Terör etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Terör etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Nisan 2016 Salı

Telefon İstemiyorum...

Günaydın dostlar…

Dostlar; yazının başlığına aldanmayın, telefonu istemeyen ben değilim; Amerikan Konsolosluğu.
Ne yazık ki, terör ve kötü niyetli insanlar bugün hayatımızın bir gerçeği ve yaşanan her terör olayı hayatımızın biraz daha zorlaşmasına neden oluyor. Önlemler arttırıldıkça, yaşam kalitemiz düşüyor.


Çok güzel bir Ankara seyahatinin hemen ardından, sabahın köründe Amerikan Konsolosluğu’ndan randevu almak çok akıllıca bir iş değilmiş ama almış bulundum bir kere. Ankara’ya gitmek mi daha zor oldu yoksa İstinye’ye mi, bu konuyu başka bir sabaha bırakarak telefon konusuna değinmek istiyorum.

Konsolosluk, cuma günü, şunları getirin, bunları getirin diye bir liste yollamıştı. Ben de bu listeleri çok ciddiye alan bir insan olduğum için, (bir eksik kalmasın diye) listeyi iki kere okumuştum.

İstenenler tamam da, bir de e-mail de yazmış oldukları, “telefon istemiyoruz” lafı dikkatimi çekmişti. Binaya telefon sokmayacaklarını biliyordum ama hiç istemediklerini tahmin edememiştim.
“Telefonunu arabanda bırak da gel” diyorlar ama işin garip tarafı arabanı götürmeni de istemiyorlar. Gelen e-mail de, “burada araba park edecek yer yok, arabasız gelseniz çok iyi olur” yazıyor.


Arabanı getirme, telefonunu getirme, onu getirme, bunu getirme; Allah bilir çok yakında yün don giymeyi de yasaklayacaklar. Telefonu getirmeyeyim ama bu iş için yarım günümü sokaklarda harcayacağım, ya daha sonra lazım olursa ne yapacağım?
Burası İstanbul; gideceğin yere ya çok erken gidebilirsin, ya da çok geç. Bu şehirde zamanında bir yere gitmek gibi bir şansınız yok. Geç kalmayı sevmeyen bir insan olarak ben de erkenden İstinye’deki Amerikan Kalesine vardım. Yok yok yanlış yazmadım, orası konsolosluk değil; kale gibi inşa edilmiş ve de kale gibi korunan bir yer.

Randevu saatinize göre, gruplar halinde, ciddi bir güvenlik aramasından geçerek içeri girebiliyorsunuz. İçeri girerken de telefonunuzu sokamıyorsunuz. Sokamadığınız gibi girişteki güvenlikte de bırakamıyorsunuz. Güzel de, telefonu ne yapacağız? Allah korusun, insanın aklına bin türlü ihtimal geliyor.
Hemen üzülmeyin, güzel ülkemin güzel insanları iki dakikada çareyi bulmuşlar. Konsolosluğun karşısındaki çay bahçeleri, emanetçi hizmeti vermeye başlamışlar. Bizim insanımızın yaratıcılığına hayranım. Sistem çok güzel işliyor. Telefonunuzu veya diğer elektronik eşyalarınızı çay bahçesine bırakıyorsunuz, çıkınca da elinizdeki kartla telefonunuzu geri alıp gidiyorsunuz. Amerika’da veya Avrupa’da her hangi bir kafenin veya restoranın, sokağın şartlarını değerlendirerek böyle bir hizmet vermeye başladığını düşünebiliyor musunuz?

Onların aklına böyle bir fikir gelmez. Fikri siz verseniz bile; o zaman da “bizim faaliyet konumuza uygun bir iş değil” gibi filan bir şey söylerler. Yaratıcı ol kardeşim, boş ver faaliyet konusunu filan.

Konsolosluğun yerini bilen dostlarımızın da bileceği gibi o civarlarda pek bir şey yok. İki üç tane salaş kafe ve fotoğrafçıdan başka hiçbir şey yok. Böyle bir hizmet vermeseler, telefonunuzu bırakabileceğiniz hiçbir yer yok. Tek ihtimal, yukarıda ima etmeye çalıştığım seçenek olabilir ama onu da kimseye tavsiye etmiyoruz.

Telefonu bırakamayınca, içeri giremeyeceksiniz, içeri giremeyince de randevu saatiniz yanacak. Sonra tekrar internetten randevu al, tekrar 15 gün bekle ve yarım gününü harcayarak tekrar İstinye’ye git.
Dostlar; uzun lafın kısası, Amerikan Konsolosluğu’na giderken yanınızda hiçbir şey götürmeyin. Yün don giyerseniz de, kimseye söylemeyin…

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

20 Nisan 2016 Çarşamba

Teröre Karşı Omuz Omuza...

Günaydın dostlar…

Bizim Aziz amca, bir anda kendini tugay komutanı gibi hissetmeye başladı. Bıraksanız oyuncularını da yanına alıp Suriye’deki terör örgütlerine saldıracak.
Bu ülkede 35 yıldır terör var. Ne oldu da birdenbire Aziz Amca, terörün ülkenin en büyük sorunu olduğundan filan bahsetmeye başladı? Bu ülkede terör geçen sene başlamadı ki.

Doğrudur. Terör, Türkiye’nin en büyük sorunudur ama Aziz amcanın çabaları başarısızlıkların üzerini örtemeye çalışmaktan başka bir şey değildir. Zaten başarılarını sorduğunuz zaman da, hemen yaptıkları statları, çalışma tesislerini, villaları anlatmaya başlıyorlar. Biz spor kulübü zannediyorduk ama görülüyor ki, Fenerbahçe’nin ana faaliyet konusu inşaat ve taahhüt işleri.
 
Yıllarca müzmin ikinciliklere ve yarıfinallere mahkûm edilmiş bir takımın, çeyrek asırdır başında olan bir insan terör konusunu bir numaraya koyup, önüne gelen futbol yorumcusuna saldırmayı bir çıkış yolu olarak görüyorsa; demek ki başka da söyleyebileceği çok fazla bir şey yok.
Aklına gelen herkese saldırdı. Ne Şansal Büyüka kaldı, ne de Serhat Ulueren. Bugün ne oldu? Hepsi tek tek cevap verdi. Aziz amca amacına ulaştı. Bu didişme, hem kaçan şampiyonluğu unutturdu, hem de gelecek 5-6 hafta için yeni bir gündem yarattı. Ondan sonra da transfer dedikoduları başlar, bu seneyi de böylece yırtmış oluruz. Aziz amca da aptal değil, baktı ki bu taktik çok güzel işliyor, o da kullanmaya başladı.

İyi bir Fenerbahçeli olarak, üzülerek söylüyorum ki; Aziz Yıldırım’ın başkanlık süreci, genelde çok başarısız bir süreçtir. Bu süreç içinde rakip takımlar şampiyonluk rekoru kırdılar. Genelde, her sene ikinci olacak takım sezon başından belli. Kim şampiyon olursa olsun, Fenerbahçe hep ikinci oluyor. Rakamları bilmiyorum ama belki de ligi en çok ikinci bitiren takım Fenerbahçe’dir.

Hele bunu bir de harcanan para ile orantılarsanız, durum iyice korkunç bir hal alıyor. Büyük paralar ödenip de bir gram fayda alınamayan futbolcuların haddi hesabı yok. Daniel Güiza’dan, Milos Krasic’e, Mehmet Topuz’dan, Van Persie’ye kadar çok büyük bir yelpazeden söz ediyoruz.
Dünkü basın toplantısın da amca diyor ki, “Basket takımı Avrupa şampiyonu olsa ne olur, olmasa ne olur”. Doğru haklısın; bu takım zaten beton döksünler diye kuruldu. Hiçbir şey fark etmeyecekse, bu fakir ülkenin paralarını niye ziyan ettik. Neden şampiyonluk için uğraşan bir takım yarattık? Şampiyonlukları filan boş verin, en önemli konumuz terör demeye getiriyor. Aziz amca, sen içişleri bakanı mısın?

Ne yazık ki, bu amcalardan son zamanlarda ülkemizde çok fazla var. Her hangi bir koltuğa oturdukları zaman, o koltuğun yetki ve etki alanındaki toprakları, kendi babalarının çiftliği zannediyorlar. “Çiftlik benim, istediğim gibi yönetirim” laflarını çok fazla duyar olduk.

Ne Bahçelisi, ne de Bahçesizi, koltuğa yapıştılar mı, bir daha kalkamıyorlar. “Kafamı kızdırmayın 10 sene daha gitmem” diyor. Bu, ne kadar gereksiz ve saçma sapan bir cümledir. Herkes yapacağı icraatları ortaya dökerek başkan olmaya çalışır, bizimkiler de “sinirlendirmeyin gitmem” diyerek saltanatlarını sürdürmeye çalışıyorlar.

Bütün bu amcalara son bir sözüm var. İnanmayacaksınız ama bütün bu sizin zannettiğiniz spor kulüpleri veya partiler veya şirketler veya derneklerin; hiçbiri sizin değil. Bilmiyorum bu sizlerde şok etkisi yarattı mı ama gerçekten hiçbiri sizin değil.
Siz, etrafınızdakilerin sizlere mal sahibiymişsiniz gibi davranmalarına kanmayın. Gerçekten hiçbiri sizin değil. Gün olur devran döner. Koskoca Kanuni’ye kalmamış bu dünya, sizlere de kalmaz.

Ömür denilen şey kısa bir yolculuktur, tren bir anda istasyona giriverir…
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

15 Mart 2016 Salı

Hepsini Sizden Öğrendim

Günaydın Dostlar,

Yıllar boyunca başarılı hükümetlerimiz sayesinde her şeyi çok detaylı bir şekilde öğrendik.
Öğrenmediğimiz hiçbir şey kalmadı. Bu konuda sizlere ne kadar teşekkür etsek azdır. Altmış yıldır bu ülkede yaşıyorum ve muazzam bir eğitim aldım. Eğitilmekten anam ağladı.


Doğar doğmaz, bu ülkede başkalarının hakkına tecavüz etmenin prim yaptığını öğrendim. İnsanlara ve kurallara saygı göstermemenin işe yaradığını öğrendim. Çalışkan ve dürüst olmak yerine yalakalık ve ilişkilerin seni çok daha uzaklara taşıyabileceğini öğrendim.

Ters yola girenin evine daha çabuk varabileceğini öğrendim. Trafikte araba kullanmak ile tarlada traktör kullanmak arasında çok da bir fark olmadığını öğrendim. Yollardaki şeritlerin neden çizildiğini birçoğumuzun bilmediğini öğrendim. Freni patlayan kamyonların, otobüslerin, beton mikserlerinin altında ölmenin kaderimiz olduğunu öğrendim.

Kapkara olmuş yüzlerin ekmek parası için toprağın derinliklerinde ölmelerinin, bu işin fıtratında var olduğunu öğrendim. Yapılan işlerde en önemli konunun para harcanmaması olduğunu öğrendim. 10 TL’lik bir alet almamak için on işçinin kolaylıkla ölüme yollanabileceğini öğrendim. Ölenlerin öleceğini, kalanlarla yola devam edileceğini öğrendim.

Din, mezhep ve ırkçılık gibi konuların, bizim gibi fakir ülkelerde yüzyıllardır nasıl kullanıldığını öğrendim. Dünyada en çok silah üretip satan beş ülkenin terörü lanetleyen ülkeler arasında ilk beş sırada olduğunu öğrendim. Doğu’da insanlar birbirini öldürdükçe Batı’daki insanların marka don giyebildiğini öğrendim.

İnsanlar açlıktan ölürken dünyanın nimetlerinin çok büyük bir kısmının çok küçük bir azınlık tarafından yenildiğini öğrendim. Şirketlerin krizlere karşı alabildiği en büyük tedbirin çaycıları ve şoförleri işten çıkarmak olduğunu öğrendim.
Okulların ticarethaneye, öğretmenlerin zorunlu pazarlamacıya dönüştüğü bir ortamda çocuğum okulu bitirip, iyi bir işe girip ayda 2.000 TL kazanabilsin diye bu rakamın yüz mislini, bin mislini harcamam gerektiğini öğrendim.

Tatillerde paramla rezil olmayı ve Avrupalının 10 TL’ye gittiği tesislere 100 TL vererek gitmeyi öğrendim. Sabahın körüne saati kurup şezlong kapmayı, akşam yemeklerinde masa kapmayı öğrendim. Tatilde bile olsam benim hayatımda eziyetin hiç bitmeyeceğini öğrendim.
Yağ kuyruklarında büyümeyi, kahve kuyruklarında olgunlaşmayı ve hayatımın son yıllarını halk ekmek kuyruklarında bitirmeyi öğrendim.
Allah’ın takdiri, dedim, depremle yaşamayı öğrendim. Malzemesi az olan binaların kabartma tozu konmayan kekler gibi çöktüğünü öğrendim ama derdimi kimseye anlatamadım. Her öğrendiğim şeyin her yerde konuşulamayacağını da öğrendim. Erken yaşlarda olmasa da daha sonraki yıllarda doğru ve dürüst bir insan olmanın bu dünyada çok da bir işe yaramadığını öğrendim.

Her zaman bu işin bir de öbür tarafı olduğunu düşünerek yaşamam gerektiğini öğrendim. Kul görmese de Allah’ın gördüğünü öğrendim. Yaptığım yardımlara, iyiliklere karşı bir sürü nankörlük ile karşılaşacağımı öğrendim.

Etrafımızda göğüs kafesinin içi boş olan insanlar olduğunu öğrendim. Bazı dolu olanların da benimki ile aynı marka olmadığını öğrendim. Bu dünyada fabrika ayarları yalancılığa, oyun oynamaya, samimiyetsizliğe, kötülüğü ayarlanmış insanlar olduğunu öğrendim.
"Kalp var mı yoksa yok mu?" demişken sağlık sigortan varsa yün donuna kadar MR’ını çekeceklerini ama yoksa zaten yaşamaman gerektiğini öğrendim. Sokaklarda büyüyen çocukların, bizim vitaminlerle büyüttüğümüz apartman çocuklarından çok daha sağlıklı olduklarını öğrendim.

Bütün bunları ve çok daha fazlasını öğrendim ve yoruldum artık. Yavaş yavaş öğrencilik yaşımın da artık çok gerilerde kaldığını düşünürsek artık başka bir şey öğrenmesem mi acaba? Çok şey mi istiyorum?
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

14 Mart 2016 Pazartesi

Herkes Biliyordu...

Günaydın dostlar…

Âdet olmuş, biz de diyoruz ama aslında bu kara günde “günaydın” denecek bir durum da yok. Ayda bire inen canlı bomba eylemlerine alıştırılmaya çalışılan bir toplumun, bunu normalleştirmeme çabaları içinde verdiği bir yaşam savaşı.
Gerçekten de herkes biliyordu.


Sizlerin de bildiği gibi, ben son 3 gündür Ankara’daydım. Etrafımızdaki çok fazla hastalığa rağmen, çok güzel saatlerimiz de oldu. Duygularımızın tavan yaptığı anlar da oldu, dün akşamki gibi dibe vurduğumuz dakikalar da. Kardeşim, Eskişehir Yolu’nun bilmem neresinden patlamayı duyduğunu söyleyince, olayın boyutunun büyük olacağı belliydi.  

Ankara’da yeni bir canlı bomba eylemi beklendiği herkesin dilindeydi. Amerikan Konsolosluğu’nun bu konuda göndermiş olduğu yazı da, elden ele dolaşıyordu. Dedikodulara göre, hedefteki noktalardan biri de, Bahçelievler’deki 7. Cadde’ydi. Çocukluğumuzun geçtiği, kendi halindeki 7. Cadde artık Ankara’nın en hareketli yerlerinden biri haline geldi. Eskişehir yolundaki üniversitelerin öğrencilerinin, Bahçelievler’de yaşamaya başlamasıyla, 7. Cadde’nin de çehresi değişti. Araç ve yaya trafiği her zaman çok kalabalık, bir yer haline geldi.

Annemlerin evi de 7. Cadde’de. Kaldırımlardaki polisler ve yunuslar dikkat çekiciydi. Anlayacağınız, alınmış bir takım önlemler vardı ama bir araç dolusu patlayıcıyla birileri o sokağa dalsa, kaldırımdaki polisler ne işe yarayacaktı, ben pek anlayamadım. Muhtemelen herkesle beraber onlar da öleceklerdi.

Bu işlerden sorumlu olan bakan amca diyor ki, “Bizlere kızıyorsunuz ama siz sadece yakalayamadığımız eylemleri görüyorsunuz. Biz, birçoğunu sizin haberiniz olmadan yakalıyoruz.”. Böyle bir duruma sevineyim mi, üzüleyim mi bilemedim. Bizim sadece buzdağının tepesini görüyor olmamız, beni hiç mutlu etmiyor. Demek ki, bir de yakalayamasalar, şu anda ayda bire inmiş olan eylemler, haftada bire inecek.

Ben güvenlik uzmanı değilim. Kendini havaya uçurmaya karar vermiş bir insana karşı önlem almanın çok da kolay bir iş olmadığını da tahmin edebiliyorum. Hele de bunlardan yüzlercesi ortalarda geziyorsa. Bizler akşam yatağımızda rahat uyuyalım diye canlarını ortaya koyan ve bu uğurda şehit olan güvenlik görevlilerimizi buradan bir kez daha şükranla anıyorum. Hepsinin mekânı cennet olsun.
Bu tip eylemlere karşı önlem almak çok zor olsa da, yapılanlardan daha fazlası yapılabilir miydi? Bence yapılabilirdi. Bazı arkadaşlarım da, “madem bu tip bir ihtimal vardı, insanlar da sokağa çıkmasaydı” diyorlar ama bu bir çare değil. Biz de dedikoduları bile bile, sık sık 7. Cadde’de dolaştık. Korkudan eve kapanıp terörün ekmeğine yağ süremeyiz. Bütün acılara rağmen, bir yandan da hayatımızı devam ettirmek zorundayız.

Ne yapabiliriz? Kendimizi eve kapamak çare olmadığına göre, daha akıllı olmaya çalışabiliriz. Etrafımıza daha uyanık, daha dikkatli bir şekilde bakabiliriz. Dün ben otobüsle döndüm ve bir türlü üzerindeki parkayı çıkarmayan bir Afrikalı genç çok dikkatimi çekti. Otobüs çok sıcaktı ve ben bile neredeyse donla oturacakken çocuğun boncuk boncuk terleyerek parkasını çıkarmadan oturması çok dikkatimi çekti. Sürekli telefonla konuşması, ürkek ürkek etrafa bakması da diğer huzursuz edici faktörlerdi ama ne yapabilirsiniz ki? Otobüse binerken en ufak bir güvenlik önlemi yok. Gidip de, “çıkar ulan üzerinden o parkayı” diyecek halimiz de yok. “İnşallah parkanın altı bomba dolu değildir”, demekten başka bir şey yapamıyorsunuz.

Bahçelievler’in sokaklarında büyüdüğümüz günlerde; çocuklar, “şans, talih, kader, kısmet 5 kuruş”, diye bağırarak, bir şans oyunu oynatırlardı. 25 kuruş verip, kartonun üzerindeki küçük bir numarayı iğneyle kazırdın. İçinden bir hediye çıkarsa, senin olurdu; çıkmazsa da saman tabir edilen gofretimsi minik parçalardan verirlerdi. Gerçekten de tadı saman gibiydi. O günlerde, çikolata da çıkabiliyordu, saman da; bugün nereyi kazırsan kazı, altından ölüm çıkıyor.

Bu millet birçok şeye alıştırılmıştır. Örnek olarak, trafik kazalarını hiç umursamayız. Bizim ülkemiz de, trafik kazalarında ölenlerin, hiçbir haber değeri yoktur. Etkisi yarım gün sürmez. Her türlü kötülüğe alıştık ama sabah evinden çıkarken, akşam evine dönemeyeceğini bilmeyen insanların, bir hiç uğruna öldürülmelerine hiçbir zaman alışmayacağız…
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

14 Ekim 2015 Çarşamba

Önlem Almak...

Günaydın dostlar.

Dün sabahki yazımda Ankara’da yaşanan trajik katliam ile ilgili olarak, güvenlik güçlerinin yeteri kadar önlem almadığını düşündüğümü belirtmiştim. Bu kadar kritik günlerden geçerken çok daha fazlası yapılmalıydı.
Arkadaşlar, ülkenin başında bin türlü belanın olduğu günlerden geçiyoruz. İçeriden veya dışarıdan gelecek çok çeşitli tehlike ile karşı karşıya kalabiliriz. Vatandaşlarını korumak devletin en önemli görevlerinden biridir. Bu çok net ve konuda kimsenin bir söyleyeceği olamaz ama bizlerin de akıllı ve uyanık olması gereken bir dönemden geçiyoruz.


Her ne yaşanırsa yaşansın, korkup eve kapanarak terör örgütlerinin amaçlarına hizmet edemeyiz. Günlük yaşamımıza devam edeceğiz ve daha dikkatli olacağız. Terörün beslendiği ortamlarda hepimizin daha dikkatli olması gerekiyor.

Futbol stadyumları, spor salonları, toplantı ve miting alanları, toplu taşıma istasyonları, okul çevreleri gibi alanlar herkesin ekstra bir dikkatle etrafına bakması gereken alanlardır. Bu gibi ortamlarda dikkatli olmak her zaman için gerekli olmakla beraber, savaş coğrafyasında önemleri 10 kat daha fazlalaşır.

Dikkatli olacağız da ne yapacağız? Şüpheli hareketlere, şüpheli paketlere, şüpheli insanlara karşı daha dikkatli olup gerektiğinde bu tip durumları güvenlik güçlerine bildireceğiz. Önemli bir seçim süreci adım adım yaklaşıyor. Seçim gününe kadar bu tip saldırılara karşı daha da duyarlı olmamız gerekiyor. Böyle bir ortam da seçim mitingleri yapılmasının da çok fazla bir anlamı olduğunu düşünmüyorum. Herkes ne söyleyecekse, zaten 3 ay önce söyledi.
6-7 aydır meclisi tatilde olan bir ülkede, kimsenin yeni bir söyleyecek şeyi olabileceğine inanmıyorum. Burnumuzun dibinde neredeyse 3. Dünya savaşı başlayacak ama bizim meclisimiz aylardır kapalı.

Bu kadar kargaşanın olduğu tehlikeli bir ortamda her şeyi güvenlik güçlerinden bekleyemeyiz. Biz de mümkün olduğu kadar dikkatli olup onlara yardımcı olmaya çalışmalıyız. Hepimiz ekstra güvenlik riski yaratabilecek hareketlerden uzak durmalıyız. Günlük hayatımızı terör korkusuyla erteleyemeyiz ama ekstra aktivitelerimiz konusunda çok daha hassas olabiliriz.
Ben kimseye “Alışveriş merkezine gitmeyin” demem ama “Gittiğinizde etrafınızdan daha fazla haberdar olun” derim. Yapacağımız iş yaşamımızı kısıtlamak değil, daha dikkatli olmaktır.

İnşallah bu ülke bir daha böyle bir saldırıyla karşı karşıya kalmaz ama çok kötü günlerden geçtiğimiz gerçeğini de unutmayalım. Terör örgütlerinin köşe kapmaca oynadığı bir coğrafyada yaşadığımızı da unutmayalım. Bu noktada birbirlerine düşman olan iki örgüt, 50 km ötede ortak bir düşmana karşı savaşabiliyorlar.

Her zaman söylerim, “İyi el geldiği zaman anneannem de iyi oynar, önemli olan gelen elin en iyisini oynayabilmek”. Bizlere de şu anda dağıtılan elde acı var, kan var, gözyaşı var, ölüm var. Güneşli eller gelene kadar bu eli en iyi şekilde oynamamız gerekiyor.

Arkadaşlar, bizler cesur bir milletin torunlarıyız. Bizi korkutabilmek kolay bir iş değil ama korkmakla dikkatli olmak arasındaki farkı ayırt edebiliyor olmamız lazım. Adana’da polisin kordon altına aldığı bölgedeki şüpheli paketi alıp yerden yere vurmak, çok da akıllı bir davranış değil. Zaman, kahramanlık yapmaya çalışma zamanı değil.
Her şeyin bir sonu olduğu gibi, bir gün bu dönemim de sonu gelecek. Karanlık bulutlar muhakkak gidecek ve bir gün yine güneşli bir sabahla uyanacağız.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın, en önemlisi bugünlerde uyanık kalın…

13 Ekim 2015 Salı

Çok Fazla Yol Var...

Günaydın dostlar.

Cumhuriyet döneminin gördüğü en büyük terör saldırısının ardından, en büyük amcalarımızdan bir tanesi “Biz elimizden geleni yaptık.” diye bir yorum yaptı. Sıhhiye Meydanı’na çıkan çok fazla yol olduğundan ve de bu yolların hepsinde birden güvenlik tedbiri almanın çok zor olduğundan söz etti.
Hemen belirteyim; kesinlikle katılmıyorum.


Mitingin Sıhhiye Meydanı’nda planlandığı doğru olmakla beraber, insanların trenlerle, otobüslerle gelip; Ankara Garı önünde toplanacağı da önceden biliniyordu. Böyle bir alan ikinci bir miting alanı gibi düşünülebilirdi. “Terörü bir yere kadar önleyebilirsin” cümlesi kısmen doğru olmakla beraber, yapılabilecekler hiç yapılmasın anlamına gelmemeli.

Devletimizin en önemli görevlerinden biri vatandaşlarını korumaktır. “Ben tek bir alanı güvenlik altına aldım, yollarda veya bu alana gelene kadar toplanacakları diğer meydanlarda neler olduğundan sorumlu olamam” çıkışı ile bu işi izah edemeyiz. Terör örgütleri tren garının önünde toplanılacağını biliyorsa, eminim devletimiz de biliyordur.

Tabi ki her sokağa kontrol noktaları kuramayız ama güvenlik işini daha geniş düşünebilirdik. Bu mitingde iki tane önemli alan var. Biri Sıhhiye Meydanı, diğeri de ilk aşamada toplanacakları Ankara Garı’nın önündeki meydan. Bu iki meydanda birden güvenlik tedbirleri almak, kontrol noktaları oluşturmak bu kadar mı zordu? Her gün meydanlarda dünyanın en büyük ülkelerinden biri olduğunu haykırdığımız Türkiye’nin iki ayrı meydanda güvenlik tedbiri alabilecek kapasitesi yok muydu?
İnsanın aklına iki ihtimal geliyor. Birinci ihtimal çok ciddi bir güvenlik zafiyeti olduğu, ikinci ihtimal de mitinge gelen çevrelerin kendine yakın çevreler olmamasından dolayı hükümetimizin ve valiliğimizin işi çok sıkı tutmamış olması. Ben üçüncü bir ihtimal düşünemiyorum, düşünebilen varsa bizimle de paylaşsın.
Gerçekten de bizim devletimiz güçlü bir devlettir. Ciddi bir çalışma yapılsa, orada kuş uçurtulmazdı ama nedeni her neyse böyle bir çalışma içine girilmedi.

Birkaç yıl önce 1 Mayıs’a 2-3 gün kala Taksim meydanına ulaşan yolların nasıl demir ağlarla örüldüğünü kendi gözlerimle görmüştüm. Her yolda 4-5 ayrı set vardı. Günlerce çalışan devletimiz Taksim’e kedi bile çıkartmadı. Hal böyleyken, terör bugünlerde hayatımızın her aşamasına girmişken; nasıl olur da 10000’lerce insanın toplanacağı bilinen bir alanda hiçbir güvenlik tedbiri alınmaz.

Taksim’e çıkmayı önlemek için bariyerlerini Zap Suyu’ndan kurmaya başlayan polisimiz, neden Ankara’nın göbeğindeki bir meydana girişi kontrol etmek için bariyerler kurup, kontrol noktaları oluşturamaz. İnsanlar Taksim’e çıkmak için şehirlerinden yola çıktıklarında daha 100 metre gitmeden durduruluyorlar. Taksim için önleme çalışmaları Harran Ovası’ndan başlıyor.
Ben elimin hamuruyla polise akıl öğretecek değilim ama böyle yoğun bir kalabalığın toplanacağı bilinen bir günde daha fazla tedbir alınmalıydı. Tren istasyonu gibi, otobüs terminali gibi noktalarda güvenlik önlemleri ciddi bir şekilde arttırılmalıydı.

Her zaman söylediğim gibi ben Münih’e sık giden, gittiğim zaman da tren istasyonunda vakit geçirmeyi seven bir insanım. Bir gün yine oturmuş kahvemi içip trenlere bakarken etrafta çok sayıda polis olduğunu gördüm. Kahvede çalışan kıza ne olduğunu sorduğum da, “Bugün Bayern Münih’in maçı var da ondan” diye cevap vermişti. Aynen öyle. Bir tek stat çevresinde önlem almakla bu iş olmaz. Böyle bir maç gününde taraftar yoğunlaşmalarının nerelerde olacağını düşünüp, oralarda da önlem almak gerekiyor.

Sabahın erken saatlerinde henüz insanlar oraya gelmemişken tren garının önündeki meydanın alan güvenliği sağlanıp, insanlar meydana kontrollü bir şekilde alınmış olsaydı; böyle bir saldırının gerçekleşmesi çok zor olurdu.

Terör bu yıllarda insanoğlunun başındaki en büyük belalardan biridir. Masum insanlar sürekli olarak bir yerlerde terör saldırılarına kurban gidiyorlar. Güvenlik güçlerimiz de sürekli olarak hayatlarını kaybediyorlar ve bizim hepsine hiçbir zaman ödeyemeyeceğimiz kadar borcumuz var. Gece karanlığında, olmadık arazilerde, zor şartlarda hırsızıyla, uğursuzuyla uğraşıp bizim akşam evlerimizde rahat uyumamızı sağlıyorlar.
Minnetimiz sonsuz ama bu saldırının özelinde elimizden gelen her şeyi yaptığımıza inanmıyorum. Bu kadar hassas ve tehlikeli günlerden geçerken çok daha fazlası yapılmalıydı. Sevgili dostlar, bu miting için insanların kalabalık bir şekilde toplanacağı iki ana meydan vardı; üçüncü bir meydan yok. Her 1 Mayıs günü çok başarılı bir şekilde “Taksim geçilmez” direnişi yapan güvenlik güçlerimiz, Ankara’da da çok daha iyi tedbirler alabilirlerdi.

Terör yapmanın çok fazla yolu olduğu gibi, terörü önlemenin de çok fazla yolu var.
Rahmetli Levent Kırca’nın da söylediği gibi, akıllı kalın, sabırlı kalın, sağlıklı kalın, mutlu kalın…

1 Nisan 2015 Çarşamba

1 Nisan Şakası...

Günaydın dostlar.

Dün sabahki yazımın başlığına “Rüya” demiştim; aslında bugünkü yazım için de en uygun başlık “Kâbus” olurdu diye düşünüyorum ama şartlar ne olursa olsun karamsar düşünmeyi sevmeyen ve neşesini kaybetmeyi istemeyen bir insan olarak, sabah sabah böyle bir başlık atmak istemedim.
Dün yaşananlar bugün yaşansa 1 Nisan şakası zannedebilirdik ama ne yazık ki hepsi dün yaşandı. Gerçekten neler olduğunu belki de hiçbir zaman tam olarak öğrenemeyeceğiz. Bu aşamada tek bildiğim konu, bütün hayatım boyunca ülkenin tamamında elektriğin gittiğini hiç görmemiş olmamdır.


Sabah yazılarımı okuyan arkadaşlarım, sağ olsunlar “elektrik kesintisi ile ilgili detayları senden bekliyoruz” diye mesajlar atmışlar ama benim neler olduğu hakkında hiçbir fikrim yok. Paraları ödenmediği için özelleştirilmiş elektrik şirketleri kesti senaryosundan tutun da, Avrupa bizi devreden çıkardı senaryosuna kadar her şeyi duyduk. Nükleer santrallere ne kadar çok ihtiyacımız olduğunu göstermek için yapıldı diyenleri de unutmayalım. Benim şahsi görüşüm, Emre Belezoğlu ile bir alakası olabilir.

Ben ne olduğunu bilmiyorum ama beni nasıl etkilediği hakkında bir fikrim var. Bilgisayarın başında internetten bir şeye bakıyordum ve tıkladığımda yeni sayfa açılmadı. Dünyanın en ileri gitmiş, refah seviyesi en yüksek, mükemmel bir altyapısı olan ülkelerinden birinde yaşadığım için, elektriklerin kesileceği aklımın ucundan bile geçmedi.

İçime doğmuş herhalde akşam yatarken telefonumu şarja takmıştım. Bir müddet sonra telefonda, sosyal ortamda Ankara, İzmir gibi şehirlerde de elektriğin kesik olduğunu görüp, kendi kendime “bizim gibi ileri gitmiş bir devlete hiç yakışmıyor” diye düşündüm. Ben 3 büyük il zannederken meğerse 3 il dışında her yerde gitmiş. Onlarda elektrik konusunda İran’a bağlı oldukları için yırtmışlar.

Artık her şeyin altında bir şey arar olduk ya, durun bakalım bunun altından ne çıkacak diye düşündüm kendi kendime. Elektrikler gelince garip bir takım haberler duyacağımı bekliyordum ama savcının rehin alınacağını tahmin edememiştim. Allah rahmet eylesin, mekânı cennet olsun.

Dünkü yaşananlar bana kaçırılan Mısır uçağını hatırlattı. Uzun yıllar önce bir Mısır uçağı Malta’ya kaçırılmıştı. Uçağa operasyon düzenleyen Mısırlı askerler bütün rehinelerin ölmesine neden olmuştu. Böyle bir operasyonda bütün rehineler ölüyorsa, yaşanan süreç şu veya bu sebeple arzu edilen sonuca ulaşamamış demektir.
Elektriklerin olmamasının bir de iyiliği oldu 4,5 saat boyunca epeyce kitap okudum. Elimin altında duran bir türlü yol alamadığım kitaplarda sona yaklaştım. Elektrik olmayınca sucu bile su getirmedi. Aklınıza gelebilecek her şey etkilendi. Hızlı tren postuna bürünmüş Boğaziçi Ekspresinin 1300 yıllık dizel lokomotifleri tarafından çekilerek getirildiklerin görmek beni derinden yaraladı.
Benim ev hayatım etkilendi ama ondan daha da önemlisi bütün ülke etkilendi. Benim evde de, ülkenin tamamında da her şey durdu. Avrupa’dan, Amerika’dan yazıştığımız insanlara izah edebilme çabası da cabası oldu. Adamlar bu kadar ileri gitmiş bir ülkede elektriğin nasıl kesilebileceğini anlayamadılar. Demek ki biraz daha ileri gidersek, mum ışığı bile kalmayacak iyice karanlığa gömüleceğiz.

Bence bu olaydan çıkarmamız gereken ders, bu ülkeyi bir saniye de felç etmenin bu kadar kolay olmasıdır. Bu sayede dosta düşmana bunu da göstermiş olduk. A’dan, Z’ye her şey bir anda devre dışı kalabiliyor ve iki bidon jeneratör yakıtından başka hiçbir yedekleme planımız yok.

En dikkatimi çeken konulardan birisi de, dün yaşadığımız kâbus dolu günden sonra, Türkiye’nin en çok okunan gazetesinin internet sitesindeki 5 manşet haberden 3’ünün futbol ile alakalı olması oldu.
Bugün kimsede 1 Nisan şakası yapacak moral de yok, arzu da yok. Planladığınız şakalarınızı seneye saklayın; dünden sonra kimse de şaka kaldıracak hal kalmadı.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…