Acı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Acı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Haziran 2016 Çarşamba

Karanlık İstanbul...

Günaydın dostlar…

Çok kötü bir geceden sonra zor bir sabaha uyandık. Amerikan Konsolosluğu ne zaman bir açıklama yapsa 24 saat geçmeden muhakkak bir terör saldırısı yaşıyoruz.
Amerikalılara sorduğunuz zaman, “Biz bu bilgileri Türk yetkililerden alıyoruz” diyorlar. Bu bilgi bizimkilerden geliyorsa, böyle bir bilginin ışığı altında havaalanı gibi önemli ve kalabalık noktalarda güvenlik önlemlerinin biraz daha arttırılması gerekmez miydi?


Herkes aynı soruyu soruyor. “Bu kadar korunaklı bir noktaya bu teröristler nasıl girdi?”. Dostlar, havaalanları korunaklı filan değil. İsteyen herkes, tesadüfen havaalanı bahçe kapısında yakalanmazsa bu noktalara kadar girebilir.

Ne yazık ki işin doğasından dolayı havaalanı bahçesine giren her aracı aramak mümkün değil. Bunu yapmaya kalksalar araç kuyrukları İzmit’e kadar uzanır. Hepimiz söylenir, şikâyet ederiz. Hemen şunu da belirteyim; dünyanın hiçbir yerinde de böyle bir uygulama yok. Her gün yüz binlerce insanın girdiği bir kapıda böyle bir uygulama yapamazsınız.

Ne yapabilirsiniz? Şu anda da yapıldığı gibi şüphelendiğiniz araçları ve/veya bir istihbarat aldığınız araçları arayabilirsiniz. Ek olarak ne yapabilirsiniz? Bu gibi hassas günlerde bu tip aramaların sıklığını biraz daha arttırabilirsiniz.
Savaş yıllarında Irak’a gittiğimiz dönemlerde, havaalanı araması binanın çok dışında, bahçe girişinde başlıyordu ve çok uzun sürüyordu. O günlerde günde 1-2 uçak gelip gittiği için bu durum çok fazla sorun yaratmıyordu ama eminim bugünlerde onlar da bu uygulamadan vazgeçmişlerdir.
Bahçe kapısından yakalanmadan geçenler, başka hiçbir engelle karşılaşmadan bina girişlerindeki arama noktalarına kadar gidebilirler. Bu hainler de aynen onu yapmışlar. Arama noktasına kadar girip orada ateş açmaya başlamışlar. Yaşanan kayıpların birçoğu da bu noktalarda gerçekleşmiş.

Bilmiyorum doğru mu ama otoparkta da bir patlama olduğundan söz ediliyor. Otoparklar zaten tamamen Allah’a emanet. İşlerin sorunsuz bir şekilde yürüyebilmesi için, başka da şansımız yok. Evimize hırsız girdiğinde benim kızlar, kapıyı üreten firma yetkilisine, “Hiçbir hırsızın giremeyeceği bir kapı üretilemez mi?” diye sormuşlardı. Adamcağız da, “Tabi ki üretilebilir ama o zaman siz de giremezsiniz” demişti. İşte işin püf noktası da bu noktada kilitleniyor.

“Ben çok sorun yaşamadan, saatlerce sıralarda beklemeden içeriye girebileyim ama teröristler giremesin” dediğimiz zaman hiçbir zaman eşitlenmesi mümkün olmayan bir denklem yaratmış oluyorsunuz.
Sorumluluğu başka bir gruba yüklemek istemiyorum ama taksici arkadaşların da sokaktaki insanlara göre daha uyanık olmaları gerektiğine inanıyorum. Bu işin doğası bunu gerektiriyor. Nasıl ki bir polis, bir güvenlik uzmanı, bir bekçi benden daha uyanık olmak zorundaysa, taksiciler de aynı şekilde olmak durumundalar diye düşünüyorum.

Ekmek parası peşinde koşan insanların, bir de “kim terörist, kim değil” oyunu oynamalarının çok kolay olmadığını çok iyi biliyorum ama gün içinde binlerce çeşit insanla uğraşan insanların bu konu da benden daha başarılı bir uzman olacaklarına inanıyorum.

Şu anda detaylarını bilemiyorum ama güvenlik kuvvetleri ile yapılacak gizli bir anlaşma neticesinde şüphelendikleri yolcuların bir şekilde aranmalarını sağlayabilirler.

Dostlarım, zor günlerden geçiyoruz. Terör örgütlerinin köşe kapmaca oynadığı topraklarda, her sokağa çıkışımız bir kumar. İster havaalanı olsun, ister alışveriş merkezi, ister başka bir yer; kalabalık yerler her zaman terör örgütleri için cazibe merkezi olmuşlardır.
Peki, ne yapacağız? Mutsuzuz, üzüntülüyüz ama korkup evlerimize sinemeyiz. Bu günler, cesur olma, birlik olma günleridir. Bu acılar elbet bir gün bitecek. Bugün İstanbul çok karanlık, çok üzgün bir sabaha uyandı. Son çıkışı olduğunu bilmeyen insanlar yine evine dönemedi.

Yüzlerce evde yine acı var, gözyaşı var, ağlayan çocuklar var. Allah bir daha böyle acı günler göstermesin. Kaybettiğimiz bütün kardeşlerimizin mekânı cennet olsun…
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

14 Mart 2016 Pazartesi

Herkes Biliyordu...

Günaydın dostlar…

Âdet olmuş, biz de diyoruz ama aslında bu kara günde “günaydın” denecek bir durum da yok. Ayda bire inen canlı bomba eylemlerine alıştırılmaya çalışılan bir toplumun, bunu normalleştirmeme çabaları içinde verdiği bir yaşam savaşı.
Gerçekten de herkes biliyordu.


Sizlerin de bildiği gibi, ben son 3 gündür Ankara’daydım. Etrafımızdaki çok fazla hastalığa rağmen, çok güzel saatlerimiz de oldu. Duygularımızın tavan yaptığı anlar da oldu, dün akşamki gibi dibe vurduğumuz dakikalar da. Kardeşim, Eskişehir Yolu’nun bilmem neresinden patlamayı duyduğunu söyleyince, olayın boyutunun büyük olacağı belliydi.  

Ankara’da yeni bir canlı bomba eylemi beklendiği herkesin dilindeydi. Amerikan Konsolosluğu’nun bu konuda göndermiş olduğu yazı da, elden ele dolaşıyordu. Dedikodulara göre, hedefteki noktalardan biri de, Bahçelievler’deki 7. Cadde’ydi. Çocukluğumuzun geçtiği, kendi halindeki 7. Cadde artık Ankara’nın en hareketli yerlerinden biri haline geldi. Eskişehir yolundaki üniversitelerin öğrencilerinin, Bahçelievler’de yaşamaya başlamasıyla, 7. Cadde’nin de çehresi değişti. Araç ve yaya trafiği her zaman çok kalabalık, bir yer haline geldi.

Annemlerin evi de 7. Cadde’de. Kaldırımlardaki polisler ve yunuslar dikkat çekiciydi. Anlayacağınız, alınmış bir takım önlemler vardı ama bir araç dolusu patlayıcıyla birileri o sokağa dalsa, kaldırımdaki polisler ne işe yarayacaktı, ben pek anlayamadım. Muhtemelen herkesle beraber onlar da öleceklerdi.

Bu işlerden sorumlu olan bakan amca diyor ki, “Bizlere kızıyorsunuz ama siz sadece yakalayamadığımız eylemleri görüyorsunuz. Biz, birçoğunu sizin haberiniz olmadan yakalıyoruz.”. Böyle bir duruma sevineyim mi, üzüleyim mi bilemedim. Bizim sadece buzdağının tepesini görüyor olmamız, beni hiç mutlu etmiyor. Demek ki, bir de yakalayamasalar, şu anda ayda bire inmiş olan eylemler, haftada bire inecek.

Ben güvenlik uzmanı değilim. Kendini havaya uçurmaya karar vermiş bir insana karşı önlem almanın çok da kolay bir iş olmadığını da tahmin edebiliyorum. Hele de bunlardan yüzlercesi ortalarda geziyorsa. Bizler akşam yatağımızda rahat uyuyalım diye canlarını ortaya koyan ve bu uğurda şehit olan güvenlik görevlilerimizi buradan bir kez daha şükranla anıyorum. Hepsinin mekânı cennet olsun.
Bu tip eylemlere karşı önlem almak çok zor olsa da, yapılanlardan daha fazlası yapılabilir miydi? Bence yapılabilirdi. Bazı arkadaşlarım da, “madem bu tip bir ihtimal vardı, insanlar da sokağa çıkmasaydı” diyorlar ama bu bir çare değil. Biz de dedikoduları bile bile, sık sık 7. Cadde’de dolaştık. Korkudan eve kapanıp terörün ekmeğine yağ süremeyiz. Bütün acılara rağmen, bir yandan da hayatımızı devam ettirmek zorundayız.

Ne yapabiliriz? Kendimizi eve kapamak çare olmadığına göre, daha akıllı olmaya çalışabiliriz. Etrafımıza daha uyanık, daha dikkatli bir şekilde bakabiliriz. Dün ben otobüsle döndüm ve bir türlü üzerindeki parkayı çıkarmayan bir Afrikalı genç çok dikkatimi çekti. Otobüs çok sıcaktı ve ben bile neredeyse donla oturacakken çocuğun boncuk boncuk terleyerek parkasını çıkarmadan oturması çok dikkatimi çekti. Sürekli telefonla konuşması, ürkek ürkek etrafa bakması da diğer huzursuz edici faktörlerdi ama ne yapabilirsiniz ki? Otobüse binerken en ufak bir güvenlik önlemi yok. Gidip de, “çıkar ulan üzerinden o parkayı” diyecek halimiz de yok. “İnşallah parkanın altı bomba dolu değildir”, demekten başka bir şey yapamıyorsunuz.

Bahçelievler’in sokaklarında büyüdüğümüz günlerde; çocuklar, “şans, talih, kader, kısmet 5 kuruş”, diye bağırarak, bir şans oyunu oynatırlardı. 25 kuruş verip, kartonun üzerindeki küçük bir numarayı iğneyle kazırdın. İçinden bir hediye çıkarsa, senin olurdu; çıkmazsa da saman tabir edilen gofretimsi minik parçalardan verirlerdi. Gerçekten de tadı saman gibiydi. O günlerde, çikolata da çıkabiliyordu, saman da; bugün nereyi kazırsan kazı, altından ölüm çıkıyor.

Bu millet birçok şeye alıştırılmıştır. Örnek olarak, trafik kazalarını hiç umursamayız. Bizim ülkemiz de, trafik kazalarında ölenlerin, hiçbir haber değeri yoktur. Etkisi yarım gün sürmez. Her türlü kötülüğe alıştık ama sabah evinden çıkarken, akşam evine dönemeyeceğini bilmeyen insanların, bir hiç uğruna öldürülmelerine hiçbir zaman alışmayacağız…
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

13 Ekim 2015 Salı

Çok Fazla Yol Var...

Günaydın dostlar.

Cumhuriyet döneminin gördüğü en büyük terör saldırısının ardından, en büyük amcalarımızdan bir tanesi “Biz elimizden geleni yaptık.” diye bir yorum yaptı. Sıhhiye Meydanı’na çıkan çok fazla yol olduğundan ve de bu yolların hepsinde birden güvenlik tedbiri almanın çok zor olduğundan söz etti.
Hemen belirteyim; kesinlikle katılmıyorum.


Mitingin Sıhhiye Meydanı’nda planlandığı doğru olmakla beraber, insanların trenlerle, otobüslerle gelip; Ankara Garı önünde toplanacağı da önceden biliniyordu. Böyle bir alan ikinci bir miting alanı gibi düşünülebilirdi. “Terörü bir yere kadar önleyebilirsin” cümlesi kısmen doğru olmakla beraber, yapılabilecekler hiç yapılmasın anlamına gelmemeli.

Devletimizin en önemli görevlerinden biri vatandaşlarını korumaktır. “Ben tek bir alanı güvenlik altına aldım, yollarda veya bu alana gelene kadar toplanacakları diğer meydanlarda neler olduğundan sorumlu olamam” çıkışı ile bu işi izah edemeyiz. Terör örgütleri tren garının önünde toplanılacağını biliyorsa, eminim devletimiz de biliyordur.

Tabi ki her sokağa kontrol noktaları kuramayız ama güvenlik işini daha geniş düşünebilirdik. Bu mitingde iki tane önemli alan var. Biri Sıhhiye Meydanı, diğeri de ilk aşamada toplanacakları Ankara Garı’nın önündeki meydan. Bu iki meydanda birden güvenlik tedbirleri almak, kontrol noktaları oluşturmak bu kadar mı zordu? Her gün meydanlarda dünyanın en büyük ülkelerinden biri olduğunu haykırdığımız Türkiye’nin iki ayrı meydanda güvenlik tedbiri alabilecek kapasitesi yok muydu?
İnsanın aklına iki ihtimal geliyor. Birinci ihtimal çok ciddi bir güvenlik zafiyeti olduğu, ikinci ihtimal de mitinge gelen çevrelerin kendine yakın çevreler olmamasından dolayı hükümetimizin ve valiliğimizin işi çok sıkı tutmamış olması. Ben üçüncü bir ihtimal düşünemiyorum, düşünebilen varsa bizimle de paylaşsın.
Gerçekten de bizim devletimiz güçlü bir devlettir. Ciddi bir çalışma yapılsa, orada kuş uçurtulmazdı ama nedeni her neyse böyle bir çalışma içine girilmedi.

Birkaç yıl önce 1 Mayıs’a 2-3 gün kala Taksim meydanına ulaşan yolların nasıl demir ağlarla örüldüğünü kendi gözlerimle görmüştüm. Her yolda 4-5 ayrı set vardı. Günlerce çalışan devletimiz Taksim’e kedi bile çıkartmadı. Hal böyleyken, terör bugünlerde hayatımızın her aşamasına girmişken; nasıl olur da 10000’lerce insanın toplanacağı bilinen bir alanda hiçbir güvenlik tedbiri alınmaz.

Taksim’e çıkmayı önlemek için bariyerlerini Zap Suyu’ndan kurmaya başlayan polisimiz, neden Ankara’nın göbeğindeki bir meydana girişi kontrol etmek için bariyerler kurup, kontrol noktaları oluşturamaz. İnsanlar Taksim’e çıkmak için şehirlerinden yola çıktıklarında daha 100 metre gitmeden durduruluyorlar. Taksim için önleme çalışmaları Harran Ovası’ndan başlıyor.
Ben elimin hamuruyla polise akıl öğretecek değilim ama böyle yoğun bir kalabalığın toplanacağı bilinen bir günde daha fazla tedbir alınmalıydı. Tren istasyonu gibi, otobüs terminali gibi noktalarda güvenlik önlemleri ciddi bir şekilde arttırılmalıydı.

Her zaman söylediğim gibi ben Münih’e sık giden, gittiğim zaman da tren istasyonunda vakit geçirmeyi seven bir insanım. Bir gün yine oturmuş kahvemi içip trenlere bakarken etrafta çok sayıda polis olduğunu gördüm. Kahvede çalışan kıza ne olduğunu sorduğum da, “Bugün Bayern Münih’in maçı var da ondan” diye cevap vermişti. Aynen öyle. Bir tek stat çevresinde önlem almakla bu iş olmaz. Böyle bir maç gününde taraftar yoğunlaşmalarının nerelerde olacağını düşünüp, oralarda da önlem almak gerekiyor.

Sabahın erken saatlerinde henüz insanlar oraya gelmemişken tren garının önündeki meydanın alan güvenliği sağlanıp, insanlar meydana kontrollü bir şekilde alınmış olsaydı; böyle bir saldırının gerçekleşmesi çok zor olurdu.

Terör bu yıllarda insanoğlunun başındaki en büyük belalardan biridir. Masum insanlar sürekli olarak bir yerlerde terör saldırılarına kurban gidiyorlar. Güvenlik güçlerimiz de sürekli olarak hayatlarını kaybediyorlar ve bizim hepsine hiçbir zaman ödeyemeyeceğimiz kadar borcumuz var. Gece karanlığında, olmadık arazilerde, zor şartlarda hırsızıyla, uğursuzuyla uğraşıp bizim akşam evlerimizde rahat uyumamızı sağlıyorlar.
Minnetimiz sonsuz ama bu saldırının özelinde elimizden gelen her şeyi yaptığımıza inanmıyorum. Bu kadar hassas ve tehlikeli günlerden geçerken çok daha fazlası yapılmalıydı. Sevgili dostlar, bu miting için insanların kalabalık bir şekilde toplanacağı iki ana meydan vardı; üçüncü bir meydan yok. Her 1 Mayıs günü çok başarılı bir şekilde “Taksim geçilmez” direnişi yapan güvenlik güçlerimiz, Ankara’da da çok daha iyi tedbirler alabilirlerdi.

Terör yapmanın çok fazla yolu olduğu gibi, terörü önlemenin de çok fazla yolu var.
Rahmetli Levent Kırca’nın da söylediği gibi, akıllı kalın, sabırlı kalın, sağlıklı kalın, mutlu kalın…

21 Mayıs 2014 Çarşamba

Bu Seferki Bambaşka...

Bu milletin, görmediği, yaşamadığı üzüntü, sıkıntı, felaket kalmadı ama bu seferki gerçekten bambaşka…

Daha dün, on binlerce vatandaşımızı kaybettiğimiz depremler yaşadık. Trafik kazalarına ve iş kazalarına her yıl bir kasaba dolusu insanımızı kaybediyoruz. Hal böyleyken, Soma’da yaşanan faciayı neden bir türlü kabullenemiyoruz. Evler sağlam yapılmadığı için, on binlerce kardeşimizi kaybeden bizler, onu bile “kader” diyerek kabullenebilmişsek, bu faciayı neden kabullenemiyoruz?
 
Öyle bir ruh hali içindeyiz ki, şu anda her şey bize batıyor. İyi niyetle, yüzlerini kömürle boyayıp veya kafalarına madenci bareti giyip televizyona çıkan insanlar beni sinir ediyor. Rahmetli kardeşlerimizi anmak için, son derece iyi niyetle yaptıklarını biliyorum ama yine de, görünce bana samimiyetsiz reklam kokan bir davranış gibi geliyor.
Evet, evleri daha sağlam yapabilirdik ama yine de, depremin bile bizim kontrolümüzün dışında olan bir parametresi olduğuna inanmak bizi rahatlatırken, Soma madeninde ve diğer madenlerde kontrolümüzün dışında bir şeyler olduğuna, ne inanmak istiyoruz, ne de inandırılmak. Hepimiz, yeterli önlemler alınsaydı, bu facia olmazdı konusunda mutabıkız.

Daha öncede belirttiğim gibi, bu gibi yerlere ziyarete giden insanların, ayakaltında dolaşıp çalışmaları zorlaştırdıklarına inanıyorum ve gitmemeleri gerektiğini düşünüp onlara kızıyorum. Buralara gitmeyip, insanlarına acılarına destek olmaya çalışmayan insanlara da kızıyorum.

Politikacıların, bu işi siyasetin üstünde tutulması gereken bir iş olarak görmeyip, yaşananlardan kendilerine menfaat sağlayacak malzemeler çıkarmaya çalışmalarına da kızıyorum. Onca can kaybından sonra, birilerinin aman benim partim bu olaydan zarar görmesin veya bu olayı partimiz açısından lehimize çevirmeye çalışalım çabalarını, oradaki 970 gözü yaşlı çocuğa, anneye, babaya, kardeşe ihanet olarak görüyorum.

“Kaza olduktan sonra çalışmalarımızla harikalar yarattık” gibi sözlere de kızıyorum. Marifet her sabah o madene girenleri, akşam olduğunda oradan sağ çıkartmakta. Marifet her sabah o madene gidenlerin, helalleşmeden evden çıkabilmesini sağlamakta.

Kazazedeleri bir, bir televizyona çıkaranlara da kızıyorum, onlarla ilgilenmeyen televizyon kanallarına da. Bir yandan bırakın adamlar acılarını yaşasınlar diyorum, bir yandan da, evet, doğru yapıyorsunuz, konunun aydınlanması, gündemde kalması ve herkesin gerçekleri duyması gerekiyor diyorum.
Yüzlerce, binlerce eksikleri olduğunu tahmin ettiğim kömür madenlerinin ve diğer madenlerin, halen çalışıyor olmasına da kızıyorum. Kaza olan maden “iyi” olanlarından bir tanesiyse, diğerlerinde çalışanları Allah korusun. Ne iyileştirme yapıldı da, bu madenler tekrar çalışmaya başladı?
TIR’ların önüne, “Soma yardım aracı” diye afiş hazırlatıp asanlara da kızıyorum. Bu nasıl görgüsüz bir şark zihniyetidir. Afiş asmazsan gitmiyor mu TIR’lar, yoksa sen reklam derdinde misin? Birilerine bir yardım yapacaksanız veya acısını paylaşacaksanız, sessizce yapın kardeşim.

Bu kazayı, ömrümüzün sonuna kadar hiç birimizin unutması mümkün değil. Boşu boşuna bunların yaşandığı konusunda da, içimiz hiçbir zaman rahat etmeyecek. Görmediği acı kalmamış bir millet için bile,

bu seferki bambaşka…

7 Nisan 2014 Pazartesi

Minik Pamir Melek Oldu

Günaydın Dostlar,

“Arayın bulun da büyüdüğünde  Gezi Parkı'nda size taş atsın.”

“Kaybolduysa kayboldu, kaybolmasaydı, pis çapulcular ve ülkücüler sizin yatacak yeriniz yok.”
“Boş verin Pamir’i filan, %46'yı nasıl koyduk ama.”



“Çocuğu bilerek saklamışlar, sonradan 'Twitter sayesinde bulundu.' demek için.”
“Pamir’in kaybolmasını gazeteciler organize etmiş.”

“Ailesinin Alevi olduğu söyleniyor. Doğru mu acaba?”
"Babası güvenlik sistemleri satan bir şirketin sahibiymiş, çok zenginmiş.”

“Bizim çocuklar lağım çukurlarında ölürken zenginlerin çocukları havuzlarda ölüyor.”
“İlk önce ağaçların peşindeydiler, şimdi de Pamir derdine düştüler.”

“Her gün bu ülkede bir sürü çocuk kayboluyor, ölüyor, tek dert Pamir mi?”
“Madem çocuk bu kadar yaramaz, anası göz kulak olsaymış.”

“Annesi DHKP-C üyesiymiş.”
“Babası Gezici Zello tarikatı üyesiymiş.”

“Çocuğun üçüncü köprüye çok yakın bir yerde ölmesi çok manidar.”
“Çocuğu ormanda aramak, üçüncü köprü inşaatı için kesilen ağaçları göstermek için bir bahane. Aramayı yapan da yine tanıdık bir ekip.”

Bunlar benim gözüme ilişen yüzlerce mesajdan bazıları. Hiçbirini üzerinde yorum yapmaya değer bulmuyorum. Burada mesajların içeriğinden daha önemlisi, insanlara bu mesajları yazdıran ruh hali.
Yüzlerce, binlerce Anadolu insanına yakışan sözler de yazıldı ama ne yazık ki bu yukarıdakiler gibi de yüzlerce, binlerce sözler söylendi..

Biz bu kadar mı kötüyüz? Minik bir meleğin arkasından insanların Alevi olmasından, geziye katılmış olmasından veya zengin olmasından başka söyleyecek lafımız yok mu? Hayır, biz bu değiliz. Ben bu insanların çoğunlukta olduğuna inanmak istemiyorum. Öyle olsaydı tanıdık, tanımadık binlerce insan Pamir’i aramak için yollara düşmezdi. Sonuçta bu bir futbol maçı değil. Minicik bir yavru kaybedildi. Minik odası boş kaldı. Gözleri yaşlı anne ve baba, Pamir’in oyuncak ayısına sarılıp ağladığında hiç mi üzülmeyeceksiniz? Kalpleriniz bu kadar mı nasır tuttu? Tamam birileri kutuplaştırdı bizi ama maşallah biz de hazır bekliyormuşuz.
Biz nasıl bu duruma geldik?

Vefat eden bir insanın (hele hele bir çocuğun) arkasından nasıl böyle canavarca laflar yazabiliyoruz?
“Bizden olmayan ölsün.” zihniyeti bu kadar mı insanların içlerine işledi? Vicdanı ölmüş, insanlığı kaybolmuş insan en tehlikeli insan tipidir.

Anadolu çocuğu merttir, düzgündür. Düşmanı bile olsa asla ölen bir kişinin arkasından böyle şeyler söylemez. Söyleyecek fazla bir şey yok. Bu toplumu bu kadar gererek kendinden olmayanlar hakkında bu tip şeyler söyletenler, yazdıranlar utansınlar ve eserleriyle gurur duysunlar.
Sen üzülme minik Pamir. Rahat uyu, senin melek olman insanlara cennetin kapılarını açsın. Senin minik topunu, minicik uyku tulumunu görüp de ağlamayan bu insanlar aslında kötü insanlar değiller; sadece yanlış yönlendiriliyorlar. Bir gün onlar da muhakkak doğru yolu bulacaklardır.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın...