İnsanlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İnsanlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Temmuz 2020 Çarşamba

Çeneni Kapat...

Günaydın dostlar…

Sabah sabah buraya yazdığıma bakmayın, bu aslında çok sıkıntılı bir sözdür ve kavga çıkartır. Karşınızdakine “Çeneni kapat” dediğiniz zaman her türlü kavgaya hazırlıklı olmanız gerekir. Kim bilir bu yüzden ne sorunlar yaşanmıştır. Ters bir laftır.
“Çeneni kapat” dediği için karşısındakinin boğazına sarılanlardan tutun da birbirlerini öldürenlere kadar her şey yaşanmıştır. Her ne kadar “Lütfen biraz susar mısınız” ile aynı anlama gelse de, “Çeneni kapat” çok daha sonuç odaklı bir yaklaşımdır. Allah var, çok da sevmeyiz çenemizi kapatmayı. Her konu hakkında muhakkak söyleyecek birkaç tane lafımız vardır.
Lüzumsuz konuşmayı da severiz. Yardım etmeye kalkışırız; gereksiz yere lafa karıştığımız için arkadaşımızın, dostumuzun başını belaya sokarız. Öyle durumlar ortaya çıkar ki, biraz daha yardım etse astıracak nerdeyse dostunu. İçimizden “Allah aşkına kapa çeneni, senin yardımına ihtiyacım yok” deriz.

Fabrika ayarlarımız her konuda yorum yapabilecek şekilde ayarlanmıştır. Yorum yapamayacağımız hiçbir konu yoktur. Donanımımız güçlü, hafızamız geniş kapasitelidir. Komşunun devlette çalışan kızının, kayınbiraderinin hastanede çalışan arkadaşının söylediği her şeyi depolayabilecek kadar yer vardır.

Böyle güzel bir düzenimiz varken, çenemizi kapamayı hiç sevmezken, bu uğurda kavgalar etmiş, insanlar öldürmüşken; bir anda salgın dönemi geldi ve bütün alışkanlıklarımızı değiştirdi.
Çenesini kapatmaktan nefret eden bizler bir anda çenelerimizi kapar olduk. Çok sık sokaklara çıkmasam da her çıktığımda çenesi kapalı insanlar görüyorum. Demek ki bu konuyu bu kadar da abartıp kavgalar çıkaracak bir durum yokmuş. Artık kimseye “Çeneni kapat” demenize gerek yok, zaten kapalı.

Görülüyor ki bu işleri iyi bilen ve hastanede çalışan bir komşu, “Virüs çeneden bulaşıyormuş” diye bütün mahalleyi uyarmış. Bize haber gelmedi, biz de halen ağzımızı, burnumuzu kapatmaya çalışıyoruz. Gözümüzü kapatmayı bile düşündük ama çene hiç aklımıza gelmedi.
Bir dostum, “Onlar sigara içtikleri için çenelerini kapatıyorlar” dedi ama bana hiç inandırıcı gelmedi. Böyle bir dönemde, hele de virüsün sigara içenlere çok daha fazla zarar verdiği bilinen bir ortamda, insanlar neden sigara içsinler ki? Onlar bu çene koruma işini bir şekilde öğrenmişler. Biz evden dışarı çıkmadığımız için konudan hiç haberimiz olmadı.
Bir başka arkadaşım da, “Bu sıcakta nefes alamadıkları için çenelerine takıyorlar” tezini ortaya attıysa da, ona da inanmadım. Kimse akılsız değil, yoğun bakımda solunum cihazına bağlı yatarken nefes almanın (hatta alamamanın) da çok büyük bir sıkıntı olduğunu artık hepimiz biliyoruz. Tekrar söylüyorum, bu iş kesinlikle çenede.
En komik dedikodu da insanların ceza yememek için çenelerini kapattığı yönünde. Çenelerinde tuttukları maskeleri, gerektiğinde hemen yukarı çekiveriyorlarmış. Neden ceza yesinler ki, ben birçok maskesiz dolaşan insan gördüm ama kimse ceza filan yemedi.

Etrafınıza bir bakın. Ağzını, burnunu kapatan kadar, çenesini kapatan da var. Sayılar neredeyse eşit. Çene korumasının bir önemi olmasaydı bu kadar çok insan çenesini kapatır mıydı?
Bilgi paylaştıkça değerlenir, güzelleşir. Sevgili dostlar, bu çene korunması konusunda bir şeyler biliyorsanız lütfen bizlerle de paylaşın. Biz de saçma sapan şeyler düşünmeyelim. Ben burada acaba yün don da mı giysem diye düşünürken, dostlarımız çenelerini kapatarak kendilerini sağlama almışlar.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

13 Mart 2020 Cuma

Beceriksiz Kediler

Günaydın Dostlar,

“Evde kedi mi besliyorsunuz?” diye soranlara, “Hayır, o bizi besliyor.” diye cevap veriyorum. Evin sahibi biz değiliz ki kedi her şeyi sahiplendi. Biz de onun lütfettiği ölçülerde yaşıyoruz. Zarar verdiği eşyalardan filan da hiç bahsetmiyorum.
Atasözü ne diyordu? “Gülü seven dikenine katlanır.” şeklindeydi galiba. Biz de kedi sevdiğimiz için verdiği ve verebileceği bütün zararlara katlanıyoruz. Kedinin suratında ve zihninde “Bütün eşyalar benim, istersem de zarar veririm.” şeklinde bir ifade var.


Eşyalara zarar vermesi tamam da yanından geçerken durup dururken hırlayıp, küfretmesine bir türlü alışamadık. Ne zaman yanından geçmeye niyetlensek sinirlerinin yatışmasını bekliyoruz. İşin kötü tarafı; gidip kenara, köşeye de yatmıyor. Her zaman kapının ortasına yatıp kaplan gibi poz veriyor. Suratında da “Yiyorsa gel de geç.” bakışı.

Kediler %90 kaplan soyundan geliyormuş ama bence kaplanlar bizim kedinin soyundan geliyorlar. Zaman içinde sıcak havada uysallaşmışlar.

İş sadece eşyalarla da bitmiyor. Yüksek sesle müzik dinleme günlerimiz de çok geçmişte kaldı. Kedinin başı tutuyor, ters ters bakıyor. O sesleri benim çıkarttığımı düşünüp gelip bana hırlıyor.

Kedinin evin sahibi olduğu konusunda sohbet ederken içeri Perin girdi. “Evin sahibi olması ayrı bir konu, onlar zaten bizi kedi olarak görüyorlar.” dedi. Bu yaşa geldim hiç böyle bir şey duymamıştım. Duymadığım gibi kedilerin bizi nasıl gördükleri konusunda bir araştırmam da olmamıştı.

Şaşkın şaşkın birbirimize bakarken, “Onlar bizi iri, tüysüz, beceriksiz kediler olarak görüyorlar.” diye devam etti. İki dakikalık bir sessizlikten sonra gülmekten öldük. Bu kadar yıl hakkımda söylenmeyen şey kalmamıştı ama kimse bana “İri, tüysüz, beceriksiz kedi.” dememişti.
Böyle bir şey söylediğine göre, Perin bu açıklamayı muhakkak bir yerde okumuştur veya duymuştur. Sürekli araştıran biri olarak duymasa söylemez.

Doğru mudur bilmiyorum. Konunun uzmanı olan arkadaşlar varsa yorumlarını duymaktan mutlu oluruz. Koltuktan koltuğa atlayamıyoruz, dolapların tepesine çıkamıyoruz diye; ne beceriksizliğimiz kaldı ne de hantallığımız. Ayrıca kafanı 180 derece arkaya çevirebilmek o kadar da havalı bir şey değil. Diğer yapabildiği şeylere değinmek bile istemiyorum.
Şımarık kedi bütün gün yatsın; Emin parayı kazansın, mamasını alsın, kumunu alsın, veteriner amcaya götürsün, tırnaklarını bile kestirsin, su kabını sürekli doldursun sonra da beceriksiz Emin olsun.
İstesem ters dönmüş kara böcek gibi ben de kollarımı ve bacaklarımı havaya kaldırarak yatabilirim ama yapmıyorum. Benim yatışım kedinin yatışı kadar sevimli olmayabilir ama çok istesem yapabilirim.

Besle kediyi on kilo olsun derler ya bizde tam da öyle bir durum var. Besledik besledik mutasyon geçirip koyun oldu. Sevgili kardeşlerim Gökçe ve Ozan’dan geçmişte kedilerine "koyun" dediğim için özür diliyorum. Yarın ne olacağı hiç belli olmaz, “Ne oldum?” demeyeceksin. Motorun içine sıkışan 250 gram kıyma büyüklüğündeki kedi iki yılda on kilo oldu.

Umarım bir sabah uyandığında, iyice niyeti bozup “Çok beceriksizsiniz, ben artık size tahammül edemiyorum.” diyerek bizi kapıya atmaz.
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

15 Mart 2016 Salı

Hepsini Sizden Öğrendim

Günaydın Dostlar,

Yıllar boyunca başarılı hükümetlerimiz sayesinde her şeyi çok detaylı bir şekilde öğrendik.
Öğrenmediğimiz hiçbir şey kalmadı. Bu konuda sizlere ne kadar teşekkür etsek azdır. Altmış yıldır bu ülkede yaşıyorum ve muazzam bir eğitim aldım. Eğitilmekten anam ağladı.


Doğar doğmaz, bu ülkede başkalarının hakkına tecavüz etmenin prim yaptığını öğrendim. İnsanlara ve kurallara saygı göstermemenin işe yaradığını öğrendim. Çalışkan ve dürüst olmak yerine yalakalık ve ilişkilerin seni çok daha uzaklara taşıyabileceğini öğrendim.

Ters yola girenin evine daha çabuk varabileceğini öğrendim. Trafikte araba kullanmak ile tarlada traktör kullanmak arasında çok da bir fark olmadığını öğrendim. Yollardaki şeritlerin neden çizildiğini birçoğumuzun bilmediğini öğrendim. Freni patlayan kamyonların, otobüslerin, beton mikserlerinin altında ölmenin kaderimiz olduğunu öğrendim.

Kapkara olmuş yüzlerin ekmek parası için toprağın derinliklerinde ölmelerinin, bu işin fıtratında var olduğunu öğrendim. Yapılan işlerde en önemli konunun para harcanmaması olduğunu öğrendim. 10 TL’lik bir alet almamak için on işçinin kolaylıkla ölüme yollanabileceğini öğrendim. Ölenlerin öleceğini, kalanlarla yola devam edileceğini öğrendim.

Din, mezhep ve ırkçılık gibi konuların, bizim gibi fakir ülkelerde yüzyıllardır nasıl kullanıldığını öğrendim. Dünyada en çok silah üretip satan beş ülkenin terörü lanetleyen ülkeler arasında ilk beş sırada olduğunu öğrendim. Doğu’da insanlar birbirini öldürdükçe Batı’daki insanların marka don giyebildiğini öğrendim.

İnsanlar açlıktan ölürken dünyanın nimetlerinin çok büyük bir kısmının çok küçük bir azınlık tarafından yenildiğini öğrendim. Şirketlerin krizlere karşı alabildiği en büyük tedbirin çaycıları ve şoförleri işten çıkarmak olduğunu öğrendim.
Okulların ticarethaneye, öğretmenlerin zorunlu pazarlamacıya dönüştüğü bir ortamda çocuğum okulu bitirip, iyi bir işe girip ayda 2.000 TL kazanabilsin diye bu rakamın yüz mislini, bin mislini harcamam gerektiğini öğrendim.

Tatillerde paramla rezil olmayı ve Avrupalının 10 TL’ye gittiği tesislere 100 TL vererek gitmeyi öğrendim. Sabahın körüne saati kurup şezlong kapmayı, akşam yemeklerinde masa kapmayı öğrendim. Tatilde bile olsam benim hayatımda eziyetin hiç bitmeyeceğini öğrendim.
Yağ kuyruklarında büyümeyi, kahve kuyruklarında olgunlaşmayı ve hayatımın son yıllarını halk ekmek kuyruklarında bitirmeyi öğrendim.
Allah’ın takdiri, dedim, depremle yaşamayı öğrendim. Malzemesi az olan binaların kabartma tozu konmayan kekler gibi çöktüğünü öğrendim ama derdimi kimseye anlatamadım. Her öğrendiğim şeyin her yerde konuşulamayacağını da öğrendim. Erken yaşlarda olmasa da daha sonraki yıllarda doğru ve dürüst bir insan olmanın bu dünyada çok da bir işe yaramadığını öğrendim.

Her zaman bu işin bir de öbür tarafı olduğunu düşünerek yaşamam gerektiğini öğrendim. Kul görmese de Allah’ın gördüğünü öğrendim. Yaptığım yardımlara, iyiliklere karşı bir sürü nankörlük ile karşılaşacağımı öğrendim.

Etrafımızda göğüs kafesinin içi boş olan insanlar olduğunu öğrendim. Bazı dolu olanların da benimki ile aynı marka olmadığını öğrendim. Bu dünyada fabrika ayarları yalancılığa, oyun oynamaya, samimiyetsizliğe, kötülüğü ayarlanmış insanlar olduğunu öğrendim.
"Kalp var mı yoksa yok mu?" demişken sağlık sigortan varsa yün donuna kadar MR’ını çekeceklerini ama yoksa zaten yaşamaman gerektiğini öğrendim. Sokaklarda büyüyen çocukların, bizim vitaminlerle büyüttüğümüz apartman çocuklarından çok daha sağlıklı olduklarını öğrendim.

Bütün bunları ve çok daha fazlasını öğrendim ve yoruldum artık. Yavaş yavaş öğrencilik yaşımın da artık çok gerilerde kaldığını düşünürsek artık başka bir şey öğrenmesem mi acaba? Çok şey mi istiyorum?
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

16 Şubat 2016 Salı

Düşmanlık...


Günaydın dostlar…
Mademki bu sabahki durumu sordunuz, ben de anlatayım.

Amerika Birleşik Devletleri: Müttefik görünen düşman. Türkiye dışında herkesi destekliyor. Sözleri ve icraatları hiçbir zaman güven vermiyor.
Çin: Dost olmadığı kesin. Uygur Türkleri konusu bize karşı sevimsizliklerini arttırıyor.

Japonya: Hiç umurunda değiliz.
 
Almanya: Çeşitli konularda kendi başı derde girmesin diye dost görünmeye çalışıyor. Aslında en sever görüneni bile sevmiyor.

Birleşik Krallık: Tarihi nefretleri içinde saklamaya çalışan gizli düşman
Fransa: Eskiden aktif düşmanlık göstermezlerdi. Şimdi her türlü düşmanlığı göstermekten hiç çekinmiyorlar. Hiç sevmedikleri kesin.

Brezilya: Kendi dertlerinden bizi düşünecek halleri yok.
İtalya: Sevimli görünmeye çalışsa da, hiç sevmediği kesin.

Hindistan. Düşman. En büyük düşmanı Pakistan bizim en büyük dostlarımızdan biri. 

Rusya: Düşman.
 
Kanada: Amerika ile ters düşemez. Gizli düşman.

İran: Düşman
İsrail: Düşman

Hollanda: Hiç sevmediği kesin

Mısır: Düşman.

Libya: Yarısının düşman olduğu kesin, diğer yarısı meçhul. Haftanın günlerine göre değişebilir.
Irak: Düşman.



Meksika: Kendi dertlerinden bizi düşünecek halleri yok.
Yunanistan: Çok sevdiğim dostlarım var. Gittiğimizde inanılmaz güzel ağırlanıyoruz ama tarihi düşmanlıklardan beslenenler de çok fazla.

Ermenistan: Düşman.
Belçika: Aktif düşmanlık göstermese de, hiç sevmediği kesin.

Avusturya: Düşman ve nefret ediyor.
İspanya: Kendi dertlerinden bizi düşünecek halleri yok

Suriye: 1000 km’lik, içi düşman kaynayan bir düşman
Lübnan: Düşman

Suudi Arabistan: Çıkarlarına ve ilişkilerine göre oynayan, hiçbir zaman güvenemeyeceğimiz bir ülke. Örnek olarak, son zamanlarda düşman.
Bu sabah bu listeye yazamadığım diğer ülkelerin de durumları çok farklı değil.

Büyüklerin sözünü dinlemek lazım, “Yurtta sulh, cihanda sulh” diye boşuna söylenmemiş.
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

2 Aralık 2015 Çarşamba

Amerikalı Yapmış...

Günaydın dostlar…

Bizde yapsan kıyametler kopar ama Amerikalı yapmış.
Şu anda İstanbul uyuyor. Birazdan herkes uyanacak ve düğüm olmuş trafikte işine gitmeye çalışacak. İstanbul’un trafik gerçeği ortada ama yapımız da ortada. Her sabah bu eziyeti çekeriz ama 10 dakika erken yola çıkmayız. Ben olsam bu eziyeti bir sabah çekerim, ikinci sabah daha erken bir saatte yola çıkarım.


“Nasıl olsa acelem yok, işe gidiyorum” ruh hali, insanların her sabah bu eziyeti çekip trafiğin iyice içinden çıkılmaz bir hal almasına neden oluyor.

Amerikalı ne yapmış? Son derece kapitalist bir çalışma yaparak, yollara giriş çıkış fiyatlarını saatlere göre belirlemiş. Nasıl mı? Hemen anlatayım.

Örnek olarak: Adam diyor ki, “E-5 karayoluna sabah saat 7.00 – 10.00 arası girersen bunun bedeli 10 TL’dir”. Bu yola girer girmez, arabalarındaki bizim OGS benzeri cihazlardan bu miktar düşüyor. Arabasında bu cihazdan olmayan da bu yola giremiyor. Borsa gibi, bu fiyat trafik yoğunluğuna göre sürekli değişiyor. Öğleden sonra saat 14.00’de girersen 5 TL, sabaha karşı saat 4.00 gibi girersen 0,50 TL olabiliyor. Bir formül belirlemişler; o formül trafik yoğunluğuna göre fiyatları otomatik olarak belirliyor.

Her şey otomatik olarak ayarlanmış. 10 TL olması gereken bir saatte o gün tesadüfen trafik yoksa o zaman 1 TL’ye de geçebiliyorsunuz. Birçok ana arterde bu tip uygulamalar var. Canın istemiyorsa, aynı yolu E-5’e girmeden Minibüs Yolu’ndan da gidebiliyorsun ama doğal olarak 500 tane ışığa ve çok daha yoğun bir trafiğe maruz kalıyorsun.

Üstelik bu uygulamanın yapıldığı şehirler bizdeki gibi nüfusu 15 milyon olan yerler değil. Genelde nüfusu 500,000’in üzerinde olan her şehirde buna benzer uygulamalar var.
Bir diğer uygulama da: Belirli yollara veya şeritlere girebilmek için aracında en az 2 kişi olması şartı. Yine bizden örnek verirsek, “Sabah saat 6.00 – 9.00 arası TEM’e gireceksen arabanda en az 2 kişi olması gerekiyor” diyor. Tek başına bu yollara giren olursa büyük ceza kesiyorlar. Bazı yollarda da, “sol şeridi kullanabilmek için arabanda en az iki kişi olması gerekiyor” şartı var.
Bunlara benzer birçok uygulama var. Gördüğünüz gibi Amerikalı bir takım önlemler almaya çalışmış. Bizde olsa, hemen zengin fakir edebiyatı yapılmaya başlanıp, söylenmedik laf kalmaz. Televizyonlarda gecelerce açıkoturumlar düzenlenip, devletin zenginleri nasıl koruduğu vurgulanır.

Hızla artan araç sayısı, yönetimleri çeşitli tedbirler almaya zorluyor. Toplu taşıma sistemlerinin olmaması gibi parametreler de bu durumun üzerine tuz biber ekiyor. Hemen belirteyim; Amerika’da da toplu taşıma sistemleri çok zayıf. Birçok şehirde metro sistemleri daha yeni yeni kuruluyor.

İstanbul gibi kontrolden çıkmış şehirler de eninde sonunda bu tip önlemler almak zorundadırlar. Sürekli artan araç sayısını 40 senedir hiç değişmeyen yolların kaldırması mümkün değildir.
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

10 Eylül 2015 Perşembe

İğneyi Kendine Çuvaldızı Başkasına...

Günaydın dostlar.

Yurtlarını terk etmek zorunda kalan zavallı insanların yaşam çabası hepimizin yüreklerini dağlıyor. Allah kimseyi evinden, yurdundan kaçıp başka milletlerin insafı altında yaşamak zorunda bırakmasın.
Bu devirde kimseden kimseye hayr yok. Kucağında çocuğu ile kaçan adamcağıza bir insan müsveddesi tarafından takılan çelme hepimizi çok rahatsız etti, çok sinirlendirdi. Hatta dün ben bu konuda bir tweet bile attım.


Sonra da oturup düşündüm. Onlar çelme taktı; peki biz ne yaptık? Başkalarını eleştirirken kendimizi sütten çıkmış ak kaşık gibi görme özelliğimiz var. Hiçbir şeyi üzerimize alınmıyoruz.

Aylarca en ağır işlerde çalıştırıp beş kuruş para vermeden yolladık. Nasıl olsa şikâyet edemezler diye her türlü sömürüyü yaptık. Para vermek merhametini gösterenler de, değil yaşamaya, ölmeye bile yetmeyecek kadar ücretler ödediler.

Kızlarını ailelerinden ayırıp fuhuş batağına zorladık. Gencecik kızları yaşının 5 misli büyük adamlarla nikâhladık. Birçok çocuk, genç kız, kadın tecavüze uğradı. Tecavüze uğramayanların da başına gelmedik taciz kalmadı.
Sokakta mendil satıp 2 kuruş para kazanmaya çalışan çocuklarını dövdük. Yaşamı boyunca hiç alışık olmadığı halde cam silip birkaç lira para kazanmaya çalışanları aşağıladık, kötü davrandık.
Evlerini, işyerlerini yaktık, yıktık. Zar zor sığındıkları mekânlardan tekme, tokat dışarı attık. Bütün mahalle ayaklanıp üzerlerine yürüdük. O minicik bakkal dükkânının dünyalar kadar mülteci için bir ekmek kapısı olduğunu düşünmeden yerle bir ettik.
Maddi, manevi her türlü işkenceyi yaptık.

Bu insanlara yardım edenler olmadı mı? Tabi oldu. Hem de çok fazla yardım edildi ama yapmadığı eziyet kalmayan ve durumdan nemalanmaya çalışanlarımız da çok fazlaydı. Böyle bir durumu bile hemen bir fırsata çevirmeye çalıştık.
Evsiz, barksız kalmanın ne demek olduğunu ancak yaşayan bilir. Kimse böyle bir duygu yaşamasın. Bütün bu yaşananları görüp yurdumuza, vatanımıza sahip çıkmanın ne kadar önemli olduğunu bir kere daha anlamamız gerekiyor. Allah hiçbirimizi Avrupalıların insafına kalmak zorunda bırakmasın.

Bu durum da gösteriyor ki, başkalarını eleştirmeden önce; ilk olarak iğneyi kendimize batıralım, çuvaldız konusuna da sonra bakarız…
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

17 Ağustos 2014 Pazar

İstemiyorum...

Evet kardeşim, doğru duydunuz hiçbirinizi istemiyorum…

İster içimdeki yılların bıkkınlığı deyin, ister son yılların beceriksizliği deyin hiç fark etmez sonuçta hiçbirinizi bu partinin başında görmek istemiyorum.
 
Kemal Kılıçdaroğlu amca, senin iyi bir insan olduğuna kalpten inanıyorum ama bu projeyi yönetemiyorsun. Politika denilen bu çok parametreli proje sana birkaç boy büyük geliyor ve yürütemeyip onu bir ejderhaya çeviriyorsun. Ejderhanın ağzından çıkan alevler de her seferinde seni yakıyor… Sonuç mu? İstemiyorum…
Deniz Baykal amca seni de istemiyorum. Neredeyse ben doğduğumdan beri sen varsın. Yaptığın hizmetler için çok teşekkür ederim ama yıllardır orada bulunan arkadaş grubunu da alıp artık bir gitsen diyorum…

Metin Feyzioğlu kardeşim çok güzel bir çıkış yaptın ama daha yolun 2. Kilometresine gelmeden, her şeyi ben bilirim tavırlarınla ve tribünlere oynama çabalarınla yakaladığın her şeyi kaybettin. İlk başlarda belki demiştim ama artık senide istemiyorum…

Muharrem İnce amcam da mahalleli tavırlarıyla hepimize sempatik geliyor ama onu da istemiyorum. Neden mi? Sanki dar alanda kısa paslar yapıyor gibi geliyor da ondan. Tam olarak adını koyamasam da, yaptığı konuşmaları dinleyip, esprilerine gülsem de, yine de bir şeyler eksik…

Mustafa Sarıgül, istemiyorum…

Emine Ülker Tarhan, nam-ı değer Rapunzelimiz. Kağıt üzerinde de, kürsüye çıktığında da güzel duran başkan adayımız. Sık sık Facebook’a resim koyarak her an, her yerde, her zorlukta yanımızda olan sevgili Emine Ablamız. Başkan olursa üzülmem ama canı gönülden istiyor muyum? Vallahi Allah var istemiyorum. Her türlü parametreye hakim olarak, her cephede savaş vererek partiyi doğru yola götürebileceğini hissetmiyorum. Hislerin günlük yaşamımızda çok önemli bir yeri vardır ve benim hislerim olmaz diyor.
Süheyl Batum. Süheyl Uygur’un ne kadar şansı varsa Batum amcamın da o kadar şansı var. Kusura bakmayın ama hiç olacak iş değil.
Gürsel Tekin amcamı da istemiyorum. Pozisyon kavgası çıktığı dönemlerde ikinci bir Gürsel amca ortaya çıkıyor gibi geliyor bana. Sonra sakinleşiyor ve tekrar böyle bir ortam bekliyor. İnsanlarla olan samimiyeti de yıllara göre değişiyor gibi geliyor bana. Diyeceksiniz ki kimin değişmiyor ki? Sizde haklısınız ama yine de istemiyorum.

Bilmiyorum net olarak açıklayabildim mi ama kısır söylemlerden, icraattan uzak yaklaşımlardan ve muhalefet tembelliğine alışmış insanlardan bıktım galiba. Birçok konuda olduğu gibi buraya da taze kan lazım.

Dünya değişiyor, şartlar değişiyor, iklimler bile değişiyor ama bu parti halen 100 yıllık usullerle, parti düşüncesine, imajına ve ilkelerine uymayan çakma adaylarla yola devam etmeye çalışıyor.
Değişen zamana ayak uyduramazsanız ve ilkelerinizi değişen zamanlara yansıtamazsanız, zaman sizi değiştirir…

25 Haziran 2014 Çarşamba

Biz Dedikoducu Bir Milletiz

Günaydın Dostlar,

Biz dedikoducu bir milletiz. Kimse inkâr etmesin, hepimiz dedikodu yapmayı severiz. Kimimiz azıcık sever, kimimiz çok sever ama hepimizde belli bir oranda bir dedikodu geni vardır. Bir de dedikoduya bayılan ve yeni bir şey duyduğunda birilerine yetiştirmek için yerinde duramayan tipler vardır ama onları şimdilik ayrı bir kategoriye koyalım. Bu insanlar, duydukları haberi (doğru veya değil hiç fark etmez) bir an önce birilerine anlatmazlarsa çatlayacakmış gibi hissederler kendilerini.


En güvendiğin insana “Bak sakın kimseye anlatma.” diyerek anlattığın şeyleri, o da gider en güvendiği insana “Bak sakın kimseye anlatma.” diye anlatır. Her zaman, beraber çalıştığım arkadaşlarıma da “Bakın birine bir şey anlatırken onun da gidip birilerine anlatma ihtimalini göz önünde bulundurarak anlatın.” demişimdir.

Eski işyerinde, çok sevdiğimiz bir arkadaşımıza toplantılara girmeden önce "Sakın, şunu söyleme, bunu söyleme." diye anlatırdık, o da toplantıya girer girmez her şeyi ortaya dökerdi. Toplantı sonrası "O kadar tembih ettik neden söyledin?" dediğimizde de “Hiçbir şey gizli kalmasın, ben sevmiyorum öyle." derdi”. İş dünyasında, her zaman her şeyi ortaya dökmek çok da geçerli bir yöntem değil.

Ülkemizde kabul edilmiş bir dedikodu protokolü vardır. Bu protokole göre, herhangi bir grup bir yere gittiğinde o grubun birkaç elemanı o toplantıya, yemeğe gelmediyse onlar hakkında dedikodu yapılır. Bu her zaman böyledir ve bunu da herkes bilir. Gelmeyenler, o akşam haklarında yapılacak bütün dedikoduları önceden kabullenmiş sayılırlar.

İnsanların günlerinin çok büyük bir bölümü işyerlerinde geçtiği için işyeri dedikodu ağı, evdeki ağa göre çok daha güçlüdür. Bütün gün orada burada dolaşıp dedikodu yapmayı tam günlük bir iş haline getirmiş tipler vardır. Her iş yerinde bir iki tane vardır bunlardan. Evrak taşır gibi odadan odaya dedikodu taşırlar.
Dedikodu için en verimli ortamlardan biri sigara odalarıdır. Sigara odalarındaki dedikodunun ve kulisin gücünü kimse yabana atmasın. Her şirkette bir sigara içenler dayanışması vardır. Bu Darüşşafakalı olmak gibi filan bir şeydir. O kadar insan duman kaplı, küçücük bir odaya doluşmuşlar, doğal olarak dedikodu yapacaklar, kulis yapacaklar.

Sigara odalarında şirketlerin bütün sorunları çözüldüğü gibi üzerine bir de dünyanın bütün dertleri yeniden yapılandırılıp Fener’in, Galatasaray’ın dertlerine de çare bulunur. Verimli ve sonuç odaklı bir ortamdır.

Şimdi diyeceksiniz ki "Her şeyi Amerika’ya mukayese edersin, sanki orada hiç dedikodu yok muydu?" Olmaz olur mu? Amerikalılar da güzel dedikodu yapar ama onların dedikoduları genellikle iş ortamına yöneliktir. En büyük dertleri de, “Birileri bir şeyler yapar da iş hayatında benim önüme geçer mi?” korkusudur. Şahsi dedikodulara hiç girmezler. Kimin kimle çıktığı veya öğlen çorbasını içerken kime bakış attığı Amerikalıların gerçekten hiç umurunda değildir.

Amerika'da kafeteryada otururken genelde kimse başka masalara bakmaz. Baksa da siz geri baktığınızda hemen kafasını çevirir. Bizde durum nasıl? Bizde millet elini çenesine dayayıp film seyreder gibi seyreder vallahi. Yemeğini bitirip, masalarda oturup "Bakalım neler oluyor?" diye etrafı seyreden aktif dedikodu takımları vardır. Bunların haberi olmadan işyerlerinde kuş uçmaz.

Bir de orada burada, çeşitli yerlerde ortaya laf atıp, aldığı cevapları kafasındaki hafıza hücreciklerine tek tek yerleştirip, sonra da gidip insanlara yetiştirenler vardır. Bunlar ortaya yetmiş tane laf atıp seni konuştururlar, sonra kendin de şaşırırsın neler söylemişim ben diye.
İnsanın olduğu her yerde dedikoduda muhakkak olacaktır. Her şeyin kalitelisi makbuldür. Emin, der ki “Sen de dedikodu yapacaksan kaliteli olmasına özen göster, gerçekle uzaktan yakından alakası olmayan kalitesiz dedikodular, insanları dedikodudan soğutuyor."

Sağlıklı kalın, mutlu kalın...

18 Nisan 2014 Cuma

Her Şeyi Bırakıp Kaçıp Gitmek

Günaydın Dostlar,


“I want to leave everything behind and run away.”

Düşünüyorum Amerika’da yaşarken böyle cümleler duyuyor muydum diye.  Birkaç kere duyduğumu hatırlıyorum, kulağıma çok da yabancı gelmiyor ama çok sık duymadığım da kesin. Kesin duyduklarım da kökenleri buralara dayanan insanların ağzından çıkmıştır.

Bugünlerde bu cümle en sık duyduğumuz haykırışlardan bir tanesi. Herkesin kaçıp gitmek için kendine göre çok haklı nedenleri var. Yemeklerden önce günde üç defa duyuyoruz bu kaçıp gitme olayını. Hatta son bir defa da yatmadan önce bir kaşık alıyoruz kaçıp gitme ilacından. Oturuyoruz işte ne güzel, nereye gidiyorsunuz? Nereye kaçıyorsunuz? Bir yerlerde “Kaçsa da bana gelse.” diye bekleyenininiz mi var.
İşler istediğimiz gibi gitmezse hemen her şeyden ve her yerden kaçmak istiyoruz. Kaçmak istiyorsunuz güzel de biliyor musunuz kaçtıktan üç gün sonra, o uzaklaşmak için yırtındığınız her şeyi özlersiniz. Bir anda aklınızdan bütün negatif parametreler silinir gider, sadece güzellikleri hatırlarsınız.

Öğrenci; okuldan, derslerden, ödevlerden, hocalardan bıkmış; iş yerindeki; zararlı, yalancı, dedikoducu, kompleksli, tembel insanlardan bıkmış. Hepsi kaçacağım buralardan diyor. Tamam, kaç kaçmasına da yirmi gün sonra fatura geldiğinde onlar mı ödeyecek senin faturalarını? “Ben artık tahammül edemiyorum, sağlığım bozuluyor.” diyorsun; iyi, güzel de parasızlık ve ödenemeyen faturalar da sağlığını bozabilir. Sen otur, bırak onlar kaçsın.

Birileri bütün gün boş otururken sen aralıksız çalışıp işleri bitiremiyorsun ve kaçacağım, kaçıracağım hissine kapılıyorsun. Evde de işler bitmiyor, işyerinde de. Vücutta, beyinde bir metal yorgunluğu var. "Ne zaman bitecek bu yarış?" diye kendi kendine sorup, tünelin ucunda da bir ışık göremeyince zaten hazır bekleyen “Kaçalım buralardan.” fikri hemen geliveriyor.
Amcaların her daim televizyonlarda, radyolarda, her yerde olan yüksek oktavdaki baskın sesi midir seni kaçmaya zorlayan? Senin üzerinde bir yorgunluk mu yaratıyor? Sürekli konuşup hiçbir şey söylenmemesi midir seni bıktıran?
Karadeniz’de kırk yıldır esmeyen fırtına mıdır seni umutsuzluğa sürükleyen? Her yer beton olmuş, fırtınaya esecek yer kalmamışken, sebepleri kendinden başka her yerde arayıp kendi başarısızlıklarını örtmeye çalışan insanlar mıdır seni rahatsız eden?

Kimsenin kimseye güvenememesi, her yeri kaplamış düşmanlıklar, yalanlar dolanlar, sahtekarlıklar, hırsızlıklar, didişmeler, kavgalar mıdır seni yoran? “İnsanlar artık iyice kötü oldu.” karamsarlığı mı çöktü üzerine? İnan, insanların çok büyük bir bölümü çok iyi insanlar ama ne yazık ki küçük kötü kalabalığın sesi daha çok çıkıyor. Çoğunluk kötü olsaydı zaten bu dünya, bu ülke yaşanacak bir yer olmaktan çıkardı.

Yoksa bir türlü senin sevgine, ilgine karşılık vermeyen kalpsiz midir kaçışının nedeni? Nasıl cevap versin ki senin sevgine, sen kendin söyledin, kalpsiz o!

Bence bu kaçma işi atalarımızdan geliyor. Orta Asya’dan kaçtıkları gün bu işi başlatmışlar. Doğal olarak bu insanların torunlarının kafasında da her daim bir kaçma fikri oluyor. Dini bayramlarda evden kaçan tek millet biz olabiliriz. Sanki adı Şeker Bayramı değil de Bodrum’a, Antalya’ya kaçma bayramı.

Bir tek kaçmak isteyen sen değilsin, derslerin nasıl okula gidiyor musun filan deyince tadı kaçıyor ve Behlül de kaçıyor. Dedim ya bu kaçma işi bizim ruhumuza işlemiş.
Gideceğim diyen insanı kimse tutamaz. Kaçmak istemenin nedeni belki yukarıdakilerin hepsi, belki de hiçbiri. Kaçacaksan kaç tabii ama kendini ve sana emanet edilen kalpleri de çantana koymayı unutma.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın...