Risk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Risk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Mayıs 2016 Cuma

Acele İşe Şeytan Karışır...

Günaydın dostlar…

Her zaman olduğu gibi, yine sevgili kızımla İzmir’de çok güzel vakit geçirdik. Hem işimizi hallettik, hem de gezdik eğlendik. Ayıptır söylemesi çok güzel akşam yemekleri de yedik. Bu yemeklerin bir tanesinde 18 yıldır görmediğim bir arkadaşımla ve sevgili kızıyla buluşmak da ayrı bir güzellik oldu.
Çok fazla İzmir’de bulunmuş ve orada çok fazla dostu olan bir insan olarak, herkes gibi ben de İzmirlilerin tez canlı yapısını çok iyi bilirim. Her İzmir’e gittiğimde sürekli koşturmaca içinde olan yaşam tarzlarına ayak uydurabilmek için ben de koşturur dururum.


Enerji dolu ve hızlı yaşam tarzı tamam ama bu sefer gördüm ki, sevgili İzmirliler bu konuyu biraz daha da abartmışlar.

Cumartesi öğleden sonra İzmir’e vardığımda bindiğim taksici amca, otobana çıktıktan sonra kendini Niki Lauda zannetmeye başladı. Ben de önde oturduğum için, ne kadar hızlı gittiğini görmek çok kolay olmuyordu ama bir ara gözümün ucuyla baktığımda 170’den daha yüksek bir hızla gittiğini gördüm.

Amcaya dönüp, “benim acelem yok, bu kadar hızlı gitmenize gerek yok” dedim fakat amca, gıcık gıcık bana baktıktan sonra, “ama benim acelem var” diye cevap verdi. “Aceleniz de olsa, siz yine de biraz yavaşlasanız iyi olur” deyip, ben de 5 numaralı ters ve asabi bakışlarımı yaptım. Bizim taksici amca, bakışlarımdan etkilenmiş olacak ki, 130’a düştü. Daha sonra da trafik arttı ve bir daha da hızlanamadı.
Ben cumartesi günü gittim, Pazar günü de Ankara’dan kızım geleceği için, onu karşılamaya bir kere daha havaalanına gitmem gerekti. Ne yaptık? Aynen öyle. Bindik bir taksiye, bir kere daha Adnan Menderes’in yollarına düştük. Her taksici gibi bu da hemen o kritik soruyu sordu. “Otobandan mı gidelim ağabey?” “Tamam, otobandan gidelim” dediğimde de, bir kere daha kendimi Formula I yarışının ortasında buldum.
İlk günkü amca en azından deliler gibi basıyordu ama riskli işler yapmıyordu. Pazar gününün amcası, hem hızlı gidiyordu, hem de bulduğu en ufak bir boşluktan geçmeye çalışıyordu. Nasıl bir çılgınlık, anlatamam. Bu arada hemen belirteyim; bu amcaların ikisinin de yaşları benden büyüktü. Anlayacağınız, her zamanki gibi laf olsun diye amca demiyorum.
Ben, 30-40 dakikada filan gideceğimizi düşünürken, 20 dakikada kendimi havaalanında buldum. Bir bakıma da iyi oldu, bana da kuşum gelmeden bir şeyler yiyecek vakit kaldı.

Aylin geldikten sonra, üçüncü taksi yarışımız için hazırdık. Gaziemir’i filan geçip de otobana çıkar çıkmaz, amca direk 170’e vurdu. Bu sezon, saatte 170 km hızla gitmek, İzmir’de çok moda. Biniyorsun taksiye 5 dakika sonra 170 gitmeye başlıyorlar. Yol bomboştu ama yine de bu kadar hızlı gitmenin anlamı ne?

Bizim anlayamadığımız başka bir gerçek var diye düşünüyorum. Bu kadar çok basınca, taksimetre de çok basıyor herhalde. Bir diğer ihtimal de, müşteri kapma yarışı. Hemen Emin’i başlarından defedip, geri gidip yeni müşteri almak istiyorlar.

3. amca da benden büyüktü ama onun bir başka özelliği daha vardı. Araç 170 gidiyor ve amcanın gözleri kapalı gibi duruyordu. Ne zaman baksam, hep kapalı gibiydi. “İnşallah alt kısımlarında bir yerlerde azıcık da olsa bir açık kısım vardır” diye düşündüm…
Sevgili İzmirli kardeşlerim, dostlarım; bu aceleci hallerinize artık bir son verin. Siz son sürat yaşamaya alışmışsınız ama biz İstanbullular korkuyoruz. Biz geldiğimiz zaman biraz yavaşlarsanız çok memnun olacağız.

Otobanda hız limitlerini aşmayın, emniyet şeridine girmeyin, riskli işler yapmayın, hepsinden de önemlisi Allah’a emanet olun
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

14 Şubat 2016 Pazar

Kim?

Günaydın dostlar…

Bunu, klasik bir sabah yazısı değil de, bir öğlen düşüncesi olarak görelim.
Televizyon kanallarını izliyorum da, birçok kanal Suriye’ye yapılması muhtemel olan bir kara harekâtından bahsediyor. Hatta bazı kanallara göre bu işleri Suudi Arabistan ile birlikte yapacakmışız…


Emin de bu haberleri duyunca kendi kendine düşünüyor ve düşmanımızın kim olduğuna tam olarak karar veremiyor. Suriye bataklığına bulaşınca bir daha çıkabilir miyiz yoksa kaygan kumda boğulup gider miyiz konusunu hiç bilmiyorum. O konuyu bilmediğim gibi, kime saldıracağımızı da bilmiyorum.

Beşşar Esad ve Suriye ordusu mudur bizim düşmanımız? Amacımız Esad’ı devirmek midir? Eğer amacımız buysa, Esad’ı devirmenin bize ne faydası vardır?

Bilemiyorum. Belki de amacımız YPG ve PYD’ye saldırmaktır. Onların orada çeşitli özerk yönetimler kurma çalışmalarına mı karşıyız yoksa etrafı ele geçirip, Türkmenlere karşı bir etnik temizliğe girmelerinden mi çekiniyoruz? Orada yaşanacak bazı gelişmelerin, yarın buralara örnek olması ihtimali de ayrı bir konu.

Yazarken kendim de inanmıyorum ama belki de amacımız IŞİD terör örgütünü Suriye’den çıkarmaktır. IŞİD ile komşu olmak mıdır bizi rahatsız eden. Sınırdaki bir örgütün, sınırın öbür yanında nasıl faaliyetler içinde olabileceğini defalarca gördük.

Gıcık olduğumuz konu, Rusya’nın Suriye’deki varlığı mıdır? Amacımız Rusya’yı oradan çıkarmak mıdır? Geldikleri gibi, füzelerini de yanlarına alıp giderler.
Asıl derdimiz, Amerika’yı Suriye’den atmak da olabilir. Samimiyetsiz dostlukların ardında yatan gerçek, bizim de bilmediğimiz bir Amerika düşmanlığı mı acaba? Suriye ile sınırı olmayan Amerika’nın bu ülkede ne işi var?

Buldum buldum. Bence düşmanımız İran ve Hizbullah. Bu iki unsurun Suriye’den çıkmasını ve ülkenin toprak bütünlüğünün korunmasını istiyoruz.
Suriye’ye doluşmayan terör örgütü kalmadı. Ilımlısı var, ılımsızı var, istediğiniz her çeşit var. Belki de büyüklerimizin kafasındaki düşünce, ülkeyi bu terör örgütlerinden temizlemektir. Bu örgütler, bu noktada sana dost olurlar, 500 metre ötede sana karşı savaşırlar. Ne yapacağı belli olmayan örgütleri buralardan uzaklaştırmak iyi bir düşünce olabilir!
Bu konulardan çok da anlamayan bir insan olarak; Emin’in düşüncesi Suriye’nin toprak bütünlüğünün korunmasından yana. Bunun dışında kalacak olan hiçbir ihtimalin Türkiye’nin yararına olduğuna inanmıyorum.

Yüce rabbim ülkemizi ve çocuklarımızı düşmanımızın tam olarak kim olduğunu bilmediğimiz bataklıklarda savaşa gitmek zorunda bırakmasın. Bu çocukları pul gibi zarflardan sökerek biriktirmedik. Her bir çocuk büyük bir emekle, sevgiyle, maddi, manevi çabayla bu günlere geldi.

Çocukları ailelerinin kucağından alıp al bayrakla sarmadan önce, bir kere daha, bin kere daha düşünmek gerekiyor…
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

2 Eylül 2014 Salı

Bana Bir Şey Olmaz

Günaydın Dostlar,

Bugüne kadar sürekli olarak yanlış yapılan bir şeyi; bu güne kadar o işi yapan insanların salaklığına, cahilliğine, beceriksizliğine bağlama huyumuz vardır. Biz her şeyin doğrusunu bildiğimiz ve yaptığımız için o insanların başına gelen talihsiz işlerin bizim başımıza gelemeyeceğine çok güveniriz.

Bizi bile bile tehlikeye ve ölüme sürükleyen de bu ruh halidir. Bir milyon kişi inşaatlardan aşağıya düşmüştür ama biz halen “Onlar tecrübesizdi, kenarda yürümeyi bilmiyordu, ben 25 yıllık ustayım, bana bir şey olmaz.” deriz ve kenarlarda yürüyüp sakat işler yapmaya devam ederiz.
 
Bütün dünyanın kullandığı emniyete yönelik araçlar da bize sıkıntı verir. Kimi canımızı sıkar, kimi ayağımızı sıkar, kimiyle rahat çalışamayız, kimi kulaklarımızı tahriş eder, kimi alerji yapar vs. vs.
Beni bu sabah bu yazıyı yazmaya iten aslında bunlar değil. Benim derdim İstanbul’un kuzey sahillerinde her yıl Karadeniz’in hırçın dalgalarında denize giren kardeşlerimizle. Ben doğduğumdan beri Şile’de, Kilyos’ta, Riva’da denize grip de ölenlerin sayısı o kasabaların nüfuslarını geçti.

Peki, neden akıllanmıyoruz? Yukarıda da söylediğim gibi, “bana bir şey olmaz” ruh hali yüzünden akıllanmıyoruz.

Yetkililer her sene burada yaşanan boğulma olaylarının, yüzme bilmek veya bilmemekle bir alakası olmadığını bağıra, bağıra söylüyorlar. Bazı yerlere “buradan denize girmek tehlikeli ve yasaktır” diye levhada asmışlar. Daha ne yapabilirler?
Buradaki denizin garip bir yapısı olduğunu, alttan akan bir akıntının farkında olmadan insanları dışarı doğru çektiğini milyon kere herkes söyledi. Sen kıyıda, ayağımın basabileceği yerde oynuyorum zannederken, bir anda birde bakıyorsun ki derine gitmişsin. O anda da geri dönme çabası ve bir panik başlıyor. Dönemeyince de işler iyice kötüye gidiyor.

Bunu ısrarla anlamak istemiyoruz. Benim arkadaşlarım bile “ağabey onlar yüzme bilmiyordur” yoksa niye dönemesin diye ısrar ediyorlar. İnanın orada boğulan insanların birçoğu yüzme biliyordu. Suyun içindeki, dibindeki dışa doğru olan akıntı aldı götürdü onları bizlerden.
Dün yine Karadeniz kıyılarında 3 ayrı boğulma olayı yaşandı. Gencecik insanlar koptu bu dünyadan. Mekanları cennet olsun. Arkadaşlar ölüm insanlar için, hepimiz bir gün bu dünyadan kopup gideceğiz ama milyon kere denenmiş bir şeyi de bir kere daha denemenin hiçbir anlamı yok.
Uzmanlar “ne kadar iyi yüzme bilirseniz bilin kendinizi böyle bir durumla karşı karşıya bulursanız kesinlikle kıyıya yüzmeye çalışmayın” diyorlar. “Bırakın, sizi dalga açığa götürsün orada kıyıya paralel yüzmeye çalışıp, suyun üzerinde kalmaya çalışın ki, sizi arayanların, sizi bulup kurtarma şansı olsun” şeklinde yorumlar var.

Böyle bir panik anında daha da açıklara sürüklenmenin tek şansı olacağını düşünmek hiçbir kimse için kolay bir şey değil. İşin acı yanı, bir sorun anında dalgalardan ve hava şartlarından dolayı bu yörede kurtarma çalışmaları da çok zor oluyor ve genelde çok geç müdahale ediliyor.

Karadeniz kıyıları yıllardır bize bir mesaj veriyor ve biz ısrarla bu mesajı almak istemiyoruz. Buranın yapısı zor bir kumsal olduğunu artık kabul etmemiz lazım. Ben yüzerim, biz Karadeniz çocuğuyuz gibi laflar işe yaramıyor.
Dalga seni alıp götürdüğü zaman, "Nerelisin?" diye sormuyor.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın...