Para etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Para etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Ocak 2016 Perşembe

Müzayede...

Günaydın dostlar…

Tam bir müzayede ortamıydı. Vaatler havada uçuşuyordu. 1200 TL diyen de vardı, 2000 TL diyen de. Sonuçta 1300 TL diyen parti seçimi kazandı. “En yüksek rakamı veren neden kazanamadı?” sorusu, güzel bir soru. Fiyattan daha önemli değerler var da ondan. Bu açık arttırmada her parametrenin ayrı bir piyasa değeri var…
İşin o kısmını bir tarafa bırakırsak, asgari ücretin 1300 TL’ye yükselmesi, zar zor geçinen büyük çoğunluk için güzel bir haberdi. Az da olsa sofraya birazcık daha fazla bir şeyler koyma olanağı yaratmıştı.


Haber güzeldi ama hemen söylenmeler başladı. İlk mızmızlananlar patronlar oldu. “ Sen bu sözü verdin ama para bizim cebimizden çıkacak,” demeye başladılar. “Biz bu parayı veremeyiz,” yaygaraları çığ gibi büyümeye başladı. Hemen belirteyim; yaygaralarında haklı olanlar da var, gereksiz yere şamata yapanlar da.

Ne dedi güzel devletimiz? “Siz merak etmeyin ortaya çıkacak külfetin yarısını ben karşılarım,” dedi. Allah razı olsun, böylece patronların yükü biraz hafiflemiş oldu. Hükümet böyle bir söz verdi ama küçük bir sorun vardı, kenarda köşede duran böyle bir para yok. Vardıysa, bugüne kadar verselerdi keşke.

Böyle bir para yoksa o zaman ne yapmamız lazım? Bu parayı bir yerlerden bulmamız lazım. Para basma işini bu sabah için ayrı bir köşeye koyduğumuzu düşünelim. Söğüt günlerinden beri, bu gibi durumlarda bizim devletimiz ne yapar? Lüks olduğunu düşündüğü, İçki, sigara, meşrubat, telefon, benzin gibi kalemlerin vergilerini arttırır. Bugün de hemen bu yapıldı. Daha yılın ilk güneşi doğmadan bu gibi maddelerin vergileri arttırıldı. Köprü ve otoyol geçişlerini ne kadar çok sevdiğimizi de unutmayalım.

Klasik olan ve beklenen yapıldı ama bir sorunumuz daha var. Bu zamlar sizce yeterli olur mu? Ne yazık ki, yetmiyor. Anlayacağınız, bu tip zamların ikinci en sevdiğimiz grupta da devam etmesi gerekiyor. Nedir bunlar? Elektrik, su, doğalgaz, kömür gibi olmazsa olmazlarımızdır.

Ben olayın boyutunu tam olarak bilmiyorum. O yüzden de, bu iki gruba yapılacak zamlar yeterli olur mu, olmaz mı bilmiyorum. Hemen panik olmayın, demokrasilerde çareler tükenmez. Mecbur kalırsak, şeker, çay, kahve grubundaki fiyatlara da bir bakabiliriz.
Bu iş böyle kademe kademe sürer gider. Verilen hediyenin geri alınamaması gibi, bizde de yapılan zamlar asla geri alınmaz. Dünyada petrol fiyatları düşer ama bizim sokakları hiç etkilemez. Neden? Bizim pompada ödediğimiz fiyatın çok büyük bir kısmı vergi de ondan.
Şimdi gelelim işin aritmetik kısmına. Tamam, bana 300 TL fazla para verdin ama karşılığında her şeyi arttırdın. Herkes birçok kaleme gelen zamlardan etkilendi. Fazladan gelen 300 TL ile ben yine hemen hemen aynı miktarda alışveriş yapabiliyorum. İyi ki bir zam yaptın, artan fiyatlarla hepsini geri aldın. Kimi artan elektrik fiyatından etkilendi, kimi benzin fiyatından, kimi de sigaraya yapılan zamdan.

Hemen şunu da belirteyim; bu tablonun bugünkü hükümetle hiçbir alakası yok. Konuştuklarımız ekonominin geçekleri. Belirli bir miktarda para harcamak istiyorsan, elinde de böyle bir para yoksa bir şeylerin fiyatlarını ve/veya vergilerini arttırarak bu parayı toplaman gerekiyor.

Tam da sevinmeye başlamıştık ama ne yazık ki beklediğimiz gibi bir iyileştirme olmadı.
Artan maaşımız çok da bir işe yaramadığı gibi, bir de tuttu vergi dilimimizi yükseltti. Vergilerimiz arttı. Oydu buydu derken elimize kalan para her dakika azalıyor. Bu sefer kimler söylenmeye başladı? Zam aldım diye sevinemeyen çilekeş insanlarımız.

Ne dedi yüce devletimiz? “Korkmayın onu da ben öderim,” dedi. Nereden ödeyecek? Şimdi lütfen ilk paragrafa geri dönün ve yeniden okumaya başlayın.
“Ekonominin ve piyasanın yapısı, belirli sürelerde tamamlanan dairelerden ibarettir,” diye boşuna dememişler…

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

16 Mayıs 2015 Cumartesi

Denizkızının Düş Yolları...

Günaydın dostlar.

Bu sabah size çok sevdiğim iki dostumdan söz etmek istiyorum. CCI’da yıllarca beraber çalıştığım iki arkadaşım, Deniz ve Özden. İkisinin de ortak özellikleri dünyayı gezmeyi çok sevmeleri ve bu gezilerdeki anılarını ve resimlerini Facebook ortamında paylaşıyor olmaları.
 
Dünyada gitmedik yer bırakmadılar. Bu iki cesur yürek dünyanın en tehlikeli coğrafyalarını bile babalarının evi gibi geziyorlar. Genelde tek başlarına geziyorlar ama son yaptıkları Latin Amerika seyahatine birlikte gittiler. Bu seyahatin bir diğer ilginç yanı da seyahatin Rusya’dan başlıyor olmasıydı. Nedenini bana sormayın, o kısmını kendileri açıklasınlar. Rusya’dan Nikaragua’ya ucuz bilet vardı herhalde.
Benim için işin en ilginç yanı da, gittikleri yerleri sanki o ülkenin vatandaşıymış gibi geziyor olmaları. Hatta o ülkenin vatandaşının bile cesaret edemeyeceği işler yapıyorlar. Gayet ucuz ve cesur bir şekilde geziyorlar. Sonuçta paraları yok mu? Tabi ki var.  İkisinin de tonla parası var ama amaçları bir ülkeye gidip, 5 yıldızlı otellerde kalıp, 3-5 yere gidip dönmek değil. O topraklardaki yaşamın bir parçası olmak istiyorlar.

En son yaptıkları Orta ve Güney Amerika seyahati süresince paylaştıkları her şeyi ilgi ile takip ettim ve bazı bulundukları ortamlardaki cesaretlerini de gerçekten takdir ettim. Öyle ortamlarda öyle minibüslerle veya insandan çok tavuğun olduğu otobüslerle seyahat ettiler ki, ben bile buradan korktum.

Tamamen karayolu ile tek tek sınırları geçerek Latin Amerika’nın bütün ülkelerini gezdiler. Dediğim gibi takip ettim ama bir araya gelip hiç konuşamadık. Bir gün bir rakı ortamında hikâyelerini dinlemek isterim.
Bilmiyorum kitap yazmayı düşünüyorlar mı ama çok ilginç ortamlarda ilgiyle izlenecek birçok şey yaşadıkları da kesin.

Bu sabah bu iki dostumdan bahsediyorum ama “arkadaşlar böyle bir şeyler yazıyorum” diye izinlerini de almış değilim. İyi niyetlerine ve samimiyetlerine güvenerek bu satırları sizlerle paylaştım.
Facebook ortamında bu seyahatlerle ilgili resimlerin, videoların ve diğer bilgilerin paylaşıldığı iki değişik sayfa var. Belki başka platformlarda da paylaşımları oluyordur ama ben bir tek Facebook ortamını biliyorum.

“Gezgin Denizkızı” ve “Özden’in Düş Yolları” sayfalarını takip edip, incelemenizi şiddetle tavsiye ederim. Bu seyahatler birçoğumuzun imkân bulup da yapamayacağı, cesaret edemeyeceği seyahatler olduğu için merak edenler bu sayfalardan bu ülkeler hakkında bir fikir edinebilirler.

Ben sayfalarından bir iki örnek resim paylaştım ama sayfaya girdiğinizde çok daha fazlasının (binlerce) olduğunu göreceksiniz.

Yaşlarını bilmiyorum ama ikisinin de emekli olduğunu tahmin ediyorum. Böyle bir arzudan ve böyle bir cesaretten dolayı sizleri kutluyorum.
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

28 Nisan 2015 Salı

Verdiğin Sözün Arkasında Dur...

Günaydın dostlar.

Bir söz verildiği zaman, aslan gibi verilen sözün arkasında durmak gerekir.  Verilen sözlerin tutulmamasının ve de bu topraklarda bir şeyleri organize etmenin zorluğunu çok iyi bilen bir insan olarak, Allah’tan bir mani gelmediği müddetçe ben her zaman verdiğim sözleri tutmaya çalışırım.
Konu ne olursa olsun, benim için sözüme güvenen insanları yarı yolda bırakmamak her zaman için çok önemlidir. Sözüne güvenip, yanıma alıp savaşa bile gidebileceğim insanları da çok severim. Sözden dönmek ne erkekliğe yakışır, ne de kadınlığa…


Söz vermek, hayatımızın her anı için önemli bir parametredir. Bugün için de gündemde olan söz verme olayı, CHP’nin ortaya attığı seçim vaatleridir.

Paradan başka hiçbir şeyi düşünmeyen bir toplum haline geldiğimiz için, herkes cımbızla çekip ekonomik vaatleri konuşuyor ama verilen sözlerin içinde para konularından çok daha fazlası var. Diyeceksiniz ki, “İnsanlar maddi sıkıntı içinde, para konuşmasınlar da ne konuşsunlar?”. Çok haklısınız, para konusu sıkıntılarımızın başında geliyor ama diğer konuları da unutmamamız gerekiyor.

Burada verilen vaatlerin en önemlilerinden biri olarak demokrasi geliyor. Adalete dayalı, sağlam temeller üzerine oturmuş, bağımsız bir hukuk yapılandırması da çok ama çok önemli. Bu iki parametrenin dolaylı olarak ekonomik programa da bir ivme kazandıracağı çok nettir. Bu tip temel konulardaki bütün vaatlerini sonuna kadar destekliyorum.
Gelelim herkesin dikkatini çeken ekonomik vaatlere. Vaatler çok olumlu, çok sevindirici ama aynı zamanda da çok da iddialı. Genel parametrelere dayandırılan konular bizim gibi ülkelerde her zaman sorun teşkil eder. Örnek olarak, fakirlere yardım dediğin zaman, kimin fakir olduğunu neye göre ve nasıl belirleyeceksin. Maddi durumu çok iyi olduğu halde bir yolunu bulup devletten yardım almanın çok da zor olmadığı topraklarda, kimin gerçekten bu yardımlara ihtiyacını olduğunu belirlemek de kolay bir iş değil.
Bizler sabırsız insanlarız. Bir şeyler vaat edilirse hemen yarın olsun isteriz. Kimse bir fili bir gecede yiyemez. 100 senenin alışkanlıkları ve yaşanmışlıkları 100 günde değiştirilemez. Ben ekonomik vaatlerin bir kısmının çok iddialı olduğunu ve geniş bir zaman çerçevesine yayılmalarının gerektiğini düşünüyorum.

Maliyet fiyatının altında mazot satmayı taahhüt etmek sürdürülebilir bir durum değildir. Ayrıca böyle bir söz vermeye gerek de yok. Sen, yakıt satışlarının üzerine bindirilmiş korkunç vergilerden bir kısmını kaldırırsan hem daha gerçekçi olur, hem de insanlara ekonomik bir rahatlık sağlar. Petrol fiyatları bugün 50 USD olabilir ama iki gün sonra bunların tekrar 150 USD seviyelerine çıkacağını da unutmamak lazım.

Vaat edilen ekonomik iyileştirmelerin boyutu herkese göre değişiyor. 60 milyardan, 140 milyara kadar çok çeşitli rakamlar telaffuz ediliyor. Ben rakamların boyutlarına çok takılmıyorum ve sistematik olarak, kademeli ve planlı bir şekilde ele alınırlarsa, ulaşma mesafesinde olduklarını düşünüyorum.

Sağlam Anayasal temellerin üzerine oturtulmuş, bağımsız yargının rayına oturtulduğu bir devlet yapısında zaten birçok şey kendiliğinden yoluna girecektir.

En önemli parametrelerden biri de liderlerin yaptıkları işlerle, yaşam tarzlarıyla kamuya örnek olmalarıdır. İnsanları belli bir ekonomik plan içinde yaşatmaya çalışırken sen de gidip göze batacak, adalet hissini ortadan kaldıracak harcamalar yapmayacaksın.
Ben ekonomist değilim ama dünya ekonomisinin de zor günlerden geçtiğini düşünürsek; Türkiye için %6 büyüme hedefini önümüzdeki birkaç yıl için çok da gerçekçi bulmuyorum. %5 bile güzel bir başarı olur. Bu işi çok iyi bilen arkadaşlarımız bu konuda benden çok daha iyi yorum yapabilirler.

İç tasarruf oranının %15’ten, %30’a çıkarılacağı gibi yorumları da gerçekten çok uzak, hiçbir hükümetin kolay kolay kontrol edemeyeceği vaatler olarak görüyorum.
Emin’in beklentisi: Ekonomik hedefler dışındaki bütün hedeflerin yerine getirilmesi ve ekonomik hedeflerin de ilk aşamada yarısını yerine getirilmesi şeklindedir. Örnek olarak, 2 maaş ikramiye değil de, ilk aşamada bir maaş ikramiye verilip, daha sonraki yıllarda ikinci ikramiye verilirse, o bile memnun edici bir gelişme olur.

CHP, halkın dikkatini çekti. "Para" lafını duyan (haklı olarak) sokağa çıktı. Kılıçdaroğlu, hiç konuşmadığı büyüklükteki kalabalıklara konuşuyor. Gerçekçi ve uygulanabilir bir programın adım adım uygulanması, yıllardır gülmeyi unutmuş insanımıza bir gülümseme umudu olacaktır.
Ülkemiz için, insanımız için her şeyin en güzeli olur inşallah.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

14 Nisan 2015 Salı

Bazı Şeyler Paradan Daha Değerlidir...

Günaydın dostlar.

Son günler yine can sıkıcı haberlerle dolu ama bu sabah ben hiçbirinden bahsetmek istemiyorum. Gelin hep beraber Tatilya günlerimize geri dönelim. Daha önce size Tatlya’nın açılış gününü anlatan bir yazı yazmıştım (Yazz). Bugün de Tatilya’da beraber çalıştığımız muhteşem ekipten söz etmek istiyorum.
Tatilya’yı unutmak ve unutturmak istemeyen genç arkadaşlar 3-4 gün kadar önce Facebook ortamında, “Tatilya’yı Hatırlat” adı altında bir grup kurdular ve yolu Tatilya’dan geçmiş olan herkesi gruplarına bekliyorlar. Sizde oradaki anılarınızı yeniden yaşamak ve yaşatmak istiyorsanız bu güzel gruba bir bakmanızda yarar var.


Bu arkadaşlar, grubun ne amaca yönelik olduğunu anlatan açıklamaya;

“Bazen her şeyin para olmadığını hatırlamak için, Tatilya’yı hatırlarım; çünkü orada sahte hiçbir şey yoktu. Dostluklar hüzünler, sevinçler hepsi gerçekti. Şimdi sıra sizde, TATİLYA YI HATIRLA HATIRLAT...” yazmışlar.

Gerçekten de öyleydi. Daha önce de belirttiğim gibi, Tatilya bayramı seyranı, hafta sonu olmayan bir deli işiydi. Her gün orada çok uzun saatler çalışıp, binlerce insanla muhatap olabilmek için o işi gerçekten sevmek gerekiyordu.
Tatilya’da 6 değişik bölüm bana bağlıydı ve 500’e yakın arkadaşla beraber çalışıyordum. Bu çocukların birçoğunu inşaat aşamasında işe alıp eğitmiştik. Şu anda rakamları hatırlamıyorum ama çok ta cüzi bir maaş ile çalışıyorlardı. Para gerçekten de ikinci plandaydı. Ne ben, ne de diğer arkadaşlar o işi para için yapmadı. Ortamın güzelliği, insanların dostluğu ve yaşanan aile ortamı paranın ve diğer parametrelerin çok önüne geçmişti.
Tatilya’yı Hatırlat, grubu benim de anılarımı tazelememe yardımcı oldu ama fark ettim ki benim ve diğer işin en başında işe giren arkadaşların hemen hemen hiç resimleri yok. Görülüyor ki bizler 23 Nisan’da parkı açacağız olayına kafayı takmışız ve resim çekmeyi filan hiç aklımıza getirmemişiz. 2 sene Tatilya’da çalıştım ama 2 tane parkta çekilmiş resmim yok…

Ben her gün Suadiye’den Tatilya’ya gidip akşamın 12’sine kadar orada çalışıp, ertesi sabah yine gidiyordum. Ortamın güzelliği ve dostlukların sıcaklığı yüzünden bu iş bana hiç te zor gelmiyordu ama ne zamanki üst seviyelerdeki didişmeler başladı, benim de kilometreler gözümde büyümeye başladı.

Demin de söz ettiğim gibi işe aldığımız çocukların hepsi güler yüzlü, iyi niyetli, akıllı, çalışkan çocuklardı. Pijamalarını giyip gelip bütün gece parkta kalıp dükkânlarda satılacak olan malzemeleri bilgisayara tanımlamaya çalışan çocukları unutmam mümkün değil.

23 Nisan’da Süleyman Demirel’in açılışı yaptıktan sonraki park turunda halen 5 metre ötedeki yolları bir kere daha temizlemeye kalkmak, güzel bir kalite anlayışıdır. Güzel olsun, kaliteli olsun, daha da temiz olsun yaşam şeklinin dışarıya yansımasıdır.

Hayatımızda görmediğimiz oyuncakları çalıştırmayı öğrenmek kadar, olayın işleyişine hâkim olabilmekte ayrı bir süreçti. Lunapark kültürü dışında bu konuda hiçbir deneyimi olmayan arkadaşlar bu işin altından da başarı ile kalkmayı başardılar.
Tatilya’nın çok entegre ve işlevsel bir IT altyapısı da vardı ama onu artık başka bir sabaha saklıyorum.

Arkadaşlar, günümüzde para çok önemli bir konu ama bizim grubu kuran genç arkadaşların da belirttiği gibi, para her şey değil. Sağlık ve mutluluk ta en az para kadar önemli. Son zamanlarda etrafımızda birbiri ardına yaşadığımız sağlık problemleri, bizlere bunun ne kadar önemli bir parametre olduğunu bir kere daha net bir şekilde hatırlattı.
Tatilya, genç arkadaşların birçoğunun ilk işiydi ve ben her sabah oraya vardığımda. Tatilya’da işe girmek için bekleyen 3-4 kişi görürdüm. Herkes arkadaşlarından ortamın güzelliğini duyuyor ve orada çalışmak istiyorlardı. Bir iki istisna hariç birçoğu için para gerçekten de ikinci plandaydı.

“Hiç mi istisna yok?” diyeceksiniz. Tabi ki var. Arkadaşın biri yalvarıp yakarıp, çocuklarım aç diyerek temizlik bölümünde işe girdikten 15 gün sonra gelip, “Bu iş ağır, bana göre değil,” diyerek çekip gitmişti. Bunlar da hayatımızın gerçekleri…
Ben buradan bir kez daha Tatilya’nın her aşamasında büyük bir özveri ile çok uzun saatler çalışan arkadaşlarıma çok teşekkür ediyorum. İyi ki sizlerle o iki seneyi yaşamışım ve iyi ki sizleri tanımışım.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

15 Kasım 2014 Cumartesi

Onun Suçu Değil ki...

Herkes Fatih Terim’e yükleniyor ama bu yaşananlar kesinlikle onun suçu değil.

Herkes tüpçü amcaya yükleniyor ama bu yaşananlar kesinlikle onun da suçu değil.
Ne o, ne bu, ne yapısal reformlar, ne de kulüplerin altyapı sorunlarına eğilmemesi veya bu doğrultuda yatırım yapmaması. Bunların hepsi gerçek sorunlar olmakla beraber, şu anda milli takımızın aldığı sonuçların nedeni değil. Kore’de dünya üçüncüsü olurken bu sorunlar yok muydu?


Tabi ki bu sorunların hepsi o zaman da vardı. Sorunlar bunlar değilse, o zaman neden maç kazanamıyoruz, neden arka arkaya 3 pas yapıp karşı kaleye gidemiyoruz?

Sorun milli takımda yıldız oyuncu olmamasında. Kim söylüyor bunu? Arda Turan. Milli takımın tek yıldızı diye düşündüğümüz adam, “Milli takımda yıldız oyuncu yok ki.” diyor. Zaten de yıldız değilmiş gibi oynuyor.

Bizler, 4 büyüklerde oynayan Anadolu çocuklarını yıldız oyuncular zannediyoruz ama alakası yok. Hepsi vasat ve vasat altı oyuncular. Adam yokluğundan hepsi yıldız oldu ve görülmemiş maddi imkanlara kavuştu. Bu oyunculara verilen paralar sürdürülebilir bir süreç değil. Astronomik rakamlar kulüplerimizi altından kalkamayacakları borçlarla karşı karşıya bıraktı. Dün televizyonda duydum, Burak, Selçuk, Emre gibi futbolcuların her türlü gelirlerinin (sadece futbol gelirleri, reklamlar filan hariç) toplamı yılda 4 milyon Euro’ya ulaşıyormuş. Yuh diyorum. Bu rakam ayda 1 milyon TL eder. Bu çocuk havalanmasında, kim havalansın? 1000 tane işçinin bir ayda kazandığı parayı bunlar kendi başlarına kazanıyorlar.
Bizim vasat oyuncularımızın yanına, yine astronomik paralarla bir de modası geçmiş yabancıları getirip takım kuruyoruz. Adamlar başka hiçbir yerde bu paraları bulamadıkları ve de bu kadar rahat edemedikleri için koşa koşa Türkiye’ye geliyorlar. Ne zaman geliyorlar? Avrupa’da piyasaları bitince veya 30 yaşını geçtiklerinde.
Arkadaşlar, gerçekçi olalım. Bizim milli takımımız zaten her zaman başarısızdı. Bu turnuvalara da zaten genelde gidemezdik. Yakaladığımız tek başarı, dünya üçüncülüğü ve Galatasaray’ın UEFA şampiyonluğudur. Futbol tarihimizde başka da başarımız yoktur. Avrupa şampiyonasını saymıyorum bile, zira orada biraz Allah korudu, biraz Fatih Terim balı devreye girdi, biraz mucizeler imdadımıza yetişti de bir yerlere geldik.

Galatasaray iskeletli bir jenerasyonun yakaladığı başarıların dışında zaten başka da başarılı bir takım olmadı ki. Şu anda milli takımda oynayan Selçuk, Volkan, Umut, Bekir, Burak, Caner, Bilal gibi oyuncular, milli takımla ne zaman başarı yaşadılar ki şimdi yaşasınlar.

Bizim takımımızın normal oyunu ve seviyesi budur. Geçmişte yaşananlar anormaldi ama biz onu hemen sanki normal durumumuzmuş gibi benimsedik. O bir rüzgardı geldi geçti. Bir daha da olur mu Allah bilir.

İşin garibi ne biliyor musunuz? Bizim ligimizdeki en büyük futbolcu grubu, yabancı oyuncular. Her takımda 7-8 tane yabancı oyuncu var. İkinci en büyük grup Avrupa’da doğan gurbetçiler. En küçük grup ta Anadolu’da doğan futbolcular. Bence bu tablo bile durumu çok net ortaya koyuyor.

Uzun yıllar sonra gelecek bir başarı için yıllarca çalışmak, hiç bize göre bir iş değil. Spor okullarından A takımına oyuncu çıkması yüzdesi on binde birmiş. Alt yapı olsa ne olacak. Yıldız oyuncu yetişmiyor. Arda’dan sonra çıkan başka yıldız oyuncu var mı?
Biz sabırsız bir milletiz hemen netice isteriz. Çalışmayı, antrenman yapmayı da sevmeyiz. Yapabileceğimizin en iyisini yapmak gibi bir arzumuz yoktur ve hiçbir zaman da olmamıştır. Dolayısıyla başarı da gelmez.

Şimdi önümüzde bir milli maç daha var. Maçın neticesi ne olursa olsun, bu gerçekleri değiştirmez. Limitli teknik kabiliyetleri olan, koşamayan, enerjisiz, egosu paradan tavan yapmış futbolcularla bu kadar olur. Ara sıra bir iki maç kazanır, süperiz diye yaygara yapar, mutlu oluruz…

4 Kasım 2014 Salı

Edepsizliğin Prim Yaptığı Günler...

Dün sabahki yazımda akşam yemeklerini nasıl televizyonun karşısında piyasaları ve haberleri izleyerek yediğimden söz etmiştim ama işin gerçeği şu ki, çok fazla izlemesem bile televizyon diğer saatlerde de genelde açık oluyor.

Sabahları birçok işim olduğu için, sabah yazılarıydı, piyasalardı, yürüyüşlerdi derken televizyonu açmaya pek bir zaman kalmıyor ama genelde öğleden sonra 3 gibi televizyonu açıyorum. Bir kere açıldı mı da genelde yatana kadar bir daha da kapatılmıyor.
 
Televizyon açık olunca da, her ne kadar başka bir iş yapıyor da olsan ister istemez insanın gözü oraya kayıyor. Dikkati çekecek bir şey duyuyorsun ve hemen kafanı çevirip bakıyorsun.
Bu süreç içerisinde aklınıza gelebilecek her türlü program var. Kayıp arayanları var, insanları evlendirenleri var, cinayetleri çözenleri var, yarışmalar var, açık oturumlar var, göbeğinizi nasıl eriteceğinizi yazanlar var, insanlar baştan yaratanlar var, gerçek arı balının faydalarını anlatanlar var ve kirpilerin neden yılanları takmadığını anlatanlar bile var.

İzledikçe görüyorum ki, bu programların en makbul zamanları didişme anları. Edepsiz yarışmacıların veya katılımcıların birbirleri ile didişmeleri tadından yenmiyor. İzleyenlerde memnun oluyorlar, program yapımcıları da, bu programlara reklam verenlerde, hepsi çok memnun bu durumdan. Bu topraklarda didişme ve edepsizlik muazzam prim yapıyor.

Gözlemlediğim bir başka konuda tartışmaların, münakaşaların her gün dozu artıyor ve seviyesi düşüyor. İnsanlar birbirlerine söylemediklerini bırakmıyorlar. Bugün dünyanın en büyük aşkı bizim diyen evlenme adayları, ertesi gün gelip birbirlerine söylemediklerini bırakmıyorlar.

“En güzel benim tarzım” yarışmasının katılımcıları neredeyse saç saça baş başa kavga etmek üzereler ama sunucudan tek bir müdahale gelmiyor. Hiç karışmıyor ve yesinler birbirlerini diye bekliyor. Neden mi? Çünkü bu işler prim yapıyor, reyting getiriyor, para getiriyor.

Her programda yaşananlar aynı. Yarışmacılar veya katılımcılar birbirleri ile didişirken, en ağır lafları söylerken programı sunanlar kesinlikle müdahale etmiyorlar. Sonuna kadar bekliyorlar. Ayrıca çok isteseler bu tip insanları bir sonraki gün programa çıkarmayabilirler ama bilhassa çıkarıyorlar, zira parayı bunlar kazandırıyor.
Halkımıza her zaman bu tipler cazip geliyor. Bir program yapıp dünyanın en cici yarışmacılarını oraya oturttursanız kimse seyretmez. Düzgünlük, doğruluk, efendilik bu devirde ilgi çekmiyor. “Hepinizi katlarım, sonrada paspas gibi ezerim” diyen yarışmacı her zaman halk oylamasında birinci oluyor.
Sırf reyting gelsin diye didişmelerin, kavgaların körüklenmesini kesinlikle doğru bulmuyorum. Bu programlarda kullanılan düşük seviyeli sataşmalar, milyonlarca insana örnek oluyor ve bu tipler popüler oldukça, diğerleri de bu durumu matah bir şey zannetmeye başlıyor.

Ömrünün çoğunu televizyon karşısında geçiren bir toplum olduğumuz için, bizim gibi coğrafyalarda televizyon yayıncılığının çok daha hassas bir konu olduğunu düşünüyorum. İnsanlar edepsiz futbolcuyu veya yarışmacıyı kendine örnek alıyor.

Çok şey istemiyorum. Sadece, edepsizliğin para etmediği günler görmek istiyorum ama ne yazık ki sokağın ivmesi o yöne doğru değil…

29 Mayıs 2014 Perşembe

Parayla Satılsa...

Günaydın Dostlar,

Hiç kimsenin aklına gelmeyecek konular bazen benim aklıma gelir. Bu güzel İstanbul sabahında da "Acaba her şey parayla satılsa nasıl olurdu?" diye düşünmeye başladım. “Zaten her şey parayla satılıyor.” diye hemen cevap vermeyin.
Elle tutulan, gözle görülen hemen hemen her şeyin parayla satıldığını zaten biliyoruz. Çark nasıl dönüyor? Parası olan gidiyor en iyisini alıyor, parası olmayan da en kötüsünü. Birçok konuda da parası olmayan en kötüsünü bile alamıyor.


Zengin neden en iyisini almak istiyor? Cevabı çok basit, en iyisi olduğu için. Tabii bir de pahalı olduğu için. En iyisi ucuz olsa kimse almaz. Yıllar önce otomobil üreticisi Rolls Royce, fiyatlarında indirim yapmaya karar vermiş ve anında satışları düşmüş. Neden? Çünkü o arabayı alanların birçoğu pahalı olduğu için alıyor. İyi bir arabaya biniyor olmak çok önemli olsa da eşe dosta ne kadar iyi ve pahalı bir arabaya bindiğini göstermek daha önemli.

Bu işler böyle. Asıl konumuz elle tutulamayan şeyler ve benim merak ettiğim de bunlar.

Örnek olarak, sevgi de parayla satılsaydı, en sevgi dolu insanlar zenginler en sevgisizler de fakirler mi olurdu? “Merak etme bu devirde sevgi de zaten parayla satılıyor” diyen arkadaşları duyuyor gibiyim ama o bu sabahın konusu değil. Fakir sevgi satın alamadığı için sevemez miydi?
İnsanlar, en pahalı arabayı aldıkları gibi gidip en iyi sevgilerden, en pahalı sevgilerden de alırlar mıydı acaba? “Tabii herkesi sever, tonla parası var.” gibi cümleler duyar mıydık?

Nankörlük parayla satılsa sizce en nankör zenginler mi olurdu? Gelirin artıkça nankörlük oranın da artar mıydı? Küçük Emrah, filmlerinde “Biz hiçbir zaman nankörlük alamadık ki.” diye ağlar mıydı? Nankörlük iyi bir şey değil ama bunu bile bile sadece etrafa ne kadar zengin olduklarını göstermek için insanlar gidip nankörlüğün en iyisini, en büyüğünü alırlar mıydı? Öyle bir durumda da en zengin olduklarını bildiğin için doğal olarak en büyük nankörlüğü onlardan beklerdin.

Adaletin en büyüğü zenginlerde mi olurdu? Parası olmayan kıt kanaat geçinen işçiler, madenciler, emekçiler, sokakta yaşamak zorunda kalan çocuklar hiçbir yerde adaletle tanışamazlar mıydı? Bugün artık Adalet’in, bir bayan ismi olmaktan bile çıktığı bir ortamda, etrafta kalan üç beş Adalet isimli kız hep zenginlerle mi çıkardı?

Vefa’da bir tek zenginler otururdu her halde. En çok para onlarda olduğuna göre en vefalı onlar olurdu.

Her gün parayla alınabilecek şeylerin listesi artıyor ama yüce rabbim bütün bunları düşünmüş ve bazı şeyleri, herkesin içine doğuştan yerleştirmiş. Kimse iyilik, dostluk, kötülük, nankörlük, vefasızlık, sevgi satın almak zorunda kalmasın diye.

Kimsenin en iyisini, en büyüğünü almasına gerek yok. İçimizdekini doğru kullanalım yeter.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın...

23 Mayıs 2014 Cuma

Ben Yardım Etmek İstiyorum...

Sen yardım etmek istiyorsun, ben de istiyorum ama hiçbirimizin nasıl yardım edebileceğimiz konusunda en ufak bir fikri yok.

Çok garip bir milletiz. Kazalardan önce önlem alma konusunda ne kadar beceriksiz ve isteksiz olduğumuzu artık bütün dünya biliyor. Bu konuda dünya sonuncusu bile olabiliriz. Zaten bu ruh halimiz değil midir, bizi iş kazaları ve trafik kazaları konusunda dünya liderliğine taşıyan.
 
Önlem konusunda çok kötüyüz, kaza olduktan sonraki çalışmalarımızda iyi değil, tek becerebildiğimiz şey, para yardımı yapmak. Bu konuda gerçekten iyi sayılırız. Her kaza arkasında tonla maddi ve manevi acı bırakıyor. Manevi acılar konusunda başarılı olamasak da, maddi acıları azaltabilmek için omuz vermeyi başarabiliyoruz.
Başarabiliyoruz da, işin acı tarafı genelde ne yapacağımızı bilemiyoruz. Bir çok firma sahibi ve arkadaşlarım da dahil olmak üzere, insanlar telefon açıp bana soruyorlar, nereye ve nasıl yardım edebileceklerini. Sen bilirsin, sana güveniyoruz, sen söyle de oraya yatıralım diyorlar.

Soma faciasından sonra, resmi ve özel kuruluşlar tarafından yüzlerce yardım hesabı açıldı. Hesap numaraları ortalıkta uçuşuyor. Fenerbahçe’nin açtığı hesaptan tutunda, başbakanlığın açtığı hesaplara kadar, yüzlerce ne amaç için açıldığı belli olmayan hesap var.

İnsanlar güvenmiyor. Geçmiş tecrübeleri, onları bu hesaplara para yatırma konusunda isteksizleştiriyor. Yatırılan paraların, gerçek ihtiyaç sahiplerine gideceği konusunda emin olmak istiyorlar. Bu hesapları açanların hiçbiri ortaya çıkıp ta, biz toplanan parayı, şu şekilde dağıtacağız diye, herkesi tatmin edebilecek bir açıklama yapmıyor.

Paraların boşa gideceği korkusu çok yaygın. Kaza öncesini beceremiyoruz, kaza sonrasını beceremiyoruz, görülüyor ki iyi niyetli, yardım sever, maddi acılara destek olmaya çalışan insanlardan yardım toplamayı da beceremiyoruz. Konu ne olursa olsun, hiçbir şekilde organize olamıyoruz. Bende neler istiyorum, 15 kişi bir araya gelip belli bir günde yemek, toplantı yapmayı beceremeyen bizler, böyle bir şey için mi organize olmayı başarabileceğiz.

Yardım konusunda herkes şaşkın. Çeşitli kimseler, Barolar Birliğinin açtığı hesabı, “en güvenilir” hesap ilan ettiler. Neye dayanarak bunu yaptılar, hiçbir fikrim yok. Tamam, güvenelim de, toplanan paralarla ne yapmayı düşünüyorlar? Mağdur olan ailelere eşit miktarda dağıtacaklar mı, çocuklara burs mu verecekler, ailelerin hukuki masrafları için mi kullanacaklar, vs. vs.
Yanlış haberler insanları yanıltıyor. Biri çıkıyor  “Fenerbahçe babasız kalan bütün çocukları okutacak” veya “eski bir futbolcu, babası madenci olduğu için çarşafı kirletmeyen madencinin bütün borçlarını üstlendi” gibi laflar ediyor ama sonra gerçeklerin tamda öyle olmadığı anlaşılıyor. Bu yanlış bilgiyi alan insanlar veya firmalarda, burs vermeyi düşünürken “bak Fenerbahçe hepsini okutacakmış” diye düşünerek yanlış sonuçlara ulaşıp, burs vermekten vazgeçiyorlar.
Ben açıkçası hiçbir sisteme veya açılan hesaba güvenmiyorum. Her türlü yardımın, ihtiyacı olan insanlarla birebir organize edilmesinin daha etkili bir yöntem olduğu görüşündeyim. Diyeceksiniz ki, ben şimdi oturduğum yerden Soma’da kimi bulacağım. Evet, çok kolay değil ama inanın düşündüğünüz kadar zor bir iş de değil. Maddi sıkıntıları olan aileler de belli, ihtiyaçları da belli.

En iyi niyetle bu işe kalkmış olan insanlar bile, bir takım idari ve bürokratik işlemlerden dolayı, toplanan paraları gerçek ihtiyaç sahiplerine ulaştıramayabilirler. Tek başına olmanızda gerekmiyor. Örnek olarak 3-4 aile birleşip, bir çocuğun tahsil masraflarını üstlenip, o çocuğu hem okutup, hem da arkadaşı dostu olabilirsiniz. Uzaklarda da olsa, onu düşünen, seven birileri olduğunu hissettirebilmek çok önemlidir.

Birçok işi beceremediğimiz gibi, organize ve etkili bir şekilde para toplama işini de beceremiyoruz. Sisteme güvenemeyen yardımsever insanlarda, istedikleri halde, ihtiyaç sahiplerine yardım da bulunamıyorlar…
Çaresi, bu paraları doğru dürüst toplayıp, dağıtıldıktan sonrada, hiçbir şüpheye gerek kalmayacak şekilde, insanlara göstermektir.

17 Nisan 2014 Perşembe

Arayış İçinde Geçen Bir Ömür

Günaydın Dostlar,

Hepimiz sürekli olarak bir arayış içindeyizdir.

Bildiğimiz şeyleri de ararız, bilmediklerimizi de. Samanlıkta iğne de ararız, hayatın anlamını da. Çoğu zaman ne aradığımızı bilmeden ararız. "Mutluluğu arıyorum." deriz ama bizi mutlu edecek şeyin ne olduğunu da bilmeyiz. Garip bir cazibesi vardır aramanın. Ne olduğunu bilmesek de bir şeyleri bulma ümidi hoşumuza gider. Bazen de gerçeği bildiğimiz ve olmasının hiçbir zaman mümkün olmayacağını hissettiğimiz halde yine de ararız.

Çocuklar, yürümeye başladıkları ilk yıllarda bayılırlar bir şeylerin içine, arkasına saklanmaya. "Birileri beni arasın bulsun." ruh hali daha ilk yıllarda başlar. Ne şekilde olursa olsun, güzel bir duygudur aranmak.
Annelerin sakladığı çikolataları aramakla başlar bizim yolculuğumuz. Günümüzde çok geçerli olmasa da bizim çocukluğumuzda "misafir çikolatası" diye bir şey vardı. Annelerin en önemli görevlerinden biri de misafir çikolatasını saklamaktı. Neden? Habersiz bir misafir geldiğinde ikramsız kalmamak için. Kimsenin evinde telefon olmadığı için habersiz misafir gelmesi durumu çok yaygındı. Ömrümüz misafir çikolatası aramakla geçti. Bulduğun zaman da iki kat daha tatlıdır o çikolatalar ama hepsini bitiremezsin yoksa annen fark eder.
Herkes, bir şeylerin arkasına saklanacak; bir kişi de bütün bu saklananları arayıp bulacak oyunu, aramak işinin sistemimize yüklendiği en büyük dönemdir. Yüzyıllardır dünyanın her yerinde oynanan, cazibesi hiç bitmeyen bir oyundur.

Arayış her yerdedir. Tuttuğun takımın kale önünde gol araması, bir yerlere girerken üstünün aranması, kaybolan şeylerin aranması her yerde, her ortamda bir arayış vardır. Aslında özlem de bir arayıştır. Restoranlara gider, sosyal platformlara yarı yenmiş tabaklarımızın resimlerini koyar, sevdiklerimize "Gözlerimiz sizi aradı." diye mesajlar yazarız. Dostlarla, sevilenlerle bir şeyler paylaşmak aramaların en sıcak olanlarındandır.

Herkes bir iş arayış içindedir. İşinde mutlu olan da arar, mutsuz olan da. "Burası iyi hoş ama ben yine de şöyle bir etrafı araştırayım." durumu çok yerleşik bir ruh halidir. Oy verecek parti ararız. Seçimler bitince oy verdiğimiz partinin neden başarılı olamadığına cevap ararız. Bir müddet sonra da ileriye yönelik ihtimaller arayışına başlarız.

Elimizde kumanda sürekli kanalları değiştirerek seyredebileceğimiz bir program ararız. Bunu yaparken de kafamızda ne aradığımıza dair en ufak bir fikrimiz yoktur. "Bakalım şöyle bir hepsine, elbet seyredecek bir şey çıkar." deriz ama çıkmazsa da yeniden, baştan başlarız.

Dünyanın öbür ucundan gelip Nuh’un gemisini arayanlar, dağların zirvesine çıkmaya çalışanlar, denizlere dalanlar, herkes bir arayış içindedir. Aradıkları gemiden bir iz midir yoksa zor bir ortamda bir şeyler aramanın yarattığı heyecan mıdır? Belki de aradıkları kendileri midir?

İçimizde eskiye yönelik bir arayış da hiç bitmez. Eski günleri, eski arkadaşları, eski mutlulukları ararız. En ufak bir ortam olsa bayılırız eski günlerden konuşmaya. "Ben de o zamanlar gençtim." deyip gençliğimizi ararız. Bugün bizle beraber olmayan sevdiklerimizi ararız, hem de çok ararız.
Elimize metal detektörleri alır, hazine ararız. Bir de hazine bulmaktan daha da değerli olan; kalbimizde, midemizde, ciğerimizde, her yerimizde aradığımız ama bunu kendimize bile söyleyemediğimiz durumlar vardır. Sevgilinle küstüğünde gözün telefona bakmaktan şaşı olmuştur ama onu çok aradığını kendine bile itiraf edemezsin. Öküz gibi özlemişsindir ama yine de ben onu aramam, bensizliğe dayanamayıp o beni arasın diye sürünüp gidersin.

Aramazsın bir türlü, o da aramaz. Özlemişsindir onun kokusunu, kırmızı kazağını, güzel gülüşünü, içinde yok olduğun gözlerini. Düşünürsün "O da benim kadar özlüyor mu acaba?" diye ama arayamazsın, gururun mani olur. "En iyisi ben biraz daha direneyim sonunda o beni arasın." hayaliyle günler kuş gibi uçup gider. Belki de o inatlaşıp bir türlü aramadığın aramanın bir manası kalmamıştır artık. Son vapur kalkmış, seni iskelede gururunla baş başa bırakmıştır.
Boş memeyi, dolu memeyi aramakla başlayan; adaleti aramakla, hakkını aramakla sürüp giden bir hayat arayıp sormayan çocuklarını ve dostlarını arayan gözlerin kapanması ile son bulur.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın...