Futbol Takımları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Futbol Takımları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

31 Temmuz 2022 Pazar

Çok Basit

Günaydın Dostlar,

Yaşananlar o kadar basit ki ben bile anlayabiliyorum. Ben anlayabiliyorsam siz haydi haydi anlarsınız. Ben örneğimi futbol üzerinden vereceğim ama bu durumu hayatın her parametresine adapte edebilirsiniz.

Bir şekilde ligi bitiriyorsunuz ve gelecek sezon için ihtiyaçlarınızı belirliyorsunuz. Ligin ikinci yarısını ilk sırada bitirmiş birtakım olarak aslında çok fazla bir ihtiyacınız yok. “Bir golcü, bir sol bek, bir de yedek kaleci alırsam dertlerimin çoğunu çözmüş olurum.” diye düşünüyorsunuz. Bunlar şart olanlar, uygun maliyetle bulursam bir de kanat alabilirim ama şart değil.


Eksiklerimi tamamlayıp başlarına da dünya çapında meşhur bir teknik adam getirebilirsem benden mutlusu olmaz. Unutmayın en büyük ihtiyaç golcü oyuncu. Her ortamda topu kaleye gönderebilecek bir arkadaş arıyoruz. Kaleci kurtarabilir, o ayrı bir konu ama en azından kaleye vurabilsin. Zira takımımızda bal yapmayan arılardan çok fazla var. Sürekli koşsalar da bitiricilik becerileri yok.

Yalvar yakar dünya çapında hocayı getiriyorsunuz. Maddi manevi istediği her şeyi veriyorsunuz. “Sayın Hocam, ilk doğacak çocuğuma da senin adını vereceğim.” diyerek zar zor ikna ediyorsunuz.

Bütün bunlar bizim hocaya yetiyor mu? Yetmiyor tabii. “Ben ekibimle gelirim yoksa başarılı olamam.” diyor. “Tabii hocam lafı mı olur, hemen hallederiz.” diyerek yedi sülalesini de Türkiye getiriyorsunuz. Kendi özel Coca-Cola alıcısı bile geliyor.

Hoca gelir gelmez bizim takımın ilk transferinin bir ön libero olacağı ile ilgili bir haber okuyorsunuz. Ulan, bu da nereden çıktı? Bizim oturmuş bir takımımız var, ihtiyaçlarımız belli, bu bölgede zaten çok oyuncu var deseniz de hoca tutturuyor. “Bu oyuncuyu almazsanız ben başarıyı garanti edemem.” diyor. Çaresiz, hiç planda olmadığı halde ve takımda çok olduğu halde bir ön libero daha alıyorsunuz.

Bu senaryo hiç planlamadığınız bütün mevkiler için sürüp gidiyor. Gelen hoca ısrar kıyamet size bir sürü oyuncu aldırıyor. Genelde de bunlar geçmişte beraber çalıştığı oyuncular oluyor. “Ben bildiğim, güvendiğim oyuncuları isterim; seninkileri tanımam.” diyor.

Transfer sezonu biterken bir de bakıyorsunuz ki paralar saçma sapan yerlere harcanmış ve sizin planlarınızda olan öncelikli transferlerin hiçbiri yapılmamış. Elinizde tonla orta saha oyuncusu var ama halen bir golcünüz yok. Her hoca değişikliğinde ihtiyaç olmayan transferlere harcanan parayla dünyanın en iyi golcülerinden biri alınırdı.

Sol bek ihtiyacınız da halen karşılanmadı. Avrupa kupası maçına çıkıp sol bek hataları yüzünden iki tane gol yiyince herkes “Hani biz sol bek transferi yapacaktık?” demeye başlar. Yapamadınız zira paralar saçma sapan yerlere harcandı.

İşin daha da komiği bir de bakarsınız ki ısrarla transfer edilen oyuncuların bir kısmı ya hiç oynamıyor ya da yedek. Güzel kardeşim, madem bunlar oynamayacaktı veya son on beş dakikada oyuna girecekti de ne diye gelir gelmez bize bu oyuncuları transfer ettirdin.

Bu sabah bu örneği futbol üzerinden vermiş olsak da bu durum her atama için geçerli. İşyerlerinde de sık sık insanların geçmişte beraber çalıştıkları insanları yeni şirketlerine getirmeye çalıştıklarını görürüz.

İhtiyaç olan pozisyonlar için bu durumda hiç sorun yok ama bu alımlar genellikle hiç ihtiyaç olmayan pozisyonlar için yaşanıyor. Tanıdığı, bildiği birini getirmek için hiç de ihtiyaç olmayan pozisyonlara transferler yapılıyor, sonra bir de bakıyorsunuz ki halen golcünüz yok.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

7 Ağustos 2020 Cuma

Gerçekten Sevmek...

Günaydın dostlar…

Gerçek sevgi hiçbir şarta bağlı olamaz. Kalpten gelir ve diğer parametreler hiçbir zaman gündeme gelmez. Boşuna söylememişler “İyi günde de, kötü günde de” diye.
İyi günde sevdiğini söylemek veya öyle hissetmek daha kolaydır, önemli olan kötü günde de o sevgiyi hissedebilmektir. İşler kötüye gidince tüyüyorsan, onun adı sevgi olamaz. En azından gerçek sevgi olamaz.


Günlük şartlara bağlı olan sevgiler sınırlı sevgilerdir. Anlık sevgiler, bağlılıklar (o an için kalpten geliyor gibi görünse de) beyinden gelenlerdir. O andaki şartlara, menfaatlere göre saniyede değişiverirler. Makbul olanı kalpten, hatta yürekten gelenidir.

Konumuz ister biricik aşkın olsun, ister Fenerbahçe; bu durum hiç değişmez. Şampiyonluğa oynayamayacak bir kadro kuruldu diye takımından uzaklaşacaksan, o zaman gerçekten sevip sevmediğini yeniden düşünmen gerekir.

Bu gibi sıkıntılı senelerde; bizim gibi sevenlere düşen, detaylarını düşünmeden gidip bütün sezonluk biletleri satın almaktır. Hiçbir maça gidemesek de bunu gidip yapmalıyız. 30 milyon taraftarım var diyen bir takım, 40 bin kombine satabilmeli diye düşünüyorum.
 Gitme ihtimalim çok düşük olan maçların neden biletini alalım diyorsak, o zaman şartlı bir sevgiden bahsediyoruz demektir ki, bu da gerçek sevgi değildir. Bu hafta çok sevip, salgın gelince ismini hatırlamamaya benzer.
Ben çok seviyorum ama paraları başkanlar versin dönemi artık bitti. “Başkan bize çilek al” sloganları atarken o çileklerin bir gün hurmaya dönüşeceğini hiç düşünmedik.

Görevim gereği Anadolu’nun birçok yerine gittim ve gördüm ki, hemen hemen bütün takımlar, esnafın ve işadamlarının verdiği paralarla yürüyor. Artık zengini de, fakiri de bu işten çok sıkılmış.

Bir gün bir şehirde davet edildiğim bir maçta “Seyircinin ilgisi fena değil” diye bir yorum yaptığımda, “Onlar firmaların alıp dağıttığı biletlerle geliyorlar, çoğu cebinden para verip de bilet almaz” demişlerdi. Hani ne oldu bizim sevgimiz? Ben sadece taraftar olayım, parayı hep başkaları versin ruh hali.
Herkes kendi çapında elini taşın altına koymadığı müddetçe bu işler yürümez. Seyirci değil, gerçekten taraftarsan, şartlar ne olursa olsun gidip biletini alacaksın. Oxford’da geçirdiğim zamanlarda birkaç kere Oxford United’ın maçlarına gitmiştik. Yanılmıyorsam o zamanlar üçüncü ligde oynuyordu ve hiçbir iddiası da yoktu ama her maçı tam dolu olurdu.

Bizim her şeyimiz sonuç odaklı. Takımın bir iddiası yoksa veya olmayacağını düşünüyorsak, hemen hevesimiz kaçıyor. Amerika’da 70 yıldır aynı koltuğa sahip olan beyzbol taraftarları biliyorum. Üstelik bu yılların birçoğunda da takım ligi sonuncu bitiriyordu.

Anadolu takımları demişken, kendi memleketim Giresun’da da durum çok farklı değil. Herkes takımın eski günlerine geri dönmesini istiyor ama küçük bir stadı bile dolduramıyoruz. En başta kendimi eleştireyim. Maçlara gidemeyecek olsam bile, bir kombine alabilirdim diye düşünüyorum. Gerçi bu dönemde, Passo’ya Fenerbahçeli diye kayıt olmuşken, Giresun kombinesi alabilir miydim onu da bilmiyorum.

Fenerbahçe’miz çok zor günlerden geçiyor. Altından kalkılması çok zor bir borç yükü varken, bir de karşımıza çıkan küresel salgın işleri içinden çıkılmaz bir hale getirdi. Bugün her zamankinden daha çok takımın yanında olmalıyız.
İster genç takımlar oynasın, ister yıldızlar (gerçi son yıllarda kâğıt üzerindeki yıldızlardan da pek bir şey göremedik) bütün kombineleri almalıyız. “Başkan bize çilek al, kiraz al” demekle bu işlerin yürümesi mümkün değil. Bir salkım üzüm de biz yetiştirelim. Bir fındık ağcı da biz dikelim.

Dostlar, ben bu sabah Fenerbahçe ve Giresun özelinde yazdım ama diğer takımlar için de durum çok farklı değil. “Kurtar bizi büyük başkan” dönemleri çok gerilerde kaldı. Daha sürdürülebilir, daha tabana yayılmış modellere doğru yol almamız gerekiyor. Kalıcı çözümün yolu da gençleri yetiştirmekten geçiyor.
Tekrar söylüyorum, şartlı sevgi diye bir şey yoktur, onun adı menfaat ilişkisidir.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

11 Mart 2018 Pazar

Gereksiz Şeyleri Bilme Zorunluluğu...

Günaydın dostlar…

Geçen akşam, her zamanki Eskişehir – İstanbul yolculuğumu yaparken, bir yandan da Spotify’da oluşturduğum 60’ların, 70’lerin baba müzik gruplarından oluşan listemi diniliyordum.
Yol uzun, düşünecek şok şey var. Aklıma gelen en önemli konu da; bizim gençliğimizde, gereksiz şeyleri bilme zorunluluğu olmasıydı. Şimdiki nesil bu tip şeyleri hayatta kafasına takmıyor, hatta aklına bile getirmiyor.


Birçok grubu sevmekle beraber, benim en çok sevdiğim grup Deep Purple’dı. Sokakta, pazarda seni adam yerine koymaları için de, Deep Purple hakkındaki her şeyi bilmem gerekiyordu. Bu konuya gönül vermiş herkes, bu grupların elemanlarını ezbere sayardı. Sayamazsanız da, “konuya çok da hâkim değil” muamelesi görürdünüz. Bırakın elemanlarını; Ritchie Blackmore ne zaman gruptan ayrıldı, yerine kim geldi konusuna kadar lüzumsuz her şeyi bilirdik.

Günümüzde, kaç genç dinledikleri grupların elemanlarının isimlerini ezbere biliyordur? Çocukların Maroon 5’ın elemanlarının isimlerini ezbere bildiğini düşünebiliyor musunuz? Bırakın bilmeyi, böyle bir konuyu düşünmemişlerdir bile. Zira günümüzün gençleri hayatta kafalarını boş işlerle doldurmuyorlar. Biz, ezber döneminde yaşamış talihsiz insanlar olarak, her boku ezberlemeyi çok önemli bir şey zannederdik.

Durum tabi ki, müzik grupları ile sınırlı değildi. İyi bir Fenerbahçeli olarak, Fener’in de gelmişini, geçmişini ezbere bilirdik. Orada, burada futbol sohbeti yapacaksan, bilmen gerekiyordu. Bir yanlış laf etsen, Sokak İşgüzarlık ve Gereksiz Bilgilere Hâkim Olma Ligi’nde küme düşersin. Bir kere düştün mü de, tekrar şampiyon olup Süper Lig’e çıkmak çok zordur. Sen, bilgisizliğinle insanların güvenini kaybettin, bir daha da aralarına giremezsin artık. Git, gazoz kapağı oynayan çocuklarla sohbet et.

Bizler daha basit düşünen, daha basit şeyleri kafamıza sokmaya çalışan insanlardık. Şimdinin çocukları, daha ziyade kendilerine bir değer katacak konulara meraklılar. Şarkıcının veya futbolcunun özgeçmişini ezberlemek, hiç merak etmedikleri bir konu onlar için. Tabi bu işe özel merakı olanları hariç tutmak gerekiyor.

Neden merak etmiyorlar? Neden olacak, her hangi bir şeyi merak ettikleri zaman, hemen oldukları yerde akıllı telefonlarından cevabını bulabiliyorlar da ondan.
Ben hiç yapmadım ama birçok arkadaşım vilayetlerin plaka numaralarını veya ülkelerin bayraklarını ezberlerdi. Bu durum da matah bir işmiş gibi takdir görürdü. Sık sık şehirlerarası yolculuklarda, “karşıdan gelen araçların plakasının hangi vilayete ait olduğunu bilmece” oyunu oynanırdı. Şimdi ona da gerek kalmadı. Saçma sapan şeyleri ezberleyeceğine, aç Google’ı bak durumu var.
Bazen düşünüyorum da, ne kadar basit şeylerden keyif alıp, kendimizi önemli hissediyormuşuz. Kim bilir belki de bir şeyleri öğrenip akılda tutmanın garip bir cazibesi vardı. Çok az sayıda evde telefon olduğu için, herkes eşinin, dostunun telefon numarasını da ezbere bilirdi.

Şimdi bütün dünyamız küçük bir telefonun içinde. Telefonumuzu evde unutsak, kendimizi yün donsuz sokağa çıkmış gibi hissediyoruz. Ne ezbere gerek var, ne de hatırlamaya…

Hangisi daha güzeldi bilmiyorum ama sanki ben kendi adıma iki dönemin de güzelliklerini yaşamış olmaktan mutluyum. Kocaman dünyayı da yaşadım, telefonun içine sıkışmış olanını da…
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

24 Mayıs 2016 Salı

Hep Aynı Nakarat...

Günaydın dostlar…

Pazar günü İstanbul’da hava çok da iyi değildi. Hava karanlık ve yağmurlu olunca da günün çoğunu evde geçirdim. Küçük bir yürüyüş dışında, günün geri kalanının çoğunu televizyon izleyerek geçirdim.
Boş boş televizyona bakarken genellikle iki program üzerinde yoğunlaştım. Bir tanesi Paramparça dizisi, diğeri de AK Parti Kurultayıydı. Birbirleriyle çok da bağlantısı olmayan bu iki program, bu ülkede, çok uzun yıllar geçse de bazı şeylerin hiçbir zaman değişmediğinin en büyük göstergesiydi.


Paramparça dizisinde gözüme takılan senaryo, bizlerin doğduğumuz günden beri izlemekten bıkıp usandığımız bir konuydu. Dizideki psikiyatrist abla, kendi annesi olduğunu bilmeden bir müşterisine yaklaşıyor, sonra da temizlik işleri yapsın diye alıp kadıncağızı evine götürüyor. Bütün derdi kızına yakın olmak olan teyze de, “ben senin annenim” demiyor ama bu durumu kabulleniyor.

Bu diziyi izlerken, doğal olarak çocukluğumuzun Ayşecik filmleri aklıma geldi. Annesini tanımayan ve parktaki teyze zanneden çocuk senaryolarını en azından 500 kere seyretmişizdir. Gerçekte de parktaki teyze zaten onun annesidir ama çocuk bilmiyordur. 2016 yılına geldik ama halen aynı senaryolar. Bilinmeyen anne parametreli vicdan sömürüsü hikâyeleri ile donatılmış diziler. Ayşecik filmlerini izlerken benim annem 2 mendil dolusu ağlardı ama artık büyüdü o da ağlamıyor.

Bir ülke bir gram mı ileri gitmez? Bıktık artık bu senaryolardan. Artık birileri değişik bir şeyler söylesin. Mesela, çocuğun annesi ayda yeni kurulmuş bir koloniye gitmiş olsun filan. Çocuk büyüdükten sonra da, 25 sene sonra geri dönsün.

Sinemada hiçbir şey değişmemiş de siyasette değişen bir şeyler var mı? Orada da yok. Bu ülkede hiçbir zaman bitmeyen, “sözünü en çok dinleyecek olanı bulma” çalışmaları, kaldığı yerden devam ediyor.

Geçmiş yıllarda defalarca gördüğümüz film tekrar gösterimde. En iyi iş yapacak olanı değil de, en iyi söz dinleyecek olanı arama çabaları, bu toprakların yüzyıllardır değişmeyen bir gerçeğidir. Cumhurbaşkanlığına terfi eden amcaların en büyük derdi, her dediklerine itaat edecek bir başbakan bulmaktır.
Diyeceksiniz ki, bu gerçeği biz de biliyoruz ama Davutoğlu amcanın ne kusuru vardı? Onun hatası, her denilenin %97’sine “tamam” demesiydi. Bu gibi pozisyonlarda bu oran yetmiyor, %100 itaat aranıyor. Ortaya çıkan %3’lük fark bir anda oturduğunuz koltuğu gayet kaygan bir hale getirebiliyor.

Ayrıca bütün kabahati siyasetçilere de yüklemeyelim. Diğer ortamlarda da durum çok farklı değil. Örnek olarak, futbol kulüplerinde veya işyerlerinde durum çok mu farklı? O ortamlarda da başkanlar %100 itaat bekliyorlar. Kimse ağzını açıp da, “gözünün üstünde kaşın var” diyemiyor.

Bir pazar gününde gözüme takılan çok farklı iki ayrı konu; aslında bu ülkede konular farklı olsa da, gerçeklerin hep aynı kaldığını gösterdi bana. Aynı konuları binlerce kere izlemekten de, aynı hikâyeleri binlerce kere dinlemekten de bıkmadık. Her eski masalı bugünün tadında bir kere daha zevkle dinlemekten çok zevk alıyoruz.

Bu sabah yürüyüş sırasında gördüm ki, 50 senelik Frigo Buz bile halen piyasada. O bile değişmemiş. Bir elimizde Frigo, bir elimizde patlamış mısır; hepimize iyi seyirler dostlar.
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

5 Ekim 2015 Pazartesi

Burj Halife

Günaydın Dostlar,

Burj Halife dünyanın en yüksek binalarından bir tanesi. Nerede bu gereksiz bina? Doğru tahmin ettiniz, diğer gereksiz her şey gibi bu bina da Dubai’de. Ben ziyaret ettiğim zaman ismi Burj Dubai idi ama sonradan ne olduysa adını Burj Halife yapmışlar. Çok yakında da Burj Rashid’e çevirirler.


Hemen baştan belirteyim, ben Dubai’yi beğenmedim. Bir tarafta dünyanın en yüksek binası, diğer tarafta dünyanın en lüks oteli, biraz ilerde en büyük alışveriş merkezi ama ortada bir ruh yok. Dünyanın en büyük ve en pahalı binalarını oraya dikmekle bir ruh sağlayamıyorsun. Diktiğin bina, oranın yaşanmışlığına ve ortak paylaşımına uygun bir yapı olmalı. Sanki Avrupa’nın veya Amerika’nın böğründen bir şeyleri alıp, getirip Dubai’ye dikmişsin gibi sırıtıyor.
Dubai’de her şey var ama ruh yok. Parayla “takım ruhu” satın alamıyorsun. Bu işin parayla olamayacağını sevgili Arap şeyhleri bir türlü anlayamadı. Onlar anlayamadı da bizimkiler anladı mı? Bizimkiler de anlayamadı. Halen sağdan soldan (büyük paralar vererek) oyuncu getirerek bir takım ruhu yaratacaklarını sanıyorlar. Türkiye’nin bir ex-pat cenneti olması da ayrı bir konu.

Örnek olarak, Fenerbahçe’nin şu anda içinde bulunduğu durum, bu düşünce tarzının en canlı şeklidir. Otuz senelik bir binayı Hollanda’dan söküp, getirip Kadıköy’ün ortasına diksen olur mu? Çevresine uyum sağlayabilir mi? Binalar gibi oyuncular da uyum sağlayamıyor. “Uçan Hollandalı” diye getiriyorsun, buraya gelince yürüyemeyen Orta Doğuluya dönüyor. Düşünüyorum da buraya Hollanda’dan gelen inekler de bunalıma girip süt verememişlerdi.

Her şeyi satın alabiliyorsun ama “takım ruhu” denilen şey parayla alınamıyor. Büyümesi ve gelişmesi için de bir zaman geçmesi gerekiyor. Konu her ne olursa olsun, dünyanın en başarılı insanlarını da bir araya getirsen bir anda takım olamıyorlar. Para için buralara gelen insan oyununu da para için oynuyor, takım için değil. Bireysel yetenekler, bir takım olduğu ortamlarda tek başına bir işe yaramıyor. Bireysel yetenekleri ortak bir ruh içinde harmanlamak da yöneticilerin görevidir.
Amerika’da yaşadığım yıllarda iyi bir baseball seyircisiydim. Aynen burada olduğu gibi New York şehrinin takımı da büyük paralar harcar, en büyük yıldızları alırdı ama genelde de şampiyon olamazdı. Neden? Çünkü bir türlü takım olamıyorlardı. Herkes kendine oynuyordu ama takım yol alamıyordu.

İş ortamında da durum çok farklı değil. Kendine değer katmayan hiçbir işi yapmak istemeyen yeni nesil çocuklar, takım ruhunun gittikçe yok olmasına neden oluyorlar. Bütün okul hayatı boyunca bireysel savaşların içinde olan öğrenciler, iş hayatına girip de “Kendinden çok takımı düşün.” görüşüyle karşı karşıya kaldıkları zaman, hayatlarının en büyük kültür şokunu yaşıyorlar.

Düşünün ki çocuk bütün hayatı boyunca sınıf birincisi olamaya odaklanmış ama şimdi birden, “Kendini boş ver, bütün sınıf başarılı olsun.” diyoruz. Ortamındaki herkesi kendine rakip gören çocukların bir anda takım oyununa dönmesi imkânsız gibi bir şey.

Benim için, “ruh” konusu çok önemli. Ben ruhu olmayan restorana bile gitmek istemem. Kafeterya gibi ortamları da hiç sevmem. Büyük olsun, küçük olsun hiç önemli değil ama bir ruhu olsun. Bina yapmakla, en iyi oyuncuyu transfer etmekle veya en iyi elemanı işe almakla takım ruhu oluşturamazsın. Takım ruhu denilen şeyin arkası da dolu olmalı. Ben de sabaha kadar “Biz çok iyi bir takımız.” diye bağırabilirim ama içi boş söylemlerle bir yere varamayız.
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

30 Haziran 2015 Salı

Adamına Göre Muamele...

Günaydın dostlar.

Neredeyse senenin ortasına geldik ama halen Survivor bitmedi. Daha doğrusu bitemedi. Dün akşam yine ekranlarda saatler boyunca Survivor vardı. Bu sabah yine Survivor üzerinden bir şeyler yazacağım ama konumuzun asıl amacı ıssız ada da yaşam değil.
Her oyunun kendine göre bir kuralı var. Futbol maçlarının da bir kuralı var, iş hayatının da kuralları var. Siz de bu kurallara uyduğunuz müddetçe ve de oyunun ortasında kurallar değişmediği ve adamına göre muamele yapılmadığı sürece hiçbir sorun yok.

Peki, sorun ne zaman başlıyor? Sorun Ahmet’e, Mehmet’e göre oyunun ortasında kuralları değiştirmeye başladığınız zaman başlıyor.



Bugün iş yerlerinde ki mutsuzluğun en büyük nedenlerinden biri, adamına göre değişen kurallardır.
Aynı şeyi Acun amca da yapıyor. Kalan yarışmacılara göre ve reyting kaygısına göre her hafta yeni kurallar icat ediyor. Bir takımın daha hızlı, öbür takımın daha güçlü olduğunu biliyor ona göre haftalık oyunları ayarlıyor. Hızlı olan takımın kazanmasını istiyorsa o hafta hıza dayalı bir oyun açıklıyor.

Her hafta konsey kuralları da değişiyor. Bir gün birden çıkıyor ortaya, “Bu gün kazanan oyuncu doğrudan Kıbrıs’a gidecek” diyor veya “Halk oylamasının şeklini değiştirdik” diye bir açıklama yapıyor.
Hiçbir şaibeye yer vermemek için daha Survivor başlamadan ilk günden itibaren son güne kadar oynanacak bütün oyunlar belirlenmeli ve herkese açıklanmalıdır. Ondan sonra da kim giderse gitsin oyun programı hiç değiştirilmeden uygulanmalıdır. Hıza dayalı, güce dayalı, hafızaya dayalı, soğukkanlılığa dayalı, bunların beraberliğine dayalı çeşit çeşit oyun var ve bu durum gayet normal ama bunların sırası baştan belirlenmeli.  Her hafta kalan insanlara veya azalan takımlara göre açıklanan oyunlar adalet duygusu getirmez. Tamam sen reyting derdindesin ama orada da aylarca çok zor şartlarda bir şeyler yapmaya çalışan insanlar ve bunların aileleri, dostları, arkadaşları var.
Televizyon programlarında böyle de iş yerlerinde durum farklı mı? Hiç değil. Aynı sorunlar orada da mevcut. İnsanları en çok mutsuz eden şeylerin başında, “yapılan işlerin adil olmadığı” duygusu geliyor. Bunun bir kısmı dedikoduya dayalı gerçeklik payı olmayan mutsuzluklar olsa da, çok büyük bir kısmı gerçek durumlardan ve adamına göre yapılan muamelelerden ortaya çıkıyor.

İster iş yeri ortamı olsun, ister aile ortamı, ister arkadaşlık ortamı, isterseniz de ülke ortamı. Adalet hissinin toplumların ortak yaşamındaki en önemli parametrelerden biri olduğunu düşünüyorum. Bugün ülkemizdeki mutsuzluğun en büyük nedenlerinden biri adalet hissinin kaybolmasıdır. Ayrıca sadece hukuksal parametrelerden bahsetmiyorum. “Adalet” kelimesinin gelir dağılımından tutun da, insan ilişkilerine kadar çok çeşitli boyutları var.

Yaptığınız iş veya taşıdığınız sorumluluk ne olursa olsun, adaletli davranmak herkes için bir yaşam şekli olmalıdır. İş yerinde biri bir şey ister yapılmaz ama iki gün sonra bir bakarsınız ki, “hayatta yapılamaz” denilen şey, yeterlilikleri ilk geri çevrilen insan kadar bile olmayan başka bir insan için yapılmış. Buyurun cenaze namazına. Böyle bir durumdan sonra kaybolan adalet duygusunu 10 sene uğraşsanız yerine geri koyamazsınız.
Yapılan her iş, sorgulandığında mantıklı ve adil bir şekilde açıklanabilir durum da olmalı. “Ben yaptım oldu” zihniyeti her ne kadar kısa vade de bir takım yararlar sağlıyor gibi görünse de, uzun vade de büyük zararlar getirir.

İster Survivor ortamı, ister şirket ortamı, ister ülke ortamı olsun, adalet duygusunun kaybolmamasını sağlamak en büyük hedeflerimizden biri olmalıdır.
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…