31 Mayıs 2015 Pazar

Mira Beylice...

Günaydın dostlar.

Birkaç gündür öküz gibi şişmiş bir boğaz ve öksürük krizleri ile evde olduğum için seyretmediğim dizi kalmadı. Baştan sona seyretmesem de birçoğu ile ilgili epeyce bir fikrim oluştu.
Bu sabahın konusu son zamanların güzel ve çekici kızı Serenay Sarıkaya’nın canlandırdığı Mira Beylice karakteri. Oturup da size diziyi anlatmayacağım. Hepiniz zaten biliyorsunuzdur, ya da duymuşsunuzdur.


Bu ülkede 50 senedir izlediğimiz zengin kız, fakir oğlan teması bu dizide de var. Bir de Mira’nın erkek arkadaşını oynayan Yaman var. Dar gelirli bir mahallede yaşayan Yaman, nasıl oluyorsa bir gün Mira’ların zenginler sitesinde, yan komşuda yaşamaya başlıyor ve bunların arasında bir aşk başlıyor.

Yaman’ın öküzcük halleri, her zengin kızı gibi Mira’ya da cazip geliyor ve paralı erkek arkadaşını sepetleyerek Yaman’la aşk yaşamaya başlıyor. Ailenin bütün itirazlarına rağmen bu aşk filizleniyor ve 29 Mayıs 2015 tarihinde, tam da gününde, İstanbul’un fetih yıldönümünde sahilde sade bir düğün töreni ile evleniyorlar.

Evleniyorlar evlenmesine ama Mira hasta. Beyninde bir takım sorunlar var ve ölüm tehlikesi olan bir ameliyat olması gerekiyor. Hatta evliliği de o yüzden öne alıyorlar. “Ameliyatta ölürüm kalırım, ne olacağı belli olmaz, ameliyat olmadan evvel evlenmek istiyorum” diye tutturunca aile de bir şey diyemiyor ve bizim Mira ameliyattan evvel Yaman’ın karısı oluyor.

Yapılan reklamlara göre, dizi 12 Haziran akşamı sona eriyor. Her türlü sakat konu aklına gelen Emin diyor ki, “Bu ülke Çakır’ın ölmesinden beri güzel bir dizi depresyonu yaşayamadı. Dizi de ölen biri için ülkenin yarısının günlerce ağladığı günler çok gerilerde kaldı. İster misiniz bunlar şimdi ameliyatta Mira’yı öldürsünler?”

Türkiye yıllarca, sabırla bunların evlenmesini bekledi. Şimdi tam evlenmişken tutar da Mira’yı öldürürlerse bütün ülke, hatta Orta Doğu ve Balkanlar üzüntüden yataklara düşer. Benim annem bile bir hafta ağlar. Bir anda 7 Haziran’daki seçim sonuçlarını bırakır Mira’nın acıklı ölümünü konuşmaya başlarız. "Keşke Emine Ülker Tarhan oyları bölmeseydi" sohbetlerinin yerini, Mira’nın hastalığı konusu alır. Hatta insanlar, “Keşke çok beklemeden geçen sene ameliyatını olsaydı, hastalık ilerledi tabii” gibi yorumlar bile yaparlar.
Biz salya sümük ağlarken, Mira da Kanarya Adaları'nda tatil yapıyor olur. Bir yandan da internetten bağlanıp banka hesaplarını kontrol eder.
Zamanlama çok uygun görünüyor. Hem trafolara giren kediler konusunu kapatmak, hem de ülkeye uzun zamandır yaşamadığı bir dizi üzüntüsü yaşatmak için Mira gidebilir. Zaten mutsuzlukta tavan yapmış bir ülke için, bir de Mira’nın ölümü eksikti. Vallahi yerlerde sürünürüz.

Naçizane benim tahminim bu yönde. Başına bir iş gelmezse mutlu oluruz ama son zamanlarda dizilerin hiçbirinden şöyle bütün ülkeyi yerlerde süründürecek kadar çok acıklı bir bitiş duymadığımız için, sanki artık zamanı geldi gibi hissediyorum.

Mira ölürse üzülmeyin. O sadece bir dizi.
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

30 Mayıs 2015 Cumartesi

No Message...


I am looking for you everywhere…
 
On crowded empty strees, in the noise of silence, in the darkness of calm blue waters, in the lyrics of the songs we used to listen to together, on empty walls with full of your pictures, at the bottom of the wine bottles, at the rims of the large wine glasses, everytime light goes on on my phone screen, in the burning heat of the cold winter days, everytime the door bell rings, in every face I see, everywhere, all the time I am looking for you.

Don’t you know, how much I miss you?

Not even a single little message from you!

You’re wrong, my brother…
There is a message…

28 Mayıs 2015 Perşembe

Doğu...

Günaydın dostlar.

Survivor’dan kurtuluş yok. Salı akşamı kanallarla oynarken yine karşıma Survivor çıktı. Haftanın her akşamı 4-5 saat yayında olan bir program olabilir mi?
Tam ben kanalı çevirdiğimde yarışmacılar Doğukan Manço’ya kızıyorlardı. Bir oyun kaybedilmiş ve sebebi de Doğukan’ın top atmaktaki beceriksizliğiymiş. O yüzden de “Senin bu yarışmada ne işin var?” diyerek çocuğa söylemediklerini bırakmadılar. Düzgün yetiştirilmiş ve terbiyeli bir çocuk olan Doğukan, söylenenlerin hiçbirine cevap vermedi.


Kimse alınmasın ama Bahçelievler’de sokaklarda büyürken top atmayı beceremeyen çocuklara, “Kız gibi atma ulan” diye bağırırdık. Tamam, Doğukan çok iyi bir çocuk ama top atabilme becerisi de tam bir kız çocuğu gibi. Yarışmadaki kızlar onun yanında hepsi ayrı birer canavar.

2 sene evvel katıldığı yarışmada da durum Doğukan için daha farklı değildi. O zaman da topları atamıyordu, bu sene de atamıyor. Bu yarışmada bu tip durumlarla karşılaşacağını bile bile kendini bir gram geliştirmeden aynı beceriksizlikle gelmiş adaya. Kardeşim, insan bu duruma biraz çalışır da gelir.

İşin kolayını da bulmuş, daha parkuru görür görmez hemen “Bu yarışma da top atma işi var, ben başarılı olamam” deyip çıkıyor işin içinden. Doğukan kardeşim, orası herkese göre bir yer değil. Bu yarışma zor bir yarışma. Kendine bu kadar güvenmiyorsan ve hiçbir hırsın yoksa orada ne işin var. Her gün marangozculuk oynayacağına iki top atmaya çalış.
“Biraz çalıştım başarılı olamıyorum” diye bir yorum yaptı. Başarılı olamadıysan çalışmayı bırakman mı gerekiyor, yoksa daha çok çalışman mı gerekiyor? Hayatta hiçbir şey o kadar kolay değil. Elde edilen her şey uzun çalışmalar ve uzun uğraşlar sonunda elde ediliyor.
“Doğukan ister çalışsın, ister çalışmasın” diyebiliriz ama ne yazık ki hayat öyle dönmüyor. Kendini geliştirmek için uğraşmayan insanlar takımlarını da aşağıya çekiyor. Canavar gibi koşuyor, herkesten önce geliyor ama top atma yönünü bir gram geliştirmediği için sürekli olarak takımının oyunları kaybetmesine ve aç kalmasına neden oluyor.

Bu kadar yazdıktan sonra, bu sabahki amacımın Doğukan’ın beceriksizliğini irdelemek olmadığını söylersem, bana çok kızar mısınız? Doğukan ne yaparsa yapsın hiç fark etmez. 4-5 hafta sonra normal hayatına geri dönecek.

Onun adadaki yaşamını ve kendini geliştirmeyerek nasıl kendine ve takımına zarar verdiğini görerek hepimiz bu yaşananlardan bir ders çıkarmalıyız.
Hayatın içinde veya iş dünyasında kendi parametrelerini kendin belirleyemiyorsun.  “Ben çok iyi koşarım, top atmayı beceremesem de olur” demekle bu işler olmuyor. "Top atma" konusu her dakika senin karşına çıkıyor.

“Benim insan ilişkilerim çok iyi, çok da çalışkanım, o yüzden İngilizce öğrenmesem de olur” dediğin zaman her yarışmada İngilizce konusu karşına çıkıyor. Birini müdür yapacakları zaman seni değil, topu daha iyi atabileni yapıyorlar.
Çalışma arkadaşlarıma sık sık söylediğim bir söz vardı. “Kendinizi geliştirmek için hiçbir zaman geç kaldığınızı düşünmeyin”. Bugün başla ve bir milim yol al ama başla. Yarın bugünkü durumundan bir milim daha ileride ol.

Günümüzde artık hayatın her parametresi ayrı bir yarış. Her yarışın da kendine özgü kuralları ve gereklilikleri var. Bu parametrelerin hepsinde her fırsatta kendimizi geliştirmemiz gerekiyor. Evde patates gibi koltukta yatarak bir yere varamayız. Kıçınızı kaldırın, eksiklerinizi giderin.
Diplomanız mı yok, sunum mu hazırlayamıyorsunuz, İngilizceniz mi yetersiz eksikleriniz her ne yönde ise o yöne doğru gitmeniz şart. Başka bir yöne doğru giderseniz eksikler çuvalınızı da bir ömür boyu sırtınızda taşırsınız.

Şans bugün kapıyı çalar ama gittiği zaman bir daha ne zaman geleceği hiç belli olmaz.
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

26 Mayıs 2015 Salı

Yüz Verdik Kargaya

Günaydın Dostlar,

Yıllardır bu evde otururum ama bugüne kadar herhangi bir kuşun gelip de balkona konduğunu hiç görmemiştim. On gün kadar önce sakin bir akşamüstünde karganın biri bir anda gelip balkonun açık camlarından birinin çerçevesine kondu.
Bir müddet karga bana baktı, ben kargaya baktım. Sonra Allah’ın cezası sesiyle bağırmaya başladı. Ben onun bağırmalarını, “Bana dokunma, tepemi de attırma biraz kalıp gideceğim.” şeklinde anladım.



Karşılıklı birbirimizi anladığımızı düşünerek ben de bir şey yapmadım. “Hemen gideceğim.” dedi ama epeyce uzun oturdu. Oradan önüne gelen her kuşa ve bana bağırdı çağırdı ve sonunda gitti.
Ben de “Aferin ulan kargaya, sözünün eriymiş, biraz geç oldu ama sonun da gitti.” diye düşündüm kendi kendime.

Bir gün sonra bizim karga yine geldi ve aynı yere kondu. Bu sefer bana bakmadı bile. Söylendi söylendi gitti. Bu gelip gitmeler üç dört gün boyunca devam etti. Hatta son zamanlarda günde iki üç ziyarete kadar çıkmıştı. Orada durup önünden geçen herkesi haşlamak hoşuna gidiyordu.
Karganın konduğu yerin hemen yarım metre kadar yanında klimanın dış ünitesi duruyor. Bizim karga bir gün aniden onun üstüne zıplayıverdi. Bir anda ben de ne olduğumu şaşırdım ve “Oha!” diyebildim. Zıpladığı yerden ters ters bana bakıyordu, bakalım bir şey diyecek mi diye. Suratında öyle bir ifade var ki, “Bir şey de de göstereyim sana gününü.” gibi bakıyor. "Aman ne olacak, ha camın kenarı ha klimanın üstü ne fark eder ki?" dedim.
Aslında çok şey fark ediyor. Camın kenarındayken halen içeri tam olarak girmemiş sayılıyor ama klimanın üstü balkonun içi. İki noktanın birbirinden çok farklı statüleri var. Noktaların bir tanesi sınır kapısı ama diğeri için vize gerekiyor.

Cam ile klima arasında hoplama zıplama işi de birkaç gün sürdükten sonra, bizim karga bir gün aniden yere sıçradı ve balkon kapısından salona doğru başını uzatıp bakmaya başladı. “Ebenin …… artık” diye bağırdığımı hatırlıyorum ama çok da korkutursam içeri doğru kaçacak, ondan sonra uğraş dur.

Ben en iyisi biraz kapının önünden çekilmesini bekleyeyim dedim ama karga da şeytan gibi akıllı. Anladı benim derdimi, kıçını kıpırdatmıyor. Kıllanmasın diye kargaya bakmıyorum bile ama onun hiç umurunda değil.

Dakikalarca balkon kapısının önünde bana söylemediğini bırakmadı. Özet olarak, “Sen bu kapıdan nah içeri girersin.” diyor.

Allah’ın hikmeti (nasıl oldu ben de bilmiyorum ama) içeriden bir ses geldi. Sesi duyunca bizimki üç beş adım sağa doğru atmak zorunda kaldı. Gayet laubali adımlar. Öyle korkup kaçmak filan karganın sözlüğünde bile yok.
Kapıyı garantiye alınca da bu sefer ben kargaya bağırmaya başladım. Neler söylediğimi şimdi burada paylaşmayayım sonra tepki alıyorum ama artık gitsen iyi olur anlamına gelebilecek sözlerdi.

Karga gitti. İki gündür de ortada yok. Tamamen bozulup gitti mi yoksa bir daha gelecek mi merak ediyorum. İnsanoğlunun doğasında bir kere daha denemek vardır ama kargaların doğasında var mı bilmiyorum.
Konu ister kargalar olsun, ister insanlar. “Elini veren kolunu kaptırır.” sözü boşuna söylenmemiş. Balkonunuza kimin konmasına izin verdiğinize çok dikkat edin, Allah korusun iki gün sonra salona girmeye çalışırlar.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

24 Mayıs 2015 Pazar

Beni Rahatsız Etmeyin...

Günaydın dostlar.

Mevcut hükümetin en büyük icraatı nedir?
Firmaların telefon, e-mail veya sms yoluyla bizleri rahatsız etmelerinin yasaklanması bence bu hükümetin en büyük icraatıdır. Ben şahsen bankalardan, mağazalardan, paralı kanallardan ve diğer yerlerden gelen telefon aramalarından bıkmış usanmıştım ve son zamanlarda hepsini tersliyordum.

1 Mayıs 2015 tarihinden sonra bu tip aramalar yasaklandı ve arama yapmaya veya e-mail göndermeye devam eden firmalara büyük cezalar uygulanacağı çok açık olarak belirtildi.
 
Bu durumun tek bir istisnası vardı, tüketicilerden izin almak. Bu nedenle de 1 Mayıs 2015 tarihi yaklaştıkça firmalar defalarca arayarak veya yazarak izin alma teşebbüsünde bulundular. Bu işlerden bıkmış usanmış bir insan olarak ben kendi adıma hiçbirine izin vermedim.
Gerçekten de 1 Mayıs tarihinden sonra gelen arama sayısında bir düşüş yaşandı ama bitmedi. Halen yazan, çizen arayan firmalar, bankalar var. “Ben size izin vermedim ki neden arıyorsunuz?” dediğimde, “Siz baştan sözleşme imzalarken bu durumu kabul ettiniz” diye cevap verdiler.

Hepinizin de bildiği gibi birçok yerde önümüze okumamız mümkün olmayan sözleşmeler konuyor ve biz de işlemimizin yürümesi açısından mecburen imzalıyoruz. Bankalarda, Özel Okullarda, Digütürk, D-Smart gibi kanallarda, Mağaza Kartlarında ve daha bir sürü işletme de bu sözleşmeleri imzalıyoruz ve içlerindeki bütün maddeleri kabul etmiş oluyoruz.

Bazı uyanık işletmeler baştan zaten sözleşmelerinin içine bu maddeyi koymuşlar. Bugüne kadar bunu düşünememiş olanlarda ilk fırsatta bu durumu sözleşmelerine ekleyeceklerdir. Sen de gidip ev kredisi almak için imza attığında bu durumu otomatik olarak kabullenmiş olacaksın.
Geçen gün Migros’tan gelen bir e-mail üzerine, “Bana artık e-mail yollamayın” kutucuğunu tıklayarak cevap verdiğimde, “Migros kartınızı mı kapatmak istiyorsunuz?” diye yanıt geldi. Kartımı kapatmak istemiyorum, sadece bu gereksiz e-mailleri almak istemiyorum ama adamlar öyle bir ayarlamışlar ki hemen “Hesabını mı kapatacaksın?” diye soruyor…
Bizim ülkede kanunlar çıkar ama bir türlü amacına ulaşamaz. “İnsanları istemedikleri takdirde arayıp rahatsız etme” dersin, bu maddeyi sözleşmeye koyarlar; “Kapalı alanda sigara içmek yasak” dersin hemen çatıyı açılır kapanır bir sistem haline getirirler. Anlayacağınız bu topraklarda çareler tükenmez.

Bu tip numaraları akıllı telefonlarınızda bloklama şansınız da var ama bunu yapınca da kırk yılda bir gerekli bir şey için ararlarsa, bu seferde size ulaşamazlar.

Sistem ne yaparsa yapsın, yaratıcı topraklarda insanlar muhakkak bir çaresini bulur.
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

22 Mayıs 2015 Cuma

Yetki Bende Olsa...

Günaydın dostlar.

Yetki bende olsa ilk kovacağım isim Aziz Yıldırım olurdu. Ortalığı kutuplaştıran, her şeyi ben bilirim düşüncesindeki kibirli insanlardan bıktık usandık artık. Memleket “Fenerbahçe’yi sevenler” ve “Fenerbahçe’den nefret edenler” olmak üzere ikiye bölündü. Orta sınıf diye bir şey kalmadı. Aziz amca, zaten 10-12 yıl kadar önce sen “Ben artık gideceğim, sağlık sorunlarım var” dememiş miydin? Ne oldu? Fenerbahçe ile uğraşırken sağlık sorunların düzeldi mi? Fenerbahçe aşkı da bir yere kadar. Ben artık Fenerbahçe aşkın yüzünden yeteri kadar beton döktüğüne ve gidip evde dinlenme zamanının geldiğine inanıyorum. Al kocaman bir televizyon ve maçları evinde huzur içinde seyret. Yaptığın bütün hizmetlerin için sana çok teşekkür ediyoruz.
 
İkinci sırada kim var? Tabi ki İsmail Kartal. İyi niyetli ve çalışkan olmak büyük bir takım için yeterli olmuyor. Yarın dünyanın sonu gelecekmiş gibi korku içinde bakan bir teknik adamın ekibinden saygı görüp başarıya ulaşması imkânsız bir durumdur. Her ne kadar aralarında tek bir basamak varmış gibi görünse de ikinci adam olmakla birinci adam olmak arasında dünyalar kadar fark vardır.
Sırada Fenerbahçe nefretine en büyük katkıda bulunanlardan bir isim daha var. Emre Belezoğlu. Şirket benim olsa savunmasını dahi almadan yollarım. Neyse tazminatı öderiz. Ayaklarından çok ağzı çalışan insanlar ortalığı germekten başka bir işe yaramıyorlar. Sürekli sakat olan ama maşallah ona buna bağırma enerjisinden hiçbir devirde bir şey kaybetmeyen bu arkadaş sürekli olarak saha dışında böyle bir insan olmadığını söylüyor. Katılıyorum sana güzel kardeşim, bence de saha dışında kal.

Doğru tahmin ettiniz. Sıra da, Fenerbahçe nefretinin yayılması konusunda çok başarılı çalışmalar yapan Volkan Demirel var. Her sezon 3-5 hafta kadarlık bir süre boyunca neden sahada olduğunu unutan bu arkadaşımızın da artık başka bir yol çizme zamanıdır. Bu arkadaşı beklemekten Mert yaşlandı ve köreldi. Volkan emekli olana kadar, Mert çişini tutamayacak hale gelecek. Sevgili Volkan için artık ayrılma zamanıdır. Gidip evinde çimde kayma çalışmalarımı yapar, sitedeki çocuklara kalecilik mi öğretir artık ona kendi karar versin.

Her zaman ne kadar düzgün bir profesyonel olduğundan söz ettiğimiz Dick Kuyt bile. Sene sonunda sözleşmesinin yenilenmeyeceğini öğrenince kıçını kaldırmaz oldu. Herkesten beklerdik ama Kuyt’a bu durumu hiç yakıştıramadık. 3 senedir Türkiye’de ama daha çalım atarak 3 adam geçemedi. Hız desen zaten hiç yok ama tam çalışkan bir görev adamı. Yeni takımında başarılar dileriz.
20 dakika oynasın diye takımda tutulan bir diğer isimde Pierre Webo. 90 dakika oynadığı hiçbir maçta başarılı olamayan Webo yaşını doldurdu da, prim ödemeleri eksik diye düşünüyorum. Artık kendi yaşındaki insanlarla oynarsa takım da, kendi de rahatlar diye ümit ediyorum.

Bu isme belki şaşıracaksınız ama Caner Erkin’den de bıktım usandım kardeşim. Kabiliyeti bir çocuk ama laf dalaşına girmediği bir tek bizim sokağın esnafı kaldı. Aralıksız konuşan ve her maçta takımı eksik bırakma riski olan bir insan. Sürekli itiraz halinde olan bir insan olabilir mi? Her zaman mı sen haklısın kardeşim. Gördüğü bütün kartları fazla konuşması yüzünden gördü. Bir Allah’ın kulu da çıkıp ta bu arkadaşa “Caner yeter artık, her önüne gelene laf yetiştirip durma” diyemiyor mu? Görünen o ki, yıllardır bu işi yaptığına göre kimse bir şey diyemiyor.

Selçuk Şahin hakkında da bir iki kelime etmeden olmaz. İyi niyetli ve çalışkan bir arkadaş ama artık bu yolunda bir sonu olmalı. Kimsenin kıçını kaldırmadığı antrenmanlarda bu arkadaş çalışkanlığı ile her dönem dikkat çekiyor ama daha fazla bir kapasitesi yok. Antrenmanlarda çok iyiyse, orada oynamaya devam etsin.

Son sözüm de Mehmet Topuz için. İki takımı birbirine düşmesine neden olan Fenerbahçe transfer tarihinin en büyük fiyaskolarından bir tanesidir. Yıllardır yiyip içip oturmaktan sağlığı da bozuldu. Kilosu 130 olmadan, Allah korusun başına bir iş gelmeden artık kendine sağlıklı bir yol çizmeli. Kulübede oturmaktan sıraları eskitti. Yeni yaşamında ona da başarılar diliyorum.
Diyeceksiniz ki, “Milos Krasic’i neden yazmadın?”. O zaten yok ki. Nesini yazayım?

Yukarıda sözü geçen tüm amcaların hepsinin 30 yaşının üzerinde olduğunu da ayrıca belirtmek isterim. Futbol takımı mı, düşkünler yurdu mu belli değil.
Tam bu işlerin hepsini tamamlamış yeni takımı kurmak üzereydim ki saat çaldı. Bu işlerin sabah sabah Emin’in yazdığı kadar kolay olmadığını da çok iyi bilenlerdenim ama yine de elimde yetki olsa gönlümden geçen budur.

Bu hayırlı Cuma gününde her şey istediğinizden de daha güzel olsun.
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

20 Mayıs 2015 Çarşamba

Ne Kadar Salakmışım

Günaydın Dostlar,

Bir şeyi ölümcül önemli görüp de üç ey ay sonra kendinize “Ne kadar salakmışım?” dediğiniz hiç oldu mu? Düşünüyorum da herkes muhakkak bu tip durumlar yaşamıştır.
Benim aklıma ilk gelen örnek Amerika’ya ilk gittiğimiz yıllarda ettiğimiz kavgalardır. Kendimizi sık sık kültür farklılığından ve lisan eksikliğinden kaynaklanan münakaşaların ve kavgaların içinde bulurduk. Kavga çıkmayan bar, restoran, disko kalmamıştı. Şimdi düşünüyorum da ne kadar salakmışız?


Yaşlandıkça insanların hoşgörüleri artıyor, kavga etme arzuları azalıyor. Bu ikisi arasında ters bir orantı var. Delikanlılık yıllarında kendimizi içinde bulduğumuz durumlara bir bakıyorum da "Ne kadar salakmışız?" demeden edemiyorum.

Lise yıllarında sürekli sigara içerdik ve niye içtiğimizi de bilmezdik. Yok yok Saruhan’ın kabahati değil, her şeyi de Saruhan’a yükleyemeyiz. Tamamen kendi öz irademizle içerdik. Muhtemelen herkes içiyor diye içiyorduk diye düşünüyorum. Kim bilir belki de sigara içmek havalı bir şeydi o günlerde. Sağdan soldan Amerikan sigarası bulacağız diye kıçımızı yırtardık. Ne kadar salakmışız…

Çocukluk yıllarımda trenlere bayılırdım ama onlara halen bayılıyorum. O yüzen istasyonlarda trenleri seyrettiğim için “ne kadar salakmışım” diyemeyeceğim…

Tabi ki en özel durumlardan biri de Fenerbahçe’dir. Okul yıllarında Fenerbahçe maçına gitmek için yaptıklarımı ve girdiğim riskleri düşünüyorum da, ne kadar fazla şansımı zorlamışım. Sanki Fenerbahçe babamın takımı gibi davranırdım. Milletin umurunda değilken benim için en önemli parametrelerden biri Fenerbahçe’ydi. Ne kadar salakmışım…

Tabi ki yine Fenerbahçe’yi takip ediyorum ama artık hayatımın en önemli parametrelerinden biri değil. Hem de hiç değil. Kazanırsa mutlu oluyorum hepsi o kadar. Neden mi? Çünkü artık bu konuda eskisi kadar salak değilim de ondan.
Okul demişken sınavlar aklıma geldi. Sınavda en basit soruyu yapamayıp, sınav bittikten sonra nasıl yapıldığını öğrenince, “ne kadar salağım ya” diye dövünüp dururuz.

Bakkala gidip alışveriş yapıp, asıl almaya gittiğimiz şeyi almadan geri dönmekte ayrı bir salaklıktır. “Kek yapmak için her şeyi almışım ama un almayı unutmuşum ne kadar salağım".

Birçok konuda bu hisleri yaşarız ama asıl “ne salakmışım” durumunun yaşandığı yerler gönül işleridir. Verirsin kalbini birine, sonra da o olmadan asla yaşayamam zannedersin. O kişi artık senin için ekmek, su, hava gibidir. Onsuz nefes bile alamaz, başka da bir şey düşünemezsin. Zamanla ayrılıklar olur ve her şey unutulur, sonra da kendi kendine “ne kadar salakmışım” dersin. Bu insanın nesini beğenmiştim diye, kendin de şaşar kalırsın.

O, çok sevdiğini zannettiğin insanlar, yaptıklarıyla zaman için de kendini salak gibi hissetmene neden olurlar. Zaten aşk ile salaklık arasında da muhakkak bir korelasyon vardır diye düşünüyorum. Hangisi hangisinden besleniyor bilmiyorum ama insanın normal yaşam parametrelerini etkiledikleri kesin. Babam eskiden, “Allah insanı aşık etmeden önce aklını başından alırmış” derdi. Bu sözde ne kadar doğruluk payı var bilmiyorum ama çok da yanlış bir laf olmadığı kesin.
Salak gibi hissetmek hayatın bir parçası ve tecrübenin bir parametresidir. Önemli olan konu, aynı şeyler yüzünden 6 ayda bir kendini salak gibi hissetmemektir. İnsanların 18 yaşından önce yılda 7 kere, 18 yaşından sonrada yılda 3 kere kendini salak gibi hissetme hakkı vardır. 50 yaşından sonra bu hak yılda 1’e düşüyor. Bu yaşa geldiğinizde her türlü salak gibi hissetme durumunu en az bir kere yaşamış olmanız gerekiyor.

Başkalarının salak gibi durumlarını görerek kendimizi bu durumlardan koruyamaz mıyız? Kesinlikle hayır. Herkesin salaklığı kendine özgü bir durumdur. Babadan oğula geçmiyor.
Hepimiz yıllık salaklık limitlerimizi aşmamaya çalışalım…

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…