geçmiş çok fazla arkadaşım, dostum var. Sevgili Bengi abla ve Taşkut ağabey de bu okulda yıllarca öğretmenlik yaptılar. Bütün dostlarımda gördüğüm hep aynı bağlılık. Birisi için “O da Darüşşafakalıymış.” dediğiniz zaman akan sular duruyor. Fabrika ayarlarını hemen kardeşlik düğmesine çeviriyorlar.

Elimden geldiği kadar, yapacağım bağışları bu aileye yapmaya çalışıyorum. Miktar önemli değil. Kim bilir belki de bugün doktor olan, hakim olan, bursla Amerika’ya, Kanada’ya giden kardeşlerimizin yaşamında bir kum taneciği kadar benim de katkım olmuştur. Bu duygu bana yetiyor, başka hiçbir beklentim yok.
İster kurban karşılığı olsun, ister zekât veya fitre. Bu aile bizim bağışlarımızla ayakta duruyor ve çok güzel işler yapıyor. Yıllardır bu camiayı bilirim, çok fazla eşim, dostum, arkadaşım var; hiçbir zaman “Paraları ziyan ediyorlar.” hissine kapılmadım.
Para olmadığı zaman hiçbir şey olmuyor. Günümüzde nefes bile alsanız para gerekiyor. Darüşşafaka Cemiyeti’nin de çok büyük bağışçıları var ama inanın bizlerin göndereceği bağışlar da en az onlarınkiler kadar önemli. Birilerinin onları düşündüğünü ve ellerinden geleni yaptığını bilmek, o ailedeki kardeşlerimiz için en az işin maddi boyutu kadar önemli.
Çok kısıtlı imkânlarla Darüşşafaka’ya sürekli bağış yapan gönlü zengin insanlar tanıyorum. Birilerinin hayatına katkıda bulunabilmek bizlerin bu dünyadan götürebileceği en büyük zenginliktir.

Vefatından sonra bütün malvarlığının Darüşşafaka’ya kalmasını isteyen çok fazla insan var. Böyle gönlü zengin insanları çok takdir ediyorum. “Koca okul benim üç kuruş bağışımla mı dönecek?” diye düşünmeyin. Her üç kuruşun hem maddi hem de manevi çok büyük önemi var. İnternet ortamında bilgisayarınızdan veya akıllı telefonunuzdan bağış yapmak çok kolay, sadece birkaç dakikanızı alır.
Sevgili dostlar; herkesin sevdiği, çeşitle nedenlerle gönlünde olan bağış yaptığı yerler var. Gönlünüzdekileri değiştirin demiyorum, sadece lütfen Darüşşafaka’yı da kalbinizin bir köşesine koyun diyorum.

Buruk başlayan yolculuklar hepimizin gurur duyacağı serüvenlere dönüşsün.
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

15 Temmuz 2018 Pazar

Bülent Acar...

Günaydın dostlar…

Benden 3 yaş küçüktü. Bana da her zaman “ağabey” der, her zaman da gerçekten ağabeyiymişim gibi saygı gösterirdi. Babası da babama “ağabey” derdi. Bütün beraberliğimiz boyunca da bir gün bile saygısında, sevgisinde kusur etmedi. Nedenini bilmiyorum ama bu aralar sevgili kardeşim Bülent çok sık aklıma geliyor.
Aynen benim gibi o da bilgisayar okumak için gelmişti Amerika’ya.  Michigan’ın -30 derecelere varan soğuk havasında, gece gündüz beraberce uğraşıp durduk. Allah var, Bülent benden daha çalışkan bir öğrenciydi. Genelde bütün vaktini çalışarak geçirirdi. Ne zaman evine gitsem, çok sigara dumanlı bir ortamda sürekli çalışırdı.


Bilgisayar okumaya karar verdik ama ortada bilgisayar yok. Mevcut tek bilgisayar okulda 500 m2 bir odada duruyor. Allah bilir hafızası da benim şimdiki cep telefonumdan daha küçüktü. Bilgisayar tek olunca da sayılı sayıdaki terminallere günler öncesinden randevu almak gerekiyordu. Gece yarısından sonra genelde biz hep terminal odasında olurduk.

Sevgili Bülent ile güzel bir düzenimiz vardı. Gece yarısı çok fazla mekân açık olmazdı. Nadir açık olan yerlerden bir tanesi de (sadece arabaya servis) Burger King’ti. Genelde Bülent Burger King’ten whopperları alıp, benim eve Late Night With David Letterman seyretmeye gelirdi. O zamanlar gece kuşu gibiydik zira David Letterman’ın şovu gece 1.00 de başlayıp, 2.30’da biterdi. David Letterman, Türkiye de dâhil olmak üzere bugün dünyanın her yerinde yapılmaya çalışılan geç saatteki şovların atasıdır.

Şov bitince de istikâmet bilgisayar odası. Allah ne verdiyse otururduk. Hava aydınlana kadar oturup, birkaç saat sonra derse gittiğimiz de olurdu. Nasıl başarırmışız ben de bilmiyorum gençtik herhalde…
 Hep ders çalışmak da olmaz, zaman zaman diğer arkadaşlarla bir araya gelip sabaha kadar King oynadığımız geceler de yok değildi. Çok paramız da yoktu ama yine de viskinin iyisini içmeye çalışırdık. Zavallı Bülent hep sıkıntıdaydı. Ya bir elle çıkar, ya da çıkamazdı. Hiçbir zaman çok rahat bir oyun oynadığını hatırlamıyorum. Çok uğraştık, çok çalıştık, yazdığımız programları yerlere serip dizlerimizin üzerinde çok süründük ama çok da eğlendik.
Sonunda bilgisayar işi bitti, “Hadi MBA yapalım” dedik. Şımardık bir kere, artık kim tutar bizi. Bilgisayarda iyiydik ama MBA’de süperdik. Hiç mütevazı olamayacağım. Öyle bir senelik MBA’lerden de zannetmeyin, tam 78 kredi aldık. Normal üniversite zaten 128 kredi. Neredeyse bir üniversite daha okuduk. Master programına başlamadan önce işletme fakültesinde bir sürü ders almak zorunda kaldık.

MBA zevkliydi. Artık full-time çalışma hayatına da başladığım için paramız da vardı.

MBA programının bilgisayara yakın felsefede ve işleyişte olan derslerinden sürekli 100 alıyorduk. İş hukuku dersinde Bülent’in yaptığı bilgisayar kaynaklı çalışmanın çok benzerini ben de yapmıştım. Bulduğumuz her ortamda bilgisayara sığınıyorduk. İkimiz de 100 almıştık ama profesör üzerine “Çok teknik bir konu çok da bir şey anlamadım” yazmıştı. O devirde bilgisayarlar çok yeni olduğu için, bilgisayarlara yönelik çok fazla kanun maddesi de yoktu dünyada.
Bülent, sık sık bana çeşitli konularda fikir sorar, söylediklerime de değer verirdi. Uygular, uygulamaz o ayrı bir konu ama akıllı bir süzgeçten geçirirdi. Tecrübeye saygısı vardı.
Çalışkandı ama her ortama da uyardı. Bildiğiniz gibi ben dansöz gibi göbek atan erkekleri çok sevmem ama Bülent’e yakışıyordu. Çok da güzel oynardı…

Soğukla boğuştuk, karlarla boğuştuk, olmayan bilgisayarlarda sıra kapmak için boğuştuk, çok sık maddi sıkıntılarla boğuştuk ama sonunda üniversite de bitti, yüksek lisans da bitti. Ben Amerika’da çalışmaya devam ederken, Bülent Ankara’ya dönüp baba işinde çalışmaya başladı.
Ankara’ya döndükten kısa bir sonra da Gölbaşı yakınlarında bir trafik kazasında hayatını kaybetti. Şaka gibiydi. Yıllarca her dakika bir arada olduğum, kardeşim dediğim insan artık yoktu. İnanması güçtü ama hayatın gerçeği de buydu.

8-9 sene okulları bitirmek için uğraşıp, okullar bittikten sonra 8 sene yaşayamamıştı. Onun da son noktası karanlık bir göcede Konya Yolu’ndaymış. Bir anda onu bizden aldı, götürdü.
Bu kazanın üzerinden belki 20 yıldan fazla zaman geçti. Sevgili Bülent şimdi Karşıyaka’da istirahat ediyor. Babamı zaten çok severdi, yine birbirlerine çok yakınlar. Artık Erdoğan amca da yok. Hepsinin mekânı cennet olsun.

Sevgili Bülent, aradan bu kadar yıl geçti ama ne kalbimdeki yerin değişti, ne de Burger King tiryakiliğim… Her zaman da böyle olacak.
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

20 Ocak 2018 Cumartesi

Bekir

Günaydın Dostlar,

Anadolu çocukları olarak herkese akıl sormayı çok severiz. İlgili, ilgisiz, konuyu bilen, bilmeyen herkesten akıl alırız. Akıl sorarız ama milleti konuşturup, bütün bildiklerini anlattırıp sonra da kendi bildiğimizi yapmak gibi bir özelliğimiz de vardır.
Bazı insanlar sadece aktif dinlemezler, aynı zamanda akıllı da dinlerler. Ne yazık ki aramızda bu tip arkadaşlardan çok fazla yoktur. Sevgili Bekir, bu konuda bir istisnadır. Akıllı dinleme yapan bir insan olarak Bekir’in en özel yönlerinden biri, dinlediklerini süzgeçten geçirip doğru ve uygun olduğuna inandıklarını, hayatına ekleyebilme yeteneğidir. Bekir, her zaman diğer insanların tecrübelerinden faydalanan ve öğrendiklerini günlük yaşamına katmayı başarabilen bir arkadaşımızdır.


En iyi bildiği konuya bile “Bir dinleyeyim, karşıdakinin ne söylediğine bir bakayım, belki bir şeyler öğrenebilirim.” tavrıyla yaklaşıyor. Birçoğumuzda olmayan bu özellik, Bekir’in herkes tarafından çok sevilmesinin en büyük nedenlerinden biridir.

Böyle bir şeyi yazması kolay ama uygulaması gerçekten de çok kolay değil. Her şeyi bilen insanlar olarak, başkalarının fikrine saygı göstermeyi çok da sevmeyiz. Bir de dedikoduya bilimsel gerçeklerden daha fazla değer verme yönümüz vardır ama o konuya bu sabah girmeyelim. Bir kere girersek bir daha çıkamayız.

Bütün yazılarımda, aynen yüce dinimizde olduğu gibi başlangıç noktasının “niyet” olması gerektiğini vurgulamışımdır. Bizim burada sözünü ettiğimiz “niyet” çeşidi de “iyi niyet”. İyi niyetli başlangıç noktası bizim Bekir’de fazlasıyla var. “İnsan karşısındakini kendisi gibi görürmüş.” derler ya Bekir de aynen öyle. Aksi ispat edilene kadar herkese iyi niyetiyle, güler yüzüyle yaklaşır.

Şimdi bunları yazdım diye gözünüzün önüne iyi niyetli saf bir insan gelmesin, doğumundan ODTÜ günlerine kadar hangi sokakların tozunu yutarak büyüdüğünü de unutmayalım.

Bazı insanlar güler yüzleriyle etrafa olumlu elektrik yaymak için doğmuşlardır. Bu insanların varlığı bulundukları ortama da değer katar. Yakınları, uzakları herkes sever. Hiç tanımadıkları bile sever. Bunu rol yaparak yaşayamazsınız. Allah vergisi bir karakterdir ve doğal yaşandığı zaman güzeldir. Herkes onlar gibi olmak ister ve örnek alınan bir insan olurlar.
Birçok konuşmalar yapıldı, söylenebilecek her şey söylendi. Ne zaman bir yerlerde Bekir lafı açılsa insanlar arka arkaya aklınıza gelebilecek bütün güzel sıfatları sıralıyorlar. Aynı listeyi bir kere de ben yazmak istemiyorum. Benim için en önemli olanı karşısındakine verdiği değer ve iyi niyeti. Kimseyi kırmayan ve herkese olduğu gibi değer veren fabrika ayarları, Bekir’in en büyük zenginliği.
Birçok çok sevdiğimiz arkadaşımız gibi sevgili Bekir de dün itibarı ile binamızdan ayrıldı (malum kalplerden ayrılmak yasak) yeni ufuklara doğru yola çıktı. Biz her gittiği noktada çok başarılı olacağına kalpten inanıyoruz ve her zaman yanındayız. Çalışkandır, zekidir, akıllıdır, iyi niyetlidir ama bunların hepsinden önemlisi; bizim için sadece bir iş arkadaşı değil bütün yolu beraber yürüyeceğimiz bir dosttur.

Hiç üşenmedim, “Bekir” ne demek diye İnternette araştırdım. Şöyle yazıyor; düzgün yetiştirilmiş, içi sevgi dolu, saygılı, dürüst, iyi niyetli insan. Bence birebir uydu. Eksiği var, fazlası yok…

Sevgili dostum, senin için her şey çok güzel olsun. Biz seni gözlerimizle arayıp başarılarında kalplerimizle mutlu olacağız. Kafanı azıcık arkaya çevir bak, her zaman dibinde olduğumuzu göreceksin.
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

15 Eylül 2015 Salı

Kalbimdeki Boşluk...

Günaydın dostlar.

Taylor Swift abla, “Kalbimdeki boşluğa senin ismini yazacağım.” demiş. Ablanın tuzu kuru, istediği her şeyi yapabilir. Maddi manevi hiçbir sıkıntısı olduğunu düşünmüyorum. İster kalbindeki boşluğa yazdırır, ister başka bir yerindeki boşluğa yazdırır.
“İsmini kalbindeki boşluğa yazdırma” olayı çok güzel bir süreç ama birinin ismini özel bir yerine yazdırmadan önce karşındakinin de bu durumu istiyor olması gerekiyor. Karşıdaki istemiyorsa, istersen altın suyunda yıkanmış harflerle yazdır,  hiçbir şey değişmez.


Hayatı rahat olanlar, kalplerine istediklerini yazabiliyorlar ama son günlerde etrafımızda yaşanan gelişmelerden dolayı bizim kalbimize bir şey yazacak halimiz de kalmadı. Kalbimiz tepesine kadar dolu. Bırakın isim yazmayı, nefes alacak yeri kalmadı. Aşk, meşk düşünemeyecek kadar mutsuz ve umutsuz bir toplum haline dönüştük. Kalbimiz üzüntüyle, çaresizlikle, nefretle, kutuplaşmayla, fakirlikle, umutsuzlukla, kavgayla, gürültüyle, ölümle, gözyaşıyla doluyken; biz, kimi nasıl seveceğiz?

Daha düne kadar analar ağlamazken, bugün kahrolmaya başladılar. Ne değişti bir anda? Garip bir savaş ortamın ortasında olduğumuzdan hepimiz eminiz ama neden savaştığımızdan o kadar emin değiliz. Ne olduğu konusunda herkesin kendine göre bir fikri var ama gerçekten ne olduğunu kimse bilmiyor.

Şehit tabutlarının önüne isimlerin yazıldığı bir ortamda, kalplerde isim yazılacak boşluk bulmak çok zor olacak. Bazen de boşluk olmuyor ama çıkıyor bir tanesi, “İlla da ben ismimi yazacağım." diye tutturuyor.

Sevgili kardeşim, istenmediğin yerde kendini de, aşkını da zorlama. Ne diyor Can Baba? “Gittin mi büyük gideceksin! Ayrılık bile gurur duyacak seninle.” Aynen Can Baba’nın dediği gibi gideceksin. Bir daha mahallesinden bile geçme.

Her şeyin doğal olarak kendiliğinden gelişeni güzeldir. Senin ismini bir yerlere yazmak isteyen insan zaten yazar. İstemiyorsa da zorlayarak bir yere yazamazsın. Bazen evlenme programlarında da denk geliyorum, “Ne olur bir kere daha görüşelim.” diyorlar. Ne olacak bir kere daha görüşünce? Hiçbir şey… Kardeşim anla artık, seni istemiyor.
Hepimiz öyle garip insanlarız ki aslında karşıdaki insanın bizi çok sevdiğini ve istediğini ama başka nedenlerden dolayı bizle beraber olamadığını düşünüyoruz. Kim bilir belki de böyle düşünmek daha çok hoşumuza gidiyor. Bu düşünce, bizim kafamızda ürettiğimiz saçma sapan bir teoriden daha fazla bir şey değil. Sizi istemiyor, hemen uzaklaşın oradan.

Konu her ne olursa olsun, ister aşk, meşk, ister dostluk, arkadaşlık. Seni istemediğini hissettiğin an hemen uzaklaş oradan. Gururunu ayaklar altına alıp sırnaşık hallere düşmenin kimseye bir faydası olmaz. “Seni istemiyorum.” diyen kızları sokak ortasında bıçaklama halleri de böyle bir sırnaşık düşünce tarzının ürünüdür.

İsmini her istediğin yere yazamazsın. Yazılacak ortam müsaitse ve de arzu ediliyorsa git yaz ama boşluk yoksa git başka yere yaz. Dağlara yaz, taşlara yaz, sosyal platform ortamlarına yaz ama oraya yazamazsın kardeşim. Neden bunu anlamak istemiyorsun? “Zorla güzellik olmaz.” diye adamlar boşuna mı söylemişler.

Öyle enteresan bir yapımız var ki, karşımızdaki insanın bizle daha mutlu olduğunu, biz ondan daha iyi biliyoruz. “Gel anam, senin ilacın benim” ruh hali bu topraklarda ne kadar da çok yaygın bir durum. Herkes doktor olmuş, milleti tedavi edecek.
Laflarını çok sevdiğim Can Baba’nın başka bir cümlesiyle noktalayalım bu sabahki yazımızı. “Sen bilirsin.” O kadar güzel bir cümledir ki, “sen bilirsin” sık sık kullanılmalıdır. Mesajı alın, insanları “Seni istemiyorum.” demek zorunda bırakmayın…

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

15 Haziran 2015 Pazartesi

Sevilmeden Sevenler

Günaydın Dostlar,

Kaç kere sever insan? Kaç kere birisine âşık olur?
Nedir bunun rakamı? Bir midir, iki midir üç müdür?

Her yazımda sevmekten bahsederken her zaman, “Öyle aşk meşk sevgisi değil, her türlü sevgiden bahsediyorum.” derim ama bu sefer gerçekten de aşk meşk sevgisinden söz ediyorum.
 
Bu sabahki konumuz kafesinin içindeki silindirde koşmaya çalışan sıçanınıza gösterdiğiniz sevgi değil. Kafesin dışında onu yakalayacağını düşünerek garip hareketler yapan kedinize gösterdiğiniz sevgi de değil. Hem de hiç değil.
Kardeş, arkadaş, dost sevgisinden de söz etmiyorum. Bu sabahki konumuz “Onun için geberiyorum ağabey.” kategorisindeki sevgiler. Kerem’in Aslı’yı, Leyla’nın Mecnun’u, Ferdi Tayfur’un Necla Nazır’ı sevdiği gibi bir sevgiden bahsediyorum. Kaç tane var bunlardan? Kaç tane yaşayabilirsiniz?

İnsanoğlu bu, gidiyor birini seviyor. Ne demişler büyüklerimiz? Bu sevgi olur olmaz her yere konabiliyor. Şanslıysan daha iyi noktalara konuyor, şansızsan da isimleri üç harfle anılan yerlere de konabiliyor.

İnsanoğlunun kaderinde var. Seveceği zaman sevmesi gerekeni sevmiyor, gidiyor en olmayacak insanı seviyor. Bu yüzden de sevgilerin %90’ı tek taraflı. Tanışmaları, yakınlaşmaları, hoşlanmaları, birbirine alışmaları kastetmiyorum. Onların birçoğu çift taraflı hisler. Bir şekilde tanışıyor veya tanıştırılıyorsun ve hisler belli seviyelerde korunarak devam ediyor. Sorun gerçek sevmelerde. “Al kalbim sende dursun.” dediğin zaman olayın boyutu değişiyor.

İnsanlar gidiyor, kendini sevmeyeni veya sevmeyeceği buluyor. Hepimiz akıllı insanlarız, peki neden böyle geri zekâlılıklar yapıyoruz? Etrafımızda boyu boyumuza, yaşı yaşımıza, huyu huyumuza, hisleri hislerimize uygun bir sürü insan dururken neden gidip de en olmayacak olanını seviyoruz?

Allah, birtakım şeyleri dengele diye sana hem kalp vermiş hem de beyin vermiş ama böyle bir durum yaşandığında biz anında beynimizi devre dışı bırakıyoruz. Tuvalette bile beynimizi tam kapasitesine yakın kullanan bizler, konu aşk meşk olunca bir anda “Sana ihtiyacım yok.” deyiveriyoruz.
Gidiyorsun birini çok seviyorsun. O da sana karşı hiçbir şey hissetmiyor. Yapılması gereken şey nedir? Gerçek hislerinizi paylaşarak yolları ayırmak yapılacak en doğru iştir. Gürsoylu Sokak'ın köşesinde sen Bostancı tarafına git, o da Göztepe tarafına gitsin.
Bu tip yaklaşımları ve hayat felsefeleri olan insanlar var ama azınlıktalar. Peki, diğerleri ne yapıyor? Diğerleri oyun oynuyor. “Buralarda bir yerlerde dursun.” oyunu çok yaygın bir oyun. Ne de olsa birileri tarafından sevilmek herkesin hoşuna giden bir duygu. Hiç seveceğin bile yoksa birilerinin seni sevmesi arzu edilen bir durum.

Bunların hepsi iyi güzel ama hayat bir Instagram hesabı değil. Kaç kişinin kalbine çentik attığın veya kaç adet “beğeni” aldığın yaşam denen bu yolda bir artı getirmiyor. Sadece formülün bir yerlerindeki "oynanan oyunlar" katsayısını arttırıyor.

Sevmek özel bir konudur. Sevilmek ise daha güzel ve özel bir konudur. Birilerine kalbini emanet etmek isteyen insanları iyi anlayıp sundukları sevginin hassasiyetine göre davranmak bir insanlık görevidir.
Evlenme programlarındaki “Senden elektrik alamadım.” gibi hassasiyetten uzak yaklaşımları çok kırıcı buluyorum. İnsanlar karşısındakine net olmalı ama bunu kırmadan, dökmeden, oyun oynamadan yapabilmenin de yolları vardır elbet diye düşünüyorum.

Unutmayın kimse aptal değil. Kim bilir, belki de sessizliği; sizin oynadığınız oyunları, söylediğiniz yalanları görmediğinden değil, kalitesindendir.
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…