17 Mayıs 2014 Cumartesi

Soma İtfaiyesi...

Vahim olaydan sonra (televizyonda birçok kişiden duyduğuma göre) Soma itfaiyesi aranıyor. Onlarda, olay yerine ilk varan gruplardan biri oluyorlar ve gelir gelmez madene iniyorlar. Nereye kadar iniyorlar, ne yapmaya çalışıyorlar, o kısmını bilmiyorum ama iyi niyet içinde kendi canlarını da tehlikeye attıkları çok açık bir şekilde görülüyor.


Soma’daki kömür ocaklarının, o yöre için tek ekmek kapısı olduğunu 500 kere duyduk. Belli bir nüfusu olan ilçe, bu nedenden dolayı, Türkiye’nin her yerinden çok fazla göç de almış. Ben şimdi merak ediyorum. Soma’da kömür madenlerinden başka bir şey olmadığına göre, oradaki mevcut itfaiye grubu, kömür madeni yangınına karşı eğitilmiş midir?

İlçenin en ana konusu, bu kömür ocakları ise, o ilçede bulunan itfaiye de dahil olmak üzere, her birimin kömür madenlerinin özellikleri ve bu madenlerde çıkabilecek sorunlar konusunda eğitilmiş olmaları gerekmez mi? Kadıköy itfaiyesi kömür madeni konusunda pek bir şey bilmeyebilir ama Soma itfaiyesi için bunu söyleyemeyiz.

Televizyonda konuşan ve bu kurtarma çalışmasının başında olan yetkililerden bir tanesi ilginç bir şey söyledi. “Faciayı duyan, komşu illerin, ilçelerin itfaiye grupları, son derece iyi niyetle kalkıp buraya geliyorlar ama yapabilecekleri hiçbir şey yok, bir de ayakaltında işleri zorlaştırıyorlar” dedi. Kurtarma işinin başındaki insan bunların gelmesini istemiyorsa, kimdir bu itfaiye gruplarını Soma’ya yollayan. Bu bir gövde gösterisi midir, (bakın ne kadar çok insanla buradayız) veya bu gruplar kimseye haber vermeden, iyi niyetle kendiliklerinden mi gelirler? Sen gel, sen gelme diye bir Allah’ın kulu bunları yönlendirmez mi?
 
Madende büyük bir yangın çıkarsa ne yapılacağı konusunda, en ufak bir eylem planı yok mudur? Atıyorum, Soma itfaiyesini çağırmak bu planın içinde midir? İtfaiye bu durumda ne yapacağını biliyor mudur, yoksa madene inip de bir şeylere müdahale etmesi zaten mümkün değil midir?
Hep itfaiyeden söz ettik ama bu durum, oraya giden bütün diğer gruplar içinde geçerlidir. Maden özel bir iş yeri, hele kömür madeni daha da farklı bir yer. Tecrübesi, eğitimi olmayan bir insanın kömür madeninde bir arama kurtarma, yangın söndürme çalışması yapabilmesi ne kadar mümkün olabilir ki?

Zonguldak’tan gelen ve bu işi iyi bilen 18-20 kişilik bir ekip olduğunu anladık ama diğerleri bu işler için ne kadar eğitimlidirler ve onları oraya kim çağırmıştır Allah bilir. Bu bir deprem kurtarması değil, mağara kazası değil, bambaşka bir şey. İçeriden zehirli gazlardan tutunda, devam eden yangına kadar çok zor şartlar var. Orada bulunan Akut ve benzeri grupların hepsinin bu konularda eğitim almış olması bence çok hassas ve gerekli bir konudur.


Oraya gelen 500 den fazla kurtarma ekibinin, çok da iyi organize olamadığını gördük. Bunların birçoğunun bu iş için yetkili ve eğitimli olmadığını, dün akşam, Enerji Bakanı da açıkladı. Hep itfaiyecilerden söz ediyoruz ama bu durum, bu tip ilçelerde bulunan diğer bütün birimler içinde geçerli. Soma’da ki hastaneler, gelecek maden kazası yaralıları için hazırlar mıdır? Bu konuda özel bir eğitim almışlar mıdır? Belediyenin diğer birimleri ve diğer sivil ekipler, kömür madeni kazalarında ne yapmaları gerektiğini biliyorlar mı?

Eğitim şart. Bir kaza anında, kimin ne yapması gerektiği, bir yerlerde çok net bir şekilde yazıyor olmalı. Buna, maden içi ve maden dışı herkes dahil. Madende çalışanlarda, yöneticilerde, itfaiyede, hastanelerde, kurtarma ekipleri de, herkes kaza anında ne yapmaları gerektiğini çok net bilmeli ve bunun tatbikatları yapılmalı…

Bu sabah, kaza sonrasında yapılacaklardan konuştuk ama asıl iş kazanın olmamasını sağlamak. Yaşam odaları, gaz maskeleri, kaçış yolları vs. hepsi mutlaka olmalı ama hep bunlardan konuşarak asıl hedefi de unutmayalım. Asıl hedefimiz kaza olma riskini minimuma indirmek, daha anlaşılabilir bir tarifle, sıfırlamak…

16 Mayıs 2014 Cuma

Ölüm Bu İşin Doğasında Yok...

Hiçbir ders çıkarmadığımızı ve çıkarmayacağımızı çok iyi biliyorum ama Soma’da yaşanan büyük felaket bir kere daha gösterdi ki, yaşanan bir maden kazasından sonra bizler kazazedeleri kurtarmak için hiçbir bok yapamıyoruz. Lisanıma kızmayın, daha uygun bir kelime aklıma gelmiyor, bu sabah.

Kazadan sonra, ancak cesetleri ne kadar çabuk çıkarıp ailelerine teslim ettiğimizle övünebiliyoruz. Özenle seçilmiş kelimelerden ibaret yorumlar, insanların derdine derman olmuyor, acılarını hafifletmiyor. Bütün bu şamata bittiğinde, sessiz Soma, Kınık, Savaştepe sokaklarında, maddi, manevi her türlü dertleri ve oğullarının, kocalarının, kardeşlerinin, babalarının resimleri ile baş başa kalacaklarını çok iyi biliyorlar.
 
O zaman ne yapmamız gerekiyor? Kazaların olmasını önlememiz gerekiyor. Her türlü önlemi almamız gerekiyor. Bu işleri iyi yapan ülkelere gidip, görüp onları örnek almamız gerekiyor. Bütün bunlar maliyet arttırıcı unsurlar mıdır? Kesinlikle…
Kimse bilmez ama gelin size Coca-Cola, Pepsi, Unilever, Nestle, Procter & Gamble vs. gibi hızlı tüketim malları sektöründe çalışan firmalar, bu konuda neler yapıyorlar onu anlatayım.

Bu firmalar diyorlar ki, işçi sağlığı ve iş güvenliği bizim için her şeyin önünde gelir ve bizler, bu konuyu önemseyen ve minimumda bulundukları ülkenin bu konudaki her türlü kanun ve yönetmeliklerine uyan firmalarla çalışmak istiyoruz. İş burada bitmiyor. Bunları yapıp, yapmadığını da, uluslararası kabul görmüş, bu işlerde uzman firmaları, senin işletmelerine göndererek de denetleyeceğiz diye de ayrıca bildiriyorlar. Bu denetimlerde, yangın kapılarından tutunda, tuvaletlere, mutfaklara, asansörlere, soyunma odalarına kadar, ortamdaki gürültü ve havada dahil olmak üzere her şey denetleniyor.

Hedef 0 puan. Puanlama tersten yapılıyor. 0 puan demek, sıfır hata demek. Firmaların bu denetimlerden 0 puan alması bekleniyor. Alamazlarsa 2-3 ay kadar bir sürede bu eksikliklerini giderip, tekrardan denetime girmeleri gerekiyor. Bu işler için çok büyük bir zaman harcamış bir insan olarak, mutlulukla belirtmeliyim ki, yıllar önce bu denetimler ilk başladığında, %20’lerde olan, 0 puan almış firma sayısı, bugün %90’ların üzerine çıkmıştır.
Türkiye’de bu konudaki en büyük sorunlardan bir tanesi fazla mesai sorunudur. Parasını ödüyorsunuz diye kimseye belli bir saatin üzerinde fazla mesai yaptıramazsınız. Bu konuda, günlük, haftalık, aylık kanunlarla belirlenmiş limitler var. Biz, bu denetimleri yapmaya başladığımız da, denetlenen firmaların %90’ında bunun bir sorun olarak karşımıza çıktığını gördük. Günde 15 saat çalışanlar da vardı, haftada 7 gün çalışanlarda. Bu tip bir çalışma ortamı, bir iş kazası için yaldızlı davetiye göndermek gibi bir şey. Çok çalışan ve yorulan işçilerin dikkati dağlıyor ve kaza yapma riski artıyor.

Çaresi ne? Yeni vardiyalar yaratıp, bu işçileri, belirlenmiş fazla mesai saatlerinden daha uzun bir süre çalıştırmamak. İşverenler doğal olarak buna karşı çıktılar ve bu ekstra maliyet getirecek diye tartışıp durdular. Getirecek tabi ki, hayatta hiçbir şey bedava değil. Bu konuda işin daha ilginç yanı, işverenlerden daha çok, bu duruma işçiler karşı çıktılar. Alışmışlar haftada 100 saat çalışıp eve güzel bir miktar para götürmeye, sen şimdi tutarda onu yasal limit diyerek haftada 60 saate indirirsen adamın geliri %40 azalıyor. Bazı işletmelerde, bu nedenden dolayı işçilerle uzun süreli didişmeler yaşandığını da çok net hatırlıyorum.
Şimdi Soma’da ki durumu hepimiz bir düşünelim. Son iki gündür duyduklarıma göre, 40,000 civarında bir işçi, bu kömür madenlerinde çalışıyor. Birçok insan Soma’nın tek ekmek kapısı dedi. Bu kömür madenlerini işleten firma, iyi bir denetim firması tutup, maden ocaklarının iş güvenliği konusunda her türlü eksiğini, gediğini liste yaptırıp, sonrada çalışanlara dönüp, sizin can güvenliğiniz için, kömür ocaklarını 3-5 ay kapatıp, bütün önlemlerimizi alıp, tekrardan açacağız, deselerdi, sizce çalışanlar ve yaşayanlar ne derdi?

Ben mi ne düşünüyorum? Ben, cevaptan emin değilim…
Madenlerin, en tehlikeli iş ortamlarının başında geldiği kesin. İki gündür duyduklarımdan anladığım, kömür madenleri daha da tehlikeli. Bu da gösteriyor ki, buralarda ki, iş sağlığı ve iş güvenliği standartları en üst noktada olmalı ve bir gram taviz verilmemeli. Birçok işletmede, işçilerin de, bu kurallara uymamak için ellerinden geleni yaparak bu işlere davetiye çıkardıklarını da çok iyi biliyorum ama sen o fabrikayı, o madeni, o işyerini yönetiyorsan, uydurtacaksın kardeşim. Çalışan, kendi canını düşünmüyorsa, onun yerine sen düşüneceksin.
Yukarıda adı geçen firmalar bu işi titizlikle yapıyorlar ve takip ediyorlar. En tepe yöneticilerin, günlük öncelik listelerinde de bu konular, her zaman bir numarada. Bu arada şunu da belirteyim, bu firmalar ilk önce bu denetimleri kendi fabrikalarına, kendi işyerlerine yaptırıp, 0 puanlara ulaşıp, ondan sonra çalıştıkları firmalara döndüler. Birilerine bir şeyler söylemeden önce, kendi evini hale yola sokacaksın.

Hızlı tüketim malları sektöründe çalışan ana firmaların çoğu, yün don üreten firmalara kadar, her firmaya, işçi sağlığı ve iş güvenliği konusunda her adımı atacaksınız kardeşim, paraları harcayacaksınız diyorlarsa, birilerinin de, madencilere gidip 10 katını söylemesi gerekiyor.

Maliyetler artarmış, doğru. Bu ülkede dünyanın en pahalı benzinini, en pahalı etini, en pahalı şekerini vs. almaya alışmış olan insanlar, bir şekilde kömür fiyatlarının altından da kalkmayı başarabilirler…

15 Mayıs 2014 Perşembe

Sen Öldün Ben Gitmedim...

Büyük felaketlerin ardından, “halk ne der korkusu” yüzünden, liderlerimiz çıkıp birer, birer seyahatlerini iptal ettiklerini duyururlar. Dünde farklı bir senaryo yoktu, İstanbul’dan, İngiltere’ye kadar bütün seyahatlerin iptal edildiği çok net bir şekilde herkese duyuruldu.

Seyahatleri iptal edenler, sonra ne yaparlar? Hepsi kalkar afet bölgesine ziyarete gider. Bu bir taziye ve bilgi alma ziyaretidir ama yine “gitmezsek insanlar ne düşünür” korkusunun da, ziyaret planlamasında hatırı sayılır bir ağırlığı vardır.
 
Tamam, ilgili bakanlar, genel müdürler, müsteşarlar, sendika başkanları vs. gitsin ama neden bütün Ankara kalkar da afet bölgesine gider ben bunu hiçbir zaman anlamamışımdır. Hatta başbakanda gitsin ama her türlü siyasi parti delegesinin ve milletvekilinin orada ne işi var? Üstelik oraya her giden, oradaki varlığıyla işlerin yapılmasına da engel oluyor. Güvenlik önlemleri ve gelenlere açıklama yapmak ile uğraşırken, asıl yapmaları gereken işleri ile uğraşamıyorlar.

İnsanları rahat bırakın. “Öbür partinin başkanı gitti, ben gitmezsem olmaz şimdi” gibi alaturka uygulamalardan artık vazgeçelim. Panik anında, insanlar bir de sizle uğraşmasın. Kurtarma çalışmaları bitince istediğiniz her türlü ziyareti yaparsınız. Felaketlerden, politik açıdan nemalanma dönemi de, artık sona ermeli. İnanın, bu tip çabalar halkın gözünde prim yapmıyor.
Ben şu dakikada Türkiye’deki bütün madenlerde güvenlik açısından çok ciddi eksiklikler olduğuna eminim. Her türlü eksiğini gidermeden, hiçbir maden çalışmayacak, diyebiliyor musunuz? Diyemiyorsanız, yaşanan ölümlerden sonra da, gereksiz ziyaretlere gitmeyin. Hep madenlerden konuşuyoruz ama diğer işletmelerde de durum çok farklı değil. Birçoğunun sağlık ve güvenlik alanında çok ciddi eksiklikleri var.

Madenlerde, bu işleri devlet adına denetlemesi gereken, daimi deneticilerin, maaşlarını bu madenlerden alması da nasıl bir uygulamadır, benim aklım yatmadı açıkçası. Denetleme işinin maliyeti bu firmalardan bir şekilde tahsil edilmek isteniyorsa, bunun için başka bir formül bulunmalıdır. Maaş ödeme formülü, her türlü suiistimale açık bir konudur.
 
Ben, bu gibi konularda denetleme işinin tamamen bağımsız ve uluslararası kabul görmüş şirketler tarafından yapılmasından yanayım. Almanya’da, Amerika’da, Japonya’da bu işi kimler yapıyorsa, gelsin burada da onlar yapsın. Ben, böyle deyince de, karşı görüşlüler hemen “Türkiye’de bir tane açık maden kalmaz o zaman” diyorlar. Hatta ve hatta, bu tip bir kuruluşun yapacağı bir denetlemenin sonucunda ortaya çıkacak “düzeltilecek faaliyetler” listesinin içerisinde bulunacak bazı işlerin, bizim şu andaki mevut madenlerimiz de yapılmasının mümkün olmadığını söyleyenlerde var.
Bu ne demek? Demek istiyorlar ki, madenler yıllardır almış başını gitmiş, boyları olmuş kilometrelerce, şimdi biri gelip de, “bütün bu 13 kilometrelik kısımda sağlamlaştırma çalışması yapmanız lazım” derse, hiçbir maden işletmesi bu maddi külfetin altından kalkamaz. Bu tip çalışmaların bir harcama gerektireceği kesin ama öbür alternatif de, insanların ölmesi.

Madenci kardeşime, “bu tip bir para harcayamayız, ölmek zaten bu işin doğasında var” mı diyeceğiz?

Son sözüm de sendikalara. Her 1 Mayıs’ta, Taksim’e çıkmak için kendilerini yırtan sendikalardan, iş güvenliği konusunda, Taksim çabalarının onda birini bile göremiyoruz. Madenlerde ki tehlikeli çalışma şartları konusunda ben sendikalardan en ufak bir eylem gördüğümü hatırlamıyorum. Madendeki kardeşlerimizin canının, Taksim’e çıkmak kadar değeri yok mu?
Sağlık ve güvenlik, bir anlayış, bir kalkınmışlık, bir çalışanına değer verme meselesidir. Bizim gibi kaderci toplumların, üzerinde para harcamayı gereksiz gördüğü konuların başında gelir. İnanın Amerikalıda, Almanda, bizimkiler gibi parayı çok seviyor ama yaşamayı da seviyorlar.


Sen her türlü tedbirini al, bildiğin, bilmediğin her türlü güvenlik sistemini kur, bu konuda bir gram taviz verme ondan sonra işini Allaha bırak. Sana bunları düşün ve uygula diye akıl verilmiş, yoksa sende sincaplar gibi içgüdüsel bir şekilde yaşamını sürdürebilirdin.

Ekmek parası için, ülkenin her yerinden Soma’ya gelen madenci kardeşim, Allah rahmet eylesin, mekanın cennet olsun…

Kimse unutmasın ki, Soma’da ölen de öldü, ölmeyen de öldü…

14 Mayıs 2014 Çarşamba

40 Gün Oyun Oynama...

40 gün oyun oynama. 40 gün boyunca ne oyun oyna, ne de kimseyi oyun oynamaya çağır.


Başarabilir misin, yapabilir misin? Rahmetlilerin, kırkı çıkana kadar, oyun oynamadan durabilir misin?

Senden, Afyon dağlarında, ülkeyi kurtarmak için çıplak ayakla, boş mideyle düşmana saldırıp ölmeni istemiyorum. Manisa’nın madenlerinde yerin 2 km altında gazdan boğularak, nefessiz kalarak ölmeni de istemiyorum.

Sadece, 40 gün boyunca oyun oynamadan, fal bakmadan, okey atmadan, savaşlar yapmadan, tavuklar yetiştirmeden durabilmeni istiyorum. Bu, çok mu zor?
Bu oyunları, bende seviyorum ve oynuyorum ama 40 gün boyunca hiçbir türlü oyuna elimi sürmeyeceğim. Bu kesinlikle hiçbir oyuna karşı bir tepki değil. Dediğim gibi, bende çok seviyorum. Sadece, ucuz hayatlar ülkesinde yaşamını kaybeden kardeşlerimize ve akşam babaları eve gelmediği için ağlayan çocuklarına bir saygı…

Emin, yapabilirse sen de yapabilirsin. Gidenler tabi ki geri gelmeyecek ama rahmetli olan işçi kardeşlerimizin hatıratına, bu kadarcık bir saygıyı gösterebilmeliyiz. Soma’da küçük Ayşe, Fatma, Ahmet, Mehmet ,oyuncak bebeğine sarılmış ağlarken, ben burada, dünya umurumda olmayan ruhsuz bir insan gibi oyun oynayamam…

Ne Olur Bakma Öyle...

Ne olur bakma bana öyle…Bakma, yüzüne bakacak yüzüm yok.

Yazacak bir şeyim yok ama bir yandan da bir şeyler yazmak istiyorum...


Hepimiz, günün birinde toprağın altına gireceğiz ama sen her gün o toprağın altındasın. Aşağıya inerken, bir daha hiç çıkmama şansın olduğunu da biliyorsun. Her sabah, her akşam evinden bu duygularla ayrılıyorsun. Böyle yazdığıma bakma, sizlerin nasıl bir vardiya düzeni içinde çalıştığınızı bile bilmiyoruz. İndiğiniz zaman, yarım gün mü kalırsınız, 1 gün mü kalırsınız, 2 gün mü, hiçbir fikrimiz yok… Sen bir madencisin, hem de bu topraklarda bir madencisin, senin hayatının bir değeri yoktur, yeter ki para harcamayalım. Seninle ilgili hiçbir şey bilmeyiz biz, bir tek öldüğünde haberimiz olur…

Girdiğin o madenin sağlam olmadığını, bir gün oradan çıkamama riskinin olduğunu sende biliyorsun, bizde biliyoruz. Ben, Türkiye’de hiçbir madene inmedim, uzmanlık alanımda değil ama en iyisinin bile Avrupa güvenlik standartlarına uygun olmadığını tahmin edebiliyorum. Her gün, ölme ihtimalin olduğunu bile, bile işe gitmek nasıl bir duygudur?

Ayrıca bu konuyu son 12 seneye veya da bir partinin 20 gün önce verdiği önergeye de bağlamak istemiyorum. 20 gün önce, önerge kabul edilseydi, muhtemelen bugüne kadar hiçbir somut adım atılmamış olurdu. Önerge kabul edildi diye, gelip hemen madenin kapısına kilit mi vuracaklardı? Bunun olmayacağını hepimiz biliyoruz.
Bu ülkede ki madenlerin hiç biri emniyetli değil. Ben doğduğumdan beri bu iş böyle ve hiçbir hükümet bu konuyu bir gram ileri götüremedi. Yapılanlar, kazalardan sonra, insanlar öldükten, aileler darmadağın olduktan sonra, programları iptal edip, kaza bölgesine gitmekten ibaret olarak kaldı. Sağlamlaştırma demek para demek, senin can güvenliğin demek para demek. İnsan hayatının ucuz olduğu bir ülkede kimse bu paraları ödemez.

Bütün bunları bile, bile biz mi ne yaptık? Kocaman bir hiç.. Bu sabah senden özür dileyecek yüzümüz bile yok. Biz, ilgisiz, beceriksiz, korkak, politik, yalaka ve rüzgarın estiği yöne doğru anında adapte olan bir milletiz. Bukalemun bile bize şaşkınlıkla bakıyor, çünkü onun da kendine göre bir duruşu ve hayat prensibi var.
Gözü yaşlı çocuklara, eşlere, annelere, babalara ne diyeceğim ben şimdi? Neden onlara söyleyebilecek hiçbir şeyim yok? Neden bu ülkede 50 sene boyunca hiçbir şey değişmez? Neden ölür bu madenciler? Neden ölür tersane işçileri? Bu kadar mı çaresiziz? Bu kadar mı beceriksiziz? Avrupa’nın en büyük havaalanını yapmaya soyunan millet, neden işçilerini koruyamaz.

“Sen öldün ama en azından senin ölümünden çıkarılan derslerle, kara elmas için kara toprağın altına girenler bir daha ölmeyecek” bile diyemiyorum sana. Yine öleceklerini sende biliyorsun, bende biliyorum. Gelecek 1 ay boyunca televizyonlarda orada burada yapılacak bütün açık oturumlar ve tartışma programları için de senden şimdiden özür diliyorum. Seni politika malzemesi yapmaya çalışacak olan beceriksiz politikacılar kabilesi için de çok üzgünüm.
İnsan hayatının önemi olmayan bir ülkede yaşadığın için sen şu anda kavunların konduğu soğuk hava deposunda yatıyorsun. Yine kelek çıktı…

Mekanın cennet olsun, bizi affet sevgili kardeşim…

13 Mayıs 2014 Salı

Sabiha Gökçen Yolu...

Günaydın dostlar…

Hiç taksiye binip de o sihirli cümleyi söylediniz mi?
“Günaydın, ben havaalanına gitmek istiyorum”. Evet, siz o sihirli cümleyi söylediniz ve artık başınıza gelecek her türlü şey için, kendiniz kaşındınız. Bu cümleyi duyar duymaz, o makul, normal bir insan gibi görünen taksi şoförü gider, onun yerine taksiyi kullanmak için bir canavar gelir. Sen havaalanı dedin ya, bir anda adama da seni uçurmak gibi bir his gelir.


Taksiyi kullanan amca; havaalanı, uçak, muçak laflarını duyunca kafadan senin acelen olduğuna karar verir ve deliler gibi gitmeye başlar. Sen içinden "Acelem yok kardeşim, benim daha 3 saatim var" demeye başlarsın ve adam işi abartırsa, sonunda dışından da söylersin. “Sakin ol kardeşim benim acelem yok, daha çok vaktim var”. Yola çıkarsın, kendine göre de bir hesap yaparsın; hemen hemen 3 saat var, 45 dakika yol tutsa, giriş kartını aldın, güvenlikten geçtin filan, zaten yarım saat önce de yolcu almaya başlarlar vs. vs. vs. Bana da bir çay içecek, tarçınlı kek yiyecek vakit kalır.

Ammmmma gel gör ki sen kaşındın, sen “havaalanı” dedin. Taksiyi kullanan ve senin havaalanına gitmeden önce uçmaya başlaman gerektiğini düşünen amca, 11 dakikada götürür seni oraya, güvenlikte de bir Allah’ın kulu yoktur oradan da zırt diye geçersin, bakarsın daha uçağın kalkmasına iki saat kırk dokuz dakika var.  Bu, “havaalanı” deyince, deliren taksi şoförlerinin, çocukluğuna inmemiz şart.

Sabah sabah havaalanına giden taksi nereden mi çıktı ? Böyle bir tanesi, bir sabah, ben huzur içinde gişelere doğru giderken gelip …… girdi de oradan aklıma geldi. Arkada da bir bayan oturuyordu. Sabahın o saatinde nereye gidiyor olabilir ki o taksi?

İlk ihtimal, kadın Sabiha Gökçen Havaalanı'na gidiyor. Kadıncağız "havaalanı" dedi ve taksici amca delirdi. Allah bilir, uçağın kalkmasına daha 3 saat var.

İkinci ihtimal, kadın İçmeler Tren İstasyonu'ndan treni yakalayacak Bence bu az bir ihtimal, çünkü bu civarlarda, tren yok artık.
Üçüncü ihtimal de, kadın işe gidiyor, ama bu toprakların çocuğu, sabahın altısında son hız işe gitmez.

Dördüncü ihtimal, adam kadını kaçırıyor ama kadın hiç kaçırılıyor gibi oturmuyordu.
Beşinci ihtimal kadın geç kaldı, sabahın 5'inde bardan çıktı eve yetişmeye çalışıyor evdekiler gebertecek, ama o da az ihtimal. Pazartesi akşamı sabahın beşine kadar kim dışarıda kalır? (belki de kadın yay burcu).
Altıncı ihtimal, taksi driver ne kadar cool ve hızlı araba kullandığını göstererek kadını etkilemeye çalışıyor. Cool luğuna cool luk katsın diye de 39 derecelik bir açıyla oturuyor.

Yedinci ihtimal, Kutsi çalıyor ve taksi driver kendini Emerson Fittipaldi zannetmeye başladı.

Sebebi her ne olursa olsun, kimse taksiye binip “havaalanı” demesin.  Sen şöyle bir gidiver ben tarif edeceğim sana diye lafa girin, adam havaalanına gittiğinizi anlamasın. Anladığı anda iş işten geçmiş olur. "Yaaa, ne söylemedin havaalanına gittiğini?" derse de, “Ay ne bileyim sabah sabah düşünemedim” dersiniz.
Sağlıklı kalın, mutlu kalın …

12 Mayıs 2014 Pazartesi