Fabrika etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Fabrika etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Eylül 2014 Salı

Yatırım Var Yatırımcık Var

Günaydın Dostlar,

Sabahın ilk ışıkları ile beraber internette Türkiye'ye yapılan/yapılmayan yatırımlarla ilgili bir haber okudum. "Yatırım" diye adlandırılan şeylerin çoğu nedense beni hiç kesmiyor. Benim için üç beş günlük sıcak para girişinden öteye gidemiyor.
Finansal olarak adına yatırım dense de Antalya ve çevresinde ev fiyatlarının üç misline çıkması gerçekten yatırım mı? Alana yatırım da bizim için ne?
Bu yatırım işini ben eskiden beri anlamıyorum. Anladığım tek şey Türkiye’ye gelen yatırımların çoğunun ülkeye bir şey kazandırmayan yatırımlar olduğu. Bir şey kazandırmadıkları gibi üstüne bir de bizim olanı alıp götürüyorlar.


Bu nedenden dolayı yatırım rakamlarını iyi anlamamız gerektiğini düşünüyorum. Adamlar geliyorlar, boğazda kalmış tek yeşil alanı bilmem kaç yüz milyon dolar verip satın alıyorlar, bu da yatırım sayılıyor. O parayı alan, parayı nerede kullanıyor? Ülkeye ne yararı oluyor? Onu da Allah bilir. Buradan gelen parayla kimse gidip de ülkeye faydası olacak bir fabrika kurmuyor.

Fabrika demişken o da ayrı bir konu. Türkiye’de zaten faaliyet halinde olan bir fabrika yabancılara satılıyor ve Türkiye’ye yatırım geldi diye yaygara yapılıyor. Ne oldu? Türkiye bu olaydan dolayı ekstra bir üretim kapasitesi mi kazandı? Cevabı ben vereyim, hiçbir yararı olmadı. Tam tersine fabrika yerli iken belki de yurtiçinde kalan kazançlar, şimdi doğrudan yurtdışına transfer ediliyor.

Dışarıdan gelip de Türkiye’de işletme satın alan firmalar bu işi babalarının hayrına yapmıyorlar. Para kazanıp kendi ülkelerine götürmek için geliyorlar. Bu işlemler sonunda ülkenin elinde, avucunda bir şey kalmadığı gibi kazanılan paralar da yurt dışına gidiyor.

Yıllardır bu ülkede satış yapıp, burada üretim yapmayı aklından bile geçirmeyen bir firma milyonlarca dolar harcayıp burada ürünlerini depolamak için bir ambar yaptırmış. İnanın bu rakam da Türkiye’ye gelmiş yatırım olarak sayılıyor. Ambarlar, yollar, ofisler gibi yatırımlar çok gerekli olmakla beraber ölü yatırımlardır. Ne şirketlerine ne de bulundukları ülkeye doğrudan bir getirileri olmaz.

Birçok yabancı firma yerel sıkıntılarla uğraşmamak için, yapıyor ambarını, ithal ediyor malını, kazanıyor parasını ve alıp gidiyor. Temiz iş. 100 senedir bu ülkede olan ama ürünlerini ithal edip, parayı alıp gitmekten başka bir şey düşünmeyen birçok firma var.

Ülkeye bu şekilde gelen paraların hepsi yatırımcıktır ve Türkiye’ye çok da faydası yoktur. Zaten altyapısı yetmeyen bir şehre gelip de 50 katlı kuleler dikmenin bu şehre de, bu ülkeye de hiçbir faydası yok. İşin komik tarafı, bu yatırımları yapıyorlar diye bazen bir de üstüne teşvik alıyorlar.
Peki, bunlar yatırımcıksa, yatırım nasıl olacak?

Hemen cevap veriyorum. Örnek olarak gelirsin bu ülkeye, kurarsın mikroçip fabrikanı, üretirsin dünyanın en ekonomik ve en kaliteli çiplerini, satarsın buradan 200 ülkeye o zaman ben seni alnından öperim. Bu tip örnekler her sektör için çoğaltılabilir.

Ülkeden para götürmek için veya ülkenin son kalmış yeşil alanlarının içine etmek için bu ülkeye gelen yatırımlar açıkçası beni memnun etmiyor. Bunların yatırım diye sınıflandırılmasını bile doğru bulmuyorum.
Yatırım dediğin gittiği ülkeye yarar sağlamalı…

Sağlıklı kalın, mutlu kalın...

20 Haziran 2014 Cuma

Mersin Fabrika Ziyareti

Günaydın Dostlar,

Eski iş yerimdeki fabrikaları ve ambarları dolaşmaya devam ediyoruz ve bu sabah hazırsanız hep beraber Mersin’e gidiyoruz. Mersin’e gidiyoruz derken tabii Adana üzerinden Mersin’e gidiyoruz. Daha önce Adana Mersin yöresine hiç gitmediğim için bu seyahat benim için de bir ilk olmuştu. İlk şoku da uçak Adana’ya inerken gördüğüm korkunç çirkin görüntü sayesinde yaşamıştım. Türkiye’nin en büyük şehirlerinden birinin gecekondular içinde sıkışıp kalmış havaalanı beni çok şaşırtmıştı. Ben üç dört yıldır, Adana’ya gitmedim ama eminim şu anda da görüntü çok farklı değildir.


Adana havaalanının çirkinliğini Mersin’in deniz kenarının güzelliği unutturdu. Her zaman söylerim, deniz oldu mu her şey farklı oluyor. Ayrıca sadece görüntüden söz etmiyorum, insanların yaşam tarzları, hayata bakışları bile bir farklı oluyor.

Sağ olsunlar beni havaalanında karşıladılar ve Mersin fabrikaya doğru yola çıktık. Şimdi düşünüyorum da fabrikaya ilk vardığımda sevgili kardeşim Mutlu ile görüştüğümü hiç hatırlamıyorum. Muhtemelen o da yoktu ben gittiğimde. Nedense ben nereye gitsem fabrika müdürleri hep şehri terk edip kaçmış.

Ambarlarla uğraştığım için, o zaman ambarlardan sorumlu olan sevgili Abidin Bey’in yanında aldım soluğu. Ben kendim mi gittim yoksa Mutlu oradaydı da, o mu götürdü tanıştırdı hiç hatırlamıyorum. Aynı odada sevgili Ertuğrul’da otururdu o zamanlar.
Bu arada inanmayacaksınız ama Mersin’de sıcaklık 0 derece. O yöre, yüz yılda bir kere 0 derece olur o da beni buldu. Mersin’e gidiyorum diye yün donlarımı da götürmediğim için çok hazırlıksız yakalandım. Abidin Bey’de, “Toroslara kar yağdı, o yüzden çok soğuk” deyip durdu. Bende içimden, “ulan daha önce hiç kar yağmadı mı bu Toroslara” diye düşünüyordum.

Abidin Bey, sanki Mersin Fabrikası, babasının fabrikasıymış gibi çalışan bir arkadaştı. Her dakika ne yapabilirim, nereden bir kazanç sağlayabilirim, nasıl işlerin daha iyi bir şekilde akmasını sağlayabilirim diye sürekli düşünüyordu. En çok da paletlere takmıştı. Bilmeyenler için hemen açıklayayım, bizler ürünlerin üzerine istiflendiği ve nakledildiği platformlara palet deriz. Bunlar plastik veya tahtadan yapılmış olabiliyor.
Sürekli bir içeri bir dışarı girip çıkmakla geçen bir sabah seansından sonra beraberce yemeğe gittiğimizde muhabbet hep paletler üzerineydi. Ben bu yemekhane kaç kişi yemek yiyor diye soruyordum, Abidin Bey, “ne dersin acaba paletleri daha hafif yapabilir miyiz” diye cevap veriyordu. Daha sonra tanıştığım bir kişi, “sen onu boş ver, o paletlerle kafayı bozdu” yorumunu yapmıştı.
“Aslında bu işin çaresi, plastik palete geçmek” gibi bir yorum yapmak gafletinde bulundum, o da bana bu işin neden olmayacağına dair 1 saat cevap verdi. En büyük nedeni de, zincir marketlerden paletleri doğru dürüst geri alamayışımızdı. Daha sonraki günlerde, zincir marketlerin bir tanesi ile yapılan bir toplantıya katıldıktan ve de paletlerin bahçedeki hallerini gördükten sonra, geri alınamayacakları konusunda bende ikna olmuştum. Tabi o günlerden, bu günlere 18 yıldan fazla bir zaman geçti ve şu andaki en son durum nedir bende bilmiyorum.

Abidin Bey, paletler konusunda, o zaman ki direktörümüz sevgili Pat’in bile takdirini kazanan çalışmalar yaptı ve sisteme değer katacak neticelere ulaştı. İki gün boyunca aralıksız paletleri dinledim ama çok da güzel vakit geçirdim. Bir de yün donsuz yakalanmamış olsaydım, süper olacaktı.

Sen de her fabrika için aynı şeyi yazıyorsun diyeceksiniz ama gerçekten de bu durum bütün fabrikalar için geçerli. (Ankara’da kahve vermeyen bayan hariç). Mersin fabrikasında da, başta sevgili kardeşim Mutlu olmak üzere büyük dostlukların temelleri atıldı. Şu anda halen sistemin çeşitle yerlerinde çalışan veya sistem dışına çıkmış çok sevdiğim arkadaşlarım dostlarım var. Herkesi yazabilmem mümkün değil (kimse küsmesin) ama şu anda Bursa’da olan sevgili kardeşim Enver, Elazığ’da olan sevgili Hakan, şimdiki operasyon müdürü sevgili Murat, Altunizade ofiste çalışan, Musa, Gürkan ve diğerleri, sevgili Arif, şimdiki satınalmacılar, Mert ve Gürdal ve diğer bütün arkadaşlarım dostlarım hepinizin kalbimde ayrı, ayrı yeri vardır…

12 Haziran 2014 Perşembe

CCI Bursa Fabrika Ziyareti

Günaydın dostlar...

Bu sabah CCI Fabrikaları'nı dolaşmaya devam ediyoruz. Sırada, Bursa Fabrikası var. O zamanlar (sonradan çok yakın arkadaş olduğum) sevgili Carl Mount, Bursa Fabrikası Operasyon Müdürüy'dü. Ben de, Carl ve ekibi ile buluşmak üzere, her zamanki gibi sabahın erken saatlerinde, Suadiye’de daha horozlar bile uyanmamışken yollara düştüm.

Kaçta yola çıktıysam, Bursa Fabrikası'na vardığımda daha insanların çoğu gelmemişti. Carl da gelmemişti ama asistanı oradaydı. "Günaydın" dedim ama kızcağızdan cevap yok. Kendi kendime duymadı herhalde deyip, bir daha “Günaydın” dedim ama yine cevap yok. Peki, ne yapalım bu sabah da kaderimiz böyleymiş.
 
“Ben Carl’ın odasına geçeyim de, orada gelmesini bekleyeyim o zaman” gibi bir şeyler söyledim ve grip odadaki koltuğa oturdum. Kızcağız yine bir şey söylemedi. Nitekim benim Bursa fabrikada geçirdiğim 2,5 gün boyunca, kızın ağzından tek bir kelime çıkmadı.
Sonunda Carl geldi ve ekiple toplantı yapacağız, gel sende katıl dedi. Ref-Pet üretiminin yeni başladığı ve sorunların tam olarak da aşılmadığı dönemler. Ben daha ilk çayımı içemeden, Carl, ekibe yarım saat boyunca bağırdı, çağırdı. Konuyla alakam olmadığı halde, ben bile tırstım. Hiç konuşmayan bir asistan ve aralıksız bağıran bir operasyon müdürüyle güne başlamış olduk.

Toplantı sonunda aşağıya üretime indiğimizde, üretimden sorumlu yöneticilerin odasında bir sessizlik hakimdi. Kimsenin ağzını bıçak açmıyordu. Ulan dedim, bu fabrikada da, kimse konuşmuyor. Sonradan hepsiyle çok samimi olduğum, çok sevdiğim dostlarımın artık çok iyi sohbet ettiklerini biliyorum ama o sabah kimsede sohbet edecek moral kalmamıştı. O sabahtan aklımda kalan tek şey, üretim müdürünün, her gelen e-maili, ilk önce print edip sonra okumasıydı.

Üretimde ve ambarda bütün günü geçirdikten sonra, Carl, gel seni bu bölgenin satışından sorumlu Kemal Beyle tanıştırayım dedi. Odasına gittiğimizde Kemal Bey iki bayi ile sohbet ediyordu. Tanışma faslından sonra, bana “niye geldin Bursa’ya” dedi. Bende, “üretime, ambara bakmaya, sizlerle tanışmaya geldim” deyince, “üretimde bir bok yok, her şey otomatik, makinalar üretiyor, (Carl’ı göstererek) bunlarda seyrediyor” dedi.
Carl, bana dönüp “ne diyor” diye sorduğunda da, “bu fabrikada üretim iyi gidiyor” dedi, dedim ama Carl inanmayıp, “ben Kemal beyi çok iyi tanıyorum, öyle bir şey demeyeceğini de gayet iyi biliyorum” diye cevap verdi.
Gün sonunda Carl, benim bu akşam bir işim var, seni oteline bırakalım yarın akşam beraber yemek yeriz dedi, bende OK dedim ve ayrıldık. O zamanlar Bursa’da iki otel vardı. Biri Çelik Palas, diğeride Kervansaray. Gitmeden önce, Çelik Palasın artık çok da iyi olmadığı bilgisi geldiği için rezervasyon Kervansaray Otelinde yapılmıştı.

Saat birazcık geç de olmuştu, karnımda acıkmış, girdim otelin restoranına. Garson menü getirdi ama tam ben menüyü incelerken gelip, “ben size menü getirdim ama tavuktan başka bir şey yok” dedi. Böylece seçim çok kolay oldu. “Ben bir tavuk alayım o zaman” dedim.

Büyük dostlukların temellerinin atıldığı, Bursa ziyaretimin ilk günü, hiç konuşmayan çalışanlar, aralıksız bağıran müdürler ve olmayan yemeklerle son buldu.
Sevgili Bursa ekibi, hepinizin kalbimdeki yeri çok ayrıdır. 2,5 gün içinde ve daha sonraki ziyaretlerimde, başta satın almacı kardeşlerim Haldun ve Bülent olmak üzere, Suat Beyden, Ümit’e, Aylin’den, Hakan’a, Yusuf Bey’e kadar, sevgili Tuncay ve Cenker’de dâhil olmak üzere hepinizden çok şey öğrendim, hepinizi çok seviyorum.

Şimdi Enver diyecek ki, "Ağabey benden niye söz etmedin?". Söz etmeme bile gerek yok, sen benim kardeşimsin.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın...

3 Haziran 2014 Salı

Ankara Fabrika Ziyareti

Günaydın dostlar...

Geçen sabah, CCI’daki ilk günümü anlatmıştım, bu sabah da CCI Ankara Fabrikasına ilk ziyaretimden söz etmek istiyorum.

Birçoğunuz bilmez belki ama ben CCI’da ilk olarak Ambarlar Koordinasyon Müdürü olarak işe başlamıştım. O da ne demek diye sormayın, zira ben de bilmiyorum.  İşin doğrusu o zamanlar şirketin ismi de daha CCI değildi, Maksan’dı.
 
O zamanki sevgili yöneticim sevgili Pat Paya dedi ki, "Sen ülkenin dört bir tarafındaki ambarlarımızı bir gez, incele ve bir rapor yaz". Doğal olarak ilk olarak Yenibosna’daki fabrikayı ve Ümraniye’deki depoyu gezdim. Sonra da doğup büyüdüğüm yer olan Ankara’ya gitmeye karar verdim.
Soğuk bir kış günü uçakla akşamdan Ankara’ya gittim ve akşam bizimkilerde kaldım. Ertesi sabah da her zamanki gibi daha sabah namazı okunmadan Ankara Fabrikaya doğru bir taksi ile yola çıktım. Hava soğuk ve Esenboğa yolunda sis var göz gözü görmüyor. Sevgili Pat Paya bana "Orada Ankara Fabrika Operasyon Müdürü Ali Bey var ve senin geleceğinden haberi var" dedi. Ben de giydim yün donumu, bindim taksiye çıktım yola. Fabrikaya Ali Beye gidiyorum.

Taksi yoğun sis nedeniyle fabrikaya doğru döneceği küçük sokağı bile göremiyor, hava o kadar kötü. Neyse bir şekilde döndü ve giriş kapısındaki güvenlikçinin yanına geldik. Dedim, “Ben Emin, Ali Bey için geldim”. Dedi, “Ali Bey yok şu anda burada”. Dedim, “Ben biraz erken geldim”. "O zaman ben sizi ofise alayım, siz orada bekleyin" dedi. Hay Allah razı olsun. Yün don var ama soğukta g…..m donar vallahi, Allah korusun.

Götürdü beni bir açık ofis ortamına oturtturdu. Uzun bir müddet tek başıma bekledim. Daha sonra üretim şefi sevgili Fevzi Bey geldi. Fevzi Bey bana şöyle bir baktı ve geçti yerine oturdu. Sanki ben hep orada otururmuşum gibi adamcağıza normal geldi. Sonra bir kişi daha geldi o da geçti yerine oturdu. Ben halen sığıntı tadında masanın birinin yanında oturuyorum. Hani bir yerde oturursun da senden başka herkes ne yaptığını biliyor da bir tek sen bilmiyorsun gibi bir his gelir ya insana. İşte o histen ben de epeyce var o sabah. 3. olarak sevgili Fulya Hanım geldi. Bu arada da ilk gelen iki kişi, çıktı üretime filan bir yerlere gitti.  O da geçti masasına oturdu ve 3 dakika sonra çay almaya gitti. Elinde bütün çay makinasını boşaltacak kadar büyük bir çay kabı vardı. Gitti aldı geldi. Ben de dedim ki nereden aldıysanız çayı, ben de alayım, (malum burada böyle şey çocuğu gibi kaldım da) dedi ki, "Ben çayımı evden getirdim". "Haaa çok iyi" dedim. (yalancı, bir yerden aldığını gözlerimle gördüm).
Fulya Hanım, meraklı ya, daha sonra döndü bana “Sen kime geldin?” dedi. Soruda bir de “Hem kime geldiğin belli değil hem de çay içmeye kalkıyorsun”  gibi kızgın da bir ton vardı. Ben de “Ali Beye gelmiştim ama” diyebildim. “Ali Bey İstanbul’da” dedi. Neredeyse dövecek.
"Aha sıçtık" dedim. Ali Bey de yok, bu ofistekiler doğrar beni vallahi. Tam ne halt edeceğim ulan ben diye düşünürken, ambarlardan sorumlu şef sevgili Teoman geldi. “Ali Bey İstanbul’a gitti, sizin geleceğinizi söyledi, siz gelin benle” dedi. Allah gönderdi. Yürürken, Teoman’a “İçerideki kadın bir yerlerden çay aldı ama bana vermiyor” dedim. “Ağabey kilitlidir onların çayı da, bardakları da, her şeyleri de” dedi. “Ben sana ambarda çay veririm sorun değil” dedi.

Sevgili Teoman’la güzel bir gün geçirip akşam İstanbul’a döndüm. Sık sık çay da içtik, kahve de içtik. Açık ofisin ortasında, küçük Emrah gibi, tek başınıza kaldığınız aç, susuz anlarda bile unutmayın ki, her an bir Teoman gelip sizi kurtarabilir.

Hiçbir zaman umudu kaybetmek yok…

Sağlıklı kalın, mutlu kalın...

30 Mayıs 2014 Cuma

İşyerinde İlk Gün...

Günaydın dostlar…

Dün akşam bir arkadaşımın arkadaşının iş yerindeki ilk günü ile ilgili bir yazısını okudum. Böyle bir yazı okuyunca da insan ister istemez kendi ilk gününü düşünmeye başlıyor. Sıcak bir ekim sabahındaki karmaşık adımlar. Aklınıza gelebilecek her türlü heyecan vardı.

Bu şirkette çalışmak istememin iki ana nedeni vardı. Birincisi şirketin bu ülkede çalışabileceğimiz en iyi şirketlerden biri olması, ikincisi de yerinin Altunizade’de yani Asya Yakası’nda olması.


Tatilya’da çalıştığım süre içinde, iki yıldan uzun bir süre boyunca her gün Suadiye’den, Beylikdüzü’ne gidip gelmekten epeyce yorulmuştum. Hiçbir sorun olmayan günlerde bile yol en az 1,5 saat sürüyordu. Tabii dört beş saatte döndüğüm günler de oldu. Elimde maddi açıdan daha iyi teklifler de vardı ama bu iki ana nedenden dolayı bu şirketi seçmiştim.

O zamanki yöneticim, kendisinden çok şey öğrendiğim sevgili Pat Paya, “İlk sabah çok erken gelme, ben sabahleyin işlerimi yoluna sokayım, sen de 10.00-10.30 gibi gel” demişti”. Bir an önce gitmek istiyor olsam da benim açımdan sorun yoktu. Saat 9.30 da en şık lacivert takımlarımı giyerek yola çıktım.

Henüz on dakika bile gitmemiştim ki, Pat Paya’nın asistanı Nevin Hanım aradı. “Sen bugün işe başlıyorsun değil mi?” diye sorduğunda ne düşüneyim bilemedim. Ben de “En son bilgi öyleydi, ne oldu bir şey mi değişti?” diye sordum. “Bir şey değişmedi ama sana burada yer yok” diye cevap verdi. Ben, “Nasıl yani?” diye sorunca, “Vallahi bu bina tıklım tıklım dolu, burada hiç kimseye yer yok, Pat, senin bugün için bizim Yenibosna’daki fabrikamıza gitmeni istiyor” dedi. Altunizade diye işe girmişim, ne Yenibosna’sı, bu da nereden çıktı şimdi?

“Ben sana Ergun Bey’i telefona veriyorum, o sana nereye gideceğini tarif edecek, biz ayrıca fabrika müdürü Alp Bey’e de senin geleceğini söyledik, seni bekliyor” dedi ve telefonu Ergun Bey’e verdi. Ergun Bey mümkün olduğu kadar tarif etmeye çalıştı ama Basın Ekspres yolu dışında söylediklerinden hiçbir şey anlamadım. Bir de; sağa içeri doğru gidiyormuş gibi yapıp, 180 derece dönerek yan yola gireceksin gibi bir şey söyledi ama bana o aşamada çok da bir şey ifade etmedi.

Ne yapalım çıktık TEM’e, gittik Yenibosna’ya. Tahmin edebileceğiz gibi, labirent gibi sokakların içinde kayboldum. Ona buna sorarak bir şekilde fabrikayı buldum ama fabrikada beni bekleyen hiç kimse yoktu. “Alp seni bekliyor” dediler ama küçük bir sorun vardı, Alp’e haber veren olmamış. Odasının dışında da, kale muhafızı gibi bir asistanı vardı “Alp Bey toplantıda içeri giremezsiniz” diyerek insana adım attırmıyordu. Sonradan öğrendim ki ne toplantı varmış ne de başka bir şey. Klasik arkadaş sohbeti. Sevgili Alp’e de bana gösterdiği bütün yakınlık ve öğrettiği her şey için buradan bir kere daha çok teşekkür ederim.

Alp ile iyi dost olduk ama ilk dakikalar hiç de öyle başlamadı. O da benim kim olduğumu ve neden orada olduğumu anlayamadı. “Altunizade’de yer yokmuş beni buraya gönderdiler” diye girdim söze. Daha sonra Pat Paya ile konuşuldu ve bana, “Sana ikinci bir bilgi vereceğimiz zamana kadar, sen her gün Yenibosna Fabrikası’na git” dedi. Tamam, gideyim de, işin ilginç yanı fabrikada da gram yer yok. Muhasebe bölümünde bir masada üç kişi oturuyor.

Sevgili Alp’in odasında otururken, insan kaynaklarından aradılar ve “Sen her ne kadar bugün işe başlamış olsan da, biz daha önce bütçelemediğimiz için sana yılbaşına kadar bir araç almamız mümkün gözükmüyor” dediler. Hadi buyurun bakalım; oda yok, masa yok, araba yok, Anadolu Yakası yok, inşallah maaş vardır. Allahtan “Sen kendi arabanla gidip gelirsen, biz benzin parasını öderiz” diye bir öneri de yaptılar ama birçok defa fatura filan almadığım için onların da çoğunu alamadım. Bu tabii benim kabahatim.

Daha sonra çok uzun yıllar devam edecek olan maceranın ilk tohumları bu şekilde atıldı. Şimdiki y,z jenerasyonu çocukları düşünüyorum da, bu konularda yarım yıl boyunca söylenirlerdi. Yarım yıl demişken, ben tam altı ay boyunca Alp’in odasında oturdum. Sonunda da sevgili Alp, “Al odam da, fabrikam da senin olsun” dedi ve Kanada’ya kaçtı. Şaka bir yana, bir insanla, altı ay boyunca aynı odayı paylaşmak kolay bir iş değil. Sabrından, dostluğundan ve bana öğrettiği her şeyden dolayı kendisine tekrar çok teşekkür ediyorum.

Bizim kuşak iyi niyetli, fedakar ve işler yürüsün düşünceli bir jenerasyon olduğu için, bu yaşananların hiçbiri beni çok rahatsız etmedi. Anadolu Yakası diye işe girdim 2,5–3 yıl kadar karşıya gittim geldim.

İşe yeni başlayan genç kardeşlerimize de tavsiyem, sabırlı olmaları yönündedir. Hemen başladığınız gün her şey hazır olmayabilir ama zaman içinde her şey rayına oturur.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…