Aile etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Aile etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Eylül 2018 Cuma

Ruhunu Kaybetmek

Günaydın Dostlar,

Hepimiz karşımıza çıkan problemlerin nedenlerini bir yerlerde arar dururuz ama asıl sorunun ruhumuzu kaybetmek olduğunu bir türlü kabul etmek istemeyiz.
Dostlarım bilirler, ben ruhunu kaybetmiş restorana bile gitmek istemem. Gidilecek yerin ucuz veya pahalı olması çok önemli değildir, yeter ki ruhu olsun. Hem ruhu olup hem de denizin dibinde olursa tadından yenmez.


Kızın neden seni terk ettiği konusunda elli çeşit bahane üretsen de aslında gerçek neden ilişkinin ruhunu kaybetmiş olmasıdır. Kız gitmeden önce ruh gitti. Çalan müzik aynı, balıkta da sorun yok; kaybolan şey sizin ilişkinin ruhu. Ruh varsa 300 km gidersin, ruh yoksa 3 km gitmek zor gelir. Ruh varsa yedi saat yetmez, ruh yoksa yedi dakika geçmez.

Öyle de zordur ki bu ruh işi; elle tutamazsın, gözle göremezsin, davet edemezsin, zorla getiremezsin bu iş kendiliğinden oluşur. Bazen de hiç haber vermeden çeker gider. 

İlişkilerin, arkadaşlıkların, takımların, şirketlerin, grupların, milletlerin hepsinin ruha ihtiyacı vardır. Ruhunu kaybeden milletler kendilerini her türlü tehlikeye açık bırakmışlar demektir.
Mücadele ruhunu kaybetmiş bir ordunun savaşabileceğini düşünebiliyor musunuz?

Fenerbahçe’de de durum çok farklı değil. Herkes teknik adamı, oyuncuları, oyun dizilişini, şunu, bunu konuşuyor; kimse asıl yok olan şeyin ruh kaybı olduğunu söyleyemiyor. Bugün Fenerbahçe’nin de diğer birçok takımın da en büyük sorunu mücadele ruhlarını kaybetmiş olmalarıdır. Mücadele arzusu yok olunca da takım olmaktan uzaklaşırsınız, oyuncular arasındaki mesafe açılır. Hangi mesafe? Her ikisi de. Oyun bir anda yetmiş metrede oynanmaya başlanır ama ondan daha da önemlisi takım arkadaşlarının arasındaki mesafe açılır. Neden? Hep beraber mücadele etme ruhları kalmadığı için.

Bugün birçok şirkette de durum çok farklı değil. Genellikle insanların üzerinde nedenini çok da bilmedikleri bir mutsuzluk var. İşyerlerimiz, bölümlerimiz takım olmayı başaramıyorlar. Mesafe aynı Fenerbahçe’de olduğu gibi açılmış durumda. Hep beraber mücadele edebilme ruhlarını kaybettikleri için takım olamıyorlar. Ülkemiz de, dünya da sıkıntılı günlerden geçiyor. Herkesin herkesten uzaklaştığı zamanlarda mücadele ruhu şemsiyesi altında birleşip takım olmayı başarabilen şirketler daha başarılı olacaklardır. Diğerleri günlük işlerini yapıp “Yarını da yarın düşünürüz.” deyip evlerine gidecekler.
Ailelerimiz için de ruh kaybı çok önemli bir konudur. Sizce aynı ruhu taşıyan aile bireylerinden kurulu ve aynı mücadele ruhunu taşıyan aileler mi bu devirde daha başarılı olurlar yoksa aile fertleri birbirlerini yiyen aileler mi?  Mücadele ruhumuz ya hiç yok ya da yanlış yönlere odaklanmış durumda.
Konu ister futbol takımı olsun, ister başka bir birim; bir kere ruh kayboldu mu tekrar bulabilmek çok zordur. Satın alamayacağın için, davet edemeyeceğin için geri gelmesi yıllar alır.

“Zor görmeden bir yerlere ulaşılmıyor.” temalı birçok atasözümüz var. Burada sözü geçen durum da çok farklı değil. “Mücadele ruhun olacak kardeşim.” diyor.

Şartlar her gün biraz daha zorlaşıyor. Dünyanın nimetleri azalıyor ve bir gün herkese yetmemeye başlayacak. Önümüzdeki yıllar; çarşıda, pazarda, sokakta, işyerinde, alımda, satımda, hayatın her parametresinde mücadele edebilen, mücadele ruhu taşıyanların olacak.
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

31 Aralık 2017 Pazar

Aile Arasında...

Günaydın dostlar…

Yılın son gününde de her zamanki tarzımı değiştirmeyerek, en son söyleyeceğimi en başta söyleyerek yazıma başlayayım. Ben sinemaya gitmeyi sevmem. Sinemaya gitmeyi sevmediğim gibi, evde de film izlemeyi sevmem.
Durum böyleyken, geçen akşam çok sevdiğim dostlarımın da ısrarıyla “Aile Arasında” filmini izlemeye gittim.


Bütün duyduğum da, “Filmde Engin Günaydın oynuyor ve gülmekten yerlere yatacaksın” şeklindeydi. Kendi kendime, “Ben Engin Günaydın’ın espri tarzını ve yaptıklarını komik bulmuyorum ki” dedim ama yüksek sesle de söylemedim. Nadiren de olsa bazı düşüncelerimi kendime saklayabiliyorum.

Hemen itiraf edeyim; epeyce bir süre “Avrupa Yakası” seyretmişliğim vardır ama bizim amcayı orada da komik bulmuyordum. Ofis ortamındaki çalışanlar bile ondan daha komikti.

Film beni yanıltmadı. Gerçekten de komik değildi. Hemen hemen hiç gülmedim. Senaryonun her gün karşımıza çıkabilecek bir şekilde sürüp gitmesini çok beğensem de, ne yazık ki gülmekten yerlere yatamadım. Üstelik ben çarşıda, pazarda, sokakta yaşananları çok komik bulan bir insanım ama yine de gülemedim.

Gülemedim de ne oldu? Çok mu sıkıldım? Kesinlikle hayır. Tam tersine, çok beğendim. Filmin sonuna doğru yaşanan düğün cıvıklıkları dışında mükemmel bir çalışma olmuş. Gülse Birsel çok zeki bir insan ve çok iyi gözlem yapıyor. Sokaktaki gerçekleri büyük bir başarıyla beyaz perdeye aktarmış. Dizilerinde de durum çok farklı değil.

Komik bulmamakla beraber, Engin Günaydın büyük bir değer. Sadece komedi tarzı bana uymuyor. Beni en çok etkileyen, adını bile bilmediğim, başroldeki kadın oyuncu oldu. Bence, filme bir farklılık, bir derinlik getiren de, onun rol yapabilme kabiliyeti olmuş. Çok doğaldı, çok farklıydı. Unutmayın ki aşk zorluktur, aşk farklılıktır…
Daha patlamış mısırın bile yarısına gelemeden, filmin yarısına geldik. O kadar hızlı geçti ki, bu da ne kadar güzel bir çalışma olduğunun en güzel işaretidir.

Çok beğendiğim, Solmaz rolündeki kadının, Demet Evgar olduğunu öğrendim. Nereden mi öğrendim? Tabi ki Google’da arama yaparak… Bu ismi hiç tanımıyordum ama bundan sonra hiç unutmam. Daha önce de belirttiğim gibi, çok başarılı bir çalışma olmuş ama Demet Evgar olmasa, film, değerinin %70’ini kaybeder. Gülmesi de, ağlaması da o kadar doğaldı ki, zannedersiniz kadın yan komşunuz.

Diğer rollerde oynayan, ismini bilmediğim sanatçılar da çok başarılıydı. Benim için, hiç sıkılmadan başından sonuna kadar film seyredilmek çok nadir bir olaydır. Bu filmde gerçekten de hiç sıkılmadım. Televizyonda, şurada, burada bir kere daha denk gelirsem, bir kere daha izlerim.

Neden çok sevdim? Sevdim, çünkü benim hayata bakış açıma ve parametrelerine uyuyordu. En başta iyi niyet vardı, samimiyet her yerdeydi. Zorluk mu dediniz? Gerçekten de zor hayatlar vardı. Birçoğumuzun hiç de bilmediği bir yaşam şekli, çok güzel yansıtılmıştı.
En çok değer verdiğim parametre, “cesaret” de oradaydı. Cesaret olmadan denizlere açılamazsın, her zamanki uyuz limanında, halatlarla bağlı bir şekilde ertesi gün değişik bir şey olmasını beklersin.

Son olarak da, doğallık bütün filmi kucaklamıştı. Düğündeki avize düşmesi ve insanların bir birine saldırması saçmalıklarına kadar, her şey çok doğaldı. Keşke düğün aşamasındaki o bölüm hiç olmasaydı.
Emin, der ki; bu filmde isterseniz çok gülebilirsiniz ama sadece gülmek için değil, çok güzel bir film izlemek için gidin…

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

19 Ekim 2017 Perşembe

Firuz Kanatlı

Günaydın Dostlar,

Şener Şen’in Haydarpaşa’ya indiği gibi elimde bavulumla Eskişehir Tren İstasyonu’ndan çıktığımda, yağan tipi altında bir an için “Ben burada tek başıma ne yapıyorum?” diye düşündüm. Hava karanlık, sokaklar boş ama kar taneleri çok doluydu. Suratıma doğru bir yarışın içindeydiler. “Boş boş uzaklara baktım” demek isterdim ama bakamadım.
Burukluk bir gün sürdü. Ertesi sabah işe başladığımda, Eti kültürünün sıcak havası Eskişehir’in dağlarından yelken açarak gelen bütün buzlu yağmurları ılık bir melteme çevirdi. Sevgili Ali İhsan Bey ilk kahvemi bile elleri ile yaptı. Muhteşem bir yakınlık vardı. İlk gün ile ilgili bütün detaylar halen aklımın bir köşesinde duruyor.


Ben dünyanın en sevimli insanı olmadığıma göre, neydi bu yakınlığın, bu aile ortamının sebebi? Kendimi bir anda ailenin bir parçası gibi hissetmeme neden olan büyünün içinde ne vardı? Burası gerçekten de büyük bir aileydi. İyi niyetli, sakin, kocaman bir aileye gelmiştim. Nedenini bilmesem de, ben Eti’de çalışmazken de, hiç kimseyi tanımasam da kendimi bu aileye çok yakın hissederdim. Yakın arkadaşlarım bilirler, “Burçak ve çay” sohbetleri yapmayı da çok severdik.

İşte o büyünün en ortasında Firuz Baba var. Karşınıza çıkan yakınlığın, sıcaklığın, mütevazı bir hayatın, iyi niyetin hepsinin ama hepsinin temelinde Firuz Kanatlı var. Onun yaşam şekli ve hayata bakış açısı, hem kendi ailesinin bütün fertlerine, hem de bütün çalışanlara örnek olmuş durumda. Ne diyor insanlar biliyor musunuz? Firuz Baba, Gülay Anne… Hatta Eti Anne…

İnsanların severek ve isteyerek birilerine anne, baba diyebilmesi ne kadar güzel ve özel bir duygudur. Patron diyebilirsiniz, amirim diyebilirsiniz, başkanım diyebilirsiniz vb. ama kaç iş yerinde, kaç kişiye gönülden “baba” diyebilirsiniz. Parayı yatırırsın, şirketi kurarsın, patron olursun ama baba olamazsın. Baba olmak parayla satın alınamaz, yürek yatırımı gerektirir.

Sabri Ülker’in vefatı esnasında gazetelerde gördüğümüz sözler, her gün karşımıza çıkan cinsten değildi. Yıllar geçmiş olmasına rağmen, o cümleleri halen tek tek hatırlıyorum. Bu nasıl bir inceliktir, en büyük rakibe bu nasıl bir saygıdır? Herkes başaramaz ama unutmayalım ki Firuz Baba herkes değildi. Sıkıntılı anlarında rakiplerine bile her türlü yardımı yapmayı düşünebilecek kadar kocaman kalpli bir insandı.

Ben kendi adıma Firuz Baba ile konuşma şansı bulamadığım için çok üzgünüm ama bıraktığı muhteşem eserin ve çok doğru yetiştirilmiş aile fertlerinin bir parçası olduğum için de çok mutluyum. Yaşadıklarını, tecrübelerini onun ağzından dinlemeyi çok isterdim.
Dostlar çok özel bir insan bizleri bıraktı ve ebediyete intikal etti. Daha Eti ile hiçbir bağım yokken, Firuz Baba'nın hayatını okumuş ve çok etkilenmiştim. Bu şehir ve bu ülke bir insanı bu kadar çok seviyorsa vardır elbet bir nedeni. Hiçbir şey kendiliğinden kocaman bir sevgi şelalesine dönüşmez.

Para hepimiz için çok önemli bir parametre. Bunu inkâr edemesek de, örnek liderlerimiz sayesinde bu hayatta paradan çok daha değerli şeyler de olduğunu öğrendik. Nasıl örnek bir insan olunur dersi aldık. Büyük paralar harcasak alamayacağımız bir dersi, sevgili Firuz Kanatlı’dan bedavaya aldık.

Sevgili Firuz Baba, biz seni hiç unutmayacağız. Seni hiç tanıyamamış olsam da, yaptıklarını ve nasıl örnek bir insan olmaya çalıştığını çok iyi biliyorum. Yerleştirdiğin felsefe, Firuz Kanatlı yaşam şekli Eti camiasında sonsuza kadar baki kalacaktır.

Bizlere bıraktığın en büyük hazine, fabrikalar, depolar, işyerleri değil; “yaşarken örnek olmak” dersidir. Mekânın cennet olsun…
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

14 Temmuz 2015 Salı

Bütün Aile Toplandık...

Günaydın dostlar.

Emin’in uzun süreli bir tatil yapma kararından dolayı uzunca bir süredir ayrı kaldık ama korkmayın bir daha kolay kolay böyle bir şey olmaz. Zaman zaman 4 günlük (bence ideal tatil süresi) tatiller yapmıştım ama bu kadar uzun süreli bir tatile ilk defa cesaret edebildim. Bu tesisin güzel ve sorunsuz bir tesis olduğunu bilmeseydim, yine de cesaret edemezdim.
Çocukluğumuzun geçtiği İller Bankası Tuzla kampından sonra (40 sene geçmiş) ilk defa bu kadar uzun bir süre deniz tatili yaptım. Daha önceki yazılarımı okuyan dostlarımız hatırlayacaklardır, normalde ben deniz tatili yapmayı pek sevmem ama bu sefer ki çok güzel geçti.


Tatil, 9 ay önceden planlandı. Planlı, programlı olmayı severim ama bu kadar uzun bir süre önce tatil planlamak benim için bile abartı oldu. Ayrıca “daha ucuz oluyor” bilgisi de hiç doğru değilmiş. Dayım, rezervasyonunu tatilden 1-2 hafta önce yaptı ve bizden daha iyi bir fiyat aldı.

Son haftalarda rezervasyon yaparak iyi bir paket yakalayabilirsiniz ama son dakikaya kadar bekleyince de yer bulamama riski var. Ne demişler büyüklerimiz? “Hayatta her şeyin bir bedeli var.”

Kardeşim Ayşın, ilk beni arayıp da “Beraber tatile gidelim mi?” diye sorduğunda, “Kızım 9 ay önceden tatil mi planlanır?” demiştim ama 9 ay jet hızıyla geçiverdi. Ayrıca karar verebilmek için de 10 dakikam vardı. “Ne bileyim ben şimdi, düşünmem lazım.” dediğimde tamam deyip telefonu kapattı ama 10 dakika sonra geri aradı. Ben de bir şey soracak zannettim. “Düşündün mü, ne karar verdin?” diye bana soruyor. Oturmuş kadının masasına bana emrivaki yapıyor.
9 ay önceden, 10 dakika içinde verilen bir kararla bütün sülale Belek’te toplandık. Aramızda her yaş grubundan insan vardı ve tatil köyünün en büyük grubu bizdik. Bir daha olur mu bilinmez ama bu seneki buluşmayı bizlere nasip eden Allah’ımıza şükürler olsun. Gerçekten de zaman çok çabuk geçti. Tatil yapmayı sevmeyen adam (Emin) bile sıkılmadı.
Gittiğimiz yer Antalya Belek’te ki Cornelia De Luxe Resort. Annemler artık bu tesiste kendilerini babalarının evinde gibi hissediyorlar. Bana cazip gelen tarafı da sorunsuz ve rahat bir tesis olması. En büyük özelliği de, her şeyi her ortamda yapabiliyor olmanız. Biraz sakat bir cümle gibi oldu ama gerçekten de durum böyle.

Örnek olarak, canınız Türk kahvesi mi içmek istedi? Oturup her ortamda (ister havuzun yanında, ister ana yemek salonunda) kahvenizi içebiliyorsunuz. Bazı tesislerde, “Türk kahvesi Papatya Bahçesi’nde ikram ediliyor efendim" gibi durumlarla karşılaşabiliyorsunuz. Be tesiste her şey açık, net ve samimi.

Canı isteyen gidiyor çimlerin üzerinde futbol oynuyor. Kimse de gidip “çimlere basmayın” demiyor. Kuruyorlar minik kaleleri, maç yapıyorlar. Biz futbol oynamadık ama hemen hemen her akşam havuzda voleybol buluşmalarımız oluyordu.

Buluşmalarımız derken aklıma geldi, gün içinde de ördek ailesi gibi beraber takılmıyorduk. Herkes tesisin 4 bir yanına yayılıyor ve ne yapacaksa yapıyordu. En büyükle, en küçüğün arasında 75 yaş fark olan bir grupta zaten herkesin her an aynı şeyi yapıyor olması da mümkün değil. Bir tanesi güneşin göbeğinde yatmak isterken, bir diğeri güneşe çıkmak istemiyor. Başka bir tanesi spor yapmak isterken, başka bir diğeri konuyu bile anlamıyor.

Bu tesisin en iyi taraflarından biri de, “şezlong kapma” stresinin olmaması. Saat kaçta giderseniz gidin muhakkak bir yerlerde şezlong buluyorsunuz. Bulduğunuz yer, gönlünüzdeki en ideal nokta olmayabilir ama en azından ortada kalmıyorsunuz. Şezlong diye çocuk salıncaklarının bile havlu konarak tutulduğu ortamları gördüğüm için, buradaki şezlong bolluğu için Allah’a şükrediyorum.
Bir araya geldiğimiz zamanlar, öğlen ve akşam yemekleri idi. Tam takım olamasak da yemeklerde büyük bir çoğunluk bir araya gelebiliyorduk. Erken yemek isteyeni var, geç yemek isteyeni var, karnı acıkanı var, ilaç saatini kaçırmak istemeyeni var. Ne isterseniz vardı bizim grupta.

Sabahın erken saatlerinden gecenin geç saatlerine kadar süren uzun günler çok hızlı bir şekilde uçup gitti. Her günümüz gibi tatil günleri de tek tek uçup gider, önemli olan arkaya baktığımız zaman, “Çok güzel günlerdi” diyebilmektir. Bizim için çok güzel günlerdi. Umarım daha güzellerine de sizler gidersiniz.
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

9 Mayıs 2015 Cumartesi

Gezmeye Gitmek...

Günaydın dostlar.

Küçüklüğümüzde ailece gezmeye gitmenin ne demek olduğunu pek bilmezdik. Hatta aileler çoluk çocuk bir yerlere gittiklerinde “Bunlar nereye gidiyor olabilir ki?” diye düşünerek arkalarından bakardık.

Alışık değiliz ki bir yerlere gitmeye. Götürmeyenler utansın. Daha önceki yazılarımda da belirttiğim gibi babam çok zeki, çok çalışkan, çok akıllı bir insandı. Bir yandan da Doğu Karadeniz’in dalgalarının bütün hırçınlığını ve inatçılığını da bünyesinde barındırırdı. Doğal olarak son derece de aksi bir insandı. Dik dik baktığı zaman küçük çocuklar anında ağlamaya başlardı.


Böyle bir mizaçta olan bir insanın da çoluk çocuk bir yerlere gitmeyi sevmemesi kadar doğal bir şey yoktur herhalde! Allahtan çok sık seyahatlere gidiyordu da biz de sokaklarda sürtebiliyorduk. Evde olsa, hemen “Gelin yukarı” diye söylenmeye başlardı.

“Her şeyin en iyisini ben bilirim” diye düşünen ve de kimsenin düşüncesine saygısı olmayan bir insan olarak, çocukların gezmeye gitmesini de çok doğru bir şey olarak görmüyordu. Derler ya çocukluğuna inmek lazım diye, belki de büyüdüğü evde onların da öyle bir yaşamı yoktu.

Kendi başına seyahat etmeyi, gezmeyi seven ve yanında kimsenin ayak bağı olmasını istemeyen babam, bir gün eve geldi ve cumartesi akşamı için tiyatro bileti aldığını söyledi. Büyük şok. Babam gidecek de tiyatro bileti alacak. Vay anasını be, demek ki bu dünyada hiçbir şey imkânsız değilmiş.

Almışsa almış bize ne. Biz çocuklar olarak hiç üstümüze alınmadık. Zaten böyle bir konunun detayını bizle konuşmak gibi bir âdeti de yoktu. En fazla yaveri anneme söylerdi, annem de bize söylerdi.

Ertesi sabah annem bizim için de bilet alındığını söyledi. Bu işte bir yanlışlık olmalıydı, babam ne yapmaya çalışıyordu, bu hareketinin arkasındaki gizli ajandası neydi acaba? Biz şimdi resmen gece gece evden çıkıp bütün aile çoluk çocuk tiyatroya mı gidecektik!

Akşam babam geldi ve “Çok güzel ve çok komik bir tiyatroymuş, siz de artık büyüdünüz, hep beraber gideceğiz” dedi. Vay anasını be…

Cumartesi akşamı geldi; tiyatroya gidildi ve gerçekten de çok gülündü, çok eğlenildi. Zeki Alasya, Metin Akpınar ve diğerlerinin oynadığı oyun tek kelimeyle muhteşemdi. Mahallede, sokakta günlerce onların esprilerini anlattık durduk. Bambaşka bir bakış açısı, bambaşka bir espri anlayışı ve bambaşka bir yetenek.

Neydi bu insanlar? Uzaydan mı gelmişlerdi? Halkın içinden sözlerle halkı güldürebilme ve her günkü olayları kendinle ilişkilendirme durumu ilk defa gördüğümüz bir durumdu. Bundan sonraki en büyük değişiklik Tolga Çevik ve diğerlerinin başlattığı interaktif tiyatro hareketi ile yaşanmıştır.

Daha sonraki yıllarda, Devekuşu Kabare Tiyatrosu Ankara’ya geldikçe üç dört defa daha oyunlarına gittiğimizi hatırlıyorum. Hatta bazılarında rahmetli Kemal Sunal da vardı diye aklımda kalmış. Hepsi ayrı güzeldi ve hepsini sonraki yıllarda defalarca izledik. Hatta Amerika’da yaşarken kasetten sözlerini bile dinlerdik.

Zeki Alasya yeri doldurulamayacak bir değerdir. Birçok değerli sanatçı gibi onun da gidişi biraz erken oldu. Nerede olduğu önemli değil ama bir gün bir arkadaş ortamında beş altı dakika kadar rahmetli Barış Manço ile beraber ayaküstü sohbet etme şansım olmuştu ve ne kadar ince zekâsı ve espri anlayışı olduğu görmek, beni çok etkilemişti. İmkân olsa insan hiç durmadan saatlerce sohbet edebilir.

Mekânınız cennet olsun sevgili Zeki Alasya, Kemal Sunal, Barış Manço; benim sizleri unutmam hiç ama hiç mümkün değil.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

7 Haziran 2014 Cumartesi

CCI Büyük Bir Ailedir...

Her zaman CCI bir okuldur, bir iş yeridir deriz ama hepsinden önce, CCI büyük bir ailedir. Aile olmanın bütün unsurlarını da içinde barındırır. Aile bireyleri arasında, zaman, zaman kırgınlıklar olsa da, genelde büyük bir sevgi vardır. İş ortamına ve iş akışına yönelik tartışmaların, şahsi nefret haline getirilmemesi gerektiğini bilenlerin sayısı çok fazladır.


Dün akşam bir kere daha bu güzel ailenin fertleri bir araya geldi. Sevgili arkadaşımız Metin’e bu güzel organizasyonu için bir kere daha teşekkür ediyoruz. Organizasyon yapmanın ne kadar zor bir iş olduğunu bilen bir insan olarak (hatta bir sabah, bu konunun zorluklarını anlattığım bir yazı bile yazmıştım), sevgili Metin’in çabalarını, takibini, insanların peşinde koşmasını takdir edebiliyorum. Organizasyonun mekanı benim evime çok yakındı ama bir çok arkadaşımız uzaklardan geldi. Cuma akşamı, böyle bir yemeğe gelmek için İstanbul trafiğinde boğuşmak, aslında hiç de kolay bir iş değil.

Her toplantıda olduğu gibi, dün akşamki yemekte de, yine yıllardır görmediğim bazı arkadaşlarımı gördüm ve benim için güzel bir gece oldu. Sohbetleriyle, gülmeleriyle, dedikodularıyla, geçmişiyle, anılarıyla ve tabi ki rakısıyla, dün gece ki buluşma da tarihteki yerini aldı.

Başta da söylediğim gibi, CCI güzel ve garip bir ailedir. Garip kelimesini burada, değişik bir güzelliği vardır anlamda kullanıyorum. Genelde insanlar birbirine yakındır ve birbirlerini severler. Samimiyet ve açık kapı politikası, CCI da çok yaygındır. Diyeceksiniz ki, iyi güzelde hiç mi mikrop, kompleksli, kıskanç, ikiyüzlü, dedikoducu, tembel vs. adam yok CCI da? Tabi ki var. Her ailede olduğu gibi, CCI ailesinde de var.

Bu yakınlık ortamı ve günümüzün çok büyük bir bölümünün işyerine geçiyor olması, birçok CCI içi evliliğe de vesile olmuştur, zira CCI da çalışan birinin, çıkıp da başka ortamlarda birilerini bulma şansı yok gibi bir şeydir. Çalışma ortamının yoğunluğu buna müsaade etmez. Mutlu yuvalar kuran sevgili kardeşlerimize, buradan bir kere daha çoluklarıyla, çocuklarıyla sağlıklı, mutlu, paralı günler diliyoruz.

Benim uzun yıllar çalıştığım Satınalma bölümünde de durum çok farklı değildir. Biz, hemen, hemen hiç kopmayan grupların başında geliyoruz. Yıllar önce işyerinden ayrılmış arkadaşlarımız ile bile halen görüşüyoruz halen irtibat halindeyiz. Çorludan, Elazığ’a, Doha’dan, Bakü’ye kadar hiç kimseyle kopmadık. Tabi ki, Facebook gibi sosyal platformlarında bu beraberliğe sunduğu katkı inkar edilemez.

Satınalma ailesi, ama küçük gruplar olarak ama büyük gruplar olarak sık, sık bir araya gelmeye devam ediyor. Bizim kendi aramızda kullandığımız bir de sözümüz var ve her zaman, “binadan ayrılabilirsin ama CCI Satınalmadan asla ayrılmazsın” diyoruz. Yaşanan gerçekler ve hiçbir zaman ayrılmamış olmamızda bu sözün doğruluğu teyit ediyor.

Muhakkak ki birçok iş yerinde de benzer ortamlar vardır ama ben CCI da ki ortamın her yerden farklı bir ortam olduğuna inanıyorum. Adına ister okul deyin, ister aile, ister iş yeri hiç biri çok önemli değil. Önemli olan, güneş battığında yaşanılan dostluklar…