Çalışanlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Çalışanlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Ocak 2022 Pazar

Ruhsuzluk

Günaydın Dostlar,

Ruhsuzluk ve mutsuzluk kol kola gezerler. O yüzden bu yazının başlığı "mutsuzluk" da olabilirdi. Hangisinin hangisini doğurduğu tavuk ile yumurta ilişkisi gibi bir şeydir.



Bütün şirketlerin en büyük hedefi (doğal olarak) para kazanmaktır. Yatırım yapan insanlar, yatırdıkları paranın karşılığını almak isterler. Para kazanamamak da olabilecek en kötü sonuç olarak görülür. Kimsenin anlamadığı veya anlamak istemediği daha büyük sorun ise “mutsuzluk kültürü” oluşmasıdır. Finansal veya işletmeye yönelik sorunları alacağın önlemlerle kısa süre içinde çözebilirsin ama mutsuz ve ruhsuz bir kültürü yıllarca değiştiremezsin.

Neden değiştiremezsin? Ruhsuzluk kültürü, yıllarca minik mutsuzluk parçalarının üst üste konulmasıyla oluşur. Bilerek veya bilmeyerek yaratılan bu dağı, bir gecede aşamazsın. Oluşması nasıl yıllar sürdüyse ortadan yok olması da yıllar sürer. Herkesin maaşını ikiye katlasan yine bir yere varamazsın. Maaş arttırmanın yaratacağı mutluluk en fazla bir iki ay sürer.

Çeşitli şirketlere gittiğim zaman, üst düzey yöneticiler “Bu mutsuzluk kültürü nasıl oluştu, bilmiyoruz.” diyorlar. Ben size anlatayım. Yıllarca yapılan adaletsiz davranışlar ve işlerin adaletsiz yapıldığı yönünde verilen izlenimler yüzünden oluştu. Günü kurtarmak için verilen sözlerin bir daha hiç gündeme gelmemesi yüzünden oluştu. İş yapanların değil de laf yapanların yol alması yüzünden oluştu. Tembellerin işi halledemeyeceği bilindiği için bütün işlerin işi sonlandırabileceklere verilmesi yüzünden oluştu. Maaş ve seviye adaletsizlikleri yüzünden oluştu. Birileri aralıksız çalışırken sigara odalarındakilerin çevre yapması yüzünden oluştu. İnsanların kendilerini benzer şirketlerdeki çalışanların haklarıyla ve kültürleriyle mukayese etmesi yüzünden oluştu. Aralıksız çalışan ama kendini satma yönü güçlü olmayan insanların yok sayılması yüzünden oluştu.


Böyle bir kültür yerleştiği zaman, bunun aşılmasının çok zor olduğunun en güzel örneğini futbol takımlarında görüyoruz. Hocalar gelip gidiyor, futbolcular transfer ediliyor ama bir türlü netice değişmiyor. Neden? Ruhsuzluk ve mutsuzluk kültürü yerleşti de ondan. Yıllardır da devam ediyor. Teknik analizlerle veya oyun sistemleriyle çözülemiyor.

Yeni gelenin mutsuzluk kültürüyle ne alakası var? Bu ortamda bir geçmişi olmadığına göre son derece mutlu ve enerjik geliyor olması gerekmez mi? Gerekir tabii. Zaten öyle de geliyorlar ama havadaki mutsuzluk ve ruhsuzluk baloncuklarının onları da etkilemesi çok uzun sürmüyor. En fazla iki ay içinde sanki yıllardır orada çalışıyormuş gibi davranmaya başlıyorlar.

Fenerbahçe örneğine baktığımızda bu kültürün sadece futbol takımında değil, diğer branşlarda da yerleştiğini görüyoruz. En başarılı olarak gördüğümüz basketbol ve voleybol takımlarında bile eski hırs ve enerji yok. Ruhsuzluk kültürü onları da etkiledi.

Mutsuz insanlarla hiçbir yere varamazsınız. Bütün ortamlar için çok geçerli olan bir parametreden söz ediyoruz. Bir ailede bütün bireylerin sürekli olarak mutsuz olduğunu düşünebiliyor musunuz? İlk fırsat doğduğunda insanlar kendi yollarını çizip o aileden ayrılmak isterler. İşyerlerindeki ailelerde de durum birebir aynı. Kimse yıllarca mutsuz bir şekilde oturmaz. Fırsatını bulan gider. Tabii burada hiçbir neden yokken kendini mutsuz etmek için elinden geleni yapan insanlardan söz etmiyorum. O başka bir sabahın konusu.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

10 Nisan 2017 Pazartesi

Güler Yüzlü İnsanlar...

Günaydın dostlar…

1 Ocak akşamı Eskişehir Tren İstasyonu'na elimde bavulumla, Şener Şen’in Haydarpaşa’ya inişi gibi indiğimde, aklımda tek bir hedef vardı; Sarar Butik Otel’e ulaşabilmek. Otele ulaşmak istiyordum ama içim de biraz buruktu.  
Tamam, Eskişehir’e aşinaydım ama yine de yepyeni bir hayata başlayacak olmanın heyecanı vardı içimde. Trenden iner inmez, içimdeki heyecan bir anda taksi bulma çabasına dönüştü. Çok soğuk bir havada, -16 derecede, tipi şeklinde yağan karın altında elinde bavulu ile bekleyen adam; bekledi de bekledi. Ne bir taksi geldi, ne de bir Allah’ın kulu.


Hemen araya sıkıştırayım, daha sonraki günlerde Eskişehir’de taksi bulmanın çok da kolay olmadığını öğrendim. Koca şehirde sadece 500 taksi var. Onlar da İstanbul’daki veya Ankara’daki gibi sokaklarda dolaşmıyorlar. Belli yerlerde beklersen geliyorlar, ya da telefonla veya zille çağırman gerekiyor. Evet, zil sistemi Eskişehir’de halen işe yarıyor.

Benim önümde sadece iki kişi vardı ama taksiye binebilmem tam 25 dakika sürdü. Bu arada da kardan adam oldum. Artık hem tek başıma, hem de kardan adamdım. Kar, buz, çamur karışımı yollarda kısa bir yolculuk yaptıktan sonra Sarar Butik Otel’e ulaştım. Bahçe kapısındaki güvenlikçinin sıcacık gülümseyen yüzü içimi ısıtsa da, otelin çam ağaçlarıyla dolu, geniş bahçesi de buzla kaplıydı.

Bahçe buz kaplı, resepsiyon bahçenin 500 metre öbür tarafında. Taksiciye “Resepsiyona gidelim, anahtarı alayım sonra da beni kalacağım binaya geri getir” dedim. Zaten azıcık bir giyim, kuşam alıp geldim, onları da bu bahçede ziyan etmeyeyim. Sonuçta trenle geliyorsun, bütün yün donlarını alıp gelemezsin ki!
 
Resepsiyondaki genç arkadaş da son derece güler yüzlüydü. Karanlık ve soğuk bir kış akşamında, samimi, güler yüzlü, iyi niyetli insanlarla tanışmak; moralimi düzeltti. -16 derece bile artık çok rahatsız etmiyordu ama kalacağım yere girince ısıtıcıların haftalardır yanmadığını gördüm. İçerisi gayet serindi. Tabii ısıtıcıyı açtım ama yorganın üzerine dolaptaki öküz gibi kalın battaniyeyi de sererek yattığımı hatırlıyorum.

Saat olmuş akşamın bilmem kaçı, karnım da aç ama o buz, tuz, çamur, kar karışımı yoldan bir daha çıkılmaz. Ayrıca, yanımda çamurda yürüme ayakkabısı da yok. Her şey çok kısıtlı, ancak beş gün idare edebilecek kadar giyeceğim var. Allah bilir Şener Şen’in tahta bavulunda bile daha çok şey vardı.
1 Ocak günü, çok zor şartlarda girdiğim Sarar Otel’den 3.5 ay sonra ayrıldım. Son parçayı da arabaya koyup, anahtarı teslim ettiğimde içimde bir burukluk vardı. İçimdeki boşluk dört bir köşenin resimlerini çekmeme neden oldu. Dünyanın her yerinde yaşadım, kalmadığım otel kalmadı, peki neydi Sarar’dan ayrılırken içime dolan?

Çamların altında yürürken, dibimden geçen trenler miydi? Trenleri çok severim. Penceremin sadece 20 metre ötesinden sık sık trenlerin geçiyor olması da beni çok mutlu etmişti ama neden onlar değildi. Belki de çamların altındaki yürüyüşlerimi özleyecektim. Sebep, Sarar’ın sessizliğiydi belki de!

Eskişehir’de popüler mekânlara ve/veya sokaklara giderseniz, genelde çok büyük kalabalıklarla karşılaşıyorsunuz. Sarar’ın sessiz, sakin ortamını seviyordum ama ayrılırken içimi burkan sessizlik değildi.

Sonunda buldum. 3,5 aydır alıştığım ve ayrılması zor gelen; oradaki güler yüzlü, samimi, iyi niyetli insanlardı. Onlardan ayrılmak zor geliyordu. Sarar’ın binaları çok lüks değil, eşyaları da birinci sınıf değil ama çalışanları birinci sınıf. Bu kadar süre içinde her derdime güler yüzle koştular. İster gecenin geç saatlerinde olsun, ister sabahın köründe hiç fark etmedi.
Her zaman söylerim. Farkı yaratan hizmetin kalitesi, samimiyetidir. Herkes bir yatak, bir masa, iki sandalye alıp bir odaya koyabilir ama herkes güler yüzlü olamaz. Herkes şevkle, iyi niyetle, heyecanla işine bağlanamaz.

Artık güler yüzlü insan bulmak çok zorlaştı. Kışın en soğuk, en karanlık gününde bile insanları bekçi kulübesinde sıcacık bir gülümseme ile karşılayabiliyorsan, sen olmuşsun kardeşim. Allah gülümsemeni daim etsin…
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

28 Aralık 2015 Pazartesi

Sadece Üç Gün...

Günaydın dostlar…

Bunlar yılın en zevkli günleridir. Sadece 3 günlük bir haftadan söz ediyoruz. Birçok şirket perşembe gününü zaten tatil etti. Etmeyenlerde de öğleden sonra katılımcı sayısı yavaş yavaş azalmaya başlar.
Öğle yemeğinden sonra, “Ben gidebilir miyim?” talepleri gelmeye başlar. Hemen belirteyim; bütün yöneticilik hayatım boyunca, ne Amerika’da, ne de Türkiye’de bu tip taleplerin hiçbirini geri çevirmedim. Yılın son 3-4 saatinde insanları işyerinde tutma manyaklığında olan yöneticilerden hiç olmadım.


Yılın son haftası çok güzel bir haftadır. Hele bir de şirket hedeflerini tutturduysa, son hafta tadından yenmez. Hedeflerini tutturamadığı halde son haftayı büyük bir şenlik havasında geçiren şirketler de görmüşlüğüm vardır. Bu tutumun nedeni, yeni yıla mutlu gitme arzusu mudur yoksa vurdumduymazlık mıdır bilmiyorum ama sanki doğru bir tutum gibi gözüküyor.

Benim CCI’da çalıştığım süre içinde, şirketin hedeflerini tutturamadığı gibi bir durum hiç yaşanmadığı için bizim binada son hafta her zaman çok güzel geçerdi. 17.30’dan sonra binada kalıp birkaç tane puro içmişliğimiz bile vardır. Puro olunca doğal olarak yanında viski de olması gerekiyor. Doğru söylüyorsunuz, bir de çikolata olması şart.

Çok uluslu şirketlerde son hafta demek; yabancı yöneticilerin binada olmama haftası demektir. Portekizli futbolcular gibi hepsi evine gider. Giden sadece üst düzey yöneticiler mi? Tabi ki, hayır. Böyle bir haftada binanın yarısı izinli olur.

Aynı durum sizin iş yaptığınız diğer şirketler için de geçerli olduğu için, şirket dışından da pek bir şey gelmez. Avrupa ve Amerika zaten çoktan defteri kapatmıştır. Bu gibi haftalarda zavallı muhasebe bölümünden başla kimse çalışmaz. Artık yılın özetini yapıp, son dedikoduların üzerinden bir kere daha geçme zamanıdır.

Durumu en ilginç olan da satış bölümüdür. Yıllık hedefini tutturmuş olan satıcılar, son haftada hiçbir şey satmamak için çok ince bir yolda itina ile yürürler. Hedefini tutturamamış olanlar da, nereye ne yığabilirim çabası içinde olurlar.
Dedim ya; çok güzel bir haftadır. Ne çok fazla e-mail gelir, ne de telefon. Binanın içinde garip bir huzur vardır. Bütün yıl boyunca didiştiğiniz insanlara bile gidip sarılmak istersiniz. Herkes birer minik Pollyanna olmuştur.

Böyle bir ortamda, doğal olarak öğlen yemeklerinin süresi de uzar. Her zaman 20 dakika içinde çiğnemeden yuttuğunuz yemekleri, son hafta da daha bir keyifli yersiniz. Güler yüzlü yemek masası sohbetleri sürer gider. Hatta bazı günler sohbet o kadar güzeldir ki, yemek masasındakilerin bir tanesinin odasında, Türk Kahvesi sohbetleri olarak devam eder. Espriler saatte 500 kilometrelik bir hızla havada uçuşurlar.

Son haftada kimse kimseye yöneticilik taslamaz. Yöneticiler yavaş yavaş yılsonu ikramiyelerini hesap etmeye başladıkları için, keyifleri gayet yerindedir. Yıl bitmiş, hedefler tutmuş artık ikramiye zamanıdır.

Son günlerin bir başka özelliği de, bölümlerin kaynaşma günleri olmalarıdır. Sabah kahvaltıları düzenlenir, bazı bölümler beraberce yemeklere giderler, bazıları da göbek atmaya giderler. Birçok şirkette bütün çalışanların katılımıyla yılbaşı yemekleri de yapılır.
Herkes gibi, Emin de yılsonu günlerini çok severdi. Huzurlu, güler yüzlü, sakin ortam; hepimize bütün yıl boyunca yaşadıklarımızı unuttururdu.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

18 Ağustos 2015 Salı

Değer Vermek

Günaydın dostlar.

“Değer vermek” diye bir başlık attım ama belki de yazımızın başlığı, “Değer Vermemek” olmalıydı. İnsanların kendini değerli hissetmemesi, bu topraklarda her platform için geçerli bir konu ama biz bu sabah daha çok iş ortamındaki durumu inceleyeceğiz.
Yıllardır birçok şirketin içine girer çıkarım ve karşıma çıkan en yaygın durumlardan birisi, insanların çalıştıkları şirketlerin kendilerine değer verdiğini düşünmemesi, konusudur. Burada sorulması gereken soru, gerçekten mi değer verilmiyor yoksa verilen değer çalışanlara hissettirilemiyor mu?

CCI, bu ülkede çalışabileceğiniz en iyi şirketlerden bir tanesidir ama ne yazık ki aynı sorun benim çalıştığım dönemlerde orada da vardı.
“Ben şirketimden çok memnunum, ayrıca da maddi ve manevi olarak şirketimin bana çok değer verdiğini düşünüyorum.”. Bu toprakların insanlarının büyük bir çoğunluğunun yapılarının böyle bir cümle kurmaya müsait olmadığının da farkındayım. Mutluluktan ölsek, yine de böyle bir cümle kuramayız.
Durum böyle iken, nedir insanları mutsuz eden ve değersiz hissettiren? Doğal olarak ilk başta para konusu geliyor. İnsanlar, (doğru veya yanlış) yaptıkları iş için diğer çalışanlarla mukayese edildiğinde adil bir ücret almadıklarını düşünüyorlar. Adam kayırmaca çalışmaları ve kim olduğuna bağlı olarak verilen maaşlar, insanları mutsuzluğa sürüklüyor. Doğal olarak da bu konuda en büyük görev insan kaynakları yöneticilerine düşüyor. Bölüm yöneticileri istese bile, onların bu tip haksızlıklara direnmeleri gerekiyor. Belirlenmiş maaş politikaları ve seviyeleri adamına göre saptırılmadan uygulanmalıdır.

Bu konuya doğrudan bağlı olarak ortaya çıkan diğer bir konu da işlerin dağılımı ve iş yükü konusudur. Herkes, en yoğun kendinin olduğunu düşünür ve etrafına da bunu böyle satar ama gerçek hayattaki durum hiç de böyle değildir. Geçen gün bir ambar ortamında yaptığımız çalışmada aynı işi yapması gereken 6 eleman arasında en çok iş yapanın en az maaşı aldığını gözlemledik. Peki, böyle bir durum nasıl oluşuyor? Kimin ne kadar çalıştığını belirleyecek sistemler yerine oturtulmamışsa açıkgözler parayı götürürken, iyi niyetliler de sırtında malları oradan oraya götürüyor. Konu ne olursa olsun, her yönetici çalıştırdığı insanların verimliliği hakkında bilgi sahibi olmalıdır.

Amerika’da hiç kimse bir birlerinin maaşını bilmezdi ama burası Türkiye. Hiçbir şey gizli kalmıyor ve millet birbirinin maaşını SSK kesintisine kadar biliyor. Bütün ay boyunca ortalıkta gezinen birinin ay sonunda en yüksek maaşı alıyor olması, adaletsizlik duygusunun artması için yetiyor da artıyor bile.

Çalışanları mutsuzluğa iten nedenlerden bir diğeri de, aynı bina içinde çalışan çeşitli yöneticilerin farklı uygulamalarıdır. Bölümlerden bir tanesi sürekli dışarılarda yemeklere giderken başka bir bölümde böyle bir konunun gündeme dahi gelemiyor olması, çalışanları ciddi biçimde olumsuz etkiliyor. İşini halleden bölüm, “iş yemeği, müşteri yemeği, yönetici yemeği, şu yemeği, bu yemeği” deyip her akşam restoranlarda dolaşırken, diğer bölümler peynir ekmek bulamıyor. Böyle bir ortamda da adaletsizlik ve kendini önemsiz hissetme duyguları tavan yapıyor.

Seyahat konularında da durum çok farklı değil. Birileri business class uçarken aynı seviyedeki başka birilerinin aynı noktaya ekonomi uçuyor olması, insanların kendini değersiz hissetmesine neden oluyor. Bazı şirketlerde de birileri uçakla giderken diğerleri otobüsle gitmeye zorlanıyor. Sen gitmişsin 1 saatte, adam otobüsle 12 saatte gelmiş. Şimdi sen bu çalışandan şirkete bağlılık mı bekliyorsun? Bu tip harcamalar küçük harcamalardır ama mutsuzluk katsayıları çok yüksektir. Kendini “ikinci sınıf” hissetmeye zorladığın çalışandan “birinci sınıf” iş alamazsın. Seyahat prosedürü çok net olarak belirlenmeli ve her seviye için ayrı ayrı tanımlanmalıdır.
“Verilen sözlerin tutulmaması”, bir diğer önemli konumuz. Yöneticiler 50 çeşit söz veriyorlar ve zaman içinde bu sözlerini unutuyorlar. Yönetim açısından çok da önemli olmadığı için unutulan bu sözler, çalışanın kalbine yeni bir çentik atmaya yetiyor. Zamanla da her yerinden kesilip paramparça oluyor.

Hiçbir yönetici, yerine getirebileceğinden emin olmadığı bir konuda çalışanına söz vermemelidir…

İstisnalar hayatımızın bir parçası ama konunun içinde insan faktörü olduğu zaman istisnalar konusunda çok dikkatli olmalıyız. Bir bakıyorsun, “Böyle bir şeyin olması kesinlikle mümkün değil.” denen bir konu, Ayşe gidip de Fatma gelince mümkün oluvermiş. Çalışanların gözünde de sizin lafınızın hiçbir değeri kalmamış.
İnsanların büyük hassasiyet gösterdiği bir diğer konu da şirket arabası konusu olarak karşımıza çıkıyor. Hemen hemen her şirketin bir “araç politikası" var ama onun dışında neden altında araç olduğu bilinmeyen insanlar da var. Bir şekilde bu arkadaşa görevi gereği bir araç verilmesi doğru bulunmuş ama ne araç politikasına uyuyor, ne de insanlar bu aracın gerekliliği konusunda ikna olmuşlar. Buyurun cenaze namazına. Bazı yöneticiler, arabayla gelen çalışanlarına benzin parası öderken, diğerlerinin ödemiyor olması da ayrı bir rahatsızlık konusu. Bunlar hassas ve şirket içinde sorun yaratabilecek konular olduğu için çok dikkatli uygulanmalılar. Şirketin bir araç politikası olmalı ve de adamına göre istisnalar yapılmamalı.
Her zaman sorun çıkaran bir diğer konu da, “pool car” tabir edilen ortalıkta duran ve de ihtiyaca göre kullanılması gereken araçlardır. Bu araçlarla ilgili tartışmalar ve gereksiz kişiler tarafından kullanıldığına dair yorumlar hiç bitmez. Şimdi nasıldır bilmiyorum ama benim zamanımda CCI, pool carların hepsini yok etmişti ve bu sorun da çözülmüştü. Bizim ülkemizde, ortalığa tahsis edilmiş bir şeylerin 500 çeşit dedikodu yapılmasına neden olmasını önlemek çok zor.

Burada tek tek özetlemeye çalıştığımız konuların ve bunların şirket içinde adil uygulandığının takipçisi olması gereken birim, insan kaynakları bölümleridir. Üzülerek söylemeliyim ki, 27 yıllık çalışma hayatımda ne Amerika’da, ne de Türkiye’de bu konuların adil yürümesi için gidip de diğer birim yöneticileriyle didişen hiçbir insan kaynakları yöneticisi görmedim. Bir, iki arkadaşımın bu yöndeki çabalarını biliyorum ama onlarda çok fazla bir yere varamadılar.

Genelde insan kaynaklarının tutumu, bu gibi konuları bölüm yöneticisine bırakmak şeklinde oluyor. Bölüm yöneticisi yaşananlardan ve çalışanlarının söylenmelerinden mutsuz değilse, insan kaynakları için düğün bayram. Gidip de şimdi durup dururken kavga mı çıkarsınlar?
İnsan kaynakları bir şeyler yapmaya çalışabilir ama gerçekten de burada büyük sorumluluk (bugünkü iş hayatımızın bir gerçeği olarak) bölüm yöneticilerine düşüyor. Konu dönüyor, dolaşıyor gelip “adalet” kelimesinde tıkanıyor. Bu işlerin hepsinin altında adalet ve adil olma duygusu yatıyor. “Yan masadaki çalışanın durumu seni alakadar etmez.” yaklaşımları bu topraklarda yürümüyor. Bırakın bu toprakları Amerika’da bile yürümez.

Sevgili yöneticiler, çözüm sizsiniz. 3 kuruşluk tasarruf yaratacağız diye (üst kattan gelen baskıların da bunda rolü var) 5 kuruşluk mutsuzluk yaratmayın. İnanın aldığımız tasarruf tedbirleri insanları mutsuz etmekten başka bir işe yaramıyor. İşler gerçekten kötü gidiyorsa, çay yapan arkadaşları ve şoförleri işten çıkararak şirketi kurtaramazsınız. Tam tersine herkesin moralini bozarsınız.
Unutmayın ki çalışanlarınızın haklarını korumak ve de genel sistem içinde adil bir konumda bulunduklarından emin olmak da sizin sorumluluklarınız arasında. Çalışanlarınızın hakları ile ilgili makul konuları çeşitli platformlarda anlatmaya çalışmaktan korkmayın. Mantıklı ve nezaket kuralları içinde anlatılmaya çalışılan bir konuya, kimse “Dinlemek istemiyorum” demeyecektir.

Çalışanlarınızla arkadaş olun, dost olun.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın...

9 Temmuz 2014 Çarşamba

Senin Amacın Nedir?

Günaydın Dostlar,

Michigan’da, daha sonra başka bir grup tarafından satın alınan eski şirketimde çalıştığımız günlerde, çalışanlara "Senin bu şirketteki hedefin, amacın nedir?" diye sorarlardı. Sen de “Dünyanın en iyi muhasebe defterlerini tutmak.” filan gibi bir cevap verirsen yanlış cevap olurdu.


Sık sık çalışanlara (çalıştıkları bölüm ne olursa olsun) hedeflerinin şirketin kâr etmesini sağlamak, yatırımcıların bekledikleri geri dönüşleri yaratmak ve bunları yaparken de şirketin nakit akışını dengede tutup şirketi parasız bırakmamak olduğu hatırlatılırdı. Birçok diğer firmadan farklı olarak bütün bunların yanında müşteri memnuniyeti de ilk sırada yer alırdı. Müşteri memnuniyetinin diğer üç hedefe ulaşmak yolunda büyük bir katkısı olacağına inanılırdı ve de gerçekten de öyle oluyordu.

O şirketin ismi her zaman Amerika’da en çalışılacak şirketler arasında ilk sıralarda yer alırdı. Elemanlarına çok değer verirlerdi ve elemanlar da her zaman gururla "Ben bu şirkette çalışmaktan çok mutluyum." derlerdi. Hemen hemen herkes emekli olana kadar orada çalışırdı. Ayrılıp da başka bir yere geçeni hiç duymadım.

En önemli konu müşteri memnuniyeti ve müşterilerle birebir muhatap olan çalışanlardı. Her sabah müşterilere giden satıcılar, dağıtımcılar, servisçiler ve teknik ekip büyük bir moralle piyasa yollanırlardı. Her bölüm çok önemli ve gerekli ama dışarı gidenlerin, şirketin sokaktaki gülen yüzü olmaları gerçekten de çok mühim bir konudur.
Binada çalışan bütün yöneticiler (her ne seviyede olurlarsa olsunlar) işe erken gelip kahvelerini aldıktan sonra, ilk önce piyasaya çıkacak çalışanların yanına giderlerdi. Bazıları satıcıların yanına, bazıları dağıtıcıların yanına, bazıları da teknik elemanların yanına giderlerdi.
Gözünüzde canlandırın, satış ekibi piyasaya gitmeden evvel son hazırlıklarını yaparken herkes (bütün yöneticiler) yanına gelmiş; günaydın diyorlar, dertleri sıkıntıları var mı soruyorlar, sohbet ediyorlar, moral veriyorlar. O gün o çalışan süper bir ruh haliyle piyasaya gitmez mi? Tabii buradaki amaç büyük sohbetlere dalıp bir gece önceki maçların yorumlarını yaparak çalışanları geciktirmek değil. Hiçbir sohbet olmasa bile insanların oralarda bulunması süper bir moral oluyordu.

Genelde ne oluyor? Bu insanların kaçta gelip, kaçta iş başı yapıp nasıl sokağa gittiğinden kimsenin haberi bile olmuyor. Yöneticiler geldiğinde zaten herkes gitmiş oluyor. Bina içinde kimseleri görmeden yollara düştükleri için de bu arkadaşlar kendilerini büyük resmin bir parçasıymış gibi hissetmiyorlar. Kafalarında bir "içerdekiler dışardakiler" düşüncesi oluşuyor.

Hudson’s kültürü gibi şirketin sokaktaki aynası olan insanlara herkesin moral verip ilgi göstermesi iyi bir alışkanlık ama bu satış bölümü bu şirketteki en önemli bölümdür anlamına da gelmemeli. Birçok şirkette yerleşmiş bulunan “Biz satış şirketiyiz.” gibi laflar da son derece yanlıştır ve diğer bölümlerin motivasyonunu kırmaktan başka bir işe yaramaz. Sonuçta her şirket satış şirketidir ve satış bölümü de dahil olmak üzere bütün bölümler aynı hedeflerin peşinden koşarlar.
İşine severek gelen ve severek çalışan insanlar her zaman daha verimli oluyorlar ve şirketin ana hedeflerine daha çok etki ediyorlar. Moralsiz, işe söylenerek gelen, yataktan zorla kalkan insanlar da günün büyük bir kısmını verimsiz işlerin peşinde koşarak geçiriyorlar.

Her şirkette bu konuda en büyük görev bölüm yöneticilerine ve insan kaynakları departmanlarına düşüyor. İnsanların neşe içinde ve verimli bir şekilde çalışacakları ortamları yaratmak her yöneticinin asli görevleri arasında yer almalıdır. Kimse unutmasın ki çok ciddi ve çok yüksek boyutlu işler güler yüzle de yapılabilir. İşyeri insanların sıkıntıdan öldüğü bir yer olmak zorunda değildir.
Sağlıklı kalın, mutlu kalın...

7 Temmuz 2014 Pazartesi

Patronun İçin Bugün Ne Yaptın?

Günaydın dostlar...

Çuvalla, kamyonla parası olan insanlar var ya; inanmayacaksınız ama paraları çok fazla olduğu için ne yapacaklarını bilemiyorlar ve insanlara hayırları dokunsun, insanlar da bir yerlerde çalışıp evlerine ekmek götürebilsinler, çoluk çocuklarına bakabilsinler diye paralarını yatırıp bu işyerlerini kuruyorlar.

Kulağa hoş gelse de, ne yazık ki hayat sokakta böyle dönmüyor. Kimse insanlara çalışacak bir yer olsun diye iş yeri kurmuyor. Hepsinin tek bir amacı var, o da para kazanmak.
 
Parası olan insanlar ikiye ayrılıyor. Bunların bir kısmı alıyor parasını, götürüyor bankaya, koyuyor vadeli bir hesaba, alıyor %10-%12 faizini ve mis gibi bir hayatı oluyor. Bu tip bir para enflasyon karşısında eridiği gibi, vatana, millete de bir faydası olmuyor ama para çok büyük olduğu için, paranın sahibi aldığı faizle güzel bir hayat yaşıyor. Başka da kimseye bir faydası olmuyor. Bu sistem bizim gibi ülkelerde işe yarıyor. Örnek olarak, bir Alman gidip de parasını faize yatırıp bu tip paralar kazanamıyor. Birçok Avrupa ülkesinde faiz oranları %0,5 (veya daha da düşük) seviyesinde.
İkinci grup, yatırımcı ruhu olan insanlar. Bunların da kamyonla parası var ama bunlar hem paralarını işletmek, hem bir şeyler üretmek (ama en öncelikli olarak da) hem de para kazanmak istiyorlar. Parasını bankaya değil de, bir iş kurmaya yatıran her patronun en büyük önceliği para kazanmaktır.

Senin için yarattığı iş ortamı, onun para kazanmak için attığı adımın yan ürünü. "Bundan dolayı patronuna karşı bir bağlılık, bir minnettarlık duymalı mısın?" diye sorarsan, cevabımız "kesinlikle evet"; duymalısın. Her ne nedenle olursa olsun, onun o iş yerine yatırdığı para, sana çocuklarını doyurma, evine ekmek götürme imkânı sağladı. Karşılığında patronun da sana saygı, sevgi, bağlılık duymalı mı? Bu sorunun cevabı da, “evet”. Bu dünyada her şey karşılıklı.

Diyeceksiniz ki, "Neden gidip parasını bankaya yatırmıyor da, gelip burada vişne çekirdeği çıkarma aletlerine yatırım yapıyor?" Cevabı çok basit, (tamam bir yatırımcı ve sanayici ruhları var ama) bankaların verdiği faizler onları kesmiyor. Bu da demek oluyor ki, bankada garantili %10-%12 dönüş varken, gelip parasını bu işe yatırdığına göre, bu işten daha yüksek oranda bir dönüş bekliyor. Demek ki, kendi hesaplarına göre buradan en az %18-%20 seviyelerinde bir dönüş bekliyor.

Yani, para kazanmak da tek başına bir işe yaramıyor. Yatırdığı paranın belli bir oranın üstünde bir geri dönüşü olmazsa patronlar mutlu olmuyor. Düşünün ki yatırmış işe 100 TL, kazanmış 5 TL, bu durum patronu mutlu eder mi? Doğal olarak mutlu etmez. Niye bu kadar insanla, işle, dertle, sorunla uğraşsın ki, 100 TL’sini bankaya yatırsaydı zaten 10-12 TL faiz kazanırdı.

İşletmenin para kazanması lazım, bu ilk şartımız; belli bir oranın üzerinde para kazanması lazım, bu da ikinci şartımız; bütün bunları yaparken de parasız kalmaması lazım, bu da üçüncü şartımız.

Günümüzde işletmeler, ürünleri üretiyorlar, satış da yapabiliyorlar, hatta kârlı da satıyorlar ama malları üretmek için harcadıkları paralar, müşterilerden zamanında toplanamadığı için, işi döndüremiyorlar. Para gelmeyince ne oluyor? İşletmeyi çalıştırabilmek için gidip yüksek faizlerle bankalardan borç alıyorlar ve sizin kârlı satışlar bir anda hikâye oluveriyor.

O zaman ne yapacaksın? Dolaylı yoldan da olsa sana bu imkânı sağlayan şirketin ve patronun için, her gün "Bu üç parametrede ne yapabilirim?" diye düşüneceksin. Şirketin karlılığına pozitif bir katkın olmuyorsa, yatırılan paranın geri dönüş oranını artıracak bir şeyler yapamıyorsan veya nakit akışına bir katkın olmuyorsa; o zaman oturup yeniden düşünmen gerekiyor.
Senin ikincil işi çok iyi yapman, ana parametrelerde şirkete bir yarar sağlamıyorsa; demek ki sen o gün şirkete hedefleri doğrultusunda bir yarar sağlayamadın. Her an, her saat, ikincil işlerin masamızda, birincil hedeflerin beynimizde olması gerekiyor…

Patronun senin için fedakarlık yaptı. Paralarını tropik adalarda yemek yerine; sana, vatana, millete yararı olsun diye bu işe yatırdı (tabi ki kendisine de). Peki, bugün sen patronun için ne yaptın?

Sağlıklı kalın, mutlu kalın...