Yalnızlık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yalnızlık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Mayıs 2021 Pazar

Kara Kumsal

Günaydın Dostlar,

Öyle bir kumsala bırakırlar ki seni, televizyondaki tropik kumsallar yanında İstiklal Caddesi gibi kalır. Daha dün Küçüksu Plajı’nın serin sularında yüzerken bir anda kendini dünyanın öbür ucunda bir kumsalda bulursun. Hem de bomboş bir kumsalda. Sessizliğin gürültüsünü dünün hayallerine katıp boşluğunda yok olursun.


Güneşi de alıp götürürler. Sen ve kara kumsal baş başa kalırsınız. Bilinmeyen bir yönden bilinmeyen bir motorlu araç gelecekmiş gibi hissedersin. Motor seslerini bile duyarsın. Gelen bir kara tren midir? Belki de kocaman kapkara bir gemi geliyordur, birkaç dakika sonra kara kumsala yanaşacaktır. Anılarınla dolu kara sandal gözünün önünden süzülerek geçip gider.

Aslında ne sandal vardır ne de gemi. Hiçbiri gelmez. Duyduğun; isteklerinin sesidir, kalbinin sesidir, boş gözlerinin sesidir. Kumsalın sessizliğinde senin yanında olmaya gelmişlerdir. İstekler, sessizlikler, burukluklar hepsi gelir. Kara kumsalın pırıl pırıl karanlığında sessizce bakışırsınız. Bazen hiçbir şey söylemeye gerek yoktur. Kimse de bu sessizliği bozmaya cesaret edemez.

Issız kumsalda birileri müzik çalıyordur. Hem de senin çok iyi bildiğin şarkılar. İçinden mırıldanmaya başlarsın. “Müzik sesi de nereden geliyor acaba?” diye kendi kendine sorarken, kara dalganın kara kumsalda attığı takla bir anda müziği kapatır. İçinden dalgaya kızmak gelir.

Hiç alakası olmayan zamanlara gidersin. Sanki o zamanlar doğrudan bu zamanlara bağlanacaklarmış gibi gelmeye başlar. Bağlantı da olduğuna göre, adımını atınca geçmişe geri dönüp kaldığın yerden devam edebilirsin. Bu bir rüyadır. Hepsi kâbus olmaz, bazıları da imkânsız rüyalardır.

Kumsalın karanlığı denizi de etkilemiştir. Artık masmavi değildir. Çarşaf gibi sular gitmiş; buruk, minik kara dalgalar gelmiştir. Gürültü yapmamak için hiçbir şey söylemeden gelip giderler. Geçmişteki dalgalar aklına gelir. Sürekli bir şeyleri bağlama hevesinde olduğun için sanki iki ortam birbirine bağlıymış gibi hissedersin. Geçen yılki minik dalga, denizde bir yerler de geleceğe geri dönmüş ve bugünün dalgası olarak sana gelmiştir.

Kara kumsalda hiçbir şey yok. Sonsuzluğa kadar boşluktan başka bir şey göremezsin. Öyle bir boşluk ki dünyanın bütün kumlarını getirsen dolduramazsın. Biraz kendini toparladığında kalacak bir yerinin bile olmadığını, kumsalın ortasında öylece kaldığını hissedersin. “Ne yapacağım, nerede kalacağım, ne yiyip, ne içeceğim?” diye boşluğa sorarsın, cevap gelmez.

Etraftan bir şeyler toplayıp boşluk, sıkıntıların ve kendin için derme çatma bir şeyler yapmak istersin, etrafına bakınca bir çakıl taşı dahi olmadığını görürsün. Her yerde kara kumsalın karanlığı var, başka da bir şey yok. Seni kumsalda bırakanlar giderken çakıl taşlarını da götürmüşler.

Hava karanlık, kumsal karanlık; işin daha kötüsü geleceğin de karanlık. Hem de kapkaranlık. Bu ortamda güneş doğsa bile haberin bile olmaz. Günlerin bir önemi kalmaz.

Yarın sabah güneşin tekrar doğacağından bile emin değilsin artık. Alıp götürdüler, başka yerlerde mutlaka doğacaktır ama kara kumsala geri gelir mi Allah bilir. Ayrıca, güneş geri gelse de kara kumsalın hiç istifini bozmayacağını da biliyorsun. Tutunacak bir umut dalı ararsın. Güneşin doğup doğmayacağından emin olmasan da kendi kendine “Korkma güneş de senin yanında.” demeye başlarsın. Sanki güneş bir anda bütün kumsalın rengini değiştirecekmiş gibi hissetmeye başlarsın. Sonuçta; tutunacak bir dal arıyorsun, kalbini ısıtacak bir umut arıyorsun.

Kara kumlar hiçbir zaman değişmeyecekler. Sonsuza kadar kara kalacak olsalar da her zaman bir umut vardır. Belki küçük bir umut, belki çok uzaklarda ama yine de bir ümit işte.

İstemeye istemeye birkaç adım atarsın. Ne gidecek bir yolun var ne de yönün. Sahilde mi yürüsem yoksa içerlere doğru mu gitsem? Zor bir sorudur. Beynini dinlemeyeceğine göre kalbinin önerdiği yola git. Beynini dinlesen zaten şu anda bu kumsalda olmazdın. En azından “İçimden geleni yaptım.” dersin.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

20 Aralık 2017 Çarşamba

Siyah...

Günaydın dostlar…

Pembeler, yeşiller, kırmızılar her yerdeydi, hepsi de çok canlı, ışıl ışıldı. Aşk var diye vardı bütün renkler. Sen ne yaptın? Aşkın kıymetini bilemedin, değerini anlayamadın, “Hep orada ol, her zaman benimle ol” diyemedin; o da gitti.
Zannettin ki, aşk gidince her şey rengârenk yerinde kalacak ama son dakikada sana bir de sürpriz yaptı. Giderken her şeyi siyaha boyayarak gitti. Senin yüzünden bizim de etrafımız karardı, her şey siyah artık…


Gökyüzünün kararmasını kış şartlarına yüklemeye çalışma. Gökyüzü daha düne kadar güneşliydi, ılıktı, tertemizdi. Hatta umut doluydu. Bugünkü kapalı havanın nedeni sensin. Kara bulutlar gelmedi, senin kıymetini bilemediğin aşkın, bulutları siyaha boyadı. Onlar kara değil, siyah…

“Işığı kim söndürdü acaba?” diye düşünerek etrafına bakıp durma. Sen onun kıymetini anlamadın, karanlıkta kaldın. Işık söndürülmüş filan değil, sadece siyaha boyandı. Ben yapmadım, yanındayken değerini bilemediğin o güzel insan yaptı. Sen tahmin edemedin ama ampullerin hepsini siyaha boyadı. Odanın karanlığında beyaz duvarları da göremiyorsun artık, için sıkılıyor. Dışarı çıkman lazım, duvarlar üstüne geliyor ama bir minik ayrıntıyı atlıyorsun. O duvarlar da beyaz değil artık. Evet, doğru tahmin ettin, onları da siyaha boyadı giderken…

Oda karanlık, daha da kötüsü onun kokusu da yok artık. Oralarda bir yerde de değil. Giderse bu kadar umursayacağını, siyahlar bağlayacağını hiç düşünmemiştin ama gitti. Siyah montunu giyip, siyahlara yürüdüğü an, hiç gözünün önünden gitmiyor. “Neden gitme diyemedim?” diye şimdi kendine sormanın bir anlamı yok. Ortam siyah olmadan soracaktın. Gururun müsaade etmedi değil mi? O zaman şimdi al gururunu karşına, bütün gece karşılıklı fal bakın. Bakalım fallarda bir gelen, giden var mı?

“Ne fal bakması be kardeşim? “İçim daralıyor” diyorum, anlamıyor musun? İçime bir siyahlık çöktü”. Tamam, o zaman dışarı çıkalım ama hemen uyarayım, gökyüzü de siyah. Üstelik senin yüzünden bizim de içimiz daraldı, siyahlaştı.  Ne demişler? “Bir aşkının kıymetini bilmeyenin, yedi mahalleye zararı vardır”. Maşallah seninki 17 mahalle oldu.

“Üzerindeki elbise siyah mıydı? Of Allah’ım onu bile hatırlamıyorum. Hiç dikkat etmemişim. Durum böyleyken, nedir benim içimi siyaha boyayan, umutlarımı, düşüncelerimi siyaha çeviren? Güzel vakit geçiriyorduk, onunla sohbet etmeyi de çok seviyordum ama gittiğinde her rengi siyaha boyayacağını hiç düşünememiştim. Çok sevmediğim kahverengi bile yok artık hayatımda, her yer siyah…
Zaten çok sevmiyordun ki, nedir bu karamsarlık? İlk önce kelimelerimizi doğru kullanalım; onun adı karamsarlık değil, siyahlık. Acaba yanındayken kıymetini anlayamama durumu mu vardı? Üzüntüden gözlerine siyah perdeler inene kadar ağlasan da faydası yok artık, aşk gitti bir kere… Gecenin siyahlığına karıştı…
Aşk gitti. Renkleri de yanında götürdü. Meğerse bütün renkler aşk var diye varmış. Aşk var diye gül kırmızı, papatya beyazmış. Aşk var diye ağaç yeşil, gökyüzü maviymiş. Hele Boğaz’ın suları; aşk var diye masmaviymiş. Aşk var diye, (sen bilmesen de) sen ona aşıkmışsın. Belki de ilk günden beri, belki de ilk dakikadan beri. Belki de saçlarını her yöne sokuşturduğu için. Sen bilmesen de, kalbin, miden zaten biliyormuş…

Yanındakinin kıymetini bil, her yeri siyaha boyatma. Siyah zor bir renktir. Üstüne renk tutmaz. Beyazı bir çırpıda siyaha boyayabilirsin ama siyahın üstüne boyamak o kadar kolay değildir.

Üzülme renkler bir gün geri gelecek ama o gün gelinceye kadar, uzunca bir müddet siyah kalacaklar…
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

21 Ocak 2017 Cumartesi

Ya Evde Yoksa

Günaydın Dostlar,

Kavganı edersin, laflarını söylersin, havanı atarsın, ağır takılıp arayıp sormazsın ama akşam olup da bulutlar yavaş yavaş ufukta kaybolmaya başladığı zaman “Ya evde yoksa” endişesi çökmeye başlar.
Gündüzler sorun değildir. Gün boyunca işinle gücünle, çarşıyla pazarla ilgilenirken zaman sorunsuz geçer. “Ya evde yoksa endişe virüsü” gece olunca ortaya çıkar. Gün boyunca, karşı tarafın ne yaptığı aklının ucundan bile geçmez ama gece olunca da aklında bu konudan başka bir şey olmaz.


“Ya evde yoksa” virüsü gelir ve aklındaki diğer düşüncelerin hepsini yer bitirir. Bir anda onun bu akşam nerede olduğunu düşünmekten başka bir şey yapamazsın. Karizmayı çizdirmemek için arayamazsın da yüzlerce senaryo yazar durursun. O pijamalarını giymiş, yatağına yatmış şiddetli bir grip olmuşken sen de onun şehrin en popüler barında bir sürü karşı cinsle eğlendiğini düşünürsün.

Kafana, beynine, midene boş kalmış her bölgene “Ya evde yoksa” virüsü girdiği için hiçbir zaman onu evinde hayal edemezsin. Senle küstü ya muhakkak hemen azmaya gitmiştir. Belki de gitmemiştir, belki de onun da aklı sendedir. O da seni aramak istiyordur ama arayamaz. Gururu müsaade etmez.

İçin içine sığmaz, odalar dar gelmeye başlar. Evde mi otursam, dışarı mı çıksam, dolaptaki bütün Karam’ları mı yesem acaba? Tabii seçeneklerden bir tanesi de gidip evine bakmaktır ama bir de ışığı yanmıyorsa bittiğin andır.

Böyle bir durumda sana yardım edebilecek tek bir şey vardır. Sosyal platformlar. Onlar da yardım etmez. Bir resim, bir yer bildirimi, bir etiket beklersin ama inatçı platformlar hiç yardımcı olmaz. Adım atsa ortalıkta paylaşan insan, bir anda hiçbir şey paylaşmaz olur. Doğal olarak karşı taraf da geri zekâlı değil. En az senin onu deli etmek istediğin kadar, o da seni deli etmek istiyor. Sen nasıl ne yaptığına dair ona bir ipucu vermezsen o da sana vermez. Bırakın ipin ucunu milimini vermez.

Düşündükçe de kendini salak gibi hissedersin. “O dışarlarda eğlenirken ben niye evde oturuyorum?” düşüncesi gelir bu sefer de. Daha “Ya evde yoksa” durumunu atlatamamışken bir de onun üstüne “Ben niye evdeyim?” virüsü gelir.
Bu iki virüs birden midenden kemirmeye başladı mı kısa sürede acil servislik olursun. Bu durumu tedavi edecek bir ilaç henüz bulunamadı. Çaresi nedir? Kafayı takmamak. Haklısınız, söylemesi kolay ama yaşaması çok zor bir durum. Sen kahroluyorken onun da seni düşünüp düşünmediğini bilmemek aç bir kurt gibi yer içini. Ne kalp bırakır ne de mide.

Bu duruma düştüğün zaman da hiçbir şeyden mutlu olamazsın. Kafanda iki ayrı kurt varken Tarkan’ın Kurt’una odaklanmak çok kolay bir iş değildir. Son çare giyinip, süslenip dışarı çıkmaktır. Hem dışarı çıktığın zaman onu görme ihtimalin de vardır. Doğal olarak onu görme ihtimalin yüksek olan mekânlardan birine gidersin ama büyük bir ihtimalle orada yoktur.

Orada yok, evde mi acaba? Nerede acaba? Nerede olduğunu bilemem ama kalbinde olduğu kesin. Zaten sorun da burada başlıyor. Kalbinde olmasa nerede olursa olsun. Keşke silgiyi eline alıp kalbinden silebilsen ama silemezsin. Kalbin yapısı kâğıda benzemez. Özel bir yapısı vardır. Kalp kat kattır ve en derindeki seviyeye yazdığın ismi kolay kolay silemezsin. Bekleyeceksin, zamanla mürekkebi kuruyunca zaten kendiliğinden silinip gider.

Allah kimseyi “Ya evde yoksa” virüsü ile baş başa bırakmasın. O da beni düşünüyor mu acaba diye tahminler yürütmek zor bir iştir. Kesin düşünüyordur, diye kendini rahatlatmak istersin ama ya evde yoksa?
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

14 Mayıs 2015 Perşembe

Tek Başına

Günaydın Dostlar,

Sizlerin de bildiği gibi, sabah bilgisayarın başına oturduğumda aklıma ne konu gelirse o konuyu yazıyorum. Genelde durum böyle olmakla beraber,  bu sabah bir istisna oldu.
Sabah aklıma gelen konu, “Şarap Soğutucusu” idi ama daha sonra nasıl olduysa “Tek Başına” oluverdi. Tek başıma şarap içmeyi de sevmediğim düşünülürse nereden bu konuya döndüğümü ben de bilmiyorum. Bazı arkadaşlarım, oturup televizyonun karşısına tek başlarına içki içebilme işini çok güzel becerebiliyorlar ama ben de o kabiliyet yok.


Dün akşam televizyonda gördüğüm Soma’da tek başına kalmış 250 kadının ve 500 çocuğun bu durumda bir etkisi olduğu kesin. Böyle bir felaketten sonra deniz çekilip rüzgârlar dindiğinde gerçekten de tek başınasın.

Televizyon programında, “Çocuklar, tek başına yaşamak çok zor.” diye ağlayan yaşlı amca da beni etkilemiş olabilir.

Düşünüyorum da zaman zaman evde tek başıma kalmayı tercih etsem de genelde dışarılarda tek başıma bir şeyler yapmayı ben de çok sevmem. Mesela tek başıma bir restorana gidip, oturup yemek yediğimi düşünemiyorum. Babam tek başına dışarıya yemeğe gitmeye bayılırdı ama benim o yönüm hiç gelişmemiş.
Bazen restoranlarda tek başına yemek yiyen amcaları, teyzeleri görüyorum ve nasıl keyifle yediklerini görünce içimden “Aferin size.” diyorum. İçkisiyle, yemeğiyle, tatlısıyla o kadar güzel yiyorlar ki çok keyif aldıkları çok net olarak belli oluyor.
Tek başıma bir yerlerde yemek yemişsem ya iş seyahatindeyimdir ya da bir yerden bir yere giderken “Hemen şurada çabucak bir şeyler yiyeyim.” diye düşünerek restoranın birine girmişimdir. Onun dışında evimde yemeyi tercih ederim.

İş seyahati demişken seyahatlerde de tek başıma gezmeyi sevmiyorum. Birçok arkadaşım turlarla veya diğer yollarla bulundukları şehirleri geziyorlar ama böyle bir şey hiçbir zaman benim içimden gelmiyor. Tek başına resim bile çekemezsin. O zamanlar daha öz çekimler icat edilmemişti. O imkân olsaydı belki ben de denerdim.

Tek başıma sinemaya, tiyatroya da gitmem. Zaten çok fazla sinemaya gitmeyen bir insanım, bir de kalkıp tek başıma mı gideceğim? Tek başıma gitmememin nedeni dışarıya nasıl görüneceği konusu da değil. Yay burcu bir insan olarak (hatta yükselenim bile Yay) insanların ne düşündüğü konusuna çok fazla takılan bir insan değilim.
“Adama bak kıro gibi tek başına gelmiş.” diyecekler diye bir derdim olmasa da yine de bu tip yerlere tek başıma gitmek hayatta içimden gelmez.

Kendi kendine yetebilen ve tek başıma da gayet keyifli saatler geçirebilen bir insanım aslında ama tek başına yemeğe, tiyatroya, sinemaya vb. gitme alışkanlığım gelişmemiş. Belki de küçüklükten beri her zaman etrafımda çok fazla arkadaşım, dostum olduğu için “tek başına” durumuna fırsat kalmamış olabilir.

Bu durumun tek istisnası spor müsabakalarıdır. Küçüklüğümden beri futbol, basketbol, voleybol maçlarına sık sık tek başıma gitmişliğim vardır.

Geçmiş yıllarda tek başıma gidip birazcık kafamı dinlediğim bir diğer yer de tren istasyonlarıydı. Fırsat olunca halen de gidip, bir kahve içip yarım saat kadar trenlerin dünyasında günlük sorunlardan, streslerden uzaklaşmayı severim.
“Tek başına” bir ruh halidir ve kendini nasıl hissettiğin ile alakalı bir konudur. Bazen etrafındaki yüzlerce insana rağmen kendini yalnız hissedebilirsin. Bazen de herkes vardır ama o yoktur. Kimse onun yerini dolduramaz ve sen tek başınasındır.

İster sesiz parkta tek başına minik bir çiçek ol ister milyonların karşısında kürsüde, Allah kimsenin kalbine “tek başına” hissini doldurmasın ve sevdiklerinizi yanınızdan eksik etmesin.
Şarap soğutucusu mu? O başka bir sabaha kaldı.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

21 Ekim 2014 Salı

Dostlarım Var Benim...

Günaydın dostlar…

Sizlerin de bildiği gibi mide ağrısı şeklinde başlayan süreç (zaten hep böyle başlarmış), cumartesi sabahı erken saatlerde apandisit ameliyatı olmamla son buldu.
 
İlk defa hastanede yatan ve ilk defa ameliyat olan Emin için de değişik bir tecrübe oldu. Ne demişler “her şeyin bir ilki var”… Her ne kadar güzel anılarımız olmayan bir hastane olsa da eve en yakın tam teşekküllü hastane olarak yine oraya gitmek zorunda kaldık. Sağ olsunlar her açıdan da çok iyi baktılar. Negatif olan kaybettiklerimizin o hastane ile anılan süreçleri, yoksa Allah var hastanedeki benim tecrübem her anlamda dörtdörtlük.
Bu sabah bir şeyler yazabileceğimi düşünmüyordum ama yine duramadım. Dostlarım, “artık orada yaşadıklarını yazarsın” diyorlar, bende sabah bilgisayarın başına oturduğumda kesin yazarım diyorum.

Bu bir sabah yazısı değil, bu bir teşekkür yazısı. Hastanede ilk defa kalan bir insan olarak, orada kalırken aranıp, soruluyor olmanın ne kadar önemli olduğunu anladım. Başka türlü zaman geçmez orda. Telefonla konuşurken, Facebook’a cevap verirken, WhatsUp yazarken filan vakit bir şekilde geçiyor.

Ben yatağını, yastığını arayan bir insan değilim, dünyanın her yerinde de uyudum ama nedense hastanede pek uyuyamadım. Hiçbir gece 2 saatten fazla uyuyamadım. Ağrım, sızımda olmamasına rağmen yine de uyuyamadım. Sabaha kadar izlemediğim program kalmadı.
Neden biraz zor oldu? Çünkü benim apandisit patlamamış ama etrafa epeyce bir sızıntı yapmış. (Doktorlar en az 10 gündür sızıntı yaptığını düşünüyorlar)  O nedenledir ki, normalde yarım saat bile sürmeyen ameliyat 2 saat sürdü.

Pul biriktirdiğim dönemler vardı. Oyuncak tren biriktirdiğimi de bütün dostlarım bilirler ama ben en çok dost biriktirmişim. Her zaman ki gibi rekor seviyede şımartıldım ve ilgi gördüm. Herkese tek tek isimlerini yazarak teşekkür etmek isterim ama birilerini kesin unuturum.

Bu süreçte arayan, soran, yazan, çizen, ziyarete gelen, çiçek yollayan, bunların hepsini defalarca yapan, bütün dostlara çok teşekkür ediyorum. Çok uzaklardan gelenlerden tutunda, uyuyamıyorum diye gece yarısına kadar başımda bekleyenlere, kendi hastalığını unutup bana gelenlere kadar her türlü dostluğu gördüm.

Beklenmedik süreçte, başta her işimle ilgilenen Duygu olmak üzere hepinize ayrı, ayrı çok teşekkür ediyorum. Bu dünyada etrafında dostlarının olduğunu bilmekten daha güzel bir duygu yok…
Evet, hastane iyiydi, güzeldi ama Allah hiç birimizi ne hasta, ne de ziyaretçi olarak hastanelere gitmek zorunda bırakmasın.

Hepiniz sağlıklı kalın…

24 Eylül 2014 Çarşamba

Satınalmacının Yalnız Dünyası

Günaydın Dostlar,

Evet, doğru okudunuz; yalnızdır satınalmacı.
Bütün o etrafındaki kalabalığa ve işine müdahale etmeye çalışan insanlara rağmen curcunanın ortasında tek başınadır. Hele de bu topraklarda hiçbir zaman layık olduğu değeri göremez. Her şirket kendisini “satış şirketi” olarak konumlandırdığı ve de sürekli bu duyguyu çalışanlarının beynine işlediği için herkes masanın öbür tarafını, satınalmacının yaptığı işi çok basit görür. İçlerinde her zaman “Ah masanın öbür tarafında bir ben olsam!” duygusu vardır.


Masanın bu tarafına oturacaklar, çatır çatır pazarlık yapacaklar ve bütün şirkete bu işin nasıl yapılması gerektiğini gösterecekler. Satınalmacılar şirketlerin üvey çocuklarıdır. Finansa bağlıdırlar ama finansçı değillerdir, tedarik zincirine bağlı olanları vardır ama orası da onların tam yeri değildir. Şimdi yeni yeni birçok şirket satınalma bölümünü doğrudan genel müdüre veya CEO’ya bağlamaya başladı ki bence de en doğrusu budur. Dip çizgiyi en çok etkileyen bölümlerin başında gelen satınalmanın diğer bölümlerin etkisinden uzaklaşmış olması şart diye düşünüyorum.

Ne yazık ki bizim ülkemizde satınalma deyince akla pazarlık gelir. Artık çağdaş dünyada pazarlık diye bir şey kalmadığını kimse anlamaz veya anlamak istemez. Birçok şirkette de satınalma pazarlıkları patronların hobisi gibidir. Hani dünyaca ünlü müzisyenler, bazen gidip de olmadık bir barda sahneye çıkıp ruh hallerini düzeltirler ya satınalma pazarlıkları da patronlar için öyle bir duygudur.

Bizim işimiz pazarlık değil “procurement”dır ama şirketlerin %90’ında satınalmacının onu bile yapmasına müsaade etmezler. Patronlar, üst düzey yöneticiler, herkes işin içindedir. Firmalar da bunu bilir ve satınalmacı ile yaptığı pazarlık bitince patrona da bir şeyler vermesi gerektiğinin bilincinde olduğu için ona da %3-%5 bir pay ayırır. Daha sonra da zavallı satınalmacı kardeşim, “Bak nasıl %5 daha indirttim.” laflarına maruz kalır.

Bizim ülkemizde satınalma bölümünde görev yapanların genelde iş seviyeleri de düşüktür. Her ne kadar durum on beş yirmi yıl öncesi kadar kötü olmasa da etrafa baktığınız zaman en düşük seviyelerin ve maaşların bu bölümün çalışanlarına verildiğini görürsünüz. Bakarsınız etrafınıza, ne yaptığını ve ne sorumluluk taşıdığını anlayamadığınız insanlar sizden daha çok maaş alıyorlardır. Çünkü satınalamcının kollayanı, koruyanı yoktur. Bazı firmalar bu konuda çok yol aldı ama daha gidecek çok uzun bir yolumuz var.

Tabii Avrupa, Amerika, Uzak Doğu gibi gelişmiş coğrafyalarda bu iş hiç de böyle değil. Onlar satınalmanın etkisini ve önemini çok iyi kavramış milletler olarak iş ortamında da gerekli düzenlemeleri yapmışlar. Örnek olarak birçok şirkette CFO ve CPO’nun iş seviyeleri genelde aynı seviyededir.
Bizim kaderimiz veya kadersizliğimiz, herkesin bizim yaptığımız işle ilgili söyleyecek bir sözünün olmasıdır. Örnek olarak kimse gidip de muhasebe bölümüne “Bırak da bu defterleri ben tutayım.” demez ama maşallah bu topraklarda doğan herkes doğuştan satınalmacıdır. Satınalma deyince akla salı pazarındaki limon pazarlığı gelir.
Özel bir iştir, ayrıcalıklı bir iştir ama her türlü yoruma da açık bir iştir. Plansız, programsız işletmelerin acil ihtiyaçlarını bin türlü stres altında karşılayan satınalmacılar genelde takdir de görmezler. Zaten görevi icabı yapması gereken şeyler diye bakılır.

Peki, biz ne yapacağız? İşler böyle diye küsüp oturalım mı veya başka bir bölüme mi geçelim? Kesinlikle hayır. Her zaman söylediğim gibi bu çok özel ve ayrıcalığı olan bir iştir. Şimdi diyeceksiniz ki “Öyle diyorsun da biz o ayrıcalığı hissetmiyoruz.” Arkadaşlar görev yine bize düşüyor. Şirket içinde bölümümüzü pazarlamak da bizim görevimiz. İç müşterilerle, üst düzey yöneticilerle, çevremizle iyi ilişkiler içinde olarak her fırsatta, her ortamda bölümümüzü ve yaptıklarımızı anlatmamız lazım.

Zaten herkes, her şeyi biliyor diye düşünmeyin; inanın kimse bir şey bilmiyor. Hele de konu satınalmaysa herkes bir şekilde hallediliyor, zannediyor. İş yerlerinde iyi iş yapmak çok önemlidir, yaptığın işi anlatabilmek daha önemlidir.
Bir dahaki paylaşımımızda buluşuncaya kadar sağlıcakla kalın ve en büyük hedefimizin işimizi kaliteli yapmak olduğunu hiç unutmayın.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

 

19 Mayıs 2014 Pazartesi

Dertlerimle Baş Başayım

Günaydın Dostlar,

Madenin yanındaki tepede kamp kurmuş yüzlerce televizyon kamerası yok artık. Meşhur televizyoncular, gazeteciler de gitti. Kurtarma ekipleri evlerine döndüler, çay sohbetlerinde komşularına yaşananları anlatıyorlar. Kızılay çadırı bile yok artık.


Bir tek sen kaldın kardeşim; üzüntülerinle, dertlerinle, sorunlarınla baş başa.

Babasının seyahate gitmediğini daha kaç gün saklayabilirsin ki?

Çok yakında, kazadan sağ kurtulmuş madencileri televizyon programlarına çıkarma yarışı da bitecek; onlar da gidecek ve sen boş sokaklara boş gözlerle bakıp kalacaksın.
Evde oturmak istemiyorsun, dışarılara çıkıp bir şeyler bağırmak istiyorsun. Aslında, dışarı çıkmak da istemiyorsun. O zaman da kaybettiğin ağabeyinin anılarından uzaklaşıyormuşsun gibi geliyor. Dışarılar derdine çare olmuyor, belki de en iyisi evden hiç çıkmamak. Anlıyorum seni, duvarlar üzerine geliyor ve dışarı çıkmak istiyorsun.

Üzgünsün, boşluktasın, öfkelisin ama ne yapmak istediğinden de emin değilsin. Herkes kendi düşünceleri doğrultusunda bir şeyler söylüyor.  Seni bir yerlere çekmeye çalışıyor. Bir anda hepimiz bu maden işini senden daha iyi bilir olduk. Zannedersin ki ölüm tünellerinde yıllardır kader birliği yaptık. Kızıyorsun, şamata bitince yine çarşafın temiz kalmasının senin sağlığının önüne geçeceğini biliyorsun. Sen de yine eskisi gibi yüzü gözü, geleceği, umutları kapkara tozla kaplanmış; bizim hiç bilmediğimiz ve anlamadığımız bir dünyada çalışan; her an ölümle burun buruna olan hayatına geri döneceğinden adın kadar eminsin.

Beş altı hafta sonra, işin sorumluluğunu birkaç teknikerin, mühendisin sırtına yükleyip “Her türlü emniyet tedbirini aldık, madeni tekrar işletmeye açıyoruz.” dediklerinde ne yapacaksın? Ben vereyim cevabı senin yerine. Her türlü emniyet tedbirinin alınmadığını bile bile yine gidip gireceksin o ocağa. Gitmeme şansın yok ki başka bir yerde para kazanma şansın olmadığını sen de biliyorsun.

Biz mi ne yapacağız? Korkarım çok fazla bir şey yapamayacağız. Bir kaçımız "Bu maden daha hazır değil, hiçbir iyileştirme çalışması yapılmadı." diye bağıracağız, konuyu gündemde tutabilmek için elimizden geleni yapacağız ama zaten dinleyen de olmayacak. Hiç sesini çıkarmayanlar mı? Bir değişiklik yok. Onlar yine sesini çıkarmayacak. “Nasıl bu insanları bile bile böyle tehlikeli bir ocağa sokarsınız?” demeyecekler.

Bartın'da, Soma’da, Zonguldak’ta, orada, burada yerin altında çalışmayanların anlamasının mümkün olmadığı; sabahları evden helalleşerek ayrılarak işe gitme düzeni sürüp gidecek.

Bir tek sen kaldın kardeşim; üzüntülerinle, dertlerinle, sıkıntılarınla baş başa.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın...