Başarı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Başarı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Temmuz 2020 Çarşamba

Ferda Emrali

Günaydın Dostlar,

Özel Yenişehir Koleji Ankara’nın en iyi eğitim veren okuluydu diyemesek de en yüksek seviyede dostluğu, arkadaşlığı olan okuluydu, diyebiliriz. Bir aile gibiydik. Bizler mezun olalı kırk yıldan fazla bir zaman geçmiş olmasına rağmen halen irtibat halindeyiz ve fırsat buldukça görüşürüz.
Başarımızdaki (her zaman söylediğim gibi) en büyük pay sahiplerinden biri sevgili matematik hocamız Süleyman Tulgan’dır. Mekânı cennet olsun. Süleyman Hoca’dan matematiği çok iyi öğrenenlerden biri de okulumuzun güzel ve özel kızı Ferda’ydı. Hem çok başarılı bir öğrenciydi hem de çok zarifti.


Okulun yarısı Ferda’ya aşıktı. Her gittiği yerde her ortamda dikkat çekerdi. Kendine has bir dünyası vardı. Başarılı olmak onun için çok önemliydi. Bir sohbetimizde “Ben okul yıllarında ders çalışmaktan başka hiçbir şey yapmazdım.” demişti. Zaten netice de ortadaydı. Çok çalışırdı, bir yandan da çok akıllıydı.

Yenişehir Koleji’nden çıkıp Orta Doğu Teknik Üniversitesine girmek kolay bir iş değildi ama Ferda’dan söz ediyoruz, onun için zor diye bir şey yoktu. Her zaman en tepeye oynardı. Hem okulun en başarılı öğrencilerinden biri olup hem de çok popüler olmak kolay bir iş değildir. Başarabilmek için Ferda olmak gerekir.

Kendine özgü bir dünyası vardı sevgili Ferda’nın. Başkalarının ne yaptığı onu çok ilgilendirmezdi. Bir kere bile başkalarının hakkında konuştuğunu duymadım. Kendi hayatı, kendi çocukları, torunları, annesi ile kendi dünyasında çok güzel bir yaşamı vardı. Tabii onun da sıkıntılı günleri oldu ama hepsinin altından bir Ferda gibi kalktı.

Laf olsun diye iş yapmak fabrika ayarlarına uygun değildi. Oyalanırım diye başladığı işte sık sık Ankara birincisi oluyordu. Sonuçta Ferda’dan bahsediyoruz, gittiği bir yerde fark yaratamazsa akşam rahat uyuyamaz.

Konu ne olursa olsun, birincilik Ferda’nın yakasını bırakmazdı. Bir gölge gibi onu takip ederdi. Ne zaman onun ismini görseniz birincilik de oralarda bir yerdedir. Okul hayatındaki başarıları bütün yaşamı boyunca onu her gittiği yerde takip ettiler.
Briç oynamayı çok severdi ve orada da her zaman her katıldığı turnuvayı kazanmak için oynardı. En son yazıştığımızda da yine internette briç oynuyordu. Cevabını bildiğim halde “Kazanıyor musun?” diye sorduğum da, “Tabii kazanıyorum.” demişti. Ferda için başka bir seçenek yok ki.

Ferda çok iyi bir Fenerbahçeliydi. Fenerbahçe’nin maçlarını hiç kaçırmazdı. İster futbol olsun ister basketbol muhakkak seyrederdi. Fener’in son yıllardaki başarısızlıkları hepimiz gibi onu da üzüyordu. Bir bardak şarabını koyup Fener maçını izlemek üzere televizyonun karşısına oturduğu anlar en mutlu anlarıydı. Maç sırasındaki yazışmalarımızı, yorumlarımızı çok özleyeceğim.
Başta da söylediğim gibi kendi dünyasında yaşayan çok özel bir insandı. Hiçbir zaman kısır çekişmelerin, günlük dedikoduların içine girmezdi. Kendine ait bir kalitesi vardı. Son güne kadar da o kaliteli duruşundan hiç ödün vermedi.
Dertleri ile insanları huzursuz etmeyi de sevmezdi. Kendine saklar, kendi yaşar, kendi çözmeye çalışırdı. Şimdi benim bu yazıyı yazdığımı görse, “Neden insanları rahatsız ediyorsun?” derdi.
Ferda’cım, bu bir sabah yazısı değil. Kendi hayatını yaşayıp kendi doğrularını savunan ve sessizce bizleri terk eden çok özel ve güzel bir kadın için bu sabah içimden geçenler.

11-Fen sınıfı zaten çok büyük bir sınıf değildi. Bugüne kadar bazı arkadaşlarımızı da kaybetmiştik, hepsinin mekânı cennet olsun ama dün akşam aldığımız haber hepimizi bir kere daha derinden yaraladı. Mekânın cennet olsun Ferda’cım, her zaman kalbimizde olacaksın.
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

14 Nisan 2016 Perşembe

Başarı

Günaydın Dostlar,

Etrafımdaki herkes büyük bir yarış içinde. Çocuklarını yüksekokullara ve daha sonra gelecek olan iş hayatına hazırlayabilmek için zavallı annelerin, babaların yapmadıkları kalmıyor. Maddi, manevi bütün imkânlarını ortaya döküyorlar.
Kimimiz bu uğurda iki ev parası harcıyoruz, kimimiz de oradan buradan kısıp gerekirse aynı ayakkabıyı on sene giyerek çocukları okula yolluyoruz. Herkes inanılmaz ve acımasız bir yarışın içinde.

Yarışanlar kim? Bir numarada anneler var. Kesinlikle bu yoldaki en hırslı kişiler anneler. Çocuklar daha yolun başına gelmeden anneler yolun yarısına koşuyorlar. Babalar da hırslı ama annelerin hırsı ile mukayese bile kabul etmez. Doğru tahmin ettiniz, en az hırslı olan da çocuklar.
 
Akademik yönü güçlü olan çocuklar okul hayatında başarılı oluyorlar. Hele bir de hem çalışkan hem de zeki iseler onları kimse durduramıyor. En iyi okullardan en iyi derecelerle mezun oluyorlar.
Çocuk okulu bitirdikten sonra iş yine anne babaya düşüyor. Okullara yatırdığınız parayı bin yıl içinde geri alabilmeniz için çocuğu bir yerlerde işe sokmanız gerekiyor. Bunu nasıl başaracaksınız? Türkiye’deki diğer bütün konularda olduğu gibi tabii ilişkileriniz sayesinde. Ahmet amcaya rica edeceksiniz, Ayşe teyzenin tanıdığına soracaksınız ki çocuk bir yere girebilsin.

Bu korkunç yarışın içindeki çocukların çalışmak ve testlere hazırlanmak dışında başka hiçbir şey için vakitleri kalmıyor. En büyük ilişkiler okul yıllarında başlar ve seni bütün iş hayatın boyunca taşır. Hele de bizim ülkemizde bu parametrenin önemi çok büyüktür ama gelin görün ki bizim zavallı, testlere programlanmış çocukların arkadaşla filan uğraşacak zamanları kalmıyor. Bilgisayar oyunları oynamayı arkadaşlarla vakit geçirmekten daha çok sever bir hale geldiler.

“Ben odaklı” ve fabrika ayarları şahsi başarıya ayarlanmış olan çocuklar, iş hayatına başladıkları zaman muazzam bir bocalama geçiriyorlar. Birileri bu çocukların karşısına çıkıyor ve takım olmaktan filan söz etmeye başlıyor. Çocuk şokta. Ne takımı kardeşim? “Ben birinci olmaya geldim buraya, bana değer katmayacak hiçbir işin de içinde olmam.” diye söylenmeye başlıyor.

Okul yıllarında ilişkilerini geliştiremeyen apartman çocukları, her türlü ilerleyişin ilişkiler sayesinde yürüdüğü iş ortamında bocalayıp kalıyorlar. Dünyanın en iyi işini de yapsa kendi dünyasında yaşadığı ve de ilişkiler halkasına dâhil olamadığı için hiçbir yere varamıyor. Kendi varamadığı gibi her akşam beraber takılan insanların sürekli olarak yarış arabası gibi yanından geçip gittiğini görüyor.

Sen istediğin kadar “Ben ondan çok daha başarılıyım.” diye kıçını yırt. Sen çalışırken diğerleri rakı masalarında işleri bitirdiler bile. Sen, bütün gün çalışarak sağladığın bin gramlık başarıyı kimselere anlatamazken diğerleri yemek masasında bir gramlık başarılarını arka arkaya beş kez anlatıyorlar. Bütün okul süreci boyunca çok başarılı olmuş olan çocuk bir darbe daha yiyor. Millet ilişkilerini geliştirirken o bir tane daha soru çözmüş ama günümüzün iş hayatında bir işe yaramıyor.
İş hayatında, düzgün iş yapmak çok önemlidir ama başarılarını çeşitli ortamlarda anlatabilmek, sunabilmek yaptığın işten çok daha önemli bir parametredir.

Anadolu takımlarında gol kralı olduktan sonra Fenerbahçe’ye gelip sıradan bir oyuncu olmanın psikolojisini kaldıramayan futbolcular gibi ortada kalıyorlar.
Sevgili Muhtar Kent’in “Bugün iş hayatındaki başarının %70’i ilişkilerden geçer.” dediği söylenir. Doğru mu bilmiyorum ama söylememişse bile bu düşünce çok doğru bir tespittir.
“Ben kendi işimi yaparım, eşek gibi de çalışırım, müdür olurum.” Güzel diyorsun da sevgili kardeşim, senin bu yaklaşımla ilerleme şansın %15’den fazla değil. İç ilişkiler halkasına dâhil olmadığın için ilerleme konusu gündeme geldiğinde senin adın bile geçmez.

Bizim çocukluğumuzda “Çok düzgün bir insan, evinden işine gider, akşam da iş çıkışı hemen evine döner.” gibi bir tarif vardı. Genelde erkekler için kullanılan bu tarif iyi bir şeydi. Mazbut aile babası imajı o devirlerde para ederdi.

Üzülerek söylüyorum ki bu devirde beş para etmez. Herkes toplanmış yemek yerken sen evinde oturuyorsan müdür de her akşam bir arada olanlardan biri olur, sen de evinde oturmaya devam edersin.
İlişkilerin Amerika’da da iş hayatında büyük rolü vardır ama bu topraklarda hemen hemen bütün işler ilişkilerle dönüyor. Okullar çocukları akademik olarak hazırlıyor ama değişen pazar şartlarında ilişkiler için de bir şeyler yapmalılar. Şehir hayatının getirdiği bireyselleşmeler, çocukları başarının elektronik bir oyunda beş gol atmak olduğunu düşünmeye itiyor. Bütün hayatını elinde tabletlerle geçiren çocuk da iş hayatına girer girmez ilk golünü yiyor.

Sevgili çocuklar, bu sabahki yazım size. Akademik başarı şart, yabancı lisan öğrenmek şart ama bunlara paralel olarak ilişkileri çok iyi yönetmek de şart. Otuz yaşından sonra ilişkilerinizi büyütemezsiniz. En uzun ilişkiler okul ilişkileridir. Hemen belirteyim, bu yaz ben liseden mezun olalı tam kırk sene geçmiş olacak ama ben halen lise arkadaşlarımla büyük bir sevgi ile görüşüyorum.
Bunu yazarken de “Gidin ona buna yılışın.” demek istemiyorum. Düzgün, seviyeli, akıllı ilişkilerden söz ediyorum. Bir gün bir iş yerine girdiğinizde hiç beklemediğiniz bir anda okul arkadaşınızın karşınıza çıkması kadar güzel bir şey yoktur. Ortak bir geçmişiniz olan insanlarla her zaman daha rahat konuşursunuz.

Gençler, unutmayın diye bir daha tekrar ediyorum. Bugün iş hayatındaki başarının en az %70’i ilişkilere endekslidir.
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

15 Ekim 2015 Perşembe

Prim Almayı Hak Ettiniz...

Günaydın dostlar.

Hepimiz iş dünyasında çalışmış veya şu anda çalışmakta olan kişileriz. İş dünyasının gerçeklerini çok iyi bilen insanlar olarak gelin bu sabah bir düşünme oyunu oynayalım.
Şöyle bir senaryo düşünelim. Çalıştığınız iş yeri sizin için sezon başında bir takım hedefler belirliyor. Hedefler zor değil. Normal şartlar altında güle oynaya yerine getirebileceğiniz hedefler fakat tembelliğinizden, rahatlığınızdan, umursamazlığınızdan, hatta biraz da şımarıklığınızdan yılın ilk yarısında bu hedeflerle ilgili olarak bir milim yol alamıyorsunuz.


Amiriniz ve patronunuz sıkıntıya girmeye başlıyor. İşler gecikti ve sene sonuna da yetişmesi zor gözüküyor. Başlıyorlar size söylenmeye ve sizi eleştirmeye. “Aylar geçti bir gram iş yapmadın, ne olacak bu işin sonu?” diye size sorduklarında; siz de “Hallederiz ya dert etmeyin” diye bir cevap veriyorsunuz.

Patron mutsuz, patron endişeli; patron ne yapacağını bilemiyor. Sizi kovup, yerinize yeni birini alsa, yeni gelene tuvaletin yerini gösterene kadar yıl bitecek. Allah kahretsin ki size mahkûm durumda. Etrafındakilere “Ne yapalım gidebileceğimiz yere kadar gideceğiz” gibi cümleler kuruyor.

Herkes endişe ile yaptığınız işte ne kadar yol alabileceğinizi izliyor. Baştan işleri sıkı tutup doğru dürüst çalışsaydınız hiç bunlara gerek kalmayacaktı ama şu anda bunları konuşmak için çok geç.

Lafı uzatmayalım; yılın ikinci yarısında işi bir şekilde şansınızın ve başkalarının da yardımıyla son saniyede bitiriyorsunuz ama insanların da analarından emdikleri süt burunlarından geliyor. Stresten yöneticinizin içmediği ilaç kalmıyor. Zar zor da olsa balınızın da yardımıyla bir şekilde işinizi bitirdiniz ya, şimdi hemen eski şımarık, kendini beğenmiş günlerinize geri dönüyorsunuz ve “Ben başarılarımdan ötürü prim istiyorum” diyorsunuz.

Böyle bir senaryoda eğer şanslı bir insansanız kovulursunuz. Şanslı değilseniz ilk önce dayak yiyip sonra kovulma ihtimaliniz de var. Patron arkanızdan “Bir daha seni bu mahallede görmeyeyim” diye de bağırabilir.
Yukarıda anlatmaya çalıştığımız senaryonun aynısı bizim milli futbol takımımız için de geçerli. Sürecin detaylarında farklılıklar olabilir ama ana parametreleri aynen bu şekilde. Onlar da müthiş bir prim talep ediyorlar. Senaryonun gerçek hayata uymayan tek yanı, futbolcuların bu primi alacak olması. Yanılmıyorsam 60 milyon Avro gibi bir rakam konuşuluyor.

Gazeteler, “Tarihi Prim” diye başlıklar atmaya başladılar bile. Düşünün ki, bizim takımımız İzlanda’ya karşı iki tane maç yapmış ve 180 dakika boyunca bir tane bile gol pozisyonuna giremeden ikinci maçı kazanmış. Tamam, balına filan bir gol attık ama o da yetmiyor ki. Bir de Kazakistan’ın deplâsmanda Letonya’yı yenmesi gerekiyordu. Hani reklamlarda çocuk “Ballıyız” diyor ya, o da oluyor. Son dakikada Kazakistan’da kazanıyor.

Bizim Avrupa Kupasına gidebilmemiz için 25 ayrı balın arka arkaya gelmesi gerekiyordu ama bir şekilde hepsi arka arkaya geldi. Ekşi Sözlük’te “Fatih Terim Balı” diye yeni bir terim tanımlamamız gerekiyor.

Milli takımız Avrupa Kupası finallerine gitmeye hak kazandı. İyi, güzel ama açıkçası etrafımızda bu kadar üzüntü varken; yüzlerce evde insanlar akrabalarının, çocuklarının kazaklarına, terliklerine sarılmış otururken; milli takım bir maç kazandı diye ben her şey güllük gülistanlıkmış gibi davranamam.
İstersek maçı 99-0 kazanalım ama ne yalan söyleyeyim bana 99 saniyelik bile bir mutluk getirmiyor. Ana üzüntüleri günlük mutluluklarla örtemiyorum.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

6 Eylül 2015 Pazar

Kırk Yılda Bir Kere...

Günaydın dostlar.

Kırk yılda bir olmayacak bir şey başarıyoruz, ondan sonra da sanki o bizim normal halimizmiş gibi havalara giriyoruz. Bu durum her konu için geçerli olmakla beraber bugünlerde bunun en canlı örneğini futbol konusunda yaşıyoruz.
Bazen birçok tesadüf bir araya geliyor ve mucize bir süreç yaşıyoruz. Örnek olarak, Avrupa kupasında yarı finale yükseldiğimiz süreç böyle bir süreçtir. Son saniyede çatala giden toptan tutun da, Fatih Terim balına kadar birçok şeyin bir araya geldiği bir ortamda tarihi bir başarı yaşadık. Sonra ne yaptık? Hemen kendimizi Avrupa’nın en iyi takımlarından biri zannetmeye başladık.


Kendimize gelmek de yarar var. Normal olan bizim bu turnuvalara gidemememiz. Genelde de zaten gidemiyoruz. Kaç turnuva olmuş ve biz kaçına gidebilmişiz? Sanki her turnuvanın değişmez takımıymışız gibi havalara giriyoruz hemen. Ben yarım asırdan fazla bir süredir bu ülkede yaşıyorum ve milli takımın 2, Galatasaray’ın 1 başarısı dışında da başka bir başarı görmedim. Demek ki averaj olarak 17-18 senede bir kere bir balık atıyoruz ama normal seviyemiz bu değil.

Bizim fiziksel yapımız da, psikolojik yapımız da futbol oynamaya hiç ama hiç uygun değil. Ne enerjimiz var, ne teknik becerimiz var, ne de bu işlerin psikolojisini kaldıracak ruh halimiz.

Maçları dikkatli izleyin. Bizim oyuncularımız atılan pasları bile kontrol edemiyorlar. Pası birazcık hızlı atarsan top ayaklarına çarpıp 10 metre öteye gidiyor. Hiçbir zaman topu kontrol etmeyi başaramıyorlar. Topu durduramayınca da sanki her zaman yaparmış da şimdi yapamamış gibi bir takım havalı hareketler yapıyoruz ama bu tip karizma arttırıcı roller işin gerçeğini değiştirmiyor. İşin topsuz kısmında çok havalı ve çok başarılıyız ama çimlere çıktığımız zaman havamız bir anda sönüveriyor.

Hızlı atılan topu alamayacağını bilen bir diğer oyuncu da bu sefer pası yavaş atıyor. Top yavaş gidince de hızlı akına çıkamıyorsun. Hızlı akına çıkamayınca da sen gelene kadar adam kalesinin önüne duvar örüyor. Bu arada dikkatimi çeken bir diğer konu da, dünyanın çeşitli yerlerinde hızlı paslaşmayı becerebilen oyuncular, Türkiye’ye gelince başaramaz oluyorlar. Havamız da veya suyumuz da bir terslik var ama ben çözemedim…

Pas atamıyoruz da peki gol atabiliyor muyuz? Onu hiç atamıyoruz. Bizim ülkede kesinlikle golcü yetişmiyor. Golcülük farklı bir iştir. Bu doğrultuda düşünebilecek bir kafa yapısına sahip olman gerekiyor. Topun olacağı yeri iyi sezerek orada olabilme yetkinliğine sahip misin? Değilsen hiç boşuna uğraşma. Türkiye’nin en çok gol atan oyuncusu Hakan Şükür’ün golcülükle uzaktan yakından alakası yoktu. Düşündüğünüz zaman, Ümit Karan çok daha fazla “golcü” düşünce tarzı ve vuruşları olan bir oyuncudur.
Olayın bir de fiziksel özellikler boyutu var. Bunun da en başında hızlı olmak ve iyi koşmak gerekiyor ama maalesef biz de ikisi de yok. Bizim burada hızlı koştuğunu zannettiğimiz oyuncu, Avrupa maçlarında kaplumbağa kardeş gibi kalıyor. Önüne gelen her oyuncu ondan daha hızlı koşuyor.
Boy, pos desen; o da yok. Kenarlardan bir sürü orta yapıyoruz ama kafa vuracak adamımız yok. Milli takımın boy ortalaması, Avrupa’nın ortaokul takımları seviyesinde bile değil. Diyeceksiniz ki, “Müller çok mu uzun boyluydu da dünyanın en büyük golcülerinden biri oldu?” Bu sorunun cevabı zaten sorunun içinde gizli; sizin de belirttiğiniz gibi Müller golcüydü. Gol koklamak ve gol atabilmek ayrı bir yetenektir.

Biz ne yapıyoruz? Bir takım gol pozisyonu gibi bir şeylerin içinde buluyoruz kendimizi ama ne pozisyon gol pozisyonu, ne de bizim takımımız da golcü var. Golcü olmayan adam da topa 500 kere de vursa golü atamıyor.

Golcü yetişmediği gibi, bizim ülkede kaleci de yetişmiyor. Şu andaki mevcut kalecilerden daha iyilerini yetiştirmemiz hiçbir şekilde mümkün değil. Hantal ve sürekli konsantre eksikliği fazla olan yapımızla en fazla bu kadar oluyor. Bir Anadolu çocuğunun saniyede kendini yere atması çok kolay bir iş değil.
Sizin de bildiğiniz gibi bizim oyunculara laf da söylenemiyor. Kimse cesaret edip de, “Senin bu yönün eksik, gel bu konuda çalışma yapalım.” diyemiyor. Beyler zaten her şeyin en iyisini biliyor. Kaleci Rüştü, ilk meşhur olmaya başladığında yan toplarda zayıftı, 50 sene top oynadı, emekli olurken halen zayıftı. Kimse bu yönünü bir gram geliştiremedi. Bu tip satırlar yazarken de nedense hep aklıma futbolcuların çalışmalardan sonra nasıl "taş fırında pişmiş pideler yedikleri" konusu geliyor.

Bu kadar laf ettikten sonra bu akşamki maç ile ilgili de birkaç laf etmeden geçmek olmaz. Bu akşamın normal sonucu Hollanda’nın (her ne kadar bugünlerde onlar da çok kötü olsalar bile) maçı kazanmasıdır ama futbol bu, her türlü sonuca açık bir oyun. Fatih amcanın balı devreye girer, Arda 25 tane çalım atıp gol atar veya Burak’ın yaptığı orta kaleye girer, her şey olabilir. Bir anda kendimizi dünyanın en iyi futbol ülkesi zannetmeye başlarız.
Gün sonunda umarım ben yanılırım ama bu akşam Türkiye’nin maçı kazanma ihtimali en fazla %30’dur.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

2 Mart 2015 Pazartesi

İsteksiz Yaklaşımlar

Günaydın Dostlar,

Her zaman söylediğim bir lafım vardır. “Konu her ne olursa olsun, doğal geliştiği ve doğal yaşandığı zaman güzeldir.” derim. Kalbin içinde olmadan yaşanan zorlama süreçler hiçbir zaman bir yere varamaz.
İsteksizlik önemli bir parametredir. İçinden gelmediği zaman becerin de düşer, şansın da azalır. Evrenden gelecek katkılar da gelmez.


Umursamaz ve isteksiz yaklaşımlar her sahada çok başarısız olmamıza neden olur. Kalbini koyamadığın sözler rüzgârda uçup giderler. Kalbini koyamadığın şut da kalenin yanından uçup gider.

Bu durum yaşamımızdaki her konu için de geçerlidir. İster iş hayatı olsun, ister ev hayatı kalpten yapılmayan bir işten hiçbir yarar gelmeyeceği gibi ortaya kaliteli bir iş de çıkmaz. Siz hiç söylene söylene yapılan kaliteli bir iş gördünüz mü? Konumuz aşk olduğu zaman kalbini koymak da yetmez, yüreğini ortaya koyman gerekir.

İnternette yıllardır dolaşan, benim de çok sevdiğim bir laf var. “Ağaç değilsin, mutsuzsan yerini değiştir.” diyor. Hem orada ağaç gibi durmaya devam edeceksin, yerini değiştirmek için hiçbir çaba sarf etmeyeceksin hem de aralıksız söylenip etrafına negatif enerji yayacaksın. Böyle bir dünya yok.

Mutsuzum. Git. Gidemiyorum. O zaman her dakika söylenme.

Tabii bu durum sadece spor kulüpleri veya iş hayatı  için geçerli değil. İsteksizce birisiyle yemeğe gittiğinizi düşünün. Geçmez o dakikalar. Konuşacak konu bulamazsınız. Diğer taraftan istekli olduğunuz zaman, doğal geliştiği zaman tadından yenmez. Gece yarısına kadar sohbet etseniz doyamazsınız. Bazen yedi dakika geçmez, bazen de yedi saat yetmez.
İster yeşil sahalar, ister iş ilişkisi, ister aşk ilişkisi konu ne olursa olsun isteksiz yaklaşımlar isteksiz sonuçlar doğururlar. Elde ettiğiniz sonucun içinde de bir isteksizlik vardır. Güzel bir sonuç olmak istemiyordur. Bu davranışlarınızla neticenin de arzusunu, isteğini kaçırdınız.
Futbol örneği üzerinde düşünürsek sizce on bir tane isteksiz oyuncunun harika bir futbol oynayıp harika bir sonuç elde etmesi mümkün mü? İsteksizlik insanın içindeki enerjiyi öldürür. Sadece kendi içini öldürse yine sorun yok, etrafındakilere de sirayet eder. Çok bulaşıcı bir hastalıktır.

Eski şirketimde çalıştığım günlerde en hoşuma gitmeyen şeylerden biri isteksiz ve ağzını açmaya mecali olmayan satıcılarla toplantı yapmaktı. Adamın konuşacak enerjisi yok, bana mal satmaya gelmiş.

Her zaman söylerim. Bir konuyu kalpten yapmıyorsanız, içinizden gelmiyorsa hiç yapmayın daha iyi. Söyledikleriniz, yazdıklarınız, çizdiklerinizle kalbinizin frekansı ve yaptıklarınız aynı ayarda olmalı.
Diyeceksiniz ki "Öyle diyorsun ama finansal gerçekleri ne yapacağız?" Doğru söylüyorsunuz ama finansal ihtiyaçlardan dolayı yapılan isteksiz, kalitesiz işlerin doğurduğu neticeler de ortada.

Bu diyardan gidemiyorsanız, bu deveye çok iyi bakın.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın...

27 Ağustos 2014 Çarşamba

Eskiden Maçları 10-0 Kaybediyorduk...

Bu sabah aklımda futbol yok. Futboldan bıkmış, usanmış bir kişi olarak futbolla ilgili bir şeyde yazmak istemiyorum ama nedense açılış yolu futbola gitti. Bir takım düşünün ki yıllardır her maçını 10-0 kaybediyor, sonra tutup sizi takımın başına geçiriyorlar, sizde ilk sene bütün maçlarınızı 10-1 kaybediyorsunuz ve iyiye gidiyoruz diyorsunuz.

İkince sene maçları 10-2 kaybetmeye başlıyorsunuz ve doğru yoldayız diye çıkıp nutuklar atıyorsunuz. Anlamadığınız durum veya da anlayıp da anlamıyormuş gibi yaptığınız durum, sonuçta bütün maçları kaybetmiş olduğunuz.

Bizi saf zanneden Kemal amcada her seçimde oylarını %1 arttırarak, yine oylarımızı arttırdık başarılıyız konuşmalarını yapmaya devam ediyor. Sonuçta maçı 10-0’mı veya 10-1’mi kaybettiğin hiç önemli değil. Amca ya bu durumu anlamıyor ya da anlamamış gibi yapmak işine geliyor.
Kemal amca bak şimdi sana gizli bir bilgi vereceğim. İnsanlar çok bayıldıklarından değil, alternatifsizlikten size oy veriyorlar. Beş senede bir %1 artan oy oranınız sizin etkili söylemlerinizden veya insanların ileriye yönelik size olan güveninden dolayı artmıyor. Bir daha söyleyeyim, oylarınız alternatifsizlikten artıyor.

İstemeye, istemeye oy veren o kadar çok insan var ki aklınız durur. Son seçimden sonrada, hiçbir şey değişmezse ben artık gidip oy vermeyeceğim diyenlerin sayısı da çok arttı, haberiniz ola.

Kabul etmek lazım ki seçimler kazanılır veya kaybedilir ama bir partinin bir duruşu, bir felsefesi olur. Her seçime de oy toplamaya yönelik parti politikalarına ve yapısına uymayan devşirme adaylarla da çıkılmaz ki. Her yelpazeden her türlü adamı aday gösterdiniz. AK Parti diye bir parti zaten var. Küçük AKP’mi olmaya çalışıyorsunuz ne yapıyorsunuz biz anlayamadık.
Ecevit şapkasını taktık, mavi gömleği de giydik ama küçük bir sorun var, yıl 1970 değil. Artık 2000’li yılların şartlarına ve koşullarına göre hareket etmeyi düşünüyor musunuz yoksa o tarihlerde annesi bile doğmamış çocuklara Karaoğlan masalları anlatmaya devam mı edeceğiz? Sevgili Suat Yalaz hayatta mı, değil mi bilmiyorum ama o bile Karaoğlan anlatmaktan vazgeçti artık.

Her partinin yaşayan bir kültürü, bir görüşü, bir duruşu ve geçmişiyle ters düşmeyecek planları olması gerekir. Değişen yıllara ayak uydurmak demek, bütün geçmişini, ilkelerini unutup çakma adaylara yönelmek değildir. Yerel seçimlerde de, genel seçimlerde de, cumhurbaşkanlığı seçiminde de parti ilkelerine ve görüşüne hiç uymayan insanlar seçmenlerin önüne atıldı.

Demin yukarıda da sözünü ettiğim alternatifsizlik durumu olmasa CHP barajı bile geçemez. İstemeye istemeye oy verenlerin sayısı çok fazla. Nitekim son seçimde de, istemeye istemeye oy verenler, isteye isteye sandığa gitmediler.

Kemal amca, oyları %1 arttırdık, iyi yoldayız konuşmalarından vazgeç. İnan kimse inanmıyor bu konuşmalara. Benim matematiğim iyidir. Bir hesap yaptım, her sene oyları %1 arttırarak 55 sene sonra filan iktidar olabiliyorsunuz. Biliyorum CHP’de ki politikacılar için 55 yıl (hepsi daha uzun sürelerden beri orada olduğu için) kısa bir süre ama bu ülke ve bizler için çok uzun bir süre.
Sözlerimi bitirmeden önce bir de Amerika’dan örnek vermek istiyorum. Amerika’da ne oluyor biliyor musunuz? Seçimi kaybeden aday bırak ortalara çıkıp “kazandık” nutukları atmayı, bir daha ortalarda bile görünmüyor. Demek ki bu halk beni istemedi deyip köşesine çekiliyor.

Darısı bizim 6 tane seçim kaybedip halen “iyi gidiyoruz” demeyi başarabilen adaylarımızın başına…
Bu arada Muharrem amcanın resimlerini buldum diye kimse onu destekliyorum zannetmesin, onu da istemiyorum...

12 Mayıs 2014 Pazartesi

Sana Göre Başarı, Bana Göre Değil...

Başarının tanımı insandan, insana değişiyor. Konuya nasıl baktığınız, başarılılığın veya başarısızlığın tanımında çok büyük bir rol oynuyor. Yapılanlardan çok, söylenenlerin ön plana çıktığı bir zamanda yaşıyoruz. Öyle değilse de sen söyle, inanan, inanır.

Herkesin futbol konuştuğu, Fenerbahçe şampiyonluk kutlamalarının, yemeklerden önce günde 3 defa devam ettiği bugünlerde, ben futboldan değil de basketboldan konuşmak istiyorum. Bir kutlama daha görürsem, kesin kendimi rüyamda Dilber Ay ile “Akşama Geleceğim” oynarken göreceğim.
 
Basketbol dedim ama aslında daha da net olarak, Fenerbahçe bayan basketbol takımından söz etmek istiyorum. Fenerbahçe yöneticileri, bu sene bayan basketbol takımının 3 kupada final oynayarak çok başarılı bir sene geçirdiğini söylüyorlar. Emin’de, takımın 3 kupada final oynayıp, hiç birini kazanamayarak çok başarısız bir sene geçirdiğini savunuyor.
Gelin hep beraber durumu kısaca özetleyelim.

Fenerbahçe, Avrupa kupasında final oynadı ve kaybetti. Geçen senede kaybetmişti ama bu sene üstelik bir de en büyük rakibi Galatasaray’a kaybetti.

Fenerbahçe, Türkiye kupasında final oynadı kaybetti. Geçen senede kaybetmişti, yani bu durumda pek bir değişiklik yok.
Fenerbahçe, Türkiye liginde final oynadı ve kaybetti. Geçen sene kaybetmemiş, şampiyon olmuştu.

Geçen seneki takım ile bu seneki takımı mukayese ettiğimizde görüyoruz ki, geçen seneden hiçbir oyuncu takımdan ayrılmadığı gibi, üzerine 2-3 tane de transfer yapıldı. Bu seneki kadro daha güçlü, daha çok seçeneği olan, daha pahalı bir takım.
 
İşin ilginç yanı, “çok başarılı bir sezon geçirdik” yaygaraları ve de son Galatasaray maçında, “bize saldırdılar” haykırışları arasında, asıl konu olan, başarısızlık arada kaynadı gitti. Sağa, sola saldır asıl konu unutulsun, gündem değişsin taktikleri bu ülkede çok işe yarıyor ve her seferinde iş yapıyor. Bu durumun canlı örneğini de, 40 yıldır başarısı olmayan bir takımın, başarısızlıklarını örtmek için nasıl önceden belirlenmiş hedeflere saldırarak, konu değiştirdiğini görerek her gün yaşıyoruz. Kimse çıkıp da, anladık kardeşim iyi, güzel söylüyorsun da, neden senin 40 yıldır hiçbir başarın yok demiyor.

Yine aynı düşünce tarzından yola çıkarsak, son Galatasaray maçında, neden bu takımın ilk çeyrekte sadece 6 sayı atabildiğini kimseler sorgulamadı. Bizde, apartmandaki teyzelerden bir takım çıkarsak, onlarda 6 sayı atabilirlerdi herhalde. Olay bir anda, yumruk mu atıyordu, makas mı alıyordu, tartışmasına döndü.
Bir önceki seneden daha iyi bir durumda seneyi bitiremeyen takımlar bence başarısız olmuşlardır. Bu sadece spor kulüpleri için geçerli değil. Hepimiz için, hayatın her evresinde, karşımıza çıkan veya çıkabilecek olan her takım için, bu düşünce geçerlidir. Ben derim başarısız, onlar der başarılı, kararı yüce Sabah Sabah Evrankaya okuyucuları verecektir.

Herkes için çok başarılı bir hafta olsun…

8 Nisan 2014 Salı

Psikolojik Savaşı Kazanmak...

Günaydın Dostlar,

Pazar akşamki Galatasaray – Fenerbahçe maçı bize bir kere daha gösterdi ki psikolojik savaşı kazanmak oyunu kazanmaktan çok daha önemli. Psikolojik savaşı kazandığın zaman zaten genelde oyunu da kazanıyorsun. İki tarafta da maçtan ziyade psikolojik savaşı kazanmak için sahaya çıkmış oyuncu sayısı çok fazla olunca oyun da derbi maçından başka her şeye benzedi. Tarihlerinin en pahalı takımlarını kurmuş iki takım ancak bu kadar kötü futbol oynayabilirlerdi.

"Ne oldu maçta?" diye soruyorsanız, hemen yazayım. Emre’nin zaaflarını iyi bilen Melo psikolojik savaşı kazandı. Kırk dakika boyunca tam bir kör düğüşü içinde devam eden ve bunlar mı bu ülkenin en iyi iki takımı denilen maç, kırkıncı dakikada Galatasaraylı Felipe Melo’nun psikolojik savaşı kazanmasıyla bitmiş oldu. Genelde ikinci yarılarda rakiplerine üstünlük kuran ve yüksek kondisyonuyla maçın sonlarına doğru avantaj sağlayan Fenerbahçe bu avantajını daha başlayamadan kaybetmiş oldu. Artık günümüzde işin psikolojisini idare edebilmek iyi bir futbolcu olmaktan daha önemli. Babamın dediği gibi “İnsanoğlu akıllı olacak ve bu tuzaklara düşmeyecek.”

Yıllar önce oynanan bir Fenerbahçe – Trabzonspor maçının son dakikalarında Anelka’nın düşürülmesiyle Fener bir penaltı kazanmış ve maçı bu penaltı sayesinde kazanmıştı. Maç sonu röportajlarında Trabzon’un o zamanki hocası Şenol Güneş'e “Hocam penaltı mıydı sizce?” filan diye sorduklarında çok sevdiğim bir cevap vermişti. “Penaltı olup olmaması hiç önemli değil, akıllı oyuncu, maçın son dakikalarında o şekilde ayağını oraya sokmayacak, Anelka hafifçe topa dokunarak bizim oyuncuyu tuzağa düşürdü.” demişti. İnsanoğlu akıllı olacak ve bu tuzaklara düşmeyecek.
Amerikan futbolunda “huddle” dedikleri oyuna başlama dizilişinde herkes bilir ki o beş on saniye içinde futbolcular birbirlerine söylemediklerini bırakmazlar. Karşı taraftaki de sinirlenip yumruk atarsa oyundan atıldığıyla kalır. Bütün amaç karşı taraftakini aciz duruma düşürmektir. İnsanoğlu akıllı olacak ve bu tuzaklara düşmeyecek. Yirmi yıldır futbol oynayan oyuncuların artık bunları biliyor olması lazım.

Sahalarda durum böylede hayatın diğer platformlarında farklı mı? Hiç farklı değil, orada da durum aynı. O ortamlarda da psikolojik savaşı kazananlar işlerini hallediyorlar.

Okullarda iyi öğrenci, düzgün öğrenci, başarılı öğrenci olanlar değil; psikolojik savaşı kazananlar herkesin konuştuğu çocuklar oluyorlar. Günümüzde politik olmak, ikiyüzlü olmak, başkalarıyla uğraşmak; doğru bir şeyler yapmaktan çok daha önemli bir hale geldi.
İş yerlerinde de durum çok farklı değil. Birileri dünyadan habersiz, aralıksız çalışırken etrafta dolaşanlar, politik olanlar, onun bunun dedikodusunu yapanlar, sigara odası kulislerini başarıyla tamamlayanlar; genelde bu savaştan galip çıkıyorlar.. Hatta ve hatta bu insanların sistem nazarında bir cazibeleri de oluyor. Tecrübeleriyle, çalışma ahlaklarıyla, bilgileriyle, tahsilleriyle vs. diğerleriyle başa çıkamayacağını anlayan insanlar, diğerlerini sistemin gözünden düşürmek için büyük bir psikolojik savaş veriyorlar. Her ortamda ikiyüzlülük,  üçyüzlülük, beşyüzlülük artık çok yaygın bir durumda. Günün çoğunu başkalarını etkilemek için kullananlar, genelde gününün çoğunu iş yaparak geçirenlerden daha başarılı oluyorlar.
Yaşananlarda bu gerçekleri doğruluyor. Örnek olarak yıllardır hakkında söylenmedik şey bırakılmayan ama her daim de başrolde olan Emre, Volkan, Sabri gibi oyuncular bu durumun bir ispatıdır.

İyi iş yapmanın değil de denileni yapmanın daha makbul olduğu günümüz iş çevrelerinde bu şahıslar, her türlü işin içinde oldukları için genelde daha başarılı oluyorlar. Emre gibi her saniye yaygara yapanlar da, Burak gibi her dokunuşta insanları aldatmaya çalışanlarda, iki ayrı taktikle de olsa sistemi etkileme konusunda çok başarılılar.


Siyasette de durum çok farklı değil. Çok yakın bir geçmişte etkileme gücü olanın, psikolojik savaşı kazananın ne kadar etkili olabileceğini hep beraber gördük.
 Diyeceksiniz ki "İyi güzel de bütün bunlar doğru ve güzel işler değil." Kesinlikle katılıyorum ama oyunun bu kaidelerle oynandığı bir ortamda, konu ne olursa olsun, ister sahada ister sokakta ister okulda ister iş ortamında psikolojik savaşı kazanamayanların başarılı olması mümkün değil. Bknz : 06 Mart 2014 tarihli Emre – Melo savaşı.
Sağlıklı kalın, mutlu kalın...