13 Nisan 2019 Cumartesi

Binalar Kapatılır Anılar Kalır...

Günaydın dostlar…

Atatürk Havalimanı kapatıldı. Anılarımızla dolu koskoca bir bina kaderine terk edildi. Gecenin bir yarısı evden çıkıp Atatürk Havalimanı’nın bomboş salonlarında çorba içtiğimiz günler çok geride kaldı. Rastlaştığımız dostlar da yok artık.
Pazar akşamı herkes yatmaya hazırlanırken, gece yarısından sonra yollara düşüp (hem de Anadolu Yakası’ndan) Havalimanı’na gitmenin nasıl bir his olduğunu ancak yaşayan bilir. İçini de, dışını da garip bir sessizlik kaplar. “Herkes evinde uyurken, ben neden buradayım?” diye sorarsın kendi kendine. Sessiz koridorlar durgunluk katsayını arttırır. O saatte orada olanlarla aranızda adı konulmamış garip bir bağ oluşur.


Amerika’ya ilk gittiğim senelerde, yaz tatili dönüşü Pan American uçağının içinde beş, altı saat beklememden tutun da, yirmi beş saat boyunca uçamayan sorunlu Delta uçağına kadar bu Havalimanı’nda çok fazla anım vardır.

Sabahın erken saatlerinde buzlu suların içinde mahsur kalan taksiden inip, yarı ıslak Havaalanı'na gittiğim günler de oldu, sis veya rüzgâr yüzünden inemediğimiz veya uçamadığımız günler de oldu.

Bir sabah, o zamanların klasik 5.55 uçağı ile Frankfurt'a uçarken, sabahın 4’ünde kendilerine çilingir sofrası hazırlamış amcaları da hiç unutamam. O kadar keyifli yiyip, içiyorlardı ki, en güzel balık restoranına gitseniz o kadar keyif alamazsınız.
Atatürk Havalimanı neden kapatıldı? Kapatıldı, zira kapasitesi yetmiyordu. Yetmeyen kapasitelerin başında da pistler geliyordu. Ne zaman radar programına baksam Marmara Denizi’nin üzerinde uzun iniş kuyrukları görüyordum. Doğal olarak, kalkış kuyrukları da uzayıp gidiyordu.
Bir tanesi dört yüz metre kadar daha kısa olsa da, Atatürk Havalimanı’nda üç adet pist vardı. Peki, İstanbul Havalimanı’nda kaç tane pist var? Şu anda iki tane pist var. Günün birinde toplam altı pist olacak ama şu anda sadece iki tanesi bitmiş durumda. Anlayacağınız, yetmeyen pist kapasitesi durumu, Yeni Havaalanı’nda daha kötü.

Ara sıra radar programına üç, beş dakika bakar kafamı dağıtırım. Atatürk Havalimanı’nda da, Sabiha Gökçen’de de hep düzenli gelişler ve kuyruklar olurdu. Yeni duruma baktığım zaman o düzeni göremiyorum. Eminim her şey milim milim hesaplanmıştır ama ben baktığımda sanki uçaklar her yönden geliyormuş gibi görüyorum.

Bizler, yolun yarısını geçmiş insanlar olarak, Atatürk Havalimanı’nın ilk hallerini de biliriz. Amerika’dan geldiğimizde, gümrükten geçmek saatler sürerdi. Çok basık bir salonda, sigara dumanından göz gözü görmeyen bir ortamda bekler dururduk.
Günün birinde; bugünün İç Hatlar Terminali, o zamanın Dış Hatlar Terminali olarak yapıldığında ve ilk defa körüklü bir havaalanına kavuştuğumuzda, “Vay ne kadar modern, aynı Avrupa, Amerika havalimanları gibi” demiştik.
Amerika’dan gelip, dört saatte Atatürk Havalimanı’ndan eve geldiğimi de bilirim. Yeni Havalimanı’nda bu durum nasıl olur şu anda hiç bilemiyorum. altı saate mi geliriz yoksa hiç mi gelemeyiz yaşayıp göreceğiz. Günün birinde Halkalı – Yani Havalimanı Metrosu yapılırsa bizim işimize yarayabilir.

Daha önceki bir yazımda da belirttiğim gibi, Atatürk Havalimanı küçültülerek, özel uçakların kullanması için millet bahçesinin bir kenarında, bir atraksiyon olarak kalmalı. Bu gibi örnekler Amerika’da çok var. Parka gelenlerin de, uçakların inip, kalkmasını seyretmek hoşlarına gidiyor.

Ben (bilhassa Sabiha Gökçen’in olmadığı yıllarda) Atatürk Havalimanı’ndan çok fazla uçtum. Dünyanın her köşesine de, her cuma akşamı kızımı görmeye de hep oradan gittim. Bir dönem her hafta sonu yaptığım Viyana seyahatlerim de efsanedir.
Hayat değişiyor, her şey değişiyor ama korkunç bir yatırım maliyetinin altına girdiğimiz de kesin. Sıkıntılı bir ekonomide bu kadar yükün altından kalkmak kolay olmayacak. Dünya artık “En büyük” kavramından uzaklaştı. Tam tersine daha küçük, daha modüler, daha yönetilebilir yatırımlar yapıyorlar. “En büyüğünü yapacağım” diye yola çıktığınız zaman, finansal zorlukların da, işletme sıkıntılarının da en büyüğünün altına girmiş oluyorsunuz.

Havalimanı yapıldı ve işletmeye açıldı. Umarım verimli kullanıp, orayı hiç kullanmayacak insanların ceplerine girmek zorunda kalmayız. Yatırım çok büyük, taahhüt çok büyük…
Yeni Havalimanı ilk olarak ISL kodu ile açılmıştı ama artık IST kodunu aldı. Naçizane düşüncem, Atatürk Havalimanı’nın kodunu aldıysa, artık ismini de alabilir.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

4 Nisan 2019 Perşembe

Hayatta Kalma Mevsimi...

Günaydın dostlar…

Kış mevsimi bitti, ilkbahar da başlamadı, bu başka bir mevsim. Bunun adı “Survivor Mevsimi”. Her yıl olduğu gibi bu yıl da Survivor mevsiminin tam ortasındayız. Her gece Dalaka’nın Atakan’a olan aşkını ve Melisa'nın Yusuf’a yakınlaşmasını takip etmekten ülkece yorgun düştük.
Bunu böyle yazıyorum diye, oturup saatlerce televizyon izliyorum da zannetmeyin. Kanallarla oynarken bu kadar bilgiye sahip olabiliyorsam, bir de oturup her gün takip etsem yün don ölçülerine kadar öğrenebilirim.


Survivor kaç yıldır televizyonlarda bilmiyorum ama en azından 130 yıl kadar oldu diye düşünüyorum. Bu programda her yıl yarışmacıların birbirlerine söyledikleri en büyük laf da, “Sen samimi değilsin, tribünlere oynuyorsun”. İşin komik tarafı, hepsi tribünlere oynamak için orada. Yarışmanın formatı böyle yazılmış.

Bu program ne zaman karşıma çıksa, “Ulan ben bu adada olsam, bu yarışmaya katılsam ne yapardım?” diye kendi kendime soruyorum. En başta sıkılırdım. Bırakın böyle bir ortamı 5 yıldızlı bir otelde olsam yine sıkılırdım. Yağ, bal olsa yenmez.

Bindik uçağa Dominik Adası’na gittik, sonra ne yapacağız? Hemen söyleyeyim, saatlere alışabilmek için benim 3-4 gün dinlenmem gerekir. Bizimkiler adaya varıyorlar, sonra da bunlara diyorlar ki, “Erzak oyunu oynayacaksınız yoksa aç kalırsınız”. Durun bir kardeşim yol yorgunuyuz. Türkiye’de saat sabahın 3’ü olmuş, gözlerimi açamıyorum, onlar bana “Erzak oyunu” diyorlar.

Geceleri bazen soğuk olduğunu görüyorum ama yine de yün don götürmezdim diye düşünüyorum. Onun yerine 50 tane mayo götürürdüm. Islak mayoyla oturmayı hiç sevmem, programda sık sık beni mayo değiştirirken görürdünüz. Çocuklar sürekli ıslak ıslak oturuyorlar, hava sıcak da olsa ben rahatsız oluyorum.

Survivor sıkıcı bir ortam olurdu diye düşünüyorum. Yarışma olmadığı günlerde muhtemelen onlar da sıkıntıdan patlıyordur. İnsan evde oturunca sıkılıyor, bir de o ortamı düşünemiyorum. Üstelik evde Teknoloji 4.0’ın bütün imkânları elimizin altında olduğu halde sıkılıyoruz, ıssız bir adada kafayı üşütürüz.
Yiyecek konusu zaten başlı başına bir problem. Sıkılan insan ne yapar? Bu topraklarda yaşıyorsa, bir şeyler yer. Bir gün evden çıkmasam, “Acaba ne yesem?” diye sorgulamaya başlıyorum. Öyle bir adada; gelen giden yok, yiyecek bir şey yok, kuruyemiş çeşitleri yok, alkol zaten yok, meşrubat yok, çikolata yok, dondurma yok, o yok, bu yok geçmez o günler.

Bir de, Türkiye’de ve dünyanın diğer yerlerinde neler olduğunu merak etmek var. Bence ada yaşamının en zor tarafı da budur. Amerika’ya ilk gittiğimiz yıllarda, mektuplaşma dışında bir iletişim imkânımız yoktu. Mektuplar averaj 15 günde gelir giderdi ve senin sorduğun bir soruya cevap alman bir ayı bulurdu. Çoğu zaman da verilen cevabın bir anlamı kalmazdı.

Yazmışsın kızın birine “Sana karşı hislerim var” diye, kız sana cevap yazana kadar hislerin kaybolur. “Gözden ırak, gönülden ırak” diye boşuna dememişler.

Hindistancevizi ile akraba olarak o adada aylarını geçirmeye çalışanların Allah yardımcıları olsun. Ben 5 dakika izliyorum, durumlarını görünce sıkıntıdan patlıyorum, onların halini düşünemiyorum. Orada kaldıkları her hafta için yüklü miktarda para aldıkları söyleniyor ama yine de zor bir ortam. Burada çektiğim sıkıntılar bir gün bana yol, su, elektrik olarak geri döner umuduyla çileli haftalara tahammül ediyorlar.
Biraz aç kalınca, yürüyecek halimiz kalmıyor. Onlar bir yengeç yakalayıp, 16 kişiye bölüyorlar ve o sıcakta zorlu parkurlarda yarışıyorlar.

Düşündüm de, tahtada yatmak da çok zor, vallahi belim ağrır.
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

30 Mart 2019 Cumartesi

Her İki Dakikada Bir...

Günaydın dostlar…

Perşembe günü Avrupa Yakası’nda işlerim vardı. Yıllardır Marmaray’ın açılmasını bekleyen ve de trenlere meraklı bir insan olarak, Marmaray ile gitmeye karar verdim. Denemezsem rahat edemezdim.
İstasyon evime 10 dakikalık yürüme mesafesinde, trenler de evimin dibinden geçiyor; adeta beni davet ediyorlardı. “Hadi Emin, sen trenleri seversin” diye beni çağırıyorlardı.


Televizyon kanallarını değiştirip dururken, bir akşam çok büyük amcalardan bir tanesinin Marmaray Seferleri’nin her iki dakikada bir yapılacağını söylediğini duymuştum ama günümüzün gerçeği pek de öyle değil. Seferler on beş dakikada bir yapılıyor.

Karşı Yakadaki ilk işim Levent’teydi. Planımı da Marmaray ile Yenikapı’ya gidip oradan da Taksim Metrosu’na aktarma yapmak üzerine yaptım. Planım saat gibi işledi vallahi. 7-8 dakika bekledikten sonra tren geldi ve tam 25 dakikada Yenikapı’ya vardı. İstanbul gibi bir yerde Suadiye’den 25 dakikada Yenikapı’ya gitmek inanılmaz bir lüks.

Aktarmada da hiç sorun olmadı ve 20 dakikalık bir yolculuğun ardından Levent’e vardım. Levent, Gayrettepe, Zincirlikuyu derken; Taksim Metrosu’nu bütün gün yoğun bir şekilde kullandım. Akşam da Zorlu Center’da güzel bir mekânda 25 yıllık dostumla güzel bir yemek yiyip, sohbet ettim.
Çok uzun bir günün ardından da yine aynı şekilde eve dönmeye çalıştım ama işler bu sefer sabahki kadar düzgün gitmedi.
Taksim Metrosu ile Yenikapı’ya gidene kadar bir sorun yoktu. Ne zaman ki Marmaray İstasyonu’na geldim, o noktada da sorunlar başladı. İlk başta bazı trenlerin Gebze’ye kadar, bazılarının da sadece Söğütlüçeşme’ye kadar gittiğini öğrendim. İşin komik tarafı da, ne tren gelirse gelsin ekranlarda hep “Ayrılık Çeşmesi” yazıyor.

Trenlerin alnındaki ışıklı panoda da ne Gebze yazıyor, ne de Söğütlüçeşme. Benim binip de Suadiye’ye geldiğim trenin ışıklı panosunda “Halkalı” yazıyordu. Halkalı’nın ters yönde olduğu düşünülürse, vatandaşın işi oldukça zor. Yabancılar zaten toptan düğüm olmuş vaziyetteydiler. Allah’tan bizler her duruma yadırgamadan bakabilme yetkinliğimizi çok geliştirerek büyüdük de, hiçbir şey bizi şaşırtmıyor.

Oradaki yetkili amcalardan birine; “İnsanlar düğüm olmuş durumda, her yerde ayrı bir şey yazıyor, hangisine güveneceğiz de trene bineceğiz?” diye sorduğumda, “Ağabey Marmaray açılmadı ki henüz” şeklinde bir cevap verdi. Bu sefer de ben bunadım. “Bunlar ne, lunapark treni mi?” diye sorduğumda da, “Henüz açılmadı, bu şimdilik bir durum” cevabını aldım. Bu cevap tam olarak ne demektir, herkesin kendi yaratıcılığına bırakıyorum.
Bu işleri bilen amcalardan biri, “Beyefendi 5 vagonlu tren gelirse Söğütlüçeşme’ye, 10 vagonlu tren gelirse genelde Gebze’ye gidiyor” diye insanlara yardımcı olmaya çalıştı ama yine de insan bir garip oluyor. Türkiye burası 8 vagonlu gelirse ne halt edeceğiz? Nereye gittiği doğru bir şekilde bir yerlerde yazsa güzel olmaz mıydı?
İşin komik tarafı, o bilgi bir yerlerde yazıyor. A4 kâğıda yazdırılmış şekilde, trenin nereye gideceği ön camında yazıyor. Koca tren bütün ışıkları açık bir şekilde peronda gelirken, bir şekilde o kâğıdı görmeniz gerekiyor yoksa durumunuz vahim. Doğru tahmin ettiniz aynen bizim sarı dolmuşlardaki sistem.

Gençler bizim umudumuz ve çok akıllı ve pratikler. “Nereye gittiği çok fark etmez ağabey” deyince, oradaki amcalardan biri “Neden?” diye sorduğunda; “Ağabey trene binerim, Söğütlüçeşme son duraksa orada iner peronda arkadan gelen treni beklerim, son durak değilse de zaten sorun yoktur” şeklinde müthiş bir cevap verdi. O çocuk bilmese de, Emin verdiği cevabı çok takdir etti.

Marmaray açıldı, inşallah benim de çok işime yarayacak ama işletme, yönlendirme ve bilgilendirme ekipmanlarında ve yazılımlarında çok eksikler var. Bizim Yenikapı’daki amcanın söyledikleri doğruysa, birkaç hafta sonra kapatılıp, eksikler tamamlandıktan sonra tekrar açılacakmış. Bir şey bildiğinden mi söylüyordur yoksa atıyor mudur, onu da bilemem.
Önemli bir yatırım ve günde 1 milyondan fazla insan kullanacak. Eksikleri tamamlandığında da daha güzel olacak..

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

27 Mart 2019 Çarşamba

Kombi Bozuk...

Günaydın dostlar…

Garip bir kış mevsiminin son günlerine doğru yaklaşıyoruz. “Bu sene İstanbul’a kar yağdı mı?” diye bana soruyorlar. “Yağmadı” desem olmaz, “Yağdı” desem gönlüm razı değil; ne cevap vereceğimi bilemiyorum. Gökten beyaz bir şeyler yağdı ama onlara kar demek hiç içimden gelmiyor. Bırakın kar yağmasını, bana sorarsanız doğru dürüst yağmur bile yağmadı.
Çok az kar yağdı, çok az yağmur yağdı ama en iyisi gelin biz bu güzel çarşamba sabahında bu kışı biraz park edelim ve 5 yıl öncesine gidelim. Daha sonra nasıl olsa geleceğe geri dönüş yaparız.


5 yıl kadar önceydi, (neredeyse benim zamanımın ilkokulu bitirme süresi kadar) bir anda kombi bozuldu. Yetkili servisini aradım, çok terbiyeli bir çocuk geldi ve  “Ağabey bu bozuk” dedi. “Ben de seni Bezik oynamak için çağırmadım” diye cevap verdim.

Baktı, baktı, baktı ve en sonunda, Bu kombi çok eski, değişmesi lazım, 10 yaşında filan mı?” diye sordu. İyi attı herif, cidden de tam 10 yaşındaydı zavallı eski kombim. Üstelik 3,650 gün boyunca da bana bir gram sorun çıkartmamıştı. “Yapacak bir şey yoksa değiştirelim” dedim ama herifin dertleri bitmedi. Bu sefer de, “Bu senin eski kombi Almanya’da üretilmişti, şimdikiler burada üretiliyor ve bunun kadar iyi değil” diye yumurtladı. Hadi buyurun bakalım… “Ayrıca da seninki çift eşanjörlü, şimdikiler tek eşanjörlü, eski kombin kadar iyi performans vermez” şeklinde de minik bir ilave yaptı. Adam daha ne yapsın satışı bitirebilmek için elinden gelen her şeyi yaptı. “Almıyorum ulan” dedim. Başka marka almaya karar verdim.

Birçok insana “Ne marka alayım?” diye sordum ve sonunda gittim biraz daha pahalısına çift eşanjörlü başka bir marka aldım. Yeni markanın adamı geldi ve dedi ki, “Proje çizip, İgdaş’dan projeyi onaylatmamız lazım”. “İyi olur, çizin bakalım” dedim (bunların hepsi para tabi). Adam gitti proje çizmeye ve 2 gün sonra geldi “Sizde bu evin hazır çizilmiş projesi var mı?” diye sordu. Dedim “Var, al ulan onu da ben vereyim”. Proje çizildi İgdaş’dan onay alındı ve adamlar kombiyi takmaya geldi.

Kombi takıldı. Gazı açması ve onay vermesi için İgdaş beklenmeye başlandı. İğdaş söylediği günde, söylediği saatte geldi, bir gram aksama yok. 39 metreden kombiye doğru baktı ve “Süper olmuş Mehmet ağabey” deyip onayı verdi ve gitti.
Takarken adam dedi ki, “Ağabey sistemin içinde dolaşan su çok pis, siz bu radyatörleri filan en son ne zaman temizlettiniz?”. Dedim “Hiçbir zaman”. “Olmaz ki ağabey iki sene de bir temizlenmesi lazım” diye bir uzman görüşü belirtti. “Tamam, temizletelim ulan” dedim. Dedim demesine de, kim temizleyecek? Meğerse bu işi yapan firmalar da varmış. Ana işleri kalorifer temizliğiymiş.

Geldi kalorifer temizleyici firma, bütün bir gün boyunca içini, dışını, borusunu cartını, curtunu tertemiz yaptı. Kaloriferler mis gibi oldu. “Allah’a şükür bu da bitti” dedim ama meğerse bitmemiş. Bu sefer de kolektör çıktı başımıza.  “Şimdi kaloriferler mis gibi, kolektör pislik içinde olmaz, onun da değişmesi lazım”. “Değiştir ulan onu da değiştir, o kaç para?” “350 TL”.  Üzerindeki kolektör ECA marka. Malum ECA da pahalı bir marka. Kesinlikle ECA olsun yoksa akşam rahat uyuyamam…

ECA’yı aldı geldi adam baktı, baktı “Bu kombi 10 senelik mi?” dedi. Alnında yazıyor herhalde, bakan anlıyor. “10 senelik olduğu için artık bu parçadan üretilmiyor, benim yanımda getirdiğim parça da uymaz” dedi… “Ne halt edeceğiz?”. “Bir yerlerde bu parçadan bulacağız, ben bulunca seni haberdar ederim” dedi ve gitti. Murat Soydan’ın giden trenin arkasından baktığı gibi öylece kaldım. Dışarısı soğuk, ev buz gibi mecburen giydim yün donları oturuyorum.

Allah’tan bizim adam 2 gün sonra parçayı buldu ve değiştirmeye geldi de, götümüz donmadan işi halledebildik. Biraz daha geç kalsa, yün don da kurtarmayacaktı.  Tam değiştirirken, “Bu yeni parçanın boyu birazcık kısa kalıyor” diyerek, sanki benim suçummuş gibi bana bakmaya başladı. Tövbe, tövbe… “Sen üzülme ağabey ben çözerim” dedi ve tekrar dışarı gitti. Bana yine hüsran, yine soğuk, yine yün don… Endişelerim tavan yapmışken bir anda geldi ve bir şekilde parçayı değiştirdi. Ne halt ettiğini bugün dahi bilmiyorum.

“Kolektörü de değiştirdik, her derdimiz bitti” diye düşünürken kombinin içinden su azalmaya başladı. Ayıptır söylemesi “Bu ibne doğru dürüst değiştiremedi, zaten boyu da kısa kalmıştı, oradan su kaçırıyor bu zıkkım” diye söylenmeye başladım. ECA yetkili servisini çağırdım. Nasıl olsa kaybedecek bir şey kalmadı artık, bir de onlar baksın.
ECA da olaya başka bir boyuttan yaklaştı. “Kolektörde sorun yok, sorun kolektöre giden borulardaki minik vanalarda, hepsi eskimiş su kaçırıyor değişmeleri lazım” görüşünü belirtti. Bu işi biraz daha zorlarsam, bana “Senin de değişmen lazım” diyecekler.  Yapacak bir şey yok, vanaları da değiştirelim ama minik bir sorun var, bu gelenler vana değiştirme işine bakmıyorlarmış, onun için Mustafa Bey’in gelmesi gerekiyormuş.

Sevgili Mustafa Bey, bir hafta kadar sonra teşrif ettiler. Baktı, etti “Ağabey bunlar 10 senelik mi?” dedi, Aklıma bin türlü şey geldi ama şimdi 12 ayın sinirini Mustafa Bey’den çıkarsam adil olmaz… “Haaaa evet 10 senelik” dedim.  “Tamam, ben şimdi hazırlıksız geldim, pazartesi sabahı 9.00’da gelip değiştirsem olur mu?” diye sordu. “Hiç sorun değil sevgili Mustafa, pazartesi sabahı gel, aramızda 3-5 günün lafı mı olur” Hazırlıksız geldiğine göre, vana tamircisi Mustafa börek açacağını düşünüyordu herhalde. Pazartesi sabahı saat 07.45’de damladı. Ha 9.00, ha 7.45 ne fark eder. Keşke bir gece önceden yatıya gelseydi, sabahın köründe uyandırdı beni.
Minik vanalar da değişti ve sonunda Mustafa Bey de gitti. Bakalım şimdi sıra kimde? Ahmet mi, Mehmet mi, kim, kim?

Kombi bozulduğunda bir çocuk sahibi olsaydım şu anda ortaokula gidiyordu vallahi.
Bu güzel çarşamba günün de ruh haliniz de dâhil olmak üzere hiçbir şeyiniz bozulmasın.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

4 Mart 2019 Pazartesi

Farrokh Bulsara...

Günaydın dostlar…

Sinemaya çok fazla gitmediğim için, “Bohemian Rhapsody” filmini de bu güne kadar izleyememiştim. Bütün arkadaşlarım, dostlarım gitti ama ben bir türlü gidememiştim. Malum çok yoğunum…
Filmi çok beğendim. Bu filmi halen izlememiş arkadaşlar varsa, “Bir dakika bile beklemeyin” derim. Su gibi akıp gitti. Uzun da bir film olmasına rağmen çok çabuk bitti. Bir yandan da, “Müslüm” filminin İngilizcesini seyrediyormuş gibi hissettim. Çok farklı hayatlar olmakla beraber (Müslüm Baba’nın hayatı çok daha çileliydi) çok fazla ortak yanlar da vardı. Biz hiçbir zaman bilmeyeceğiz ama şöhret böyle bir şey galiba.


Ortaokul ve lise yıllarında sürekli bu tip grupları dinlerdik. Ben en çok Deep Purple dinlemeyi severdim ama Queen de en sevdiğim gruplar arasındaydı. 1969 yılında yayınlanan King Crimson’ın “In the Court of the Crimson King” albümü bizim için bir milattır. Gerçekten de plakçıya gidip aldığımız ve yıllarca dinlediğimiz ilk albümlerden biridir.

"Plakçı" demişken Ankara Kızılay’daki Soysal Pasajı’ndaki Cemil Plak Evi’nin sahibi sevgili Cemil ağabeyi de buradan saygıyla anıyorum. Bir şekilde bu albümleri bulup getirirdi. Para biriktirip Cemil’den albüm almak, çok büyük bir zevkti.

Hatırladığım bir diğer albüm de, 1971 yılında piyasaya çıkan Led Zeppelin IV albümüdür. Bu yıllardan sonra muhteşem albümler arka arkaya gelmeye başladı.
1971’de yayınlanan Jethro Tull’ın Aquaulung albümü, 1972’de yayınlanan Deep Purple’ın “Made in Japon” albümü, 1973’te yayınlanan Pink Floy’dun “Dark Side of The Moon” albümü, 1974’te yayınlanan Camel’ın “Mirage” albümü ve 1975’te yayınlanan Queen’in “A Night at The Opera” albümü aralıksız dinlediğimiz albümlerdi. Her birini yüzlerce kere dinlemişizdir ve hala da dinlerim.
Tabi bu arada yine 1975’te yayınlanan Pink Floyd’un “Wish You Were Here” albümünü ve Renaissance'ın  “Scheherazade & Other Stories” albümünü de unutmamak lazım.

Daha sonra Amerika’da yaşadığım yıllarda bu grupların birçoğunun canlı performansını izlemek şansım oldu ama Queen konserine hiç denk gelemedim.

1985 yılındaki “Live Aid” konserlerini bütün bir gün boyunca televizyondan izlemiştim. Çok önemli bir organizasyondu ve nerdeyse bir Queen konserine dönüşmüştü. Bu filmde de Live Aid’e çok uzun yer ayrılmasına çok mutlu oldum. O konserin öncesinde ve sonrasında Queen adına yaşananları çok iyi bildiğim için, filmin bu kısmı beni çok duygulandırdı. Gözlerim dolarak, zevkle izledim.
Tahmin ettiğiniz gibi, eve gelince “A Night at The Opera” albümünü baştan sona bir kere daha dinledim. Filmde sözü edilen “You’re My Best Friend” şarkısı da bu albümde ve çok güzel bir şarkıdır.

“Bohemian Rhapsody” filminden çıkarmamız gereken bir ders de, takımı bozduğunuz zaman bir yere varamadığınızdır. Ne kadar iyi müzisyenleri bir araya toplarsanız toplayın, takım ruhunu kaybettiğiniz zaman hiçbir zaman başarılı olamazsınız. Sadece Freddie Mercury değil, Deep Purple’ın efsane solisti Ian Gillan da dahi olmak üzere birçok solist solo kariyerler için gruplarından ayrıldılar ama gruplarının yarısı kadar bile başarılı olamadılar.
Kendini herkesin çok üstünde görmeye başladığın zaman, tehlike çanları da çalmaya başlıyor. Ne kadar harika olduğunu senin değil başkalarının düşünmesi gerekiyor. İnsanlar müziğini dinlemediği zaman bir anda dibe vuruyorsun. Freddie gibi Ian Gillan’ın da çok ciddi içki ve sigara sorunları vardı ve yıllar içinde onun da efsane sesinden eser kalmadı. “Jesus Christ Superstar” rock operasındaki muhteşem performans da artık sadece anılarımızda ve plaklarda kaldı.
İnsan böyle bir film izlerken, “Keşke Aşkı Memnu Beşir gibi öksürmese” hissine kapılıyor ama her şeyi o kadar çabuk tüketiyorlar ki, hayat da buna paralel yol alıyor. Erişecek hedef kalmayınca insanoğlu değişiklik, farklılık aramaya başlıyor.

Her iki filmin (Müslüm ve Bohemian Rahapsody) bir diğer ortak yanı da, çok fazla içki ve sigara tüketilmesiydi. O kadar çok içiyorlar ki, insan içkiden soğuyor. Hatta kendin içmiş gibi susuzluk yaratıyor. Eve geldiğimde yün donuma kadar sigara kokusu sinmiş hissediyorum.

Freddie Mercury, değişik bir insandı ve yaptığı müzikler de bütün geçmişini ve hayatının parametrelerini yansıtırdı. Şımarık ve bencil tavırları yüzünden ona kızıyoruz ama işin gerçeğini de göz ardı edemeyiz. Queen demek, Freddie Mercury demekti. Zaten ayrılık olduktan sonra, onlar da tek başlarına bir yere varamadılar.

Kendi doğrularıyla, kendi inandıklarıyla, kendi tarzıyla, kendi günahları ve sevaplarıyla yaşadı ve erkenden gitti. Rest In Peace Farrokh Bulsara…

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

23 Şubat 2019 Cumartesi

Dört Ayrı Senaryo...

Günaydın dostlar…

Milli takımımızın veya kulüp takımlarımızın Avrupa Kupaları’nda oynadığı maçlarda bizim 4 ayrı yenilme senaryomuz vardır. Bütün ömrümüz de bu 4 senaryoyu izlemekle geçti. Çok sık olmasa da kazandığımız maçlar da oluyor ama genelde karşılaştığımız durum, yenilme senaryolarını izlemek.
 
En çok karşılaştığımız durumlardan bir tanesi, dün akşam Fenerbahçe’nin bize yaşattığıdır. Dostlarla veya tek başına televizyonun karşısına sofranı kurarsın, ufak da olsa bir avantajın vardır, inşallah gol yemeden maçı tamamlar, turu geçeriz diye umut edersin; daha sen bir lokma yemek yemeden, bir yudum bir şey içmeden bizim takımlar ilk 5 dakika içinde bir gol yer ve her şeyi berbat eder. Heyecanlanmana bile fırsat kalmadan iş biter.
Ömrümüz boyunca çok fazla karşılaştığımız senaryolardan bir tanesi de, başında, sonunda, ortasında, her anında gol yeme durumudur. Allah var, bu durumu da çok sık yaşadık. Ömrümüz 5-0, 6-0’lık maçları seyretmekle geçti. Şanslı bir nesil olarak 8-0 bile gördük. Tarihimiz hezimete uğradığımız maçlarla dolu.

Duymaktan bıktığımız bir başka yenilgi türü de, “Kendi salak hatalarımızdan yenildik” türü. Maçlardan sonra, “Çok basit hatalar yaptık, bize yakışmadı” gibi açıklamaları duymaktan usandık. Tabi hatalar yaptığın için yenildin, hata yapmasaydın zaten yenilmezdin. Birileri hata yapacak ki, diğerleri maçı kazanacak. Can sıkıcı olan durum, bu basit hataları hep bizim yapıyor olmamız. Ayrıca yaptığınız bu basit hatalar, bence size çok yakışıyor.

Ben bu durumu rahat ve umursamaz tavırlarımızın, “Bir şey olmaz” ruh halimizle karıştırılarak sahaya yansıtılması olarak görüyorum. İşin garip tarafı, Avrupa’da sıfır hata oynayan adamlar, gelir gelmez hemen bizim şerbetten içip, hata rekortmeni oluyorlar.
Tabi bir de ülkeyi depresyona sokan, son dakika yenilgilerimiz vardır. Bunların sayısı epeyce fazladır. Öylece oturur kalır, boş boş sahaya bakarsın. İnsanın canı ne gitmek ister, ne de kalmak. Golü yersin, bir anda da maç biter ve senin 85-87 dakikalık çaban boşa gider.

Bu durum en acı olanıdır. Bir şeyler olsa da, bir şeyler değişse de, geri gelse gibi hissedersin. Arka direkte bomboş kafa vuran bir oyuncu, bir anda ülkenin bütün umutlarını söndürür. Bütün maç boyunca çektiğin sıkıntılar, ettiğin dualar da boşa gider.

Son dakikada hüsran senaryosunun, son dakikalarda 2-3 gol yiyip elenme gibi çeşitleri de vardır. Biz son 3 dakikada 3 gol yiyip elendiğimiz maçları da gördük. Zaten siyah beyaz olan yayın iyice karardı. Bir anda bütün ülke karanlıklara büründü.
Başta da belirttiğim gibi çok büyük galibiyetlerimiz de oldu ama genelde hüsran yaşadık. Galatasaray çekirdek kadrolu takımlar (Galatasaray ve Milli Takımımız) bize ömrümüzün en büyük başarılarını yaşattılar. Avrupa Kupası’ndaki mucizeleri de bir yana bırakırsak gülecek pek fazla bir şeyimiz olmadı.

Bazı arkadaşlarım diyorlar ki, “Bu yıllarda artık o günleri bile arar olduk”. Çok doğru, artık o dönemleri de arıyoruz. Paralı askerlerle, kiralık oyuncularla bu iş olmaz. Alt yapıdan yetişmiş bir tane oyuncunun olmadığı, yetişenin de reşit olmadan şımardığı bir ortamda, bundan daha iyisini beklemek büyük bir iyimserlik olur.
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

15 Şubat 2019 Cuma

Yönetici Olmak

Günaydın Dostlar,

Hepimiz ilerlemek ve belirli mevkilere ulaşmak istiyoruz. Hepimiz yönetici, müdür, direktör, genel müdür olmak istiyoruz. İsmimizin yanında güzel bir unvan yazsın istiyoruz ama “Ben gerçekten bu unvanı hak ediyor muyum?” diye de hiç düşünmüyoruz.
Biz düşünmüyoruz da her zaman hak edenler mi ilerliyor? Kesinlikle hayır. Genellikle hak etmeyenlerin ilerliyor olması, günümüzdeki şirket içi mutsuzluğun en büyük nedenlerinden bir tanesi. Hak eden sabahtan akşama kadar çalışırken diğerleri sigara odalarında, kahve muhabbetlerinde, boş ortamlarda işi bitiriyor.


Geçen ay bir sohbet esnasında iş arayan genç bir arkadaş bana “Çalışkanların, sürekli olarak ortada boş boş gezenlerin ilerlemesini seyretmek kaderleri midir?” demişti. Galiba biraz öyle görünüyor. Bugünün iş dünyasında (doğru ve adil olmasa da) kulis yapmanın ağırlığı çok çalışmaktan çok daha fazladır.

“Her şey adil olsaydı her zaman çalışkanlar ilerlerdi.” diyebilir miyiz? Kesinlikle diyemeyiz. Çalışkan olmak çok önemli bir parametre olmakla beraber, kesinlikle yeterli değil. O masayı taşıyabilecek yetkinliklerinin, becerilerinin, tahsilinin, tecrübesinin olması da şart. Her şeyden önce de bir liderlik ruhu olması gerekiyor. Sadece çalışkan olduğu için bir insanı bir masaya oturtmak çok büyük bir hata olur. Ne kendini ne masasını ne de kendine bağlı çalışanları bir milim öteye götüremez, haklarını koruyamaz.

Ne yazık ki günümüzde şirketlerin birçoğu iyi iş yapan, masaya değer katan, liderlik ruhu olan, tecrübesi olan insanları değil de denileni yapacak insanları masalara atıyorlar. Buradaki genel düşünce yapısı da “Senin aklına veya katacağın değere ihtiyacımız yok (biz her şeyi biliriz), biz otuz senedir böyle yaptık, sen denileni yap yeter.” Denileni yapan, geniş düşünemeyen, hiçbir konuda fikir yürütmeyen, karşı çıkmaktan korkan, ileriye yönelik bir vizyonu olmayan insanlar şirketlere yol aldıramadıkları gibi kendi masalarının da önemini azaltırlar.

Neden böyle yapıyoruz? Belli bir fikri olan, sesi çıkan, dik duran, bir şeyler yapmak isteyen insanlarla uğraşmak zor da ondan. Bu tipler herkes gibi sessiz ve pasif oturamazlar. Hep ileriye gitme, hep bir şeyler yapma arzuları vardır. Bu durum da yılların düzenini bozar, amirlerinin canını sıkar. Oturduğu masanın ağırlığını taşıyamayan amirlerin en büyük arzusu “Aman bir sorun çıkmasın, her şey yıllardır gittiği gibi gitsin.” ruh halidir.

Ne demişler? “Kayığı iskelede bağlı tutarsan güvende olursun ama okyanusun öbür ucundaki yeni kıtaya da varamazsın.”
Haklı veya haksız sonunda yönetici veya müdür olduktan sonraki en büyük meziyet müdür olmadan müdür olabilmektir. Yıllardır aynı seviyede oturduğun arkadaşlarınla bu yeni ilişki türünü yönetebilmektir. Düne kadar sana “Emin” diyen arkadaşların, bu sabah “Emin Bey” demeye başlamışlarsa sen bu işi yönetememişsin demektir.
Tabii yeni sorumlulukların var, üst yönetimin beklentileri var ama bütün bu parametreleri hiçbir şey değişmemiş gibi harmanlayıp aynı takım ruhuyla, aynı arkadaşlık ruhuyla devam ettirebilmemiz gerekiyor. Beraber çalıştığın bir arkadaşına “Ben müdürüm, dediğimi yapacaksın.” şeklinde bir cümle kuruyorsan sen müdür olamamışsın demektir, sadece unvanın değişmiş.

İş hayatında çok sıkça bu durumun tersi de oluyor. “Adama bak ya müdür olunca ….ü kalktı, artık eski samimiyetimiz yok.” eleştirileri de çok fazla oluyor. Bu yaklaşım da çok doğru değil. İnanın kimse kimseye durup dururken para vermiyor. Müdür olmuştur ama onun yanında bir sürü sorumluluk ve beklenti de beraberinde gelmiştir. Eskiden kendi yaptığı işin hesabını vermesi gerekirken şimdi bütün bir bölümün hesabını verecek.

Ben, iş unvanlarını ve dostlukları çok iyi ayırt edebilen bir insan olduğuma inanıyorum. Benim için iş zamanı unvanları paydostan sonra yerini arkadaşlıklara bırakır.
Her ne seviyeye yükselmiş olursanız olun, unvanınız her ne olursa olsun; bırakın unvanınız yükselsin, egonuz değil.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…