İşyeri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İşyeri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Aralık 2015 Çarşamba

Arım Balım Peteğim...

Günaydın dostlar…

50 yaşına geldi ama 50 milim büyümedi. Çocuk ruhundan bir gram bir şey kaybetmeyen, her yönüyle çok farklı, kendine münhasır bir insandan söz ediyoruz.
Çocukluğunun yanında, azıcık çatlak olduğunu savunanlar olsa da; aslında gerçek durum hiç de öyle değildir. Onun çatlak görünüşü iyi bir “Yay” olmasından gelir. Yay burçları farklıdır, değişiktir ve diğer burçlarla mukayese edildiğinde çatlak görünümlüdür. Petek de burcunun bütün özelliklerini taşıyan iyi bir Yay burcudur.


Alçak gönüllüdür Petek. İnanılmaz derecede yardımsever olduğunu da çok az kişi bilir. Bir akşam Aylin okuldan eve gelip de, “Okuldan proje verdiler, bir huzur evine gidip orada kalanlarla röportaj yapmam gerekiyor” dediğinde, tam olarak ne yapacağım konusunda hiçbir fikrim yoktu. Ertesi sabah işyerinde konuyu anlatırken “Ben götürürüm” diye ortaya atılması, beni büyük bir çaresizlikten kurtarmıştı.

Daha sonraki günlerde zaten sık sık huzurevlerine gidip ziyaretler yaptığını, yardım ettiğini öğrenmiştim. Petek’in akıllara zarar bir yardım etme boyutu vardır. Maddi ve manevi olarak kendi boyutlarının çok üzerinde yardımlara kalkışır. Parası kalmasa bile, cebindeki en son kalan parayı gözünü kırpmadan karşısındaki insana verebilen çok özel bir insandan söz ediyoruz. Her zaman karşısındakinin ondan daha çok ihtiyacı olduğunu düşünür.

Petek, çok çalıştı, çok da para kazandı ama taşıdığı kocaman kalbi yüzünden hiçbir zaman “paralı” bir insan olamadı. Tabii burada Yay burcu olmasının etkisini de unutmayalım. Her Yay burcu insan gibi, Petek de gezmeyi, yemeyi, içmeyi, seyahat etmeyi çok sever.

En zor işlerden biri de Petek’e telefon edebilmektir. Aradığınızda Nepal’de de olabilir, Afrika’da gergedan avında da. Kim bilir belki de Peru’da İnkaların peşindedir. Sabah ofiste görmüş olmanız hiçbir şey ifade etmez. Öğleden sonra Güney Kutbu’nda ayı balığı yakalama turlarına katılmış olabilir.

Yay burcu demişken; her zaman eğlenceli, her zaman gözleri gülen bir insandan bahsediyoruz. Her ortama büyük bir başarı ile uyum sağlar. Samimiyeti, iyi niyeti, sıcak yaklaşımları ve eşsiz yardımseverliği onu her daim aranan ve sevilen bir insan haline getirmiştir.
İşe yeni başlamış pazarlamacılar gibi hep beraber masasının etrafını sarmadığınız müddetçe sorun yoktur. Her Yay burcu gibi o da çok fazla sıkboğaz edilmeye gelemez.

Beceriklidir, akıllıdır, iş bitiricidir ama tek beceremediği iş; içki içmektir. Gerçi son yıllarda o konuda da epeyce yol almış. Görüyorsunuz çok çalışınca oluyor, azmin elinden hiçbir şey kurtulamıyor.

Az daha en büyük özelliğini söylemeyi unutuyordum. Petek de benim gibi Giresunludur. Karadeniz’in hırçın dalgalarının özelliklerini de en az benim kadar iyi taşır. Çok da üstüne giderseniz, petekten çıkarmaya çalıştığınız balın içinden bir anda arı da çıkabilir. Masum görünüşlü, iyi niyetli gözlere aldanmayın, şansınızı zorlamayın, arıyı ortaya çıkartmayın.

Petek, benim 25 yıldır hayatımda olan iş arkadaşlarımdan biridir. Yıllardır bir arada çalışmadığımız halde diğer bütün arkadaşlarımızla olduğu gibi onunla da bağlantımız hiç kopmadı.
İş arkadaşımdır, hemşerimdir ama ondan daha da önemlisi, Petek kara gün dostudur. Ne zaman bir ihtiyacınız olsa minik bir Giresun fındık faresi gibi Petek oradadır. Bir şey söylemenize bile gerek yoktur. İhtiyaç duyulan konuyu hemencecik kendisine yük edinir.

Annen seni doğurarak çok hayırlı bir iş yapmış. İyi ki varsın, iyi ki doğmuşsun, iyi ki bizlerin hayatındasın. Doğum günün kutlu olsun…
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

18 Kasım 2014 Salı

Evim Evim Güzel Evim...

Günaydın dostlar...

Amerika’da Hudson’s mağazalarında çalışmaya başladığımda, sabah 6 da işe başlıyorduk ve öğleden sonra saat 2,30’da da iş bitiyordu. İnsanlar da 5-10 dakika içerisinde arabalarına atlayıp gidiyorlardı. Binada, ikici vardiya çalışanları ve birkaç bekçi dışında kimse kalmıyordu.

Bu sabahki yazımın konusu değil ama 2,30’da işten çıktıktan sonra, insanlara işlerini halledebilmeleri, spor yapabilmeleri ve diğer ihtiyaçları için koskocaman bir gün kalıyordu. Tek kötü tarafı, 6’da işe başlamak için 4’te kalkmak gerekiyordu. Çok soğuk Michigan sabahlarında saat 4’te yataktan kalkmak çok kolay bir iş değil.
 
Daha işe yeni başlamış olan, Anadolu çocuğu Emin, öyle hemen gitmek olmaz diye saat 3’e kadar filan çalışıp öyle çıkıyordu. Bu durum bir hafta kadar devam etti ve o zamanki amirim bir sabah beni odasına çağırdı ve “Herkes gittikten sonra sen burada ne yapıyorsun?” dedi. Ben çalışayım iyi görüneyim derken, adamlarda “herkes gittikten sonra bu burada ne karıştırıyor” diye düşünüyorlarmış.
“Ne yapacağım, çalışıyorum.” dedim ama adamcağız pek de anlamadı. “Sen de 2,30’da çık, herkes gittikten sonra burada kalma.” şeklinde bir yorum yaptı. Sonradan anladım ki, milletin huylanmasının dışında, en büyük dertlerinden biri de sigorta konusuymuş. Her çalışan için iş kazalarına karşı sigorta yaptırdıkları için, sigorta şirketi ile 2,30’a kadar anlaşmışlar. 2,30’dan sonra kafana bir şey düşerse, sigorta şirketi hiçbir şey ödemiyormuş.

Sigorta işi Amerika’da gerçekten büyük bir maddi külfettir. O yüzden de günümüzde artık şirketler, işyerine gelme zorunluluğu olmayan çalışanlarının işe gelmelerini çok da istemiyorlar. "Oturun evinizde çalışın" diyorlar. Evde çalışmanın, gereksiz yere benzin harcamamaktan tutun da, binlerce çalışanı oturtmak için binalar yapılmasına gerek kalmamasına kadar birçok yararı var.

Evden çalışma işi Amerika’da ve Avrupa’da büyük bir başarı ile yürüyor. Hani derler ya, “alan memnun, satan memnun” diye, işte tam da öyle bir durum var. Bu çalışma şekli çok az da olsa Türkiye’de de var ama çok disiplinli olmayan bizlerin bu işi ne kadar kıvırabileceği biraz meçhul.
Kalkıp yün donunuzla bilgisayarın başına oturup çalışabilirsiniz, süslenmenize, tıraş olmanıza, şık şık giyinmenize filan hiç gerek yok. İsterseniz bilgisayarın karşısına oturup sabahtan akşama kadar, aşure bile yiyebilirsiniz. Sabahın köründe yollara düşme derdi de yok ama işleri ertelemeye meraklı olan bizler, “nasıl olsa yaparım” duygusuyla altından kalkamayacağımız dağlar yaratabiliriz.
Her şeyin elektronik ortamda döndüğü bir dünyada artık herkesin aynı kümeste olmasına gerek yok diye düşünüyorum ama evde kaldığınız zamanda etrafınızda kimse olmayacak ve F-Tipi cezaevinde çalışıyor gibi çalışacaksınız. Çalışırken bazı insanlar sessizliği seviyor, bazı insanlar da etrafta bir ses olsun istiyor. Ben mesela bir şeyler olsun isteyenlerden olduğum için, yanı başımdaki müzik (kısık sesle de olsa) sürekli çalar.

Her işyerinin, her bölümün herkese uygun olmadığı gibi, evden çalışmanın da herkese uygun olmadığını düşünüyorum. Hem evde oturup, hem de gerçekten işyerindeymiş gibi bir sorumlulukla iş yapmak çok da bize göre değil diye düşünüyorum.

Başarabilirseniz ve şirketin böyle bir kültürü varsa aslında evden çalışmak çok güzel bir imkân ama dünkü yazımda da belirttiğim gibi, işyerindeyken bile işyerindeymiş gibi davranmayı beceremeyen bizler, evde bunu nasıl başaracağız?

Sağlıklı kalın, mutlu kalın...

7 Temmuz 2014 Pazartesi

Patronun İçin Bugün Ne Yaptın?

Günaydın dostlar...

Çuvalla, kamyonla parası olan insanlar var ya; inanmayacaksınız ama paraları çok fazla olduğu için ne yapacaklarını bilemiyorlar ve insanlara hayırları dokunsun, insanlar da bir yerlerde çalışıp evlerine ekmek götürebilsinler, çoluk çocuklarına bakabilsinler diye paralarını yatırıp bu işyerlerini kuruyorlar.

Kulağa hoş gelse de, ne yazık ki hayat sokakta böyle dönmüyor. Kimse insanlara çalışacak bir yer olsun diye iş yeri kurmuyor. Hepsinin tek bir amacı var, o da para kazanmak.
 
Parası olan insanlar ikiye ayrılıyor. Bunların bir kısmı alıyor parasını, götürüyor bankaya, koyuyor vadeli bir hesaba, alıyor %10-%12 faizini ve mis gibi bir hayatı oluyor. Bu tip bir para enflasyon karşısında eridiği gibi, vatana, millete de bir faydası olmuyor ama para çok büyük olduğu için, paranın sahibi aldığı faizle güzel bir hayat yaşıyor. Başka da kimseye bir faydası olmuyor. Bu sistem bizim gibi ülkelerde işe yarıyor. Örnek olarak, bir Alman gidip de parasını faize yatırıp bu tip paralar kazanamıyor. Birçok Avrupa ülkesinde faiz oranları %0,5 (veya daha da düşük) seviyesinde.
İkinci grup, yatırımcı ruhu olan insanlar. Bunların da kamyonla parası var ama bunlar hem paralarını işletmek, hem bir şeyler üretmek (ama en öncelikli olarak da) hem de para kazanmak istiyorlar. Parasını bankaya değil de, bir iş kurmaya yatıran her patronun en büyük önceliği para kazanmaktır.

Senin için yarattığı iş ortamı, onun para kazanmak için attığı adımın yan ürünü. "Bundan dolayı patronuna karşı bir bağlılık, bir minnettarlık duymalı mısın?" diye sorarsan, cevabımız "kesinlikle evet"; duymalısın. Her ne nedenle olursa olsun, onun o iş yerine yatırdığı para, sana çocuklarını doyurma, evine ekmek götürme imkânı sağladı. Karşılığında patronun da sana saygı, sevgi, bağlılık duymalı mı? Bu sorunun cevabı da, “evet”. Bu dünyada her şey karşılıklı.

Diyeceksiniz ki, "Neden gidip parasını bankaya yatırmıyor da, gelip burada vişne çekirdeği çıkarma aletlerine yatırım yapıyor?" Cevabı çok basit, (tamam bir yatırımcı ve sanayici ruhları var ama) bankaların verdiği faizler onları kesmiyor. Bu da demek oluyor ki, bankada garantili %10-%12 dönüş varken, gelip parasını bu işe yatırdığına göre, bu işten daha yüksek oranda bir dönüş bekliyor. Demek ki, kendi hesaplarına göre buradan en az %18-%20 seviyelerinde bir dönüş bekliyor.

Yani, para kazanmak da tek başına bir işe yaramıyor. Yatırdığı paranın belli bir oranın üstünde bir geri dönüşü olmazsa patronlar mutlu olmuyor. Düşünün ki yatırmış işe 100 TL, kazanmış 5 TL, bu durum patronu mutlu eder mi? Doğal olarak mutlu etmez. Niye bu kadar insanla, işle, dertle, sorunla uğraşsın ki, 100 TL’sini bankaya yatırsaydı zaten 10-12 TL faiz kazanırdı.

İşletmenin para kazanması lazım, bu ilk şartımız; belli bir oranın üzerinde para kazanması lazım, bu da ikinci şartımız; bütün bunları yaparken de parasız kalmaması lazım, bu da üçüncü şartımız.

Günümüzde işletmeler, ürünleri üretiyorlar, satış da yapabiliyorlar, hatta kârlı da satıyorlar ama malları üretmek için harcadıkları paralar, müşterilerden zamanında toplanamadığı için, işi döndüremiyorlar. Para gelmeyince ne oluyor? İşletmeyi çalıştırabilmek için gidip yüksek faizlerle bankalardan borç alıyorlar ve sizin kârlı satışlar bir anda hikâye oluveriyor.

O zaman ne yapacaksın? Dolaylı yoldan da olsa sana bu imkânı sağlayan şirketin ve patronun için, her gün "Bu üç parametrede ne yapabilirim?" diye düşüneceksin. Şirketin karlılığına pozitif bir katkın olmuyorsa, yatırılan paranın geri dönüş oranını artıracak bir şeyler yapamıyorsan veya nakit akışına bir katkın olmuyorsa; o zaman oturup yeniden düşünmen gerekiyor.
Senin ikincil işi çok iyi yapman, ana parametrelerde şirkete bir yarar sağlamıyorsa; demek ki sen o gün şirkete hedefleri doğrultusunda bir yarar sağlayamadın. Her an, her saat, ikincil işlerin masamızda, birincil hedeflerin beynimizde olması gerekiyor…

Patronun senin için fedakarlık yaptı. Paralarını tropik adalarda yemek yerine; sana, vatana, millete yararı olsun diye bu işe yatırdı (tabi ki kendisine de). Peki, bugün sen patronun için ne yaptın?

Sağlıklı kalın, mutlu kalın...

25 Haziran 2014 Çarşamba

Biz Dedikoducu Bir Milletiz

Günaydın Dostlar,

Biz dedikoducu bir milletiz. Kimse inkâr etmesin, hepimiz dedikodu yapmayı severiz. Kimimiz azıcık sever, kimimiz çok sever ama hepimizde belli bir oranda bir dedikodu geni vardır. Bir de dedikoduya bayılan ve yeni bir şey duyduğunda birilerine yetiştirmek için yerinde duramayan tipler vardır ama onları şimdilik ayrı bir kategoriye koyalım. Bu insanlar, duydukları haberi (doğru veya değil hiç fark etmez) bir an önce birilerine anlatmazlarsa çatlayacakmış gibi hissederler kendilerini.


En güvendiğin insana “Bak sakın kimseye anlatma.” diyerek anlattığın şeyleri, o da gider en güvendiği insana “Bak sakın kimseye anlatma.” diye anlatır. Her zaman, beraber çalıştığım arkadaşlarıma da “Bakın birine bir şey anlatırken onun da gidip birilerine anlatma ihtimalini göz önünde bulundurarak anlatın.” demişimdir.

Eski işyerinde, çok sevdiğimiz bir arkadaşımıza toplantılara girmeden önce "Sakın, şunu söyleme, bunu söyleme." diye anlatırdık, o da toplantıya girer girmez her şeyi ortaya dökerdi. Toplantı sonrası "O kadar tembih ettik neden söyledin?" dediğimizde de “Hiçbir şey gizli kalmasın, ben sevmiyorum öyle." derdi”. İş dünyasında, her zaman her şeyi ortaya dökmek çok da geçerli bir yöntem değil.

Ülkemizde kabul edilmiş bir dedikodu protokolü vardır. Bu protokole göre, herhangi bir grup bir yere gittiğinde o grubun birkaç elemanı o toplantıya, yemeğe gelmediyse onlar hakkında dedikodu yapılır. Bu her zaman böyledir ve bunu da herkes bilir. Gelmeyenler, o akşam haklarında yapılacak bütün dedikoduları önceden kabullenmiş sayılırlar.

İnsanların günlerinin çok büyük bir bölümü işyerlerinde geçtiği için işyeri dedikodu ağı, evdeki ağa göre çok daha güçlüdür. Bütün gün orada burada dolaşıp dedikodu yapmayı tam günlük bir iş haline getirmiş tipler vardır. Her iş yerinde bir iki tane vardır bunlardan. Evrak taşır gibi odadan odaya dedikodu taşırlar.
Dedikodu için en verimli ortamlardan biri sigara odalarıdır. Sigara odalarındaki dedikodunun ve kulisin gücünü kimse yabana atmasın. Her şirkette bir sigara içenler dayanışması vardır. Bu Darüşşafakalı olmak gibi filan bir şeydir. O kadar insan duman kaplı, küçücük bir odaya doluşmuşlar, doğal olarak dedikodu yapacaklar, kulis yapacaklar.

Sigara odalarında şirketlerin bütün sorunları çözüldüğü gibi üzerine bir de dünyanın bütün dertleri yeniden yapılandırılıp Fener’in, Galatasaray’ın dertlerine de çare bulunur. Verimli ve sonuç odaklı bir ortamdır.

Şimdi diyeceksiniz ki "Her şeyi Amerika’ya mukayese edersin, sanki orada hiç dedikodu yok muydu?" Olmaz olur mu? Amerikalılar da güzel dedikodu yapar ama onların dedikoduları genellikle iş ortamına yöneliktir. En büyük dertleri de, “Birileri bir şeyler yapar da iş hayatında benim önüme geçer mi?” korkusudur. Şahsi dedikodulara hiç girmezler. Kimin kimle çıktığı veya öğlen çorbasını içerken kime bakış attığı Amerikalıların gerçekten hiç umurunda değildir.

Amerika'da kafeteryada otururken genelde kimse başka masalara bakmaz. Baksa da siz geri baktığınızda hemen kafasını çevirir. Bizde durum nasıl? Bizde millet elini çenesine dayayıp film seyreder gibi seyreder vallahi. Yemeğini bitirip, masalarda oturup "Bakalım neler oluyor?" diye etrafı seyreden aktif dedikodu takımları vardır. Bunların haberi olmadan işyerlerinde kuş uçmaz.

Bir de orada burada, çeşitli yerlerde ortaya laf atıp, aldığı cevapları kafasındaki hafıza hücreciklerine tek tek yerleştirip, sonra da gidip insanlara yetiştirenler vardır. Bunlar ortaya yetmiş tane laf atıp seni konuştururlar, sonra kendin de şaşırırsın neler söylemişim ben diye.
İnsanın olduğu her yerde dedikoduda muhakkak olacaktır. Her şeyin kalitelisi makbuldür. Emin, der ki “Sen de dedikodu yapacaksan kaliteli olmasına özen göster, gerçekle uzaktan yakından alakası olmayan kalitesiz dedikodular, insanları dedikodudan soğutuyor."

Sağlıklı kalın, mutlu kalın...

18 Nisan 2014 Cuma

Her Şeyi Bırakıp Kaçıp Gitmek

Günaydın Dostlar,


“I want to leave everything behind and run away.”

Düşünüyorum Amerika’da yaşarken böyle cümleler duyuyor muydum diye.  Birkaç kere duyduğumu hatırlıyorum, kulağıma çok da yabancı gelmiyor ama çok sık duymadığım da kesin. Kesin duyduklarım da kökenleri buralara dayanan insanların ağzından çıkmıştır.

Bugünlerde bu cümle en sık duyduğumuz haykırışlardan bir tanesi. Herkesin kaçıp gitmek için kendine göre çok haklı nedenleri var. Yemeklerden önce günde üç defa duyuyoruz bu kaçıp gitme olayını. Hatta son bir defa da yatmadan önce bir kaşık alıyoruz kaçıp gitme ilacından. Oturuyoruz işte ne güzel, nereye gidiyorsunuz? Nereye kaçıyorsunuz? Bir yerlerde “Kaçsa da bana gelse.” diye bekleyenininiz mi var.
İşler istediğimiz gibi gitmezse hemen her şeyden ve her yerden kaçmak istiyoruz. Kaçmak istiyorsunuz güzel de biliyor musunuz kaçtıktan üç gün sonra, o uzaklaşmak için yırtındığınız her şeyi özlersiniz. Bir anda aklınızdan bütün negatif parametreler silinir gider, sadece güzellikleri hatırlarsınız.

Öğrenci; okuldan, derslerden, ödevlerden, hocalardan bıkmış; iş yerindeki; zararlı, yalancı, dedikoducu, kompleksli, tembel insanlardan bıkmış. Hepsi kaçacağım buralardan diyor. Tamam, kaç kaçmasına da yirmi gün sonra fatura geldiğinde onlar mı ödeyecek senin faturalarını? “Ben artık tahammül edemiyorum, sağlığım bozuluyor.” diyorsun; iyi, güzel de parasızlık ve ödenemeyen faturalar da sağlığını bozabilir. Sen otur, bırak onlar kaçsın.

Birileri bütün gün boş otururken sen aralıksız çalışıp işleri bitiremiyorsun ve kaçacağım, kaçıracağım hissine kapılıyorsun. Evde de işler bitmiyor, işyerinde de. Vücutta, beyinde bir metal yorgunluğu var. "Ne zaman bitecek bu yarış?" diye kendi kendine sorup, tünelin ucunda da bir ışık göremeyince zaten hazır bekleyen “Kaçalım buralardan.” fikri hemen geliveriyor.
Amcaların her daim televizyonlarda, radyolarda, her yerde olan yüksek oktavdaki baskın sesi midir seni kaçmaya zorlayan? Senin üzerinde bir yorgunluk mu yaratıyor? Sürekli konuşup hiçbir şey söylenmemesi midir seni bıktıran?
Karadeniz’de kırk yıldır esmeyen fırtına mıdır seni umutsuzluğa sürükleyen? Her yer beton olmuş, fırtınaya esecek yer kalmamışken, sebepleri kendinden başka her yerde arayıp kendi başarısızlıklarını örtmeye çalışan insanlar mıdır seni rahatsız eden?

Kimsenin kimseye güvenememesi, her yeri kaplamış düşmanlıklar, yalanlar dolanlar, sahtekarlıklar, hırsızlıklar, didişmeler, kavgalar mıdır seni yoran? “İnsanlar artık iyice kötü oldu.” karamsarlığı mı çöktü üzerine? İnan, insanların çok büyük bir bölümü çok iyi insanlar ama ne yazık ki küçük kötü kalabalığın sesi daha çok çıkıyor. Çoğunluk kötü olsaydı zaten bu dünya, bu ülke yaşanacak bir yer olmaktan çıkardı.

Yoksa bir türlü senin sevgine, ilgine karşılık vermeyen kalpsiz midir kaçışının nedeni? Nasıl cevap versin ki senin sevgine, sen kendin söyledin, kalpsiz o!

Bence bu kaçma işi atalarımızdan geliyor. Orta Asya’dan kaçtıkları gün bu işi başlatmışlar. Doğal olarak bu insanların torunlarının kafasında da her daim bir kaçma fikri oluyor. Dini bayramlarda evden kaçan tek millet biz olabiliriz. Sanki adı Şeker Bayramı değil de Bodrum’a, Antalya’ya kaçma bayramı.

Bir tek kaçmak isteyen sen değilsin, derslerin nasıl okula gidiyor musun filan deyince tadı kaçıyor ve Behlül de kaçıyor. Dedim ya bu kaçma işi bizim ruhumuza işlemiş.
Gideceğim diyen insanı kimse tutamaz. Kaçmak istemenin nedeni belki yukarıdakilerin hepsi, belki de hiçbiri. Kaçacaksan kaç tabii ama kendini ve sana emanet edilen kalpleri de çantana koymayı unutma.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın...

8 Nisan 2014 Salı

Psikolojik Savaşı Kazanmak...

Günaydın Dostlar,

Pazar akşamki Galatasaray – Fenerbahçe maçı bize bir kere daha gösterdi ki psikolojik savaşı kazanmak oyunu kazanmaktan çok daha önemli. Psikolojik savaşı kazandığın zaman zaten genelde oyunu da kazanıyorsun. İki tarafta da maçtan ziyade psikolojik savaşı kazanmak için sahaya çıkmış oyuncu sayısı çok fazla olunca oyun da derbi maçından başka her şeye benzedi. Tarihlerinin en pahalı takımlarını kurmuş iki takım ancak bu kadar kötü futbol oynayabilirlerdi.

"Ne oldu maçta?" diye soruyorsanız, hemen yazayım. Emre’nin zaaflarını iyi bilen Melo psikolojik savaşı kazandı. Kırk dakika boyunca tam bir kör düğüşü içinde devam eden ve bunlar mı bu ülkenin en iyi iki takımı denilen maç, kırkıncı dakikada Galatasaraylı Felipe Melo’nun psikolojik savaşı kazanmasıyla bitmiş oldu. Genelde ikinci yarılarda rakiplerine üstünlük kuran ve yüksek kondisyonuyla maçın sonlarına doğru avantaj sağlayan Fenerbahçe bu avantajını daha başlayamadan kaybetmiş oldu. Artık günümüzde işin psikolojisini idare edebilmek iyi bir futbolcu olmaktan daha önemli. Babamın dediği gibi “İnsanoğlu akıllı olacak ve bu tuzaklara düşmeyecek.”

Yıllar önce oynanan bir Fenerbahçe – Trabzonspor maçının son dakikalarında Anelka’nın düşürülmesiyle Fener bir penaltı kazanmış ve maçı bu penaltı sayesinde kazanmıştı. Maç sonu röportajlarında Trabzon’un o zamanki hocası Şenol Güneş'e “Hocam penaltı mıydı sizce?” filan diye sorduklarında çok sevdiğim bir cevap vermişti. “Penaltı olup olmaması hiç önemli değil, akıllı oyuncu, maçın son dakikalarında o şekilde ayağını oraya sokmayacak, Anelka hafifçe topa dokunarak bizim oyuncuyu tuzağa düşürdü.” demişti. İnsanoğlu akıllı olacak ve bu tuzaklara düşmeyecek.
Amerikan futbolunda “huddle” dedikleri oyuna başlama dizilişinde herkes bilir ki o beş on saniye içinde futbolcular birbirlerine söylemediklerini bırakmazlar. Karşı taraftaki de sinirlenip yumruk atarsa oyundan atıldığıyla kalır. Bütün amaç karşı taraftakini aciz duruma düşürmektir. İnsanoğlu akıllı olacak ve bu tuzaklara düşmeyecek. Yirmi yıldır futbol oynayan oyuncuların artık bunları biliyor olması lazım.

Sahalarda durum böylede hayatın diğer platformlarında farklı mı? Hiç farklı değil, orada da durum aynı. O ortamlarda da psikolojik savaşı kazananlar işlerini hallediyorlar.

Okullarda iyi öğrenci, düzgün öğrenci, başarılı öğrenci olanlar değil; psikolojik savaşı kazananlar herkesin konuştuğu çocuklar oluyorlar. Günümüzde politik olmak, ikiyüzlü olmak, başkalarıyla uğraşmak; doğru bir şeyler yapmaktan çok daha önemli bir hale geldi.
İş yerlerinde de durum çok farklı değil. Birileri dünyadan habersiz, aralıksız çalışırken etrafta dolaşanlar, politik olanlar, onun bunun dedikodusunu yapanlar, sigara odası kulislerini başarıyla tamamlayanlar; genelde bu savaştan galip çıkıyorlar.. Hatta ve hatta bu insanların sistem nazarında bir cazibeleri de oluyor. Tecrübeleriyle, çalışma ahlaklarıyla, bilgileriyle, tahsilleriyle vs. diğerleriyle başa çıkamayacağını anlayan insanlar, diğerlerini sistemin gözünden düşürmek için büyük bir psikolojik savaş veriyorlar. Her ortamda ikiyüzlülük,  üçyüzlülük, beşyüzlülük artık çok yaygın bir durumda. Günün çoğunu başkalarını etkilemek için kullananlar, genelde gününün çoğunu iş yaparak geçirenlerden daha başarılı oluyorlar.
Yaşananlarda bu gerçekleri doğruluyor. Örnek olarak yıllardır hakkında söylenmedik şey bırakılmayan ama her daim de başrolde olan Emre, Volkan, Sabri gibi oyuncular bu durumun bir ispatıdır.

İyi iş yapmanın değil de denileni yapmanın daha makbul olduğu günümüz iş çevrelerinde bu şahıslar, her türlü işin içinde oldukları için genelde daha başarılı oluyorlar. Emre gibi her saniye yaygara yapanlar da, Burak gibi her dokunuşta insanları aldatmaya çalışanlarda, iki ayrı taktikle de olsa sistemi etkileme konusunda çok başarılılar.


Siyasette de durum çok farklı değil. Çok yakın bir geçmişte etkileme gücü olanın, psikolojik savaşı kazananın ne kadar etkili olabileceğini hep beraber gördük.
 Diyeceksiniz ki "İyi güzel de bütün bunlar doğru ve güzel işler değil." Kesinlikle katılıyorum ama oyunun bu kaidelerle oynandığı bir ortamda, konu ne olursa olsun, ister sahada ister sokakta ister okulda ister iş ortamında psikolojik savaşı kazanamayanların başarılı olması mümkün değil. Bknz : 06 Mart 2014 tarihli Emre – Melo savaşı.
Sağlıklı kalın, mutlu kalın...