Yaşam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yaşam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Şubat 2016 Pazartesi

Simitçi Hiçbir Zaman Bilmeyecek...

Günaydın dostlar…

Bu sabah bilgisayarın başına otururken aklımda bambaşka bir konu vardı fakat geçen hafta yazmış olduğum yazının son cümlesiyle ilgili olarak sizlerden gelen mesajlar ve yorumlar beni bambaşka bir konuya yöneltti.
Geçen haftaki yazımı, “Tabii en yakınlar hiçbir zaman unutmayacak ama her gün hayatımızın bir parçası olan konuların ve insanların birçoğu, artık burada olmadığımızı hiç bilmeyecekler.”, şeklinde bir cümleyle bitirmişim. Hiçbir zaman geri dönüp eski yazılarımı okumuyorum ama yapılan yorumlar karşısında geri dönüp bir kere daha okumak zorunda kaldım.


Herkes bu cümleyi kendine göre yorumlamış. Sabahın erken saatlerinde benim düşündüğüm şekilde yorumlayanlar da var, benim düşüncelerimden çok uzaklarda olanlar da var. Zaten bu işin büyüsü de burada gizli. Yazılan cümlelerin herkesi kendi yönüne doğru götürmesinden daha güzel bir şey olamaz.

Sabahın durgun saatlerindeki cümle, bizi tanımayıp da tanıyanlardan söz ediyordu. Bu konuda da en büyük örnek futbol takımlarıdır. Biz hayattayken kendimizi futbol takımının önemli bir parçası zannediyoruz ama aslında takımların bizim yaşadığımızdan haberi bile yok. Yaşadığımızı bilmeyen takımlar, artık yaşamadığımızı da hiç bilmeyecekler.

Her sabah Gürsoylu Sokak’ın köşesinde kaçamak bakışlarla bakıştığın o kadın da gittiğini hiç bilmeyecek. Son dört yıldır o köşede olmanız hiçbir şey değiştirmez. Aslında birbiriniz için yoksunuz. Muhtemelen, “Her sabah buralarda olan adama ne oldu acaba?” bile demeyecek.

Hayatımız var olan ilişkilerden daha çok hiç olmayan ilişkiler üzerine kurulmuştur. Her akşam eve gelirken uğrayıp da sigara aldığın büfe sahibi, senin hayatında en çok gördüğün insanlardan biri olabilir ama ne o seni bilir, ne de sen onu. 13 yıldır sigara alıyorsundur ama kimse kimsenin ismini bile bilmez. Bir akşam gelmemeye başladığın zaman, beki seni düşünecek, belki de hiç düşünmeyecek. Sokağın öbür ucundaki caminin avlusundaki kalabalığın, son 13 yıldır her akşam sigara alan adam için olduğunu bile bilmeyecek.

Her sabah sana sıcacık çıtır çıtır ekmekler satan fırıncı için de durum çok farklı değil. “Nerede bu her sabah ekmek alan insan?” bile demeyecek. Her hangi bir sabah gibi işine devam edecek. Sen onun için ismini hiç bilmediği ve sadece birer sayı olarak gördüğü yüzlerce müşteriden bir tanesisin. Ne seni hatırlayacak, ne de minik sohbetlerinizi.
Sık sık cafe latte aldığın kahvede çalışanlar seni hatırlayacak mı zannediyorsun? Onlar da hiç bilmeyecek. Son yıllarda midenin içine edene kadar içtiğin bütün kahveler birer rakam olarak kalacak. Sen kahve aldığın müddetçe varsın. Almadığın gün, bir daha hiç hatırlanmayacak olan bir geçmişsin.
Ya Cadde'nin köşesindeki simitçi amcaya ne demeli? Sanki sana çok değer veriyormuş gibi çift naylon torbaya koyduğu simitler, bir şey değiştirecek mi sanıyorsun? Hayır. “Bir adam vardı, ara sıra gelip simit alırdı,” diye düşünecek mi kendi kendine. Düşünmeyecek. Simitçi amca da, tanımadık tanıdıklar kategorisinde yer alıyor.

Yıllarca, her gün gördüğümüz veya bir temasımız olan insanlar aslında hayatımızın çok büyük bir parçası ama bizim onların hayatındaki varlığımız pamuk ipliği ile bağlı. Seni gördüğü müddetçe varsın. Görmediği gün, zaten hiç olmamıştın ki…

Unutmayın ki, bizim yaşamımız unutulmaya çok yatkın bir masaldır. Sadece masalı ezbere bilenlerin aklında kalır. Olmadığın zaman, tanıyıp da tanımayanların yarınının dünü olursun…
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

1 Şubat 2016 Pazartesi

Amerikalı Gibi Baseball Oynamak

Günaydın Dostlar,

Zaman zaman çeşitli konuların Avrupa’ya veya Amerika’ya mukayese edilmesini şaşkınlıkla karşılıyorum.  Hayatımızın hiçbir parametresi benzemiyor  ve eşit değil. Konulardan bir tanesini cımbızla çekip “Biz de Amerikalılar gibi baseball oynayabiliriz.” demek, bana hiç doğru gelmiyor.
Amerika’da çok uzun yıllar yaşamış ve onların yaşam şekillerini ve değerlerini oldukça iyi bilen bir insan olarak, nasıl onlar gibi baseball oynayabileceğimizi bir türlü anlayamıyorum. Baseball Amerikalıların hayatının önemli bir parçası. Doğdukları günden itibaren (ama az ama çok) baseball oynuyorlar.



Hayatımızın hiçbir parametresi aynı değilken Amerikalı gibi baseball oynayabilmemiz pek mümkün gözükmüyor.

İlk gözüme çarpan konu, bağımsız yargı konusu oluyor. Oradaki tam bağımsız yargıyı, bizdeki hiçbir dönemde bağımsız olamamış yargıya mukayese ettiğimde bana pek de eşitmiş gibi gözükmüyor. Bu ülkede yargı her zaman çeşitli odaklardan etkilenmiştir. Tam bağımsız yargı gibi bir kültürümüz hiçbir zaman olmadı.

Tam bağımsız yargı yok da tam bağımsız basın var mı? O da yok. Amerika’daki basın özgürlüğü dünyanın hiçbir yerinde yok. Basın çok güçlü olduğundan dolayı, Nixon’un, Clinton’un başına gelenleri unutmayalım. Tabii her yolun bir de dönüş şeridi var. İspat edemeyeceği bir yazıyı yazanın da canına okuyorlar. Bir şeyler yazıyorsanız kanıtlarınızın güçlü olmasında yarar var. Basın konusu demokratik hayatın çok önemli bir parametresidir ve bu iki ülke arasında basın özgürlüğü konusunda dağlar kadar fark var.
Peki ya üniversiteler? Onlar da tam bağımsız. Adeta devlet içinde devlet gibiler. Kendilerini çok farklı ve bağımsız birer ilim ve araştırma kuruluşu olarak görüyorlar. Bir üniversite bir karar aldığı zaman epeyce bir ses getiriyor. Hiçbir devlet büyüğü çıkıp da, üniversitelere, “sen şunu şöyle yapacaksın,” diyemiyor.
Amerika’da sendikalar da çok güçlü ve üyelerinin haklarını sonuna kadar savunuyorlar. Hükümettekilerle yakınlaşma gibi bir çabaları da hiç yok. Çok radikal bir şeyler yapmadığı müddetçe; bir işçiyi işten çıkartmak, hemen hemen imkânsız gibi bir şey. Bir şekilde çıkartsanız bile, sendikaların gücü sayesinde 3-4 hafta sonra geri gelebiliyorlar.

Particilik konusu da çok farklı işliyor. Bütün partinin aynı yönde oy kullanması gibi bir konu hiç yok. Hangi partiye mensup olursa olsun, adamlar kendi temsil ettikleri bölgelerin menfaatlerine göre oy veriyorlar. Kimse “acaba nasıl oy versem,” diye genel başkanlarının ağızının içine bakmıyor. Çarşaf liste, yorgan liste gibi kavramların baş harfini bile anlamazlar.

Bence, belki de bütün bunlardan daha önemli olan parametre, Amerikalıların uzlaşmacı kültürüdür. Amerikalılar, bir orta yol bulmayı severler. Ötekileştirmek veya insanları kutuplaştırıcı tavırlar içinde olmak, Amerikalıların bulaşmayı hiç sevmediği tabu konulardır. Bu konuların takibinde olan sivil toplum örgütlerinden de ödleri patlar.
Amerika, başkanıyla, partileriyle, meclisiyle, senatosuyla, bağımsız yargısıyla, tam bağımsız basınıyla, güçlü sivil toplum örgütleriyle, güçlü üniversiteleriyle, nefreti körüklemeyen ve insana değer veren yapısıyla, güçlü sendikalarıyla bambaşka bir ortamdır. Bırakın Türkiye’yi, Avrupa’ya bile benzemez. Herkesin herkesi kontrol ettiği çok güçlü bir sistem kurulmuştur.

Elbette ki, bu sistem de mükemmel bir sistem değildir ve bazı tıkanma noktaları vardır ama o coğrafyada iyi işleyen ve insanlar tarafından benimsenmiş, özgürlükçü bir yapıdır. 500 çeşit ırktan ve dinden insanı, tek bir bayrak altında toplayıp, huzurlu ve adil bir şekilde yaşamalarını sağlayan bir sistemdir. Geçmişi ne olursa olsun, herkesin kendini Amerikalı hissettiği çok özel bir dengedir.

Amerika’da yaşarken bir gün boş bulduğumuz bir baseball sahasına yayılıp “biz de baseball oynayalım,” demiştik. Kendi çapımızda attık, vurduk, yakaladık. Tam çok da güzel oynadığımıza inanıyorduk ki, bizi seyretmekte olan Amerikalı çocuklardan bir tanesi gelip, “Bu oyunun adı ne?” diye sorunca, yıkıldık.

Anadolu çocukları, ellerine baseball sopalarını alıp, baseballcu olduklarını zannederlerse, işte böyle küçük çocukların espri konusu olurlar. Ne demişler? Alışmadık götte don durmaz, durup dururken baseball oynanmaz. Bir baseball geçmişin veya kültürün mü var da, baseball oynayacağım diye çıkıyorsun ortaya?
Şimdi sizlere soruyorum? Yaşam şeklimiz, kültürümüz, tarihimiz, kurumlarımız, çalışma şeklimiz, hayata bakış açımız, tavırlarımız, yaklaşımlarımız, yaşam seviyemiz gibi parametrelerin hiçbiri Amerika’ya uymazken; bizim Amerikalılar gibi baseball oynamamız mümkün müdür?

Unutmayalım ki, Amerikalılar, “Biz, baseball, hot dogs, apple pie ve Chevrolet’e aşığız,” diyorlar; biz de at, avrat, silah diyoruz…
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

20 Mayıs 2015 Çarşamba

Ne Kadar Salakmışım

Günaydın Dostlar,

Bir şeyi ölümcül önemli görüp de üç ey ay sonra kendinize “Ne kadar salakmışım?” dediğiniz hiç oldu mu? Düşünüyorum da herkes muhakkak bu tip durumlar yaşamıştır.
Benim aklıma ilk gelen örnek Amerika’ya ilk gittiğimiz yıllarda ettiğimiz kavgalardır. Kendimizi sık sık kültür farklılığından ve lisan eksikliğinden kaynaklanan münakaşaların ve kavgaların içinde bulurduk. Kavga çıkmayan bar, restoran, disko kalmamıştı. Şimdi düşünüyorum da ne kadar salakmışız?


Yaşlandıkça insanların hoşgörüleri artıyor, kavga etme arzuları azalıyor. Bu ikisi arasında ters bir orantı var. Delikanlılık yıllarında kendimizi içinde bulduğumuz durumlara bir bakıyorum da "Ne kadar salakmışız?" demeden edemiyorum.

Lise yıllarında sürekli sigara içerdik ve niye içtiğimizi de bilmezdik. Yok yok Saruhan’ın kabahati değil, her şeyi de Saruhan’a yükleyemeyiz. Tamamen kendi öz irademizle içerdik. Muhtemelen herkes içiyor diye içiyorduk diye düşünüyorum. Kim bilir belki de sigara içmek havalı bir şeydi o günlerde. Sağdan soldan Amerikan sigarası bulacağız diye kıçımızı yırtardık. Ne kadar salakmışız…

Çocukluk yıllarımda trenlere bayılırdım ama onlara halen bayılıyorum. O yüzen istasyonlarda trenleri seyrettiğim için “ne kadar salakmışım” diyemeyeceğim…

Tabi ki en özel durumlardan biri de Fenerbahçe’dir. Okul yıllarında Fenerbahçe maçına gitmek için yaptıklarımı ve girdiğim riskleri düşünüyorum da, ne kadar fazla şansımı zorlamışım. Sanki Fenerbahçe babamın takımı gibi davranırdım. Milletin umurunda değilken benim için en önemli parametrelerden biri Fenerbahçe’ydi. Ne kadar salakmışım…

Tabi ki yine Fenerbahçe’yi takip ediyorum ama artık hayatımın en önemli parametrelerinden biri değil. Hem de hiç değil. Kazanırsa mutlu oluyorum hepsi o kadar. Neden mi? Çünkü artık bu konuda eskisi kadar salak değilim de ondan.
Okul demişken sınavlar aklıma geldi. Sınavda en basit soruyu yapamayıp, sınav bittikten sonra nasıl yapıldığını öğrenince, “ne kadar salağım ya” diye dövünüp dururuz.

Bakkala gidip alışveriş yapıp, asıl almaya gittiğimiz şeyi almadan geri dönmekte ayrı bir salaklıktır. “Kek yapmak için her şeyi almışım ama un almayı unutmuşum ne kadar salağım".

Birçok konuda bu hisleri yaşarız ama asıl “ne salakmışım” durumunun yaşandığı yerler gönül işleridir. Verirsin kalbini birine, sonra da o olmadan asla yaşayamam zannedersin. O kişi artık senin için ekmek, su, hava gibidir. Onsuz nefes bile alamaz, başka da bir şey düşünemezsin. Zamanla ayrılıklar olur ve her şey unutulur, sonra da kendi kendine “ne kadar salakmışım” dersin. Bu insanın nesini beğenmiştim diye, kendin de şaşar kalırsın.

O, çok sevdiğini zannettiğin insanlar, yaptıklarıyla zaman için de kendini salak gibi hissetmene neden olurlar. Zaten aşk ile salaklık arasında da muhakkak bir korelasyon vardır diye düşünüyorum. Hangisi hangisinden besleniyor bilmiyorum ama insanın normal yaşam parametrelerini etkiledikleri kesin. Babam eskiden, “Allah insanı aşık etmeden önce aklını başından alırmış” derdi. Bu sözde ne kadar doğruluk payı var bilmiyorum ama çok da yanlış bir laf olmadığı kesin.
Salak gibi hissetmek hayatın bir parçası ve tecrübenin bir parametresidir. Önemli olan konu, aynı şeyler yüzünden 6 ayda bir kendini salak gibi hissetmemektir. İnsanların 18 yaşından önce yılda 7 kere, 18 yaşından sonrada yılda 3 kere kendini salak gibi hissetme hakkı vardır. 50 yaşından sonra bu hak yılda 1’e düşüyor. Bu yaşa geldiğinizde her türlü salak gibi hissetme durumunu en az bir kere yaşamış olmanız gerekiyor.

Başkalarının salak gibi durumlarını görerek kendimizi bu durumlardan koruyamaz mıyız? Kesinlikle hayır. Herkesin salaklığı kendine özgü bir durumdur. Babadan oğula geçmiyor.
Hepimiz yıllık salaklık limitlerimizi aşmamaya çalışalım…

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

24 Eylül 2014 Çarşamba

Garip Bir Kronoloji...

Günaydın dostlar...

Gerçekten de garip bir kronoloji.

Demin dikkatimi çekti ben Facebook’a gireli tam 7 yıl olmuş. Facebook ile ilk tanışmam, sevgili kardeşim Tayfun’un ısrarları sonunda 2007 yılının Ekim ayında olmuştu. O günden bugüne kadar da birçok şey yaşanmış.
Bu da demek oluyor ki, ben 7 yıldır insanların yarısı yenmiş yemeklerinin resimlerini görüyorum. Gerçekten de zaman çok çabuk geçmiş. Doğu Karadeniz yollarında, Gece Yolcuları’nın müziği eşliğinde keyifli bir seyahat yaparken, dönüşte Facebook’a gireceğime dair Tayfun’a söz vermiştim. Giresun’da denize karşı rakı içtiğimiz akşamlar tam 7 yıl geride kalmış.


Aslında Facebook’a girip ne yapacağımı da çok da anlamamıştım ama yine de herkes girdiğine göre bir bildikleri vardır herhalde diye düşündüm. Facebook’a asıl çağ atlatan, akıllı telefonlardan check in yapabilme ve resim çekip anında ekleyebilme olayıdır.

İstanbul’a geldiğime Facebook’a girecektim ve de ilk arkadaşım Tayfun olacaktı, öyle anlaşmıştık ama evdeki hesap çarşıya uymadı. Benim girmemle beraber başka bir arkadaşımızdan arkadaşlık talebi geldi ve ben de ne olduğumu anlayamadan kabul ettim. Daha saniyesinde bir arkadaşım oldu ve maalesef Tayfun ikinci arkadaşım oldu. Tayfun da şaşırdı. "Bu da kim?" demeye başladı. Vallahi ben de bilmiyorum nasıl oldu ama bir anda arkadaş oluverdik.

Facebook’un sevmediğim tarafları da var ama genelde artıları eksilerinden daha fazla. Facebook olmasaydı birçok arkadaşımla buluşamaz, birçok kişiyle hiç tanışamazdım. Liseden hemen sonra yurt dışına gidip, 18 sene sonra döndüğüm için birçok arkadaşımla, dostumla irtibatım kopmuştu ama Facebook sayesinde birçoğu ile tekrardan buluşma imkânımız oldu.

Anlayacağınız Facebook’un katkıları inkâr edilemez. Şimdi olsa o kadar büyük sorun olmazdı ama bizim zamanımızda gittin mi buralardan kopuyordun. Telefon bile 1,5 günde bağlanıyordu. Fenerbahçe’nin maçlarının sonuçlarını, gelen gazetelerden 12-15 gün sonra öğreniyorduk.

Garip bir sıralama dedim ama bir nevi bir hatıra defteri gibi bir şey. Sizin her akşam deftere bir şeyler yazmanıza gerek yok; o sizin adınıza iyiyi de, kötüyü de bünyesinde saklıyor. O hiç unutamadığınız gece de orada saklı, hiç hatırlamak istemediğiniz gün de. Acılar, tatlılar her şey sıraya dizilmiş.
Hiç sevmediğiniz insan da orada, bir türlü unutamadığınız insan da Facebook’ta. Ya o ortaokuldaki sevgiliniz? Bu platform olmasa onu bir daha nasıl görecektiniz. Ne kadar tipsiz bir insanla evlendiğini nereden bilecektiniz?

Her zaman “Hayatta yarın ne olacağı belli olmaz.” derim ama Facebook’ta bir saniye sonra ne olacağı belli olmaz. En ummadığınız, keyfinizin çok da yerinde olmadığı bir akşamda, hayatınızın bütün akışını değiştirecek olan o mesaj geliverir. Bir anda ruh haliniz de değişir hayatınız da.
İnsanlar genel de güzel şeyleri, yemeleri, içmeleri paylaşıyorlar ama hayat her zaman güllük gülistanlık da değil. Geçen kış, bir sınıf arkadaşımızın artık bizle olmadığını da Facebook’tan öğrenmiştim… Her zaman da güldürmüyor bu ortam.

Benim arkadaş listem 900 kişi kadar ve bu listeden 15-16 tane arkadaş artık bizle değil. Hiçbirini listemden çıkarmaya kıyamıyorum. Zaman zaman resimleri karşıma çıktığında; onlarla yaşadıklarımı, güzel günleri hatırlıyorum.
Başta sabah sohbetlerinde çok şey paylaştığımız sevgili Feridun ağabey olmak üzere, Tatilya’daki sevgili çalışma arkadaşım Serhad’a kadar hepsinin mekânları cennet olsun. Hiç birinizi unutmadım ve unutmam da mümkün değil.

İstanbul zor bir şehir, ulaşım kolay değil, dolayısıyla görüşmek de hiç kolay değil. Facebook sayesinde en azından eş, dost, akrabanın ne yaptığından haberimiz oluyor. Bir açığı kapatıyor.
Facebook’ta hep gülen yüzler görmek arzusuyla hepinize güzel bir gün diliyorum…

Sağlıklı kalın, mutlu kalın...

1 Mayıs 2014 Perşembe

Amerika'da Hayat Biraz Daha Farklı...

Günaydın dostlar...

Son günlerde yaşanan Almanya ve Amerika tartışmaları ister, istemez beni de Amerika’da ki hayatın inceliklerini düşünmeye zorladı. Bugün herkes yazmış, Alman cumhurbaşkanının eşini aldatması, Alman vatandaşlarının hiç umurunda olmamış, bizde olsa kıyametler koparmış.

İlk olarak, bizde kıyametler kopar mıydı, ondan çok emin değilim. Bence kıyametin şiddeti, bu işi kimin yaptığına göre değişirdi. Meltem de olabilirdi, tufan da. İkinci olarak da, Amerika’da da Bill Clinton – Monica Lewinsky olayı yaşandığında, bu olay kimsenin öncelik sırasında ilk üçe giremedi. “Helal olsun babaya, bulmuş genç kızı kaçırmayacak tabi ki fırsatı” diyenlerin sayısı da hiç az değildi.

Amerika’da milletin namusu veya cinsel hayatı gerçekten kimseyi fazla ilgilendirmez. Bizim gibi ülkelerde de, her zaman yanlış nedenlerden dolayı ilgilendirir. Namus konusu gündeme geldiğinde, yapmadığı kalmayan insanlar bir anda mahalle bekçiliğine soyunur.
Bambaşka hayatları, bambaşka şartları ve kültürleri bu şekilde birbirine mukayese etmek, çok doğru bir iş mi, ondan da emin değilim. Bunların hepsi, toplam bir paket oluşturuyor. O paketlerin içinden cımbızla bir parametreyi çekip, mukayese yaparak bir takım sonuçlara varmak bizi doğru noktalara getirmez.

Irkçılık yüzünden spor kulübünün başkanına, "Seni artık bu camiada istemiyoruz" demişler. Muhtemelen de, "Sen kulübünü de sat toptan git" diyecekler. Bizde olsa böyle olmazmış. Irkçılık dünyanın neresinde olursa olsun korkunç bir konu bunun tartışılacak bir yanı olmadığı kesin.

Amerika’da, ırkçılık uzun bir geçmişi olan ve bugün de halen gündemde olan hassas ve ciddi bir konudur. Ben, bizdeki ne yaptığını bilmez birkaç futbol seyircisinin aptalca eylemlerini ırkçılık olarak yorumlamıyorum (onlar takımları adına bir şeyler yaptıklarını zanneden zavallılar) ve Türkiye’de, Amerika boyutlarında bir ırkçılığın olmadığını düşünüyorum.

Amerika’da gizli ve aleni ırkçılık halen devam etmektedir. Amerikalılar bu konularda öyle hassastırlar ki, hiçbir şeyi Kuzey – Güney diye bölmezler. Spor grupları, ligleri de, şirket yapıları da, her zaman doğu, batı diye bölünür. Tarihte yaşanmış bölünmüşlüklere benzer bir yapı ortaya çıkarmama konusunda çok hassas davranırlar.

Bizde de silah merakı vardır, Amerikalılarda da ama onların silah olayına bakışı çok farklıdır. Ben, bir arkadaşımın evine gitmiştim ve garajında ve evin bodurumun da depoladığı silahları görünce çok şaşırmıştım. Evde bir cephanelik vardı. Birçok otomatik silah ve bunlara ait mühimmatla doldurmuştu evi. Nedenini sorduğumda, “Günün birinde zenciler ile çıkacak olan iç savaşa hazırlanıyorum” demişti. Daha sonraki yıllarda, bu tip birçok insan olduğuna şahit oldum. Ayrıca bunlar normal her gün bir arada olduğumuz insanlardı.

Amerikalıların birçoğu silahlara meraklıdır. Irkçılık bu merakın içinde küçük bir parametre olarak görülebilir. Adam öldürmeyi denemek isteyen ve de adam nasıl ölüyor diye merak eden de çoktur. Adam yığmış eve bir cephanelik ama kullanamıyor. Bu tiplerin bazıları alıyorlar silahlarını yanlarına adam öldürebilecekleri yerlere gidiyorlar. Suriye gibi, Libya gibi, Irak gibi, iç savaş olan, yönetime karşı savaşan güçlerin yanına gidip, silahlarını deneme, adam öldürme şansı buluyorlar. Sağa, sola gidip 50 kişiyi tarayanlarda genelde bu profillerden çıkıyorlar.

Amerikalılar çok bireysel yaşarlar. Bizdeki gibi grup halinde yaşama durumu orada hiç yoktur. Örnek olarak, bir milletvekili partisi ne düşünürse düşünsün, işine gelmeyen ve de seçim bölgesine yararlı olmayacak bir oylamada “evet” oyu atmayabilir. Birçok milletvekili ve senatörde oylarını çoğunluğun ne istediğine göre atarlar. O nedenle de, Amerika’da kulis faaliyetleri belki de hiçbir ülkede olmadığı kadar önemlidir.

Türkiye, Amerika, Almanya birbirlerine mukayese edilemeyecek kadar farklı toplumlar. Refah düzeyleri, eğitim durumları, kültürleri, geçmişleri, beklentileri, yaşamları çok farklı ülkeler.

Biz at, avrat, silah deriz, Amerikalı, baseball, hot dogs,  apple pie and Chevrolet der…

Sağlıklı kalın, mutlu kalın...

25 Nisan 2014 Cuma

Rukiye...

Günaydın dostlar...

Rukiye, 23 yıl önce güzel bir bahar sabahında açmış gözlerini dünyaya. Daha doğrusu hiç açamamış. Rukiye doğduğu günden beri hiç görmemiş. "Gözümün bir tanesinden çok hafif bir ışık görebiliyorum, buna da şükür" diyor.

Görmenin nasıl bir şey olduğunu hiç bilmiyor. Evet, hiç bilmiyor. "Hiç bilmediğim için de eksikliğini hissetmiyorum" diyor sevgili Rukiye.

Rukiye der ki “Görmek önemli değil, kalp gözüyle bakabilmek önemli”...
Kolay geçmemiş çocukluğu minik Rukiye’nin... Hazırlanmış küçük Rukiye, ailece düğüne gidecekler. “Sen körsün, düğünde ne işin var?" demiş ailesi. Okumak istiyor, kendini geliştirmek istiyor bu sevimli küçük kız. “Sen körsün, okuyup da ne halt edeceksin?” diyorlar. Küçük Rukiye çok üzülüyor ama içinden de hiç bir zaman diğer insanlardan bir eksik yanı olduğunu kabul etmiyor. "Muhakkak kendimi geliştireceğim, muhakkak hayallerime ulaşacağım" diye kendi kendine söz veriyor.

Bir şekilde okula yazılıp kendini geliştiriyor ve daha sonra da bakıyor ki bu aile ile bir yere varamayacak, yaşı büyüdüğünde başlıyor tek başına yaşamaya. Bir yandan kendini geliştiriyor, bir yandan da kendi başına yaşayabileceği düzeni kuruyor. Her gün, her insandan, her ortamdan, her şeyden bir şeyler öğrenmeye çalışıyor. Tek başına bütün işlerini hallediyor. Sabah çay demlemekten tutun da, çamaşır yıkamaya, ütü yapmaya, yemek yapmaya vs vs ... kadar her işini yapabiliyor. Cam bardağa ilk önce biraz çayın deminden koyuyor sonra da biraz su. Biliyor Rukiye ne kadar koyacağını, açık mı, koyu mu olduğunu. Kendiyle de çok barışık “Bir kaç kere elimi yaktığım da olmadı değil” diyerek gülüyor.

Kahvaltı bitince düşüyor sokaklara, otobüs durağına yürüyor. Evet, Rukiye bütün gün evde oturmuyor. Rukiye’nin bir işi var. Hergün otobüsle gidiyor, otobüsle dönüyor. Bizleri oturma odalarımızdan alan servis araçları gibi değil, bildiğimiz belediye otobüsü. Mor olanlarından bile değil, bildiğimiz güneşten kırmızısı solmuş belediye otobüsü. Çağrı merkezinde çalışıyor Rukiye. Ekrandaki yazıları sözlere çeviren bir program sayesinde işini halletmiş. Otobüsün her gidişini, her duruşunu, her dönüşünü tek tek biliyor. Artık o kadar iyi biliyor ki, hata yok, atlama yok, her gün doğru durakta iniyor. Sıfır hata... Biliyor Rukiye düzenin dışına çıkamayacağını, yanlışlıkla iki durak sonra inerse, hiç bilmediği bir macera ile baş başa kalacağını. O yüzden hiç hata yapmıyor. Cin gibi maşallah. Akşam, çıkış saatine göre hangi otobüse denk gelebileceğini de çok iyi biliyor. İş bu, her gün aynı saatte çıkamayabiliyorum diyor.

Rukiye de akşam dizileri seyrediyor, haberleri dinliyor. O da takip ediyor Ebe Niney'i, Şahika Hanım'ı, Fatmagül ablayı.

"Bütün bunları nasıl yapabiliyorsun?" diyenlere “Vallahi hayatta ne sorunları olan insanlar var, ben durumuma bin kere şükrediyorum” diye karşılık veriyor.
Var be Rukiye. Cidden hayatta çok büyük sorunları olan insanlar var. Bir de hiç bir sorunu olmadığı halde sürekli söylenen, kıçını kaldırmaktan aciz insanlar var.
Hepimizin, Rukiye’den öğreneceği çok şey var. Hayata bakış açısı ve olumlu yaklaşımlarıyla Rukiye’ye hayran olmamak elde değil ...

Rukiye bir dakikasını boşa harcamıyor, sürekli öğreniyor, sürekli kendini geliştiriyor. Bizlerin de bunu yapmaması için bir neden var mı?

Sağlıklı kalın, mutlu kalın...

15 Nisan 2014 Salı

Kemal Sunal

Günaydın Dostlar,

Rahmetli Kemal Sunal’ın filmlerinin halen televizyonlarda çeşitli kanallarda oynadığını görünce “Bu filmler de elli kere oynadı.” diyoruz birbirimize. Aslında üzerinde çok da durmadığımız konu, bunların birer film değil hayatın en gerçek noktası olduğu konusudur. Tarık Akan’a tezat yaratmak için kullanıldığı filmlerden değil; günlük yaşamımızda her gün bir arada olduğumuz insanları, bizleri oynadığı filmlerinden söz ediyorum.


Kemal Sunal, bir çağın bitmesi; yeni bir çağın başlaması demektir. İnsanların Kemal Sunal’da kendilerini yaşaması demektir. Aynı ahengi yakalayıp, aynı duyguları paylaşıp aynı arzulara sahip olması demektir.


Amerika’da yaşarken zengin yerleşik Türk-Amerikan çocuklardan bir tanesi (nasıl olduysa) bizi Kemal Sunal filmleri seyretmek için evine davet etmişti ve benim Kemal Sunal kültürü ile ilk tanışmam orada olmuştu. New York’tan getirtilen yirmi beş kadar videoyu defalarca seyretmiştik. Bekçiler Kralı, Çöpçüler Kralı, Kapıcılar Kralı gibi filmleri hiç unutamam.


İlk defa karşımızda değişik bir tip vardı. Fiziksel görünüşü ve mimikleri de canlandırdığı tipler için son derece uygundu. Kendine özgü bir bakışı, gülüşü, koşuşu, konuşuşu vardı. Olmadık insanlara, olmadık yerlerde küfür edebiliyor; aklına gelen her şeyi söyleyebiliyordu. Aklına estiği yerde amirine “eşşoğlueşşek” deyiveriyordu. Herkesin aklından geçirip de bir türlü söyleyemediği sözleri Kemal Sunal langırt diye söylüyordu. Hiç böyle bir şeye alışık olmadığımız için de herkese komik geliyordu.
Üstüne vazife olmayan işlere karışması, kendini bir şey zannetmesi, önüne gelene küfür etmesi, posta koyması yıllardır arayıp da bulamadığımız nimet gibiydi. Bu adam bizi temsil ediyordu. Hatta bu adam bizdi. “En Büyük Şaban” gibi film isimleri bilerek seçilmiş ve Şaban’ın da bir gün en büyük olabileceğini vurgulamak amacıyla çok hassas bir şekilde işlenmiştir.
Film için bile olsa hayatımızda ilk defa fakirin zengine, memurun amire, güçsüzün güçlüye, okumamışın okumuşa posta koyabildiğini görüyorduk. Demek ki bu mümkündü, filmde oluyorsa gerçek hayatta neden olmasındı. Artık duvar yıkılmıştı. Ekrandaki zavallı görünümlü adam, onu bunu takmıyor, bildiğini okuyorsa biz neden yapmayalım durumu vardı.

Ona yüz vermeyen kızlar bile bu küfür eden, posta koyan yeni adamı görünce yüz vermeye başlıyorlardı. Kaba ve agresif tiplerin daha makbul olduğu kültürü yerleşmeye başladı. Artık kibarlık geçerli akçe değildi. Önümüzde yeni bir profil vardı. Her türlü zayıflığına rağmen kimseye kendini ezdirmiyor, önüne gelene laf sokuyordu.

Kemal Sunal’ın aynı tip karakterleri canlandırarak yüzden fazla film çevirmesi ve talebin yıllarca sürmesi bir tesadüf değildir.  Bu filmler; sosyal bir olaydır, bir uyanıştır, bir örnek almadır, bir yaşamdır, bir umuttur. Saf görünümlü olsa da içinde taşıdığı sokak zekasının sivrilmesinin zaferidir. Her dönemde gülmeyi unutmuş, umudu kalmamış insanların gülmek için yaşam için bulundukları duvarların arkasından çıkabilmek için umudu olmuştur.
Bu ülkenin sinema tarihinde ve günlük yaşamında bu dönemin ayrı bir yeri vardır.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın...