Maddi Sıkıntılar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Maddi Sıkıntılar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Mart 2022 Pazar

Arka Bahçe

Günaydın Dostlar,

İki yıl kadar önce en büyük amca “Ön bahçenizi bile boş bırakmayın, muhakkak bir şeyler ekin.” demişti. Çok da doğru söylemişti. Arka bahçesini zaten herkes ekiyor ama ön bahçedeki küçücük toprak parçasına bile ihtiyacımız olduğu anlatılmak isteniyordu.

Neden böyle bir şey söyledi? Yaklaşan sıkıntıyı ve kıtlığı gördüğü için söylemişti. Aç kalmaya doğru gidiyorduk. Dünya sıkıntılarla boğuşuyor. Her gün yeni bir sıkıntının ortaya çıktığı bir ortamda kimse kimseye yemeğini vermiyor artık. “Gıda ihracatını yasakladık.” diyerek bir anda seni ortada bırakıyorlar.


Çocukluğumuzda bu tip şeyleri hiç düşünmezdik. Her şeyimiz vardı. Ne oldu da elli yıl içinde kendi kendimizi besleyebilecek avantajımızı kaybettik? Tarımda ışık görmeyen kardeşlerimiz, birer birer bu işten uzaklaşıp büyük şehirlerde iş aramaya başladılar.

Tarım zaten çok zor bir iş. Bütün bir yıl emek vereceksin, para harcayacaksın ve sekiz on ay sonra meyveleri toplamayı umut edeceksin. Bozulan iklim şartlarının zaten bu işi çok zorlaştırdığı bir ortamda bir de ekonomik sıkıntılar ortaya çıkınca tarım yaparak para kazanmak çok zorlaştı.

Güneşin, yağmurun, karın doğru zamanda ortaya çıkması gerekiyor. Zamanlama doğru olmadığı takdirde her adımda verimlilik düşüyor. Dekar başına 500 kg buğday almayı umut ederek yola çıkan bir çiftçi, mevsimlerin ve şartların doğru gitmemesi yüzünden 250 kg alabilirse çok mutlu oluyor.

Eskişehir’deyken çok fazla sözleşmeli tarım yapıyorduk. Bir gün çiftçinin biri “Yağmur başladığında hanım ‘Yağmur başladı, eşyalar ıslanıyor, hemen eve koşup camı, kapıyı kapatalım.’ demişti, ben de boş ver eşyaları, ürünü kurtaralım.” demiştim, diye uzun uzun anlatmıştı. İşte çiftçinin ürüne bakış açısı bu şekilde. Çiftçinin her şeyi olan ürün aslında bizim de her şeyimiz ama biz bunun çok da farkında değiliz.

Hemen şunu da belirteyim, gırtlağa kadar borcu olmayan bir tane bile çiftçi yok. Belki bir yerlerde vardır ama ben hiç tanışmadım. Kimsede ekim yapacak para kalmamış. Para bitmiş, moral çoktan gitmiş.

Ekim yapanların çoğu da sözleşmeli tarım yapan firmaların sayesinde ekim yapıyor. Firmalar tohumu, ilacı, gübreyi veriyor ve yıl sonunda ortaya çıkacak olan ürünü almayı garanti ediyor. Her şey yolunda giderse bu sistem yürüyor ama dolu, kuraklık, sel gibi etkenler bu sistemi de zorluyor. Hasat zamanı geldiğinde hava şartlarından dolayı ürün alınamadığı çok sık oluyor.

Her bir metrekarenin ekilmesi gereken bir ülkede tarımı geliştirmek ve çiftçiyi küstürmemek için elimizden gelen her şeyi yapmalıyız. Maddi ve manevi her türlü desteği vermeliyiz. Puanı ziraat mühendisliğinden başka bir yeri tutmadığı için bu bölümü okuyan çocuklarla bir yere varamayız. Bu işe gönül vermiş, toprakla uğraşmaktan korkmayan insanların sayısı her gün azalıyor.

Rahmetli babam, “Ürettiğimiz hububatı, çerezi, meyveyi, sebzeyi satamasak da oturup yeriz.” derdi. O günlerde pazarlama konusunda çok başarılı olmasak da en azından hepsini yetiştiriyorduk, bugün ayçiçeğinin %56’sını dışarıdan alır hale geldik. Diğer konularda da durum çok farklı değil. Gıda temini en milliyetçi konulardan biridir. Güneş battığında (doğal olarak) herkes kendini düşünür. Eloğluna güvenerek bu ülkedeki tarımı öldüremeyiz. Kendi kendimize yetebildiğimiz günlere geri dönmemiz gerekiyor. Kendini besleyebilen yedi ülkeden biriyken gıda maddeleri tedariki çok yüksek oranlarda ithalata dayalı bir ülke haline geldik. Konu ister zeytinlik olsun isterse de başka bir şey. Bir dalına bile zarar vermemeliyiz.

Tarım yapılan alanları yok etmek değil, gözümüz gibi korumalıyız. Artık gıdalar altın değerinde.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

10 Ocak 2021 Pazar

Satılık Tren

Günaydın Dostlar,

Sosyal platformlarda birçok model tren grubu var. Ben de bir tren meraklısı olarak bu grupların birçoğuna üyeyim. Kimimizin halının üzerinde dönen minicik bir treni var, kimimizin de büyük alanlarda sabit duran çok büyük trenleri var.

Ortak yanımız, hepimizin tren sevdalısı olması. Bir diğer ortak yanımız da genelde hepimizin belli bir yaşın üstünde olması. Genç nesilde model tren arzusu pek yok. Benim kızım bile ilk gördüğünde “Bu başka bir şey yapacak mı?” demişti.


Model trencilik kolay bir iş değil. Bir yandan çok zevkli olmakla beraber, bir yandan da çok zahmeti bir hobidir. Trenler de minik çocuklar gibi sürekli ilgi isterler, bakım isterler. Düzenli bir şekilde yağıyla, temizliğiyle, bakımıyla ilgilenmek gerekir. Bizim gibi tren severlere bu işler hiç zor gelmez, zira büyünün bir kısmı da bu çabalarda gizlidir.

Sosyal platformlardaki bu gruplarda ve internet ortamındaki diğer satış sitelerinde zaman zaman model tren satışları da olur. Hatta lokomotiflerini, vagonlarını takas edenlere bile rastlayabilirsiniz. Marka değiştirme çalışmaları da bu sitelerde karşınıza çıkabilir.

Model trencilik yapan insanlar; bu işe gönül vermiş, çok uzun yıllardır bu işi yapan insanlardır. Ben de dâhil olmak üzere birçoğunun kırk elli yıllık bir geçmişi vardır. Trenlerini yıllarca çocukları gibi koruyan bu insanlar bu günlerde çok mutsuz.

Ne kadar acıdır ki yıllardır baktıkları, büyüttükleri trenlerini satmak istiyorlar. Yıllardır tanıdığımız, bildiğimiz bir takım arkadaşlarımız kurulu trenlerini söküp parça parça satıyorlar. İşin en acı yanı da şartların bu duruma neden olması.

Dünya da ülkemiz de sıkıntılı günlerden geçiyor. Her sektörde büyük kriz var. Mali sıkıntılar insanları ellerindeki şeyleri satmaya zorluyor. Bazı insanlar sıkıntılı günlerin kolay kolay geçmeyeceğini düşündüğü için hazır halen para ediyorken trenlerini satmak istiyorlar. Her yer satılık tren veya tren parçaları ilanlarıyla dolu. İki gün sonra hiçbir değeri kalmayacağına inananlar çok fazla. “Dünya öyle ciddi ekonomik sıkıntılarla uğraşacak ki kimsede model trenlere filan verecek para kalmayacak.” görüşü çok yaygın.

Trenlerini elden çıkarma istemelerinin bir diğer nedeni de onlardan sonra kimsenin ilgilenmeyeceğini düşünmeleri yüzünden. Maddi kaygıdan ziyade trenler ortada heba olup gitmesin derdindeler. Hiç olmazsa sağlığımda bu işten anlayan ve değer veren birileri onları sahiplensin arzusundalar.

Moral bozukluğu da bu işin önemli bir parçasını oluşturuyor. Her hobiye ve her şeye olduğu gibi model trenciliğe karşı da çok büyük bir heves kalmadı. Küresel salgın ve ekonomik nedenlerden kaynaklı sıkıntılı günler, kimsede bu gibi şeylerle ilgilenecek tat bırakmadı.

Bütün bu tren bolluğu fiyatları düşürdü mü? Kesinlikle hayır. Avrupa’dan model tren parçalarını getirmek çok zorlaştığı için, satanlar genellikle yüksek fiyatlar istiyorlar. Eskiden her Almanya’ya giden tren parçalarını alıp geliyordu ama artık seyahat etmek de çok zorlaştı.

Hemen belirteyim, her sektörde olduğu gibi bu sektörde de trencilikle çok da bir bağı olmayan, sadece bu işin ticaretini yapan arkadaşlar da var. Sürekli olarak gelenle gidenle bir şeyler getirip satıyorlar.

Tabii pazarın bir diğer gerçeği de bir iki marka hariç Türkiye’de bu trenleri satan hiçbir yer olmaması.

Model trenciler mutsuz. Artan kurlar ve salgın bu işe sürdürülemez bir hale getirdi. İnsanlarda ne zevk kaldı ne de bu işe yatıracak para. İnşallah bir gün ortam düzeldiğinde yine hepimizin hobilere ayırabileceği parası da olur, keyfi de.

Bu sabah ben trencileri yazdım. Yazıdaki tren kısımlarını çıkarıp herhangi bir konuyu da boşluklara koyabilirsiniz. En azından çok yanlış olmaz. Her sektör sıkıntılı günler geçiriyor. Allah yardımcımız olsun, tünelin ucundaki ışık çabuk görünsün.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

7 Ağustos 2020 Cuma

Gerçekten Sevmek...

Günaydın dostlar…

Gerçek sevgi hiçbir şarta bağlı olamaz. Kalpten gelir ve diğer parametreler hiçbir zaman gündeme gelmez. Boşuna söylememişler “İyi günde de, kötü günde de” diye.
İyi günde sevdiğini söylemek veya öyle hissetmek daha kolaydır, önemli olan kötü günde de o sevgiyi hissedebilmektir. İşler kötüye gidince tüyüyorsan, onun adı sevgi olamaz. En azından gerçek sevgi olamaz.


Günlük şartlara bağlı olan sevgiler sınırlı sevgilerdir. Anlık sevgiler, bağlılıklar (o an için kalpten geliyor gibi görünse de) beyinden gelenlerdir. O andaki şartlara, menfaatlere göre saniyede değişiverirler. Makbul olanı kalpten, hatta yürekten gelenidir.

Konumuz ister biricik aşkın olsun, ister Fenerbahçe; bu durum hiç değişmez. Şampiyonluğa oynayamayacak bir kadro kuruldu diye takımından uzaklaşacaksan, o zaman gerçekten sevip sevmediğini yeniden düşünmen gerekir.

Bu gibi sıkıntılı senelerde; bizim gibi sevenlere düşen, detaylarını düşünmeden gidip bütün sezonluk biletleri satın almaktır. Hiçbir maça gidemesek de bunu gidip yapmalıyız. 30 milyon taraftarım var diyen bir takım, 40 bin kombine satabilmeli diye düşünüyorum.
 Gitme ihtimalim çok düşük olan maçların neden biletini alalım diyorsak, o zaman şartlı bir sevgiden bahsediyoruz demektir ki, bu da gerçek sevgi değildir. Bu hafta çok sevip, salgın gelince ismini hatırlamamaya benzer.
Ben çok seviyorum ama paraları başkanlar versin dönemi artık bitti. “Başkan bize çilek al” sloganları atarken o çileklerin bir gün hurmaya dönüşeceğini hiç düşünmedik.

Görevim gereği Anadolu’nun birçok yerine gittim ve gördüm ki, hemen hemen bütün takımlar, esnafın ve işadamlarının verdiği paralarla yürüyor. Artık zengini de, fakiri de bu işten çok sıkılmış.

Bir gün bir şehirde davet edildiğim bir maçta “Seyircinin ilgisi fena değil” diye bir yorum yaptığımda, “Onlar firmaların alıp dağıttığı biletlerle geliyorlar, çoğu cebinden para verip de bilet almaz” demişlerdi. Hani ne oldu bizim sevgimiz? Ben sadece taraftar olayım, parayı hep başkaları versin ruh hali.
Herkes kendi çapında elini taşın altına koymadığı müddetçe bu işler yürümez. Seyirci değil, gerçekten taraftarsan, şartlar ne olursa olsun gidip biletini alacaksın. Oxford’da geçirdiğim zamanlarda birkaç kere Oxford United’ın maçlarına gitmiştik. Yanılmıyorsam o zamanlar üçüncü ligde oynuyordu ve hiçbir iddiası da yoktu ama her maçı tam dolu olurdu.

Bizim her şeyimiz sonuç odaklı. Takımın bir iddiası yoksa veya olmayacağını düşünüyorsak, hemen hevesimiz kaçıyor. Amerika’da 70 yıldır aynı koltuğa sahip olan beyzbol taraftarları biliyorum. Üstelik bu yılların birçoğunda da takım ligi sonuncu bitiriyordu.

Anadolu takımları demişken, kendi memleketim Giresun’da da durum çok farklı değil. Herkes takımın eski günlerine geri dönmesini istiyor ama küçük bir stadı bile dolduramıyoruz. En başta kendimi eleştireyim. Maçlara gidemeyecek olsam bile, bir kombine alabilirdim diye düşünüyorum. Gerçi bu dönemde, Passo’ya Fenerbahçeli diye kayıt olmuşken, Giresun kombinesi alabilir miydim onu da bilmiyorum.

Fenerbahçe’miz çok zor günlerden geçiyor. Altından kalkılması çok zor bir borç yükü varken, bir de karşımıza çıkan küresel salgın işleri içinden çıkılmaz bir hale getirdi. Bugün her zamankinden daha çok takımın yanında olmalıyız.
İster genç takımlar oynasın, ister yıldızlar (gerçi son yıllarda kâğıt üzerindeki yıldızlardan da pek bir şey göremedik) bütün kombineleri almalıyız. “Başkan bize çilek al, kiraz al” demekle bu işlerin yürümesi mümkün değil. Bir salkım üzüm de biz yetiştirelim. Bir fındık ağcı da biz dikelim.

Dostlar, ben bu sabah Fenerbahçe ve Giresun özelinde yazdım ama diğer takımlar için de durum çok farklı değil. “Kurtar bizi büyük başkan” dönemleri çok gerilerde kaldı. Daha sürdürülebilir, daha tabana yayılmış modellere doğru yol almamız gerekiyor. Kalıcı çözümün yolu da gençleri yetiştirmekten geçiyor.
Tekrar söylüyorum, şartlı sevgi diye bir şey yoktur, onun adı menfaat ilişkisidir.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

8 Aralık 2018 Cumartesi

Yün Don Sponsoru...

Günaydın dostlar…

“Her şeyi ben bilirim, her zaman her konuda hep benim dediğim olacak” düşünce şeklinin; “Yeter ki masalara benim adamlarım otursun” felsefesi ile birleşmesinden doğan neticeleri, bugün Fenerbahçe’nin içine düştüğü durumdan çok net bir şekilde takip edebiliyoruz.
Zavallı Ali Koç, bir gram ruhu kalmamış, maddi ve manevi olarak tükenmiş, gelecek yılları bile ipotek altına alınmış bir takım buldu elinde. Daha kazanılmayan paralar bile harcanmış.


Birçok şirkette ve ülkede de durum çok farklı değil. Eğer gerçekten de çok kurumsallaşmış bir şirket veya sistemleri çok güzel oturmuş bir ülke değilseniz; çoğu zaman iç halkaya dâhil olanlar, işi gerçekten de yapacak olanlara tercih edilirler. “İşler bir şekilde yürür, yeter ki dediğimi yapacak bir insan o masaya otursun” düşüncesi, günümüzde çok kullanılmaktadır.

O masaya oturmak için yeterli bilgisi, tecrübesi, yetkinlikleri, tahsili olmayan insanları, sadece “Bizim adamımız” diyerek bir yere oturtturmak, şirketlerin veya ülkelerin ileri gidebilmesinin önündeki en büyük engellerden biridir.

Bu durum ileri gitmiş ülkelerde de vardır ama geri kalmış ülkeler de çok daha yaygındır. İşler ilişkilerle halledilir.

Bombayı kucağında bulan, durumun beklediğinden de kötü olduğunu gören Ali Koç ne yaptı? “Ben bu işten anlamam” deyip, kendi kadar bile bu işi bilmeyen insanı futbol takımının başına getirdi. Zaten para yokken bir de bu amcaya milyonlarca Avro ödemeye başladılar.

Para yok. Stat gelirleri, yayın gelirleri bile daha kazanılmadan harcanmış, borçlar dağ gibi olmuş, sokağın ekonomisi ortada, böyle bir durumda parayı nereden bulacağız?
Para, aile şirketlerinden gelecek. Forma sponsorundan tutun da, şort sponsoruna kadar aile şirketlerinin sponsor etmediği şey kalmadı. Fenerbahçe Türkiye’nin en büyük sosyal toplum kuruluşlarından biridir ama şu anda küme düşmek üzere olduğunu da unutmayalım. Arada Ali amca olmasa, zaten araç kiralama işinin de durgun olduğu bir piyasada, neden gitsinler de Fener’e forma sponsoru olsunlar.

Günümüzde herkes gidip Serenay Sarıkaya’ları, Elçin Sangu’ları, Özge Özpirinçci’leri tercih ediyor. Kimse gidip de dizilerde 15. sırada oynayan veya en son başarısını 15 sene önce yakalamış birinin peşine düşmüyor. Sponsorluk işi moda işidir ve ömrü kısadır. Herkes bugünkü güzelliğin, bugünkü popülerliğin peşinde, 5-10 yıl önceki güzellik veya başarılar kimseyi alakadar etmiyor.

Ali Koç’un karşı karşıya kaldığı durum hiç mi görülmemiş bir durum? Hiç değil. Siz yıllarca çalışır didinir bir şeyleri yoluna sokarsınız, sonra da gelir meyveleri başkaları toplar. Bilhassa iş dünyasında dünyanın her yerinde karşımıza çok sık çıkan bir durumdur.

Tabi, bu durumun tersi de mevcuttur. Birileri yıllarca her şeyin içine eder, göreve geldiğinizde de her şeyi temizlemek, düzeltmek size kalır. Bizim Ali amca da işte tam böyle bir durumun içinde buldu kendini.
Bir spor kulübünü bizim gibi ülkelerde borsadaki her hangi bir şirket gibi yönetebilmek neredeyse imkânsızdır. Sadece finansal verilere bağlı kalamazsınız. Açlıktan ölseniz de taraftar sizden sportif başarı ister. Finansal gerçekleri bir noktaya kadar anlar, ondan sonrasını anlamaz.

Ne diyelim? Allah Fenerbahçe’mizin yanında olsun, şans getirsin; Ali amcayı yün don sponsoru aramak zorunda bırakmasın…
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

15 Temmuz 2017 Cumartesi

Yardımsever...

Günaydın dostlar…

Etrafımda çok fazla yardımsever arkadaşım, dostum var ve hepsinin faaliyetleri ile gurur duyuyorum. Birçoğu İstanbul gibi zor bir şehirde, zamanlarını ve paralarını harcayarak ellerinden geldiği kadar bu faaliyetlerin içinde olmaya çalışıyorlar. Şehir o kadar zor bir şehir ki, çok istesen bile, bir yerden bir yere ulaşma zorlukları, seni yolundan döndürebilir.
Son günlerde çok fazla kötü haberler izliyor olmamız, bizleri karamsarlığa sürüklemesin. Bazen insan sanki etrafımızdaki herkes çok kötüymüş gibi bir hisse kapılıyor ama inanın gerçek öyle değil. Etrafımız kocaman kalpli, yardımsever insanlarla dolu.


Bu kocaman kalpli insanlar, sokakta kalmak zorunda olan talihsiz insanlardan tutun da, aç kalan köpeklere, susuz kalan kedilere kadar; önlerine gelen her şeyi beslemeye çalışıyorlar. Hemen belirteyim, bu insanlar fabrikatör değil. Milyoner de değiller. Hepimiz gibi kendi yağlarıyla kavrulmaya çalışan insanlar. Üstelik ortalıklarda yaygara da yapmıyorlar. Tesadüfen görmesek, yaptıkları yardımların hiçbirinden haberimiz olmaz.

Köpeği olmadığını bildiğim bir arkadaşımı, bagaj dolusu köpek maması alırken gördüğümde, bu alımı yiyecek bulmayan köpekler için aldığını itiraf etmek zorunda kaldı. Yıllardır tanırım, ilk defa şahit olmuştum.

Sürekli borç içinde olan bir arkadaşımın, olmayan parasını gidip daha fazla ihtiyacı olduğunu düşündüğü insanlarla paylaşmasına ne demeli? Verebileceğimiz tek bir cevap var. Bazı insanların gönülleri zengindir ve kocaman bir kalp ile doğarlar. Ceplerinde olmasa bile, kalpleri zenginlik doludur. Onlar cepten değil kalpten dağıtır.

Kimseler duymadan yazlığında yıllardır Suriyelileri konaklatan kardeşim. Sen büyüksün. Sen benim bunu öğrendiğimi bilmiyorsun ama ben bütün detayları öğrendim. 3 minik çocuğun sokaklarda kalmasına gönlün razı olmadı. Bir şey daha söyleyeceğim, bütün yaşam masraflarını karşılamaya çalıştığını da biliyorum. Kocaman bir kalp ile yürekli bir davranış nasıl mı olur? Bundan daha canlı, bundan daha gerçek, bundan daha güzel bir örnek olabilir mi?

Bütün hafta çalışıp, hafta sonu kendine kalan bir, iki saatini huzur evlerinde teyzelerle, amcalarla geçiren, onlara hediyeler götüren, hikâyelerini dinleyen güzel kardeşim, seni de kutluyorum. Bir araç sahibi dahi olmadan birçok noktaya ulaşabilmek, herkesin altından kalkabileceği bir iş değildir. Büyük bir azim ve kocaman bir yardımseverlik gerektirir.

Yıllar boyunca, İstanbul’da, Ankara’da, Eskişehir’de, Mersin’de, İzmir’de çocuklar için bir şeyler yapmak isteyen birçok arkadaşım oldu. Çok zor şartlar altındaki bir okula sınıflar, yatakhaneler, mutfaklar yaptıran sevgili kardeşim ve Mersinli arkadaşlarımdan tutun da, Eskişehir’deki düşünceli bölüm arkadaşlarıma kadar hepsi büyük bir faaliyet içindeler. Bu işlerin azı, çoğu olmaz; bu işlerin niyeti olur. Kalbinde niyetin var mı, sen ilk önce ondan haber ver…
Hiç haberimiz olmadan, dünyalar kadar güzellik yapmaya çalışan, birilerinin elinden tutmaya çalışan arkadaşımız, dostumuz var. Naçizane görüşüm, zaten bu tip işlerin bu şekilde yapılması yönündedir. Her zaman, her şeyin ortaya dökülmesi gerekmiyor. Sosyal platformlarda paylaşılan yardımseverlik resimlerinin, işin güzelliğini azalttığını düşünüyorum. Yap bir güzellik; sen bil, bir de Allah Baba bilsin yeter; bizlerle paylaşmana gerek yok…
İçinden geleni yap, karşındakinin ayakkabılarını giy, ama ne olur her platformda paylaşıp işin değerini azaltma… Unutma benim için değil, kendin için yapıyorsun…

Bir iyilik yap, sonra bir tane daha yap ama kalbinde paylaş, sosyal platformlarda değil...

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

28 Nisan 2015 Salı

Verdiğin Sözün Arkasında Dur...

Günaydın dostlar.

Bir söz verildiği zaman, aslan gibi verilen sözün arkasında durmak gerekir.  Verilen sözlerin tutulmamasının ve de bu topraklarda bir şeyleri organize etmenin zorluğunu çok iyi bilen bir insan olarak, Allah’tan bir mani gelmediği müddetçe ben her zaman verdiğim sözleri tutmaya çalışırım.
Konu ne olursa olsun, benim için sözüme güvenen insanları yarı yolda bırakmamak her zaman için çok önemlidir. Sözüne güvenip, yanıma alıp savaşa bile gidebileceğim insanları da çok severim. Sözden dönmek ne erkekliğe yakışır, ne de kadınlığa…


Söz vermek, hayatımızın her anı için önemli bir parametredir. Bugün için de gündemde olan söz verme olayı, CHP’nin ortaya attığı seçim vaatleridir.

Paradan başka hiçbir şeyi düşünmeyen bir toplum haline geldiğimiz için, herkes cımbızla çekip ekonomik vaatleri konuşuyor ama verilen sözlerin içinde para konularından çok daha fazlası var. Diyeceksiniz ki, “İnsanlar maddi sıkıntı içinde, para konuşmasınlar da ne konuşsunlar?”. Çok haklısınız, para konusu sıkıntılarımızın başında geliyor ama diğer konuları da unutmamamız gerekiyor.

Burada verilen vaatlerin en önemlilerinden biri olarak demokrasi geliyor. Adalete dayalı, sağlam temeller üzerine oturmuş, bağımsız bir hukuk yapılandırması da çok ama çok önemli. Bu iki parametrenin dolaylı olarak ekonomik programa da bir ivme kazandıracağı çok nettir. Bu tip temel konulardaki bütün vaatlerini sonuna kadar destekliyorum.
Gelelim herkesin dikkatini çeken ekonomik vaatlere. Vaatler çok olumlu, çok sevindirici ama aynı zamanda da çok da iddialı. Genel parametrelere dayandırılan konular bizim gibi ülkelerde her zaman sorun teşkil eder. Örnek olarak, fakirlere yardım dediğin zaman, kimin fakir olduğunu neye göre ve nasıl belirleyeceksin. Maddi durumu çok iyi olduğu halde bir yolunu bulup devletten yardım almanın çok da zor olmadığı topraklarda, kimin gerçekten bu yardımlara ihtiyacını olduğunu belirlemek de kolay bir iş değil.
Bizler sabırsız insanlarız. Bir şeyler vaat edilirse hemen yarın olsun isteriz. Kimse bir fili bir gecede yiyemez. 100 senenin alışkanlıkları ve yaşanmışlıkları 100 günde değiştirilemez. Ben ekonomik vaatlerin bir kısmının çok iddialı olduğunu ve geniş bir zaman çerçevesine yayılmalarının gerektiğini düşünüyorum.

Maliyet fiyatının altında mazot satmayı taahhüt etmek sürdürülebilir bir durum değildir. Ayrıca böyle bir söz vermeye gerek de yok. Sen, yakıt satışlarının üzerine bindirilmiş korkunç vergilerden bir kısmını kaldırırsan hem daha gerçekçi olur, hem de insanlara ekonomik bir rahatlık sağlar. Petrol fiyatları bugün 50 USD olabilir ama iki gün sonra bunların tekrar 150 USD seviyelerine çıkacağını da unutmamak lazım.

Vaat edilen ekonomik iyileştirmelerin boyutu herkese göre değişiyor. 60 milyardan, 140 milyara kadar çok çeşitli rakamlar telaffuz ediliyor. Ben rakamların boyutlarına çok takılmıyorum ve sistematik olarak, kademeli ve planlı bir şekilde ele alınırlarsa, ulaşma mesafesinde olduklarını düşünüyorum.

Sağlam Anayasal temellerin üzerine oturtulmuş, bağımsız yargının rayına oturtulduğu bir devlet yapısında zaten birçok şey kendiliğinden yoluna girecektir.

En önemli parametrelerden biri de liderlerin yaptıkları işlerle, yaşam tarzlarıyla kamuya örnek olmalarıdır. İnsanları belli bir ekonomik plan içinde yaşatmaya çalışırken sen de gidip göze batacak, adalet hissini ortadan kaldıracak harcamalar yapmayacaksın.
Ben ekonomist değilim ama dünya ekonomisinin de zor günlerden geçtiğini düşünürsek; Türkiye için %6 büyüme hedefini önümüzdeki birkaç yıl için çok da gerçekçi bulmuyorum. %5 bile güzel bir başarı olur. Bu işi çok iyi bilen arkadaşlarımız bu konuda benden çok daha iyi yorum yapabilirler.

İç tasarruf oranının %15’ten, %30’a çıkarılacağı gibi yorumları da gerçekten çok uzak, hiçbir hükümetin kolay kolay kontrol edemeyeceği vaatler olarak görüyorum.
Emin’in beklentisi: Ekonomik hedefler dışındaki bütün hedeflerin yerine getirilmesi ve ekonomik hedeflerin de ilk aşamada yarısını yerine getirilmesi şeklindedir. Örnek olarak, 2 maaş ikramiye değil de, ilk aşamada bir maaş ikramiye verilip, daha sonraki yıllarda ikinci ikramiye verilirse, o bile memnun edici bir gelişme olur.

CHP, halkın dikkatini çekti. "Para" lafını duyan (haklı olarak) sokağa çıktı. Kılıçdaroğlu, hiç konuşmadığı büyüklükteki kalabalıklara konuşuyor. Gerçekçi ve uygulanabilir bir programın adım adım uygulanması, yıllardır gülmeyi unutmuş insanımıza bir gülümseme umudu olacaktır.
Ülkemiz için, insanımız için her şeyin en güzeli olur inşallah.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…