31 Mayıs 2019 Cuma

Dev...

Günaydın dostlar…

Çok büyük amcalarımızdan bir tanesi, “İstanbul’a iki tane dev şehir hastanesi yapacağız” demiş. “Dev” sözcüğü dinleyen kalabalıkları heyecanlandırsa da, bende aynı heyecanı yaratmıyor.
“Dev” demenin veya “”En büyük” demenin, sorunların da en büyüğü olduğunu iyi bilenlerdenim. Boyut büyüdükçe sorunlar da aynı oranla büyüyor.


Hastaneler gerekli ve yeni, modern hastaneleri hepimiz destekliyoruz. İyi güzel de, bu hastaneler dev ebatlarında olmak zorunda mı? İstanbul gibi ulaşımın çok zor olduğu bir şehirde, herkes iki tane dev hastaneye mi ulaşmaya çalışacak?

Sağlık çok önemli bir konu ve hastaneler de bu denklemin çok önemli bir parçası. Bu hastanelerin çok büyük yapılmasının bir nedeni de, oradan oraya giderken on bin adım atmamızı sağlamak. Böylece daha sağlıklı olacağız ve hastane hizmetlerine ihtiyacımız kalmayacak.

Allah mecbur etmesin, ben henüz dev şehir hastanelerinin hiçbirinin içine girmedim. Giren arkadaşlarım ve orada çalışan doktorlar. Bir yerden bir yere gitmenin çok zaman aldığını ve büyük bir zaman kaybı olduğunu söylüyorlar. Arkadaşlar söylenmeyi bırakın da yürüyün, sağlığınıza çok iyi gelecek.

Düşünüyorum da, iki tane dev hastane yapacağımıza dört, beş tane orta boy dev yapsaydık daha iyi olmaz mıydı? Hem ulaşması daha kolay olurdu, hem de hastane kampüslerinde kaybolmazdık.

Ben Eskişehir’den ayrılmadan önce, Organize Sanayi girişinde, zaten yoğun trafiği olan bir bölgede, dev bir şehir hastanesi yapıldı. Ben oradayken henüz açılmamıştı ama şu anda o bölgeyi nasıl etkiledi bilmiyorum. Üstelik de (doğal olarak) şehrin epeyce dışında.
Dünyanın ileri gitmiş devletleri “Dev” işinden vazgeçtiler. Bunların yönetilemez olduğunu ve ekonomik olmadığını anladılar. Haberlerde hiçbir zaman Avrupa veya Amerika ile ilgili “Dev” haberleri duymazsınız. Devler hep Orta Doğu’da veya Asya’dadır. En büyük betonu dökerek, başka konularda da en büyük olamazsınız.

On altı, on yedi milyonluk bir şehir var elimizde. Koskoca Amerika’da bile bu büyüklükte bir şehir yok. Sonuç? Yönetilemeyen, ihtiyaçları zar zor karşılanan, en ufak bir yağmurda felç olan, bir yerden bir yere gidilemeyen, betonlaşma yüzünden havası bozulmuş bir dev.

“Dikey büyüme yok” deniliyor, halen süratle otuz, kırk katlı binalar yapılıyor. Birinci dereceden deprem kuşağı olan bu şehre daha kaç insan sığdırmaya çalışacağız?

Dubai’deki alışveriş merkezlerini birçoğumuz gördük. Taksiye ulaşmak için bile bitmek bilmeyen koridorlardan yürümeniz gerekiyor. Zamanında Amerika da bu büyüklükte mekânlar yapmış ama artık derslerini almışlar.
Bu devirde farklılığı yaratan şey, yerinde ve zamanında hizmet verebilmektir. İnsanları kendine veya dev yapılarına çağırmayacaksın, hizmeti ayaklarına götüreceksin. Benden altmış km uzaktaki bir havaalanının bana çok da faydası olmayacağı kesin.

“Havaalanı” demişken, bu alandan yılda yüz yirmi milyon yolcunun gelip geçeceği söyleniyor. Bu rakam doğru mudur veya havadaki koridorların kapasitesi buna müsait midir bilmiyorum. Bildiğim tek şey, bunun yerine iki tane yetmiş milyonluk (seksen, altmış da olur) havaalanı yapılsaydı çok daha iyi olurdu. Uzaktaki noktalara ulaşmaya çalışmak, gereksiz yere şehir içi trafiğini de arttırıyor. Şu anda İstanbul Havaalanı’na giden hiçbir raylı sistem yok ve önümüzdeki iki, üç yıl içinde de olacakmış gibi durmuyor.
Üç, beş yıl sonra ihtiyacımız iki yüz milyon yolcuya çıktığı zaman, bu sefer de iki yüz milyon kapasiteli havaalanı mı yapacağız?

Dünya devlerden vazgeçti, artık minik devlerle oynuyor. Umarım biz de çok yakında dev aşkımızdan vazgeçeriz. Devlerin aşkı büyük olur ama sorunları da çok büyük olur…
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

4 Mayıs 2019 Cumartesi

Sokak Müzisyenleri...

Günaydın dostlar…

“Bir şeyler oluyor aşk tadında” sözlerini duyunca hemen kulak kesildim. Sizlerin de bildiği gibi “Aşk Tadında” bizim Eti’nin çok güzel bir ürünüdür, aynı zamanda da Fatma Turgut’un çok güzel bir şarkısıdır.
Zaten bir şeyin aşk tadında olup da güzel olmaması da mümkün değildir. İster bir şarkı olsun, ister güzel bir gofret, ister melek gibi bir yüz; tadına doyamazsın. Çok istersen, gofreti yerken şarkıyı da mırıldanabilirsin.


Avrupa’da çok yaygın olan sokak çalgıcıları kültürünün son yıllarda bizim ülkemizde de yayılıyor olması çok hoşuma gidiyor. Çeşitli vesilelerle veya spor amaçlı çok fazla Cadde’de yürüyen bir insan olarak, sokak müzisyenlerini görmeyi ve dinlemeyi çok seviyorum.

Yıllardır bu arkadaşları dinlerim, üstelik son yıllarda sayıları da çok arttı ama bugüne kadar Fatma Turgut şarkısı söyleyen bir arkadaşa hiç rastlamamıştım. Fatma Turgut benim listemde bambaşka bir yerdedir. İster Model şarkıları olsun, ister kendi şarkıları hepsini zevkle dinlerim.

Cadde’de “Aşk Tadında” şarkısını söyleyen minicik bir kızdı. Üniversiteye giden bu kızcağız, Fatma Turgut seviyesinde olmasa da, Fatma Hanım’ın komşusu olabilecek bir seviyede söylüyordu. Kendisini sözlü olarak kutladım, buradan da bir kere daha kutluyorum.

Üniversite öğrencilerinin bu şekilde müzisyenlik yapmalarını ve kendilerine bir ek gelir sağlamaya çalışmalarını çok takdir ediyorum. Her şekilde de desteklemeye çalışıyorum. Her zaman farklılıkları seven ve “Aşk farklılıktır” görüşüne inanmış bir insan olarak, farklı olanı yapmaya çalışanları takdir ediyorum.

Adımlarını sayarken karşına çıkan bir şarkı, bir anda sana Doktorlar Lokali’ni veya Barlar Sokağı’nı hatırlatabiliyor. Kafanı dağıtıyor, bir anda seni bambaşka bir yere götürüyor. Her şarkının bir hikâyesi vardır. Belki olduğun yerleri hatırlatıyordur, belki de olmak istediğin yerleri.
Caddebostan’da ut çalarak şarkı söyleyen teyzeyi de ilk defa gördüm. Onun da ayrı bir farklılığı, ayrı bir tadı vardı. Evinin oturma odasında çalıp, söylüyormuş gibi bir hali vardı. Zaten de güzel olan, doğal ve samimi tavırlarıydı.

Sokak çalgıcılarının artması benim hoşuma gidiyor. Belki rahatsız olan dostlarımız da vardır. Beni rahatsız eden tarafı da, bu yöndeki artışın ekonomik sıkıntılardan kaynaklanıyor olması. Üniversite için harçlığını çıkarmak ayrı bir şey, bugünün pahalılık fırtınasında geçinemediği için gitarını, bağlamasını alıp sokaklara çıkmak ayrı bir şey.
İnsanlar ek gelir peşinde. Hem sevdiği bir enstrümanı çalıyor, hem de evine üç, beş kuruş ekstra para götürmeye çalışıyor. Udi teyzemin de minicik bir torbası vardı. Gitar kutularının kaldırımın yarısını kapladığı bir ortamda, sanki teyzem utanarak o torbayı yanına koymuş gibi duruyordu. En azından ben öyle hissettim, zira ilk bakışta görünmüyordu bile.
Cadde müzisyenlerle dolu ve hepsi de kabiliyetli insanlar. Plak çalmayı bile zar zor beceren bir insan olarak hepsini çok takdir ediyorum. Yürüyüşlerimde bana renk katıyorlar. Bazen aşk tadında olur, bazen de rahmetli Dilber Ay’ın söylediği gibi tavuklar pişebilir. Benim için hepsi olur.

Sokaklar bu işin mutfağıdır. Buralardan yetişmiş ve çok meşhur olmuş birçok sanatçı var. Bütün gün sosyal medyada resim kovalamaktansa, bir müzik aleti çalıp hem kulağa hoş gelmek, hem de cebe hoş gelmek! Neden olmasın?

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

21 Nisan 2019 Pazar

Birer Birer Artıyor Birer Birer Azalıyor...

Günaydın dostlar…

İlk doğduğumuz anda sadece birkaç hareket yaparak doğuyoruz. Yaşamsal fonksiyonları bir yana bırakırsak, muhtemelen ilk yaptığımız şey ağlamaktır. En fazla aynı anda bir de kollarımızı, bacaklarımızı oynatırız.
Tek bir hareketle başlayan liste, süratle artmaya başlar. Süt emmeyi öğrenir, etrafa bakmayı öğrenir, gaz çıkartmayı öğrenir, kucağa alınmayınca ağlamayı öğrenir, uyumayı öğrenir, şımarıklık öğrenir ve tatlılığını size karşı kullanmayı öğrenir.


Her gün yeni bir şey öğrenir ve yapmaya başlar. Yavaş yavaş emeklemeye başlar, yürümeye başlar, günün birinde de sizi deli edinceye kadar evin içinde koşmaya başlar. En önemlisi de konuşmayı ve soru sormayı öğrenir.

Hep süt içerek beslenen bebek zamanla katı mamaya geçer. Bu büyük bir adımdır. Gelecek kırk yıl içinde katı mamaların sayısı artar da artar. Cici Bebe’den tutun da, cici olmayan bebeye kadar her şeyi yer.

Yeme, içme başlayınca bunlarla beraber çok sağlıklı olmayan yiyecekler de gelmeye başlar. Allah Baba o kadar güzel ayarlamış ki, yemeyi içmeyi çok sevdiğimiz ne kadar şey varsa, hepsinin belli oranda zararı var.
Her zaman “Abartılmadığı müddetçe” veya “Kararında içildiği sürece” gibi cümleler duyarız ama ufak bir sorun var. Biz abartmayı severiz. Her zaman ölçülü davranan, daha doğrusu davranabilen çok az insan var.
Bütün ömrü boyunca, her gün yemeklerden sonra bir tane sigara içmeyi başarabilen kaç tane insan vardır? Bizim dede, benim bildiğim zamanlarda öyleydi ama gençliğini bilemem. Gençliğinde çok içmiş olabilir.

Dediğim gibi; yararlısıyla, zararlısıyla, gereklisiyle, gereksiziyle yeme içme konusu tavan yapar. Doğduğumuzda bir tane değişik şey yapabiliyorken, geçen yıllar içinde bu rakam yüzlere çıkar. Aslında düşündüğünüz zaman çok da fazla şey yapmıyoruz. Bir insan en tepe noktasında kaç değişik şey yapıyordur? Yiyordur, içiyordur, geziyordur, televizyon izliyordur, araba kullanıyordur, ders çalışıyordur, işe gidiyordur, spor yapıyordur vb. hepsini alt alta sıralasak toplam rakam kaç eder?

İnanın toplam rakam binlerce, on binlerce değil. Yüzlü rakamlarla ölçülebilecek bir toplamdan bahsediyoruz. Gerçekten de hayatımız aslında bu kadar basit ve sınırlı. Kuş gibi uçamazsın, balık gibi suyun altında yaşayamazsın. Sana verilmiş birkaç yüz hareketle yaşamın sınırlıdır.
Birkaç yüz de olsa, yaptığın ve yapabileceğin şeyler tavan yapar ve yavaş yavaş yapamadığın ve yapmaman gereken işler safhasına gelirsin. Artık koşmak senin için çok uygun olmayabilir. Doktorlar tempolu yürüyüş tavsiye eder. Gençliğinde barlardan doğrudan okula gittiğin günler olur, yaşlanınca, kaç bar baskıyı taşıyabileceğin günün konusu olur.

Uzun uykular da yoktur artık. Altı, yedi saat senin için çok bile.Birer birer azalanların arasına uyku saatlerinde eklenir. Zaten de uyuyamazsın. Sen, yapılabilecek şeyler dağına çıktın ve artık arka tarafından inmeye başladın. Dağa çıkarken görmediğin, öğrenmediğin şey kalmadı. Bütün bu öğrendiklerin ve gözlemlediklerin zaten uykunu kaçırmaya yeter. Ülkenin durumundan tutun da, dünyanın gidişatına kadar her şey kafanıza takılır. Tabii Fenerbahçe de.

Tepe noktasında belki beş yüz, altı yüz  değişik şey yapıyordunuz ama artık azalma zamanı geldi. Artık herkes peşinizdedir. Doktorlar “Sigara içmek yasak” der, evdekiler “Artık sebze yesek çok iyi olur” demeye başlarlar. Sigara gitti, et gitmek üzere, alkol zaten yasak, tatlı zararlı, beyazdan uzak dur, hamur işi kesinlikle yasak, akşam televizyonun karşısında bir şeyler yemek içmek de yasak; ne kaldı geriye? Hepsi birer birer gitti. Su içip etrafa sırıtmaktan başka alternatif kalmadı.

Liste gittikçe küçülür. Her geçen gün bir alternatifi yok eder. Elli yaşından sonra, “Hadi ben atletizme başlayıp olimpiyatlarda ülkemi temsil edeyim” diyemezsin. O tren kaçmıştır artık. “Her şeyi zamanında yapacaksın” diye bir laf var ya, aslında o çok doğru bir laf. Zaten stresten de uzak durman gerekiyor.
Her ne yapmak istiyorsanız, başlamak için bugünden daha güzel bir gün olmayacak. Yarın trenin kaçması için zamanınız bir gün daha azalacak. Tren kaçtıktan sonra, değil Everest Tepesi’ne, mahalledeki tepeye bile çıkamayacaksınız.

Birer birer artar, birer birer azalır. Tek bir hareketle ağlayarak başlayan yolculuk, tek bir hareketle son nefesin verilmesiyle son bulur.
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

17 Nisan 2019 Çarşamba

Soğan Patates...

Günaydın dostlar…

Bizim çocukluğumuzda durum böyle değildi. Sebze, meyve, hububat anlamında hiçbir sıkıntısı olmayan bir ülke olduğumuz için, insanlar soğan ve patatesin yüzüne bile bakmazlardı. Unutmayalım ki, bu konularda kendine yetebilen yedi ülkeden bir tanesiydik.
O dönemlerde, bu ürünleri yurtdışına satabilmek konusunda çok başarılı değildik ama rahmetli babam bile, “Satmamız şart değil, satamıyorsak da oturup yeriz” derdi. Sonuçta elindeki ürünler her zaman lazım olan bir değerdi.


Zavallı soğan ve patates hiç sorun çıkartmazlardı. Genelde pazarın içinde bile yer bulamazlardı. Pazarın güzel yerleri her zaman daha pahalı meyve ve sebze satanlara, bir de yün donculara ayrılırdı.

Emek Mahallesi’nde her salı günü pazar kurulurdu ve soğan patates satan yaşlı amca her hafta pazarın girişinde olurdu. Meraklı bir yay burcu olarak sorduğumda da, “Biz o kadar önemli bir ürün satmıyoruz, hem fiyatı çok ucuz, hem de çok ağır; o yüzden pazar girişi bizim için çok uygun” demişti.

Soğan Türk mutfağının olmazsa olmazlarından bir tanesi olmasına rağmen hiç saygı görmezdi. Patatese de ekonomik doyurucu yemek olarak bakılırdı. Patates yemeği (çok da severim) birçok aile için cankurtarandı. Bu konulardan hiç anlamam ama muhtemelen içinde soğan da vardı.

Soğan ve patates her zaman "Olsa da olur, olmasa da olur" muamelesi görürlerdi. Neden? Çünkü her zaman varlardı. Yaşlı amcanın bir gün orada olmayacağı veya manavda soğan, patates kalmayacağı kimsenin aklının ucundan bile geçmezdi. “Günün birinde biz yurtdışından soğan ithal edeceğiz” deseniz, millet neresiyle gülerdi sabah sabah söylemeyeyim.

Genelde bu konularda, bu ülkede üç ayrı gündem vardı. Yeşilbiber her sene zam şampiyonu olurdu, yeşil erik ilk çıktığı zaman çok pahalı olurdu ve arz fazlasından üreticiler domates, şeftali vb. ürünleri denize dökerler, ya da yollarda ezerlerdi. O zamanlar ananas, mango gibi şeyleri yemeyi bilmiyorduk.
Peki, soğan ve patates neden bugün bu kadar çok konuşuluyor? Sorun oldu da ondan, değerleri arttı da ondan, erişilmez oldular da ondan, yemekler soğansız tatsız olmaya başladı da ondan, patates yemeği ucuz olmaktan çıktı da ondan… Herkes değerlerini anladı.

Her zaman belirttiğim gibi, hayatımızdaki her şey aslında beş, altı temelin üzerine oturuyor. İster semt pazarları olsun, ister çalışma ortamları hiçbir şey fark etmiyor. Her ortamın kendi soğanı, patatesi var. 

Şirketler soğan ve patates ile dolu. Bu insanlar her yemeğin içinde oldukları halde, hiçbir zaman saygı görmezler. Semt pazarı girişinden daha öteye gidemezler. Aynı soğan, patateste olduğu gibi bunların da yükleri ağırdır.

Her yemekte oldukları halde, genelde "Olsa da olur, olmasa da olur" muamelesi görürler. Zavallı soğanlar her yemeğe kesilip, biçilip, doğranıp yetişeceğim diye yırtınırken, sigara odalarında mangonun faydaları üzerine kulis yapanlar işi götürürler.
Patates yemeğine kimse tenezzül etmez. Patates hakkında yetmiş çeşit eleştiri duyarsınız. Çok kolay bulunduğu ve hiç sorun yaratmadığı için, kimsenin zavallı patatesin varlığından haberi bile yoktur.

Herkes mangonun renginin bir ton açılması, ananasın bir gram kilo kaybetmesi sorunlarıyla uğraşıyordur? Neden? Herkesi tropik meyveler olmadan şirketlerin ayakta kalamayacağına inandırmışlardır da ondan… Herkes onların derdinin peşindedir.
Soğanları, patatesleri kenara atmayalım, her işe koşuyorlar ve sorun çıkartmadan işlerini yapıyorlar diye değerlerini küçümsemeyelim. Döviz ile alınıp satılanların sürekli ilerleyişini görmek, çalışkan soğan ve patateslerin kaderi olmasın. Bir gün bulunamadıkları zaman, mango ile yemek pişiremezsin.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

13 Nisan 2019 Cumartesi

Binalar Kapatılır Anılar Kalır...

Günaydın dostlar…

Atatürk Havalimanı kapatıldı. Anılarımızla dolu koskoca bir bina kaderine terk edildi. Gecenin bir yarısı evden çıkıp Atatürk Havalimanı’nın bomboş salonlarında çorba içtiğimiz günler çok geride kaldı. Rastlaştığımız dostlar da yok artık.
Pazar akşamı herkes yatmaya hazırlanırken, gece yarısından sonra yollara düşüp (hem de Anadolu Yakası’ndan) Havalimanı’na gitmenin nasıl bir his olduğunu ancak yaşayan bilir. İçini de, dışını da garip bir sessizlik kaplar. “Herkes evinde uyurken, ben neden buradayım?” diye sorarsın kendi kendine. Sessiz koridorlar durgunluk katsayını arttırır. O saatte orada olanlarla aranızda adı konulmamış garip bir bağ oluşur.


Amerika’ya ilk gittiğim senelerde, yaz tatili dönüşü Pan American uçağının içinde beş, altı saat beklememden tutun da, yirmi beş saat boyunca uçamayan sorunlu Delta uçağına kadar bu Havalimanı’nda çok fazla anım vardır.

Sabahın erken saatlerinde buzlu suların içinde mahsur kalan taksiden inip, yarı ıslak Havaalanı'na gittiğim günler de oldu, sis veya rüzgâr yüzünden inemediğimiz veya uçamadığımız günler de oldu.

Bir sabah, o zamanların klasik 5.55 uçağı ile Frankfurt'a uçarken, sabahın 4’ünde kendilerine çilingir sofrası hazırlamış amcaları da hiç unutamam. O kadar keyifli yiyip, içiyorlardı ki, en güzel balık restoranına gitseniz o kadar keyif alamazsınız.
Atatürk Havalimanı neden kapatıldı? Kapatıldı, zira kapasitesi yetmiyordu. Yetmeyen kapasitelerin başında da pistler geliyordu. Ne zaman radar programına baksam Marmara Denizi’nin üzerinde uzun iniş kuyrukları görüyordum. Doğal olarak, kalkış kuyrukları da uzayıp gidiyordu.
Bir tanesi dört yüz metre kadar daha kısa olsa da, Atatürk Havalimanı’nda üç adet pist vardı. Peki, İstanbul Havalimanı’nda kaç tane pist var? Şu anda iki tane pist var. Günün birinde toplam altı pist olacak ama şu anda sadece iki tanesi bitmiş durumda. Anlayacağınız, yetmeyen pist kapasitesi durumu, Yeni Havaalanı’nda daha kötü.

Ara sıra radar programına üç, beş dakika bakar kafamı dağıtırım. Atatürk Havalimanı’nda da, Sabiha Gökçen’de de hep düzenli gelişler ve kuyruklar olurdu. Yeni duruma baktığım zaman o düzeni göremiyorum. Eminim her şey milim milim hesaplanmıştır ama ben baktığımda sanki uçaklar her yönden geliyormuş gibi görüyorum.

Bizler, yolun yarısını geçmiş insanlar olarak, Atatürk Havalimanı’nın ilk hallerini de biliriz. Amerika’dan geldiğimizde, gümrükten geçmek saatler sürerdi. Çok basık bir salonda, sigara dumanından göz gözü görmeyen bir ortamda bekler dururduk.
Günün birinde; bugünün İç Hatlar Terminali, o zamanın Dış Hatlar Terminali olarak yapıldığında ve ilk defa körüklü bir havaalanına kavuştuğumuzda, “Vay ne kadar modern, aynı Avrupa, Amerika havalimanları gibi” demiştik.
Amerika’dan gelip, dört saatte Atatürk Havalimanı’ndan eve geldiğimi de bilirim. Yeni Havalimanı’nda bu durum nasıl olur şu anda hiç bilemiyorum. altı saate mi geliriz yoksa hiç mi gelemeyiz yaşayıp göreceğiz. Günün birinde Halkalı – Yani Havalimanı Metrosu yapılırsa bizim işimize yarayabilir.

Daha önceki bir yazımda da belirttiğim gibi, Atatürk Havalimanı küçültülerek, özel uçakların kullanması için millet bahçesinin bir kenarında, bir atraksiyon olarak kalmalı. Bu gibi örnekler Amerika’da çok var. Parka gelenlerin de, uçakların inip, kalkmasını seyretmek hoşlarına gidiyor.

Ben (bilhassa Sabiha Gökçen’in olmadığı yıllarda) Atatürk Havalimanı’ndan çok fazla uçtum. Dünyanın her köşesine de, her cuma akşamı kızımı görmeye de hep oradan gittim. Bir dönem her hafta sonu yaptığım Viyana seyahatlerim de efsanedir.
Hayat değişiyor, her şey değişiyor ama korkunç bir yatırım maliyetinin altına girdiğimiz de kesin. Sıkıntılı bir ekonomide bu kadar yükün altından kalkmak kolay olmayacak. Dünya artık “En büyük” kavramından uzaklaştı. Tam tersine daha küçük, daha modüler, daha yönetilebilir yatırımlar yapıyorlar. “En büyüğünü yapacağım” diye yola çıktığınız zaman, finansal zorlukların da, işletme sıkıntılarının da en büyüğünün altına girmiş oluyorsunuz.

Havalimanı yapıldı ve işletmeye açıldı. Umarım verimli kullanıp, orayı hiç kullanmayacak insanların ceplerine girmek zorunda kalmayız. Yatırım çok büyük, taahhüt çok büyük…
Yeni Havalimanı ilk olarak ISL kodu ile açılmıştı ama artık IST kodunu aldı. Naçizane düşüncem, Atatürk Havalimanı’nın kodunu aldıysa, artık ismini de alabilir.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

4 Nisan 2019 Perşembe

Hayatta Kalma Mevsimi...

Günaydın dostlar…

Kış mevsimi bitti, ilkbahar da başlamadı, bu başka bir mevsim. Bunun adı “Survivor Mevsimi”. Her yıl olduğu gibi bu yıl da Survivor mevsiminin tam ortasındayız. Her gece Dalaka’nın Atakan’a olan aşkını ve Melisa'nın Yusuf’a yakınlaşmasını takip etmekten ülkece yorgun düştük.
Bunu böyle yazıyorum diye, oturup saatlerce televizyon izliyorum da zannetmeyin. Kanallarla oynarken bu kadar bilgiye sahip olabiliyorsam, bir de oturup her gün takip etsem yün don ölçülerine kadar öğrenebilirim.


Survivor kaç yıldır televizyonlarda bilmiyorum ama en azından 130 yıl kadar oldu diye düşünüyorum. Bu programda her yıl yarışmacıların birbirlerine söyledikleri en büyük laf da, “Sen samimi değilsin, tribünlere oynuyorsun”. İşin komik tarafı, hepsi tribünlere oynamak için orada. Yarışmanın formatı böyle yazılmış.

Bu program ne zaman karşıma çıksa, “Ulan ben bu adada olsam, bu yarışmaya katılsam ne yapardım?” diye kendi kendime soruyorum. En başta sıkılırdım. Bırakın böyle bir ortamı 5 yıldızlı bir otelde olsam yine sıkılırdım. Yağ, bal olsa yenmez.

Bindik uçağa Dominik Adası’na gittik, sonra ne yapacağız? Hemen söyleyeyim, saatlere alışabilmek için benim 3-4 gün dinlenmem gerekir. Bizimkiler adaya varıyorlar, sonra da bunlara diyorlar ki, “Erzak oyunu oynayacaksınız yoksa aç kalırsınız”. Durun bir kardeşim yol yorgunuyuz. Türkiye’de saat sabahın 3’ü olmuş, gözlerimi açamıyorum, onlar bana “Erzak oyunu” diyorlar.

Geceleri bazen soğuk olduğunu görüyorum ama yine de yün don götürmezdim diye düşünüyorum. Onun yerine 50 tane mayo götürürdüm. Islak mayoyla oturmayı hiç sevmem, programda sık sık beni mayo değiştirirken görürdünüz. Çocuklar sürekli ıslak ıslak oturuyorlar, hava sıcak da olsa ben rahatsız oluyorum.

Survivor sıkıcı bir ortam olurdu diye düşünüyorum. Yarışma olmadığı günlerde muhtemelen onlar da sıkıntıdan patlıyordur. İnsan evde oturunca sıkılıyor, bir de o ortamı düşünemiyorum. Üstelik evde Teknoloji 4.0’ın bütün imkânları elimizin altında olduğu halde sıkılıyoruz, ıssız bir adada kafayı üşütürüz.
Yiyecek konusu zaten başlı başına bir problem. Sıkılan insan ne yapar? Bu topraklarda yaşıyorsa, bir şeyler yer. Bir gün evden çıkmasam, “Acaba ne yesem?” diye sorgulamaya başlıyorum. Öyle bir adada; gelen giden yok, yiyecek bir şey yok, kuruyemiş çeşitleri yok, alkol zaten yok, meşrubat yok, çikolata yok, dondurma yok, o yok, bu yok geçmez o günler.

Bir de, Türkiye’de ve dünyanın diğer yerlerinde neler olduğunu merak etmek var. Bence ada yaşamının en zor tarafı da budur. Amerika’ya ilk gittiğimiz yıllarda, mektuplaşma dışında bir iletişim imkânımız yoktu. Mektuplar averaj 15 günde gelir giderdi ve senin sorduğun bir soruya cevap alman bir ayı bulurdu. Çoğu zaman da verilen cevabın bir anlamı kalmazdı.

Yazmışsın kızın birine “Sana karşı hislerim var” diye, kız sana cevap yazana kadar hislerin kaybolur. “Gözden ırak, gönülden ırak” diye boşuna dememişler.

Hindistancevizi ile akraba olarak o adada aylarını geçirmeye çalışanların Allah yardımcıları olsun. Ben 5 dakika izliyorum, durumlarını görünce sıkıntıdan patlıyorum, onların halini düşünemiyorum. Orada kaldıkları her hafta için yüklü miktarda para aldıkları söyleniyor ama yine de zor bir ortam. Burada çektiğim sıkıntılar bir gün bana yol, su, elektrik olarak geri döner umuduyla çileli haftalara tahammül ediyorlar.
Biraz aç kalınca, yürüyecek halimiz kalmıyor. Onlar bir yengeç yakalayıp, 16 kişiye bölüyorlar ve o sıcakta zorlu parkurlarda yarışıyorlar.

Düşündüm de, tahtada yatmak da çok zor, vallahi belim ağrır.
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

30 Mart 2019 Cumartesi

Her İki Dakikada Bir...

Günaydın dostlar…

Perşembe günü Avrupa Yakası’nda işlerim vardı. Yıllardır Marmaray’ın açılmasını bekleyen ve de trenlere meraklı bir insan olarak, Marmaray ile gitmeye karar verdim. Denemezsem rahat edemezdim.
İstasyon evime 10 dakikalık yürüme mesafesinde, trenler de evimin dibinden geçiyor; adeta beni davet ediyorlardı. “Hadi Emin, sen trenleri seversin” diye beni çağırıyorlardı.


Televizyon kanallarını değiştirip dururken, bir akşam çok büyük amcalardan bir tanesinin Marmaray Seferleri’nin her iki dakikada bir yapılacağını söylediğini duymuştum ama günümüzün gerçeği pek de öyle değil. Seferler on beş dakikada bir yapılıyor.

Karşı Yakadaki ilk işim Levent’teydi. Planımı da Marmaray ile Yenikapı’ya gidip oradan da Taksim Metrosu’na aktarma yapmak üzerine yaptım. Planım saat gibi işledi vallahi. 7-8 dakika bekledikten sonra tren geldi ve tam 25 dakikada Yenikapı’ya vardı. İstanbul gibi bir yerde Suadiye’den 25 dakikada Yenikapı’ya gitmek inanılmaz bir lüks.

Aktarmada da hiç sorun olmadı ve 20 dakikalık bir yolculuğun ardından Levent’e vardım. Levent, Gayrettepe, Zincirlikuyu derken; Taksim Metrosu’nu bütün gün yoğun bir şekilde kullandım. Akşam da Zorlu Center’da güzel bir mekânda 25 yıllık dostumla güzel bir yemek yiyip, sohbet ettim.
Çok uzun bir günün ardından da yine aynı şekilde eve dönmeye çalıştım ama işler bu sefer sabahki kadar düzgün gitmedi.
Taksim Metrosu ile Yenikapı’ya gidene kadar bir sorun yoktu. Ne zaman ki Marmaray İstasyonu’na geldim, o noktada da sorunlar başladı. İlk başta bazı trenlerin Gebze’ye kadar, bazılarının da sadece Söğütlüçeşme’ye kadar gittiğini öğrendim. İşin komik tarafı da, ne tren gelirse gelsin ekranlarda hep “Ayrılık Çeşmesi” yazıyor.

Trenlerin alnındaki ışıklı panoda da ne Gebze yazıyor, ne de Söğütlüçeşme. Benim binip de Suadiye’ye geldiğim trenin ışıklı panosunda “Halkalı” yazıyordu. Halkalı’nın ters yönde olduğu düşünülürse, vatandaşın işi oldukça zor. Yabancılar zaten toptan düğüm olmuş vaziyetteydiler. Allah’tan bizler her duruma yadırgamadan bakabilme yetkinliğimizi çok geliştirerek büyüdük de, hiçbir şey bizi şaşırtmıyor.

Oradaki yetkili amcalardan birine; “İnsanlar düğüm olmuş durumda, her yerde ayrı bir şey yazıyor, hangisine güveneceğiz de trene bineceğiz?” diye sorduğumda, “Ağabey Marmaray açılmadı ki henüz” şeklinde bir cevap verdi. Bu sefer de ben bunadım. “Bunlar ne, lunapark treni mi?” diye sorduğumda da, “Henüz açılmadı, bu şimdilik bir durum” cevabını aldım. Bu cevap tam olarak ne demektir, herkesin kendi yaratıcılığına bırakıyorum.
Bu işleri bilen amcalardan biri, “Beyefendi 5 vagonlu tren gelirse Söğütlüçeşme’ye, 10 vagonlu tren gelirse genelde Gebze’ye gidiyor” diye insanlara yardımcı olmaya çalıştı ama yine de insan bir garip oluyor. Türkiye burası 8 vagonlu gelirse ne halt edeceğiz? Nereye gittiği doğru bir şekilde bir yerlerde yazsa güzel olmaz mıydı?
İşin komik tarafı, o bilgi bir yerlerde yazıyor. A4 kâğıda yazdırılmış şekilde, trenin nereye gideceği ön camında yazıyor. Koca tren bütün ışıkları açık bir şekilde peronda gelirken, bir şekilde o kâğıdı görmeniz gerekiyor yoksa durumunuz vahim. Doğru tahmin ettiniz aynen bizim sarı dolmuşlardaki sistem.

Gençler bizim umudumuz ve çok akıllı ve pratikler. “Nereye gittiği çok fark etmez ağabey” deyince, oradaki amcalardan biri “Neden?” diye sorduğunda; “Ağabey trene binerim, Söğütlüçeşme son duraksa orada iner peronda arkadan gelen treni beklerim, son durak değilse de zaten sorun yoktur” şeklinde müthiş bir cevap verdi. O çocuk bilmese de, Emin verdiği cevabı çok takdir etti.

Marmaray açıldı, inşallah benim de çok işime yarayacak ama işletme, yönlendirme ve bilgilendirme ekipmanlarında ve yazılımlarında çok eksikler var. Bizim Yenikapı’daki amcanın söyledikleri doğruysa, birkaç hafta sonra kapatılıp, eksikler tamamlandıktan sonra tekrar açılacakmış. Bir şey bildiğinden mi söylüyordur yoksa atıyor mudur, onu da bilemem.
Önemli bir yatırım ve günde 1 milyondan fazla insan kullanacak. Eksikleri tamamlandığında da daha güzel olacak..

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…