Taksi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Taksi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Nisan 2017 Pazartesi

Güler Yüzlü İnsanlar...

Günaydın dostlar…

1 Ocak akşamı Eskişehir Tren İstasyonu'na elimde bavulumla, Şener Şen’in Haydarpaşa’ya inişi gibi indiğimde, aklımda tek bir hedef vardı; Sarar Butik Otel’e ulaşabilmek. Otele ulaşmak istiyordum ama içim de biraz buruktu.  
Tamam, Eskişehir’e aşinaydım ama yine de yepyeni bir hayata başlayacak olmanın heyecanı vardı içimde. Trenden iner inmez, içimdeki heyecan bir anda taksi bulma çabasına dönüştü. Çok soğuk bir havada, -16 derecede, tipi şeklinde yağan karın altında elinde bavulu ile bekleyen adam; bekledi de bekledi. Ne bir taksi geldi, ne de bir Allah’ın kulu.


Hemen araya sıkıştırayım, daha sonraki günlerde Eskişehir’de taksi bulmanın çok da kolay olmadığını öğrendim. Koca şehirde sadece 500 taksi var. Onlar da İstanbul’daki veya Ankara’daki gibi sokaklarda dolaşmıyorlar. Belli yerlerde beklersen geliyorlar, ya da telefonla veya zille çağırman gerekiyor. Evet, zil sistemi Eskişehir’de halen işe yarıyor.

Benim önümde sadece iki kişi vardı ama taksiye binebilmem tam 25 dakika sürdü. Bu arada da kardan adam oldum. Artık hem tek başıma, hem de kardan adamdım. Kar, buz, çamur karışımı yollarda kısa bir yolculuk yaptıktan sonra Sarar Butik Otel’e ulaştım. Bahçe kapısındaki güvenlikçinin sıcacık gülümseyen yüzü içimi ısıtsa da, otelin çam ağaçlarıyla dolu, geniş bahçesi de buzla kaplıydı.

Bahçe buz kaplı, resepsiyon bahçenin 500 metre öbür tarafında. Taksiciye “Resepsiyona gidelim, anahtarı alayım sonra da beni kalacağım binaya geri getir” dedim. Zaten azıcık bir giyim, kuşam alıp geldim, onları da bu bahçede ziyan etmeyeyim. Sonuçta trenle geliyorsun, bütün yün donlarını alıp gelemezsin ki!
 
Resepsiyondaki genç arkadaş da son derece güler yüzlüydü. Karanlık ve soğuk bir kış akşamında, samimi, güler yüzlü, iyi niyetli insanlarla tanışmak; moralimi düzeltti. -16 derece bile artık çok rahatsız etmiyordu ama kalacağım yere girince ısıtıcıların haftalardır yanmadığını gördüm. İçerisi gayet serindi. Tabii ısıtıcıyı açtım ama yorganın üzerine dolaptaki öküz gibi kalın battaniyeyi de sererek yattığımı hatırlıyorum.

Saat olmuş akşamın bilmem kaçı, karnım da aç ama o buz, tuz, çamur, kar karışımı yoldan bir daha çıkılmaz. Ayrıca, yanımda çamurda yürüme ayakkabısı da yok. Her şey çok kısıtlı, ancak beş gün idare edebilecek kadar giyeceğim var. Allah bilir Şener Şen’in tahta bavulunda bile daha çok şey vardı.
1 Ocak günü, çok zor şartlarda girdiğim Sarar Otel’den 3.5 ay sonra ayrıldım. Son parçayı da arabaya koyup, anahtarı teslim ettiğimde içimde bir burukluk vardı. İçimdeki boşluk dört bir köşenin resimlerini çekmeme neden oldu. Dünyanın her yerinde yaşadım, kalmadığım otel kalmadı, peki neydi Sarar’dan ayrılırken içime dolan?

Çamların altında yürürken, dibimden geçen trenler miydi? Trenleri çok severim. Penceremin sadece 20 metre ötesinden sık sık trenlerin geçiyor olması da beni çok mutlu etmişti ama neden onlar değildi. Belki de çamların altındaki yürüyüşlerimi özleyecektim. Sebep, Sarar’ın sessizliğiydi belki de!

Eskişehir’de popüler mekânlara ve/veya sokaklara giderseniz, genelde çok büyük kalabalıklarla karşılaşıyorsunuz. Sarar’ın sessiz, sakin ortamını seviyordum ama ayrılırken içimi burkan sessizlik değildi.

Sonunda buldum. 3,5 aydır alıştığım ve ayrılması zor gelen; oradaki güler yüzlü, samimi, iyi niyetli insanlardı. Onlardan ayrılmak zor geliyordu. Sarar’ın binaları çok lüks değil, eşyaları da birinci sınıf değil ama çalışanları birinci sınıf. Bu kadar süre içinde her derdime güler yüzle koştular. İster gecenin geç saatlerinde olsun, ister sabahın köründe hiç fark etmedi.
Her zaman söylerim. Farkı yaratan hizmetin kalitesi, samimiyetidir. Herkes bir yatak, bir masa, iki sandalye alıp bir odaya koyabilir ama herkes güler yüzlü olamaz. Herkes şevkle, iyi niyetle, heyecanla işine bağlanamaz.

Artık güler yüzlü insan bulmak çok zorlaştı. Kışın en soğuk, en karanlık gününde bile insanları bekçi kulübesinde sıcacık bir gülümseme ile karşılayabiliyorsan, sen olmuşsun kardeşim. Allah gülümsemeni daim etsin…
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

22 Mayıs 2016 Pazar

Gidip Yatacağım

Günaydın Dostlar,

Mademki bu haftaya taksi muhabbeti ile başladık, o zaman taksilerle devam edelim. Son günlerimin büyük bir kısmı ya yürüyerek ya da taksilerde geçtiği için taksiler bu ara hayatımın büyük bir parçası.
Öğleden sonra saat 14.00 gibi sakin sakin ilerlerken birden bizim taksici amcanın telefonu çaldı. Bir şeyler konuştuktan sonra, “Tamam tamam gidip yatacağım.” diyerek telefonu kapattı. Başkalarının konuşmaları ile ilgilenmeye hiç meraklı olmadığım için her ne kadar bu cümleyi duymuş olsam da amcanın ne konuştuğu konusunda çok fazla da düşünmedim.


Düşünmedim ama bir müddet sonra, telefonu tekrar çaldı. Bizim amca, “Müşterim var anlamıyor musun müşterimi bırakır bırakmaz gidip yatacağım.” diyerek, telefonu bir kere daha kapattı. Telefonunu kapattı ama bu sefer amcanın ses tonu biraz daha kızgın bir hâl aldı.

Saf ve temiz bir Anadolu çocuğu olarak, ben de eşi amcaya kızıyor zannettim.  Hasta herhalde, eve gidip yatsın istiyor diye düşündüm. Hatta bu sıcakta hasta hasta yollarda taksi kullanmak zorunda kaldığı için de üzüldüm biraz.

İnmeme yakın telefon bir kere daha çaldı. Bu sefer bizim amca “Ağabey anlatamıyor muyum size müşteriyi indirir indirmez karakola gidip teslim olacağım, ne kadar gerekiyorsa o kadar yatacağım.” dedi.

Ne yalan söyleyeyim, bu cevap epeyce bir ilgimi çekti. Ben adamcağız hasta haliyle araba kullanıyor diye düşünürken meğerse bizim amca kanun tarafından aranıyormuş. Bu sefer de kafanız çalışmaya başlıyor ve “Acaba ne halt etmiş olabilir?” diye düşünmeye başlıyorsunuz. Deminden beri beni taksisinde misafir eden bu sakin görünüşlü amca, belki de bir katil.

“Müşteriyi indireyim de sonra da gidip yatayım.” nasıl bir garip dünyanın cümlesidir? Hapse girmeden evvel son defa birkaç kuruş kazanma çabası mıdır yoksa bu “yatma” işini geciktirme ruh hali midir? Taksiden inerken kafamda bin bir türlü garip düşünce vardı. Adam için üzüleyim mi yoksa teslim olacağı için sevineyim mi bilemedim.
“Acaba benden aldığı son 50 lirayı evine uğrayıp çocuklarına mı verecek?” diye düşünmeden de edemedim. Kızdım da biraz. Bu amca bir şeyler yaptıysa bile çocukların günahı nedir? Amcanın çocuğu var mıdır yok mudur bilmiyorum ama konu her neyse Allah hiç kimseyi doğru yoldan ayırmasın. Küçük menfaatler veya hesaplaşmalar uğruna büyük değerlerimizi kaybetmeyelim.
İşin hukuksal boyutunu bir yere bırakırsak bu minik taksi seyahatinde yaşananlar Türkçenin azizliğinden başka bir şey değildir. Bizim lisanımızda her yatmak aynı yatmak değildir. Uyumak anlamına da gelebilir, cinsellik anlamına da gelebilir, hapiste kalmak anlamına da gelebilir hatta paranın üzerine yatmak anlamına bile gelebilir. Esnek bir lisandır bizim lisanımız, ne yöne çekerseniz oraya gider.

Dostlar, günlerden pazar olabilir ama siz de daha fazla yatmayın. Erken kalkan yol alır. Kalkın ve çayınızı, kahvenizi içerken nerede ve neden yatacağını çok da iyi anlayamadığımız taksici amcayı okuyun.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

20 Mayıs 2016 Cuma

Acele İşe Şeytan Karışır...

Günaydın dostlar…

Her zaman olduğu gibi, yine sevgili kızımla İzmir’de çok güzel vakit geçirdik. Hem işimizi hallettik, hem de gezdik eğlendik. Ayıptır söylemesi çok güzel akşam yemekleri de yedik. Bu yemeklerin bir tanesinde 18 yıldır görmediğim bir arkadaşımla ve sevgili kızıyla buluşmak da ayrı bir güzellik oldu.
Çok fazla İzmir’de bulunmuş ve orada çok fazla dostu olan bir insan olarak, herkes gibi ben de İzmirlilerin tez canlı yapısını çok iyi bilirim. Her İzmir’e gittiğimde sürekli koşturmaca içinde olan yaşam tarzlarına ayak uydurabilmek için ben de koşturur dururum.


Enerji dolu ve hızlı yaşam tarzı tamam ama bu sefer gördüm ki, sevgili İzmirliler bu konuyu biraz daha da abartmışlar.

Cumartesi öğleden sonra İzmir’e vardığımda bindiğim taksici amca, otobana çıktıktan sonra kendini Niki Lauda zannetmeye başladı. Ben de önde oturduğum için, ne kadar hızlı gittiğini görmek çok kolay olmuyordu ama bir ara gözümün ucuyla baktığımda 170’den daha yüksek bir hızla gittiğini gördüm.

Amcaya dönüp, “benim acelem yok, bu kadar hızlı gitmenize gerek yok” dedim fakat amca, gıcık gıcık bana baktıktan sonra, “ama benim acelem var” diye cevap verdi. “Aceleniz de olsa, siz yine de biraz yavaşlasanız iyi olur” deyip, ben de 5 numaralı ters ve asabi bakışlarımı yaptım. Bizim taksici amca, bakışlarımdan etkilenmiş olacak ki, 130’a düştü. Daha sonra da trafik arttı ve bir daha da hızlanamadı.
Ben cumartesi günü gittim, Pazar günü de Ankara’dan kızım geleceği için, onu karşılamaya bir kere daha havaalanına gitmem gerekti. Ne yaptık? Aynen öyle. Bindik bir taksiye, bir kere daha Adnan Menderes’in yollarına düştük. Her taksici gibi bu da hemen o kritik soruyu sordu. “Otobandan mı gidelim ağabey?” “Tamam, otobandan gidelim” dediğimde de, bir kere daha kendimi Formula I yarışının ortasında buldum.
İlk günkü amca en azından deliler gibi basıyordu ama riskli işler yapmıyordu. Pazar gününün amcası, hem hızlı gidiyordu, hem de bulduğu en ufak bir boşluktan geçmeye çalışıyordu. Nasıl bir çılgınlık, anlatamam. Bu arada hemen belirteyim; bu amcaların ikisinin de yaşları benden büyüktü. Anlayacağınız, her zamanki gibi laf olsun diye amca demiyorum.
Ben, 30-40 dakikada filan gideceğimizi düşünürken, 20 dakikada kendimi havaalanında buldum. Bir bakıma da iyi oldu, bana da kuşum gelmeden bir şeyler yiyecek vakit kaldı.

Aylin geldikten sonra, üçüncü taksi yarışımız için hazırdık. Gaziemir’i filan geçip de otobana çıkar çıkmaz, amca direk 170’e vurdu. Bu sezon, saatte 170 km hızla gitmek, İzmir’de çok moda. Biniyorsun taksiye 5 dakika sonra 170 gitmeye başlıyorlar. Yol bomboştu ama yine de bu kadar hızlı gitmenin anlamı ne?

Bizim anlayamadığımız başka bir gerçek var diye düşünüyorum. Bu kadar çok basınca, taksimetre de çok basıyor herhalde. Bir diğer ihtimal de, müşteri kapma yarışı. Hemen Emin’i başlarından defedip, geri gidip yeni müşteri almak istiyorlar.

3. amca da benden büyüktü ama onun bir başka özelliği daha vardı. Araç 170 gidiyor ve amcanın gözleri kapalı gibi duruyordu. Ne zaman baksam, hep kapalı gibiydi. “İnşallah alt kısımlarında bir yerlerde azıcık da olsa bir açık kısım vardır” diye düşündüm…
Sevgili İzmirli kardeşlerim, dostlarım; bu aceleci hallerinize artık bir son verin. Siz son sürat yaşamaya alışmışsınız ama biz İstanbullular korkuyoruz. Biz geldiğimiz zaman biraz yavaşlarsanız çok memnun olacağız.

Otobanda hız limitlerini aşmayın, emniyet şeridine girmeyin, riskli işler yapmayın, hepsinden de önemlisi Allah’a emanet olun
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

30 Aralık 2014 Salı

Pendik İstanbul'a Çok Uzak...

Dünden beri hızlı tren ile ilgili o kadar çok soru soran oldu ki, bu da insanların hızlı ve güvenilir bir ulaşım sistemini ne kadar çok istediğinin en büyük göstergesidir. Hızlı trenin ilgi görüyor olması da ikinci bir sevindirici nokta. Giderken de, gelirken de trende bir tane boş koltuk yoktu.

Şu anda toplam 6 vagondan oluşan trenlerin, bütün dünyada olduğu gibi esnek bir yapıya kavuşturulması gerekiyor. Gerektiğinde daha büyük veya daha küçük trenler de kullanılabilmeli diye düşünüyorum.
 
Bir diğer arkadaşım da, “Sabah kaç saatte Pendik’e gittiğinden değil, dönüşte akşam kaç saatte eve döndüğünden bahset.” demiş. Dönüş gerçekten zor oldu. Trenden indikten sonra 20 dakika kadar taksi bekledikten sonra, Suadiye ışıklara kadar gelmem tam 60 dakika sürdü. Kilit olmuş trafikten dolayı daha fazla sabredemeyip oradan da eve yürüdüm.
Bu durumda, Pendik İstasyonundan eve dönüş yolculuğu 20+60+20 = 100 dakika sürmüş oluyor. Pendik’ten bu taraflara gelmek, zaman zaman Ankara’dan İstanbul’a gelmekten daha zor olabilir. Kendinizi bir anda Pendik sokaklarında buluyorsunuz ve bırakın toplu taşımayı, taksi bulmak bile hiç kolay bir iş değil… Avrupa’da trenler şehirlerin en merkezi yerinin, en merkezi yerine kadar gelir, bizde de Pendik.

İnternetten bilet alırken olayı çok net anlayamadığım için hem giderken, hem de dönerken trenin hareket yönüne ters olarak oturmak zorunda kaldım. Vagonlardaki koltukların yarısı trenin hareket yönüne, diğer yarısı da ters yöne bakıyor. Bileti doğru almazsanız benim gibi bütün yolu ters yöne bakarak gitmek zorunda kalırsınız.

Yol üzerindeki istasyonların birçoğunda kimseler yoktu. Tren durdu ne inen oldu, ne de binen oldu ama Eskişehir istasyonu oldukça kalabalıktı. Eskişehir’de çok fazla inen de oldu, binen de. Bir diğer konu da, Eskişehir’de dâhil olmak üzere halen bütün istasyonlarda inşaat çalışmalarının devam ediyor olması. Hiçbiri tam olarak bitmiş değil. Kiminde az eksik var, kiminde çok eksik var ama hepsinde bir şeyler eksik.
Aynı durum Gebze’ye kadar olan banliyö istasyonları için de geçerli. Bildiğiniz gibi raylar ve istasyonlar bitince Marmaray Gebze’ye kadar gidecek ama o günleri görmemize daha çok var. İstasyonların hepsi natamam ve de Pendik’ten sonra (İstanbul yönüne doğru) demiryolu yok. İşin acı tarafı çok fazla bir çalışma da yok. Suadiye’den binip Yenikapı’da ineceğimiz günler için birkaç yıl daha beklememiz gerekecek gibi duruyor.

Tren bazı şehirlerde evlerin o kadar dibinden geçiyor ki, elinizi uzatsanız balkonlardaki çamaşırları toplayabilirsiniz. Hiç mi öngörü olmaz kardeşim? “İki gün sonra bu demiryolunu genişletmek zorunda kalırsak ne yaparız?” diye hiç mi kimsenin aklına gelmez. Elimi camdan dışarı çıkarabilsem şu an en az 13 yün donum daha olurdu.

Hatların çoğaltılması lazım ama ne yazık ki hiçbir yerde bir gram yer yok. Tamam, tren yapıldı ve 4 saatte de olsa Ankara’ya gidiyor ama bu kadar para ve emek harcanan bir projenin daha kullanışlı bir hale getirilmesi için yol üzerindeki (bilhassa Sakarya, İzmit ve İstanbul’da kilerin) darboğazların yavaş yavaş daha düzgün ve hızlı bir hale getirilmeleri gerektiğine inanıyorum.  Bu çalışmalar için bir takım ev ve işyerlerinin istimlak edilmesi de gerekebilir.

Hızlı tren doğduğumuz günden beri hasret kaldığımız ve istediğimiz bir vasıta ama bu şekli ile bizler için çok kullanışlı değil. Pendik ve civarında yaşayan arkadaşlarımız için çok uygun olabilir ama Bostancı’ya veya Söğütlüçeşme’ye gelmedikçe bizler için iyi bir alternatif olamaz.
Dün söylemiştim, benim tren yazım bir günde bitmez diye. İki günde biter mi? Onu da görebilmek için yarın sabahı beklememiz gerekecek.

İstanbul’da bu sabah hava oldukça soğuk ve sulu kar yağıyor. Allah, bu soğukta dışarıda olanlara yardım etsin ve kimseyi soğukla, açlıkla terbiye etmesin. Sağlıklı kalın…

25 Eylül 2014 Perşembe

Sulu Kar Yağıyor...

Trakya’nın yüksek kesimlerine kar yağacak diye bir haber okudum. Eylül ayında Trakya’da bir yerlere kar yağacaksa helal olsun vallahi. Burada pek kar yağacakmış gibi bir izlenim yok.

Kar haberleri CCI’a ilk başladığım günlerde karlı bir sabahta nasıl havaalanına gitmiştim onu hatırlattı bana.
 
CCI’da ilk aylarımdı ve bir yere seyahate gitmem gerekiyordu. O zamanlar henüz Sabiha Gökçen açık olmadığı için her yere Atatürk Havalimanından gidiyorduk. İşin komik tarafı o sabah nereye gidiyordum onu da hiç ama hiç hatırlamıyorum. Belki de yurtdışına gidiyordum.
Üzerimde de takım elbise vardı. Bu da demek oluyor ki, iner inmez takım elbiseli olmam gereken bir yere gidiyordum. Havaalanından doğrudan toplantıya filan gidecektim herhalde. Belki de Mersin’e gidiyordum. Mutlu’nun bana yüz vermediği Mersin seyahati vardı ya, belki de bu seyahat o seyahatti.

Bir gün önce kar yağmaya başladı ve gün boyu yağdı. Hatta bütün gece de devam etti. Uçak ta ertesi sabah 6:30 gibi filan bir saatteydi. Kar da yağıyor ben saat 4:00 gibi evden çıkmaya karar verdim. Verdim vermesine de her şeyi bilen eş, dost, akrabalarımız, bu havada araba ile gidilmez sen en iyisi taksi ile git diye beni kandırdılar. Ben de ne bileyim Michigan’ın minik bir şehrinden gelmiş garip bir Anadolu çocuğu olarak inandım. İstanbulluların bir bildiği vardır her halde diye düşündüm.

Sabahın 4’ünde taksi geldi çıktık yola. Yollar bomboş ve şiddetli biçimde sulu kar yağıyor. Adamcağız Bağdat Caddesinden gitti ve Fenerbahçe stadının oradan çevre yoluna çıktı. Sulu kar yağıyor ama yollarda pek bir şey yok.

Tam Fikirtepe’nin oralarda basmış giderken bir anda birikmiş suların içine girdi. O hızla suya girince da arabanın önünü 3 kere filan bariyerlere çarptı ve araba sabahın köründe, şiddetli yağmur altında, 15-20 cm kadar suyun içinde sol şeritte kaldı.

Taksiyi kullanan çocuk çıkardı ayakkabılarını indi arabadan. O indi de ben maymun gibi, takım elbiselerle kaldım arabanın içinde. Bir yandan da araçlar geliyor hah diyorum şimdi bunlardan bir tanesi çıkacak üstümüze.
Bir an kararsızlık içinde kaldım. Takım elbiselerle suya girsem bir türlü, girmesem bir türlü. Ayrıca da inince de gidebileceğin bir yer yok. Şiddetli yağan yağmurun ortasına ineceğim. İnmesem bir aracın gelip çarpması an meselesi. Taksinin önü hurdaya dönmüş kıpırdaması mümkün değil.

Tam bu arada taksiyi kullanan çocuk geldi arka kapıyı açtı ve “ağabey ben nasıl olsa suya girdim, sen girme gel ben seni kucağımda indireyim” dedi… İşin komik tarafı minicik de bir şey. Bir an düşündüm sabahın 4’ünde, çevre yolunun ortasında, takım elbiselerle, taksicinin kucağında bir Emin…

“Yok oğlum, gerek yok, ben inerim” dedim ama nasıl ve nereye ineceğim hakkında da hiçbir fikrim yok. Ben inme hazırlıklarındayken tesadüfen aynı duraktan bir taksi yolun kenarında durdu. İçi de ful dolu.

“Ben şimdi seni indiririm ağabey” deyip koca koca taşları suyun içine yolun ortasına attı. (Sonra o taşları oradan kim temizledi Allah bilir) Ben de kapıyı açıp yarım yamalak ta olsa taşlara basarak yolun sağ kıyısına kadar gitmeyi başardım ama tabi ki bütün ayakkabılarımın içine su doldu. (En sevmediğim his)
İndik inmesine de şakır, şakır sulu kar yağıyor ve korkunç da rüzgar var. Duraktan yeni bir taksi çağırdılar ama o gelene kadar Emin buzdan adam olur.

Bizi görüp duran taksinin arkasında bir adam ve 2 çocuk oturuyor, önde de başka bir adam oturuyor. Ben arkayı dörtledim, kaza yapan taksici de bir şekilde öne sıkıştı ve biz gayet kaynaşmış bir şekilde yeni taksiyi bekledik.
15 dakika sonra yeni taksi geldi Emin kaynaştığı dostlarından ayrılıp, bir kere daha havaalanına doğru yola çıktı.

Taksinin arkasında sırılsıklam, ayakkabılarım su dolu, donuma kadar ıslanmış bir vaziyette otururken kendi kendime “tam olarak ne oldu burada” diye düşünmeye başladım…
Taksi, yağmur, yol, su birikintisi, kaza, kucak… Bunların hepsi rüya mıydı, kabus muydu neydi ben anlayamadım.

Tek anladığım şey, bir daha kar yağarken havaalanına taksiyle gitmemek oldu. Sanki karlı havada taksici benden daha iyi araba kullanacak…
Herkes çıktığı yolun kazasız belasız sonunu görsün. Kalın sağlıcakla…

13 Mayıs 2014 Salı

Sabiha Gökçen Yolu...

Günaydın dostlar…

Hiç taksiye binip de o sihirli cümleyi söylediniz mi?
“Günaydın, ben havaalanına gitmek istiyorum”. Evet, siz o sihirli cümleyi söylediniz ve artık başınıza gelecek her türlü şey için, kendiniz kaşındınız. Bu cümleyi duyar duymaz, o makul, normal bir insan gibi görünen taksi şoförü gider, onun yerine taksiyi kullanmak için bir canavar gelir. Sen havaalanı dedin ya, bir anda adama da seni uçurmak gibi bir his gelir.


Taksiyi kullanan amca; havaalanı, uçak, muçak laflarını duyunca kafadan senin acelen olduğuna karar verir ve deliler gibi gitmeye başlar. Sen içinden "Acelem yok kardeşim, benim daha 3 saatim var" demeye başlarsın ve adam işi abartırsa, sonunda dışından da söylersin. “Sakin ol kardeşim benim acelem yok, daha çok vaktim var”. Yola çıkarsın, kendine göre de bir hesap yaparsın; hemen hemen 3 saat var, 45 dakika yol tutsa, giriş kartını aldın, güvenlikten geçtin filan, zaten yarım saat önce de yolcu almaya başlarlar vs. vs. vs. Bana da bir çay içecek, tarçınlı kek yiyecek vakit kalır.

Ammmmma gel gör ki sen kaşındın, sen “havaalanı” dedin. Taksiyi kullanan ve senin havaalanına gitmeden önce uçmaya başlaman gerektiğini düşünen amca, 11 dakikada götürür seni oraya, güvenlikte de bir Allah’ın kulu yoktur oradan da zırt diye geçersin, bakarsın daha uçağın kalkmasına iki saat kırk dokuz dakika var.  Bu, “havaalanı” deyince, deliren taksi şoförlerinin, çocukluğuna inmemiz şart.

Sabah sabah havaalanına giden taksi nereden mi çıktı ? Böyle bir tanesi, bir sabah, ben huzur içinde gişelere doğru giderken gelip …… girdi de oradan aklıma geldi. Arkada da bir bayan oturuyordu. Sabahın o saatinde nereye gidiyor olabilir ki o taksi?

İlk ihtimal, kadın Sabiha Gökçen Havaalanı'na gidiyor. Kadıncağız "havaalanı" dedi ve taksici amca delirdi. Allah bilir, uçağın kalkmasına daha 3 saat var.

İkinci ihtimal, kadın İçmeler Tren İstasyonu'ndan treni yakalayacak Bence bu az bir ihtimal, çünkü bu civarlarda, tren yok artık.
Üçüncü ihtimal de, kadın işe gidiyor, ama bu toprakların çocuğu, sabahın altısında son hız işe gitmez.

Dördüncü ihtimal, adam kadını kaçırıyor ama kadın hiç kaçırılıyor gibi oturmuyordu.
Beşinci ihtimal kadın geç kaldı, sabahın 5'inde bardan çıktı eve yetişmeye çalışıyor evdekiler gebertecek, ama o da az ihtimal. Pazartesi akşamı sabahın beşine kadar kim dışarıda kalır? (belki de kadın yay burcu).
Altıncı ihtimal, taksi driver ne kadar cool ve hızlı araba kullandığını göstererek kadını etkilemeye çalışıyor. Cool luğuna cool luk katsın diye de 39 derecelik bir açıyla oturuyor.

Yedinci ihtimal, Kutsi çalıyor ve taksi driver kendini Emerson Fittipaldi zannetmeye başladı.

Sebebi her ne olursa olsun, kimse taksiye binip “havaalanı” demesin.  Sen şöyle bir gidiver ben tarif edeceğim sana diye lafa girin, adam havaalanına gittiğinizi anlamasın. Anladığı anda iş işten geçmiş olur. "Yaaa, ne söylemedin havaalanına gittiğini?" derse de, “Ay ne bileyim sabah sabah düşünemedim” dersiniz.
Sağlıklı kalın, mutlu kalın …