Motivasyon etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Motivasyon etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Ocak 2021 Pazar

Satılık Tren

Günaydın Dostlar,

Sosyal platformlarda birçok model tren grubu var. Ben de bir tren meraklısı olarak bu grupların birçoğuna üyeyim. Kimimizin halının üzerinde dönen minicik bir treni var, kimimizin de büyük alanlarda sabit duran çok büyük trenleri var.

Ortak yanımız, hepimizin tren sevdalısı olması. Bir diğer ortak yanımız da genelde hepimizin belli bir yaşın üstünde olması. Genç nesilde model tren arzusu pek yok. Benim kızım bile ilk gördüğünde “Bu başka bir şey yapacak mı?” demişti.


Model trencilik kolay bir iş değil. Bir yandan çok zevkli olmakla beraber, bir yandan da çok zahmeti bir hobidir. Trenler de minik çocuklar gibi sürekli ilgi isterler, bakım isterler. Düzenli bir şekilde yağıyla, temizliğiyle, bakımıyla ilgilenmek gerekir. Bizim gibi tren severlere bu işler hiç zor gelmez, zira büyünün bir kısmı da bu çabalarda gizlidir.

Sosyal platformlardaki bu gruplarda ve internet ortamındaki diğer satış sitelerinde zaman zaman model tren satışları da olur. Hatta lokomotiflerini, vagonlarını takas edenlere bile rastlayabilirsiniz. Marka değiştirme çalışmaları da bu sitelerde karşınıza çıkabilir.

Model trencilik yapan insanlar; bu işe gönül vermiş, çok uzun yıllardır bu işi yapan insanlardır. Ben de dâhil olmak üzere birçoğunun kırk elli yıllık bir geçmişi vardır. Trenlerini yıllarca çocukları gibi koruyan bu insanlar bu günlerde çok mutsuz.

Ne kadar acıdır ki yıllardır baktıkları, büyüttükleri trenlerini satmak istiyorlar. Yıllardır tanıdığımız, bildiğimiz bir takım arkadaşlarımız kurulu trenlerini söküp parça parça satıyorlar. İşin en acı yanı da şartların bu duruma neden olması.

Dünya da ülkemiz de sıkıntılı günlerden geçiyor. Her sektörde büyük kriz var. Mali sıkıntılar insanları ellerindeki şeyleri satmaya zorluyor. Bazı insanlar sıkıntılı günlerin kolay kolay geçmeyeceğini düşündüğü için hazır halen para ediyorken trenlerini satmak istiyorlar. Her yer satılık tren veya tren parçaları ilanlarıyla dolu. İki gün sonra hiçbir değeri kalmayacağına inananlar çok fazla. “Dünya öyle ciddi ekonomik sıkıntılarla uğraşacak ki kimsede model trenlere filan verecek para kalmayacak.” görüşü çok yaygın.

Trenlerini elden çıkarma istemelerinin bir diğer nedeni de onlardan sonra kimsenin ilgilenmeyeceğini düşünmeleri yüzünden. Maddi kaygıdan ziyade trenler ortada heba olup gitmesin derdindeler. Hiç olmazsa sağlığımda bu işten anlayan ve değer veren birileri onları sahiplensin arzusundalar.

Moral bozukluğu da bu işin önemli bir parçasını oluşturuyor. Her hobiye ve her şeye olduğu gibi model trenciliğe karşı da çok büyük bir heves kalmadı. Küresel salgın ve ekonomik nedenlerden kaynaklı sıkıntılı günler, kimsede bu gibi şeylerle ilgilenecek tat bırakmadı.

Bütün bu tren bolluğu fiyatları düşürdü mü? Kesinlikle hayır. Avrupa’dan model tren parçalarını getirmek çok zorlaştığı için, satanlar genellikle yüksek fiyatlar istiyorlar. Eskiden her Almanya’ya giden tren parçalarını alıp geliyordu ama artık seyahat etmek de çok zorlaştı.

Hemen belirteyim, her sektörde olduğu gibi bu sektörde de trencilikle çok da bir bağı olmayan, sadece bu işin ticaretini yapan arkadaşlar da var. Sürekli olarak gelenle gidenle bir şeyler getirip satıyorlar.

Tabii pazarın bir diğer gerçeği de bir iki marka hariç Türkiye’de bu trenleri satan hiçbir yer olmaması.

Model trenciler mutsuz. Artan kurlar ve salgın bu işe sürdürülemez bir hale getirdi. İnsanlarda ne zevk kaldı ne de bu işe yatıracak para. İnşallah bir gün ortam düzeldiğinde yine hepimizin hobilere ayırabileceği parası da olur, keyfi de.

Bu sabah ben trencileri yazdım. Yazıdaki tren kısımlarını çıkarıp herhangi bir konuyu da boşluklara koyabilirsiniz. En azından çok yanlış olmaz. Her sektör sıkıntılı günler geçiriyor. Allah yardımcımız olsun, tünelin ucundaki ışık çabuk görünsün.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

5 Ocak 2021 Salı

Hatalar Zinciri

Günaydın Dostlar,

Fenerbahçe’nin bir hatalar zinciri olduğunu söyleyenlerin sayısı hiç de az değil. Bir kulübün bütün takımlarına isteksizlik ve ruhsuzluk hastalığı bulaşmışsa o kulüpte teknikle, taktikle çözemeyeceğiniz sorunlar var demektir.

Fenerbahçeli arkadaşlarım, “Ağabey takımda Fenerbahçe ruhu kalmamış.” diyorlar. Son yıllarda ne zaman vardı ki de şimdi bitmiş olsun. O takımda bir tane Fenerbahçeli oyuncu var mı?


Ruh yok, hata çok. Hataları akşama kadar yazsam bitiremem ama ben bu sabah sadece yaptığımız transferlerin bazılarından bahsetmek istiyorum. “18 transfer yaparak transfer şampiyonu olduk” şeklindeki algı yönetiminin yeşil sahada sana bir yararı olmuyor. Artık savaşmadan maç kazanma dönemi bitti. Bütün takımlar belli bir seviyede oyun oynayabiliyorlar.

Gelin şimdi hep beraber bazı transferimize kısaca bir göz atalım. Bakalım içlerinde bir tane elle tutabileceğimiz oyuncu var mı?

Nedenini bilmiyorum ama ben ilk Caner ile başlamak istiyorum. Orta yapabilme yeteneği yüzünden diğer bütün eksikliklerine takımların tahammül etmek zorunda kaldığı oyuncudan söz ediyorum. 32 yaşındaki bu arkadaş kendini “ortacı” zannettiği için asıl görevinin defans yapmak olduğunu bile unuttu. Caner’in hataları yüzünden çok gol yedik. Başka hiçbir ofansif alternatifimiz olmadığı için Caner’in sahanın her yerinden yaptığı yerli yersiz ortalarını çok sever olduk. Her an kırmızı kart görme potansiyeli olduğunu da gündeme bile getirmiyorum.

İkinci ismimiz tabii Sosa. Bir oyuncu bu kadar dükkânı kapamışken nasıl gider de bu transferi yaparsınız? 35,5 yaşındaki Sosa’nın ruhen tatilde olmasından dolayı geçen sene Trabzon şampiyonluğu kaçırmadı mı? Orada ne oynadı ki, burada ne oynamasını bekliyoruz. Bir anda yıllar önceki Beşiktaş’ta oynayan Sosa mı gelecek zannettik? Kendi oynamadığı gibi sıfır katkı vermesi diğer oyuncuları da sinirlendirip moralini bozuyor.

Perotti adı geçince, herkes “Çok iyi bir oyuncu” diyor. Tanımlama doğu ama eksik, çok iyi bir oyuncuydu demek daha iyi olur. 32,5 yaşındaki Perotti artık müzmin bir sakat. Nitekim son yılları da hep böyle geçti. Allah’tan oynamazsan para vermeyiz tipi bir sözleşme yapmışız da paramız ziyan olmadı. Para gitmedi ama oyun beklemeyin. Perotti bundan sonra hep böyle gider. Üç kere oynarsa beş kere oynamaz.

Geçen senenin gol kralı Papiss Cisse de 35,5 yaşında. Geçen sene bulduğu 500 tane gol pozisyonunu doğal olarak Fener’de bulamıyor. Bu arkadaşın en büyük özelliği; en basit golleri kaçırıp, en olmayacak golleri de atmasıymış. Biz şu ana kadar sadece en basit golleri kaçırmasını görebildik. En olmayacak golleri atmasını da sabırla bekliyoruz. Kapalı defanslara karşı başarılı olması zor olan bir açık alan oyuncusu olan bu arkadaş da iyi bir transfer değil. Hiç işe yaramayacak bir maçta üç gol atabilir ama sana çok fazla maç kazandıramaz. Nerdeyse benim yaşıma yaklaşmış yaşı da cabası.

Manevi nedenlerle alınmış olsa da, Gökhan Gönül’ün de 36 yaşında olduğunu unutmayalım. Önümüzde bir Atiba Hutchinson örneği var ama herkes Atiba değil. Gökhan da birkaç maç oynayarak, birkaç maç sakatlanarak sezonu tamamlar. Zaten arka arkaya çok fazla maç oynayınca pili bitti.

Samatta 28 yaşında. Kısacası, yaş sorunu yok. En verimli çağındaki bu arkadaş, geçen sene sadece 7-8 maçta oynadı. Çok harika olsa zaten orada oynatırlardı. “Orada oynayamadı ama bizim ligde başarılı olur” sevdasından artık vazgeçmemiz gerekiyor. Oynayan adam (ama az ama çok) her yerde oynar.

Bedelsiz olarak Fenerbahçe’ye gelen 28 yaşındaki Mame Thiam, hazırlık maçında üç gol atınca büyük olay oldu. Bütün dostlarımız, “Muhteşem bir oyuncuyu bedavaya aldılar, bu işte bir iş var” yorumları yapmaya başladılar. Dostlar, merak etmeyin. Zaten o günden sonra dün akşama kadar bir daha da bir şey oynamadı.

Enner Valencia da 31 yaşında. Zaten bizim takımda 30 yaşın altında oyuncu bulmak çok kolay bir iş değil. Gençleşme vaatleri unutuldu gitti. Şartlar takımları yine emeklilerle yola devam etmeye zorladı. Ne kadar heyecanı kalmamış arkadaş varsa hepsi burada. 32 yaşından büyük yabancı oyuncu transferine kesinlikle izin verilmemeli. Ruhu emekli olmuş sporculara dövizle ödeme yapmaktan bıktık artık.

Bir başka transferimiz Kemal Ademi hakkında da bir şeyler yazmak istiyordum ama yanlışlıkla alındığını düşündüğüm için yazmamaya karar verdim. İnternetten alışveriş yapmanın da bu tip riskleri var.

Son sözüm de teknik direktörümüz Erol Bulut için. Bazen çok iyi ve çok çalışkan olmak yetmiyor. Karşı takımı oynatmamak üzere planlar yaparak bazı takımlarda günü kurtarabilirsin ama Fenerbahçe’de olmaz. Topu karşı takıma verelim gibi bir yaklaşımı ben ömrüm boyunca Fenerbahçe’de görmedim. Burası geride bekleyip kontratak yakalamayı bekleyecek bir kulüp değil. Oynatmayarak başarılı olan adamlar, oynatmaları da gerektiğinde genelde başarılı olamıyorlar. Bizim yerli modelimiz olan oynatmamanın yurtdışına çıktığımızda ne kadar aciz kaldığını çok net olarak görebiliyoruz. Eski kısır taktikleri bırakıp büyük düşünmek gerekiyor.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

20 Aralık 2020 Pazar

Savaşçı

Günaydın Dostlar,

Kimse size savaşçı olmayı öğretemez. Ne okulu var ne de kursu. Bu konuda özel ders de alamazsınız. Doğuştan kumaşınız savaşçı değilse yapabileceğiniz çok fazla bir şey yok. Terslikler karşısında bazı insanların çok çabuk morali bozulurken savaşçılar sürekli konunun üzerine giderler.


Gördüğüm en büyük savaşçılardan bir tanesi sevgili babamdı. Hayat karşısına ne çıkarırsa çıkarsın, hiç söylenmeden konunun üzerine giderdi. Bir şey yapılacaksa hemen yapılmalı diye düşünürdü. “Ben henüz psikolojik olarak hazır değilim.” şeklindeki cümleleri hiç anlamazdı. Alzheimer ile savaştığı yıllar içinde de gereken her şeyi hiç düşünmeden, hiç korkmadan yaptırdı.

Hiçbir zaman yenilgiyi kabul etmeyen bir başka dostum da Sevgili Gülgün’dür. Her zaman bir yol olduğuna inanıp asla pes etmez. Bugüne kadar dâhil olup da kazanamadığı bir savaş hiç görmedim. Gülgün akıllıdır, pratiktir, çalışkandır ama hepsinden önemlisi savaşçıdır. Hem de iyi bir savaşçıdır.

Sürekli düşünür. Yaşanması muhtemel senaryolara karşı her zaman hazırlıklıdır. “Bu da nereden çıktı?” demez. Bununla ne yapacağının planını yapar. Aylar, yıllar hiç fark etmez. Savaşı son cepheye kadar kovalar.

Bakkala bile bakımsız gittiğini göremezsiniz. Her zaman hazırlıklıdır ve belli bir Gülgün havası vardır. Savaşlara da hazırlıksız gittiğini göremezsiniz. Yolun karşısına bile hazırlıksız geçmeyen bir insan, başka bir yere yataktan kalktığı gibi gider mi? Gitmez vallahi. İnanmak ve hazırlık yapmak kazanmanın en az yarısıdır. Bu iki özellik de sevgili Gülgün’de fazlasıyla vardır. Sonuçta her hangi birinden söz etmiyoruz, o bir savaşçı.

Sevgili Gülgün, “üşenmek” kelimesinin anlamını bile bilmez. Burada hemen size bir de sır vereyim, üşengeç insanları çok da sevmediğini düşünüyorum.

Hepimiz irili ufaklı bin türlü sorunla uğraşıyoruz. Savaşlar hayatımızın bir geçeği. Bazı insanlar savaşlarını başkalarının üzerine yıkar, diğerleri de Gülgün gibi kendine saklar. Kendi savaşını kendi kazanır. O kadar fazla lider ruhlu ki fabrika ayarları hemen çözüme odaklanıyor. Ne savaşlara girip ne cephelerden çıktığını çok yakınındakiler bile bilmez. Mızmızlanacak biri değil, o bir savaşçı. İnanmıyorsanız soyadına bakın.

Öyle bir dünyada yaşıyoruz ki hayat her sabah yeni bir senaryo ile karşımıza çıkıyor. Akşam cin gibi sapasağlam yatıyorsun; sabah kıçın, başın her tarafın ağrıyarak uyanıyorsun. Ben kendi kendime “Yağmur yağacak ya ondan herhalde.” diyorum. Belki de yaşın ilerlemesinden olabilir mi?

Her sabah kalkıp aynı şekilde motive olmak hiçbirimiz için çok kolay bir iş değil, savaşçı olmak gerekiyor. Cephede savaşan bir askerin “Ben bugün havamda değilim, hiç savaşacak hâlim yok.” dediğini düşünebiliyor musunuz? Ben de düşünemiyorum. Savaş devam ediyor ve onun bir günlük izin kullanma şansı yok. O bir savaşçı.

Bu insanların düştüğü hiç olmuyor mu? Tabii oluyor, onlar da robot değil sonuçta. Öyle günler oluyor ki “Savaşmaktan bıktım.” diye isyan ediyorlar. Huzurlu günler istiyorlar. Savaşların bittiği, barışın geldiği günler arzuluyorlar. Sonra da güneş ışıklarını tekrar göstermeye başladığında tekrar kalkıp tekrar savaşa gidiyorlar. Neden? Onlar bir savaşçı.

Gülgün bugün bir yaş daha büyüyecek. Tabii bir Yay burcu ne kadar büyüyebilirse. Bayram, seyran, doğum günü hiç fark etmez. Yine kalkacak, yine bana “günaydın” diyecek, yine savaşına devam edecek. Neden? Çünkü o çok iyi bir savaşçı.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

14 Haziran 2020 Pazar

Hayal Etmek...

Günaydın dostlar…

Trenleri ve model trenleri çok sevdiğimi duymayan kalmadı. Küçüklüğümden beri her türlü raylı sisteme karşı özel bir ilgim vardır. Geçen gün sağır sultan aradı, trenleri sevdiğimi o bile duymuş.
Trenimi kuracak daimi bir yerim olmadığı için; yılda bir kere salonun ortasına kurar, üç dört hafta sonra da toplarım. Bu çok zahmetli ve ideal olmayan bir durum olmakla beraber şu anda başka bir seçeneğim yok. Aslında bırakın şu anı bu iş zaten yarım asırdır böyle yürüyor.


Böyle bir hobimin olması yakın arkadaşlarımın birçoğunun garibine gider. Ne zaman tren kursam, “Bu trenlerin dönüp durmasından ne zevk alıyorsun, anlamıyorum” şeklinde yorumlara maruz kalırım. Aslında bütün trenler eninde sonunda başladıkları yere dönerler. Tek fark benimkinin daha çabuk dönüyor olması.

Bu dünyada her şeyin hayal etmekle başladığına inananlardanım. Model trencilik işi de hayal edebilmeden hayatta olmaz. Sen onları boş boş dönüp duran trenler olarak görüyorsan zaten bu hobi sana göre değildir.

Hemen belirteyim, maddi ve manevi olarak zaten zahmetli de bir hobidir. Trenlerin bakımıyla, onarımıyla, kurulmasıyla, sökülmesiyle uğraşabilmek için gerçekten de bu işe gönül vermiş olmanız gerekir. Kendi trenini yapabilen arkadaşlarımız bile var ama bende maalesef öyle bir kabiliyet yok.

Hayal edebilen için; hem çok güzel, hem de çok rahatlatıcı bir uğraştır. O minik trenlerle dünyanın bütün dertlerini çözersiniz. Yeri geldiğinde vagonları umut ile doldurup günlerce taşıyabilirsiniz.

Hayal edebilmek sadece biz trenciler için değil, herkes için çok önemli bir başlangıç noktasıdır. Konunuz ne olursa olsun önce hayal edin. İş yerinde yıllardır beklediğin masa bir gün muhakkak boşalacaktır. O masada kendini hayal edebiliyor musun, görebiliyor musun? Göremiyorsan hiç boşuna bekleme.
Okula başladığın gün kendini kep atma töreninde hayal et. Bunu başarabilirsen yolun yarısına gelmişsin demektir. Umut etmekle hayal etmeyi karıştırmayalım, hepimizin umutları var ama hayal edip gözünün önüne getirebilmek bambaşka bir şey.

Olimpiyat şampiyonlarından sık sık “Küçüklüğümden beri hayalim olimpiyatlarda şampiyon olmaktı” gibi yorumlar duyarız. Bunu hayal edemeyen bir insanın yirmi yıl sonra elde edilecek bir başarı için motive olması mümkün değil. Her şeyden önce kendini o madalya kürsüsünde hayal edebilmen lazım.
Her şey bir hayalle başlar. Herkes birbirine “Ben seni çok seviyorum” diyor. Diyorlar demesine de, kendini sevdiğinle beraber her ortamda hayal edebiliyor musun? Kocaman kadehlerden kırmızı şarap içiyor musunuz? Önce hayal et, sonra nasıl olsa içersiniz. Edemiyorsan dönüp duran trenler gibi her zaman başa dönersin.
Anladık çok seviyorsun ama en sıkıntılı gününde yanında olduğunu hayal edebiliyor musun? Soruyu tersine çevirelim. En sıkıntılı gününde o senin yanında olur mu? Göremiyorsan, treni perona doğru yavaş yavaş getir.

Hayallerin karşıya bağlı olmasın. Sen kendi hayalini kur, karşının hayaliyle kesişip kesişmeyeceğini yaşayıp görelim. Olacağı varsa zaten doğal olarak gelişir. Hayalleri tesadüf ettirmeye çalışmak güzel bir süreç olmaz.

Çok sıkıntılı günlerden geçiyoruz. Bilim adamlarının çalışmaları ve fedakârlıklarıyla inşallah en kısa zamanda bu dönemi de atlatacağız. Bilim adamlarının tavsiyelerine uyarsak; hem salgın daha az yayılır, hem de dedikodular.
Ben güzel günleri hayal edebiliyorum. Bir gün yeniden başa döneceğiz ve Kadıköy’ün kalabalık sokaklarında, akrabalarınla bile o kadar yakın oturmadığın dip dibe masalarda hep beraber oturacağız.

Unutmayın her şey ilk önce hayal etmekle başlar..
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

18 Haziran 2019 Salı

Münazara...

Günaydın dostlar…

Pazar akşamı, tarihi münazarayı hepimiz izledik. İşin politik boyutundan anlamam ama bana sorarsanız bu tartışma hiç kimseye yaramadı. İki taraf da, “Kazanamazsam bile en azından kaybetmeyeyim” diye düşünen, beraberliğe razı teknik adamlar gibiydiler.
Adaylara yaramadığı gibi, bize de yaramadı. Programı izlerken çok sıkıldım. Sık sık kanallarla oynayıp, yedi tane aslanın zavallı bir zürafaya saldırmasını izledim. Heyecanı olmayan, ruhsuz bir ortamda devam eden tartışma, gerçekten de çok sıkıcıydı.


“Heyecan” yazılarımdan bıktınız ama görüyorsunuz işte, heyecan olmayınca da hiçbir şey olmuyor. Amcalardan biri “Bu gereksiz tartışma yüzünden Survivor’ı kaçırıyorum” ruh halindeydi, diğeri de bin beş yüz kere “Kul hakkı” dedi.

Heyecansız olmuyor dostlar. Günümüzde, işyerlerimizin de en büyük sorunlarından bir tanesi, şirketin hedefleri doğrultusunda heyecan yaratamamak. Üst yönetim dağa gitmek istiyor, çalışanlar havlusunu omuzuna atıp, plaja gitmek istiyor. Neden? Çok basit, üst yönetim çalışanlarıyla beraber şirketin hedefleri doğrultusunda yön birliği sağlayamıyor da ondan. Heyecanı tabana yayamayan şirketler, minimumda günü kurtararak yollarına devam ediyorlar.

Heyecan çok önemli bir konu olmakla beraber, işin bir diğer nedeni de, bizlerin münazara gibi konuları beceremiyor olmamız. Televizyonda güncel konuları tartışma konusunu Amerikalılar çok güzel yapıyorlar. Sunucusu da, katılanı da başka türlü bir hava, başka türlü bir enerji katıyorlar. Konuşma tonunuzdan, aralarda çaldığınız müziğe kadar her şey çok önemli. Nasıl ki, yaptığımız binaları çok ruhsuz yapıyorsak, bu programları da öyle yapıyoruz.

“Ruhsuz program” deyince de, Fenerbahçe için yapılan “Fener Ol” kampanyaları aklıma geldi. Hele televizyondaki programlar korkunçtu. Hadi yapmayı bilmiyorsunuz, insan biraz Amerika’da bu işlerin nasıl yapıldığını izler ve öğrenir.

Uzun yıllar önce, yılda bir defa rahmetli Jerry Lewis kas sorunu olan hastalar için televizyonlarda yardım toplardı. Yıllar içinde de milyarlarca dolar topladı. Program yirmi dört saat boyunca büyük bir enerji ile devam ederdi. Ben bile gecenin geç saatlerine kadar izlerdim.
Sürprizlerle dolu bir programdı. Her an yeni bir sanatçı çıkar, her an meşhur biri arayabilir, büyük şirketlerin yönetim kurulu başkanları gelir, önemli sporcular programa katkı sunarlar, müzik ve enerji hiç bitmez, en önemlisi de toplanan miktar, sürekli ekranda duran bir panoda güncellenirdi. Hedefi canlı olarak görmek ve ne kadar yaklaşıldığını izlemek, insanları motive ediyor, heyecanlandırıyor.

Fenerbahçe’ye yardım olsun diye, Acun Ilıcalı kendi kanalında iki gece düzenledi, bir gece de Star Televizyonu’nda düzenlendi ama ikisi de çok durgundu, çok ruhsuzdu. Hele Star’daki program, uyumak üzere olan bir sunucunun da katkısıyla çok sıkıcıydı. Bunlar güzel çabalar, uğraşanlara çok teşekkür ederiz ama içerik olarak çok yetersizdiler.
Dostlar, durgun ve heyecansız bir ortamda bir iş başaramazsınız. Heyecan yaratacaksın, hedef göstereceksin ki, insanlar da elini cebine atsın. Para vermek kolay bir iş değildir ama istemek daha da zordur. Heyecanı yarat, parayı al.

Bu tip heyecan yaratmalı konuları beceremiyoruz. Yapımız buna müsait değil. Her şeye sonuç odaklı ve işlevsel bakan, hiçbir estetik kaygısı olmayan bir millet olarak, bu yönlerimiz çok fazla gelişmemiş.
Hedefleri ortaya koymak kolay, o hedefler yönünde heyecan yaratmak zordur. Bugün işyerlerinde yaşadığımız başarısızlıkların çoğu, hedeflerin doğru dürüst anlatılamaması ve heyecan yaratılamamasından kaynaklanıyor. Sonunda da ortaya mutsuz kitleler çıkıyor.

Ey işverenler, şirketin hedeflerini çalışanlarınızla paylaşmaktan korkmayın. Her şeyi gizli tutma yılları artık çok geride kaldı. Her gün şirketinin hedeflerini güncel olarak takip edebilen bir çalışan, inanın o hedeflere ulaşmak için daha motive çalışacaktır…
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

17 Aralık 2018 Pazartesi

Burhan İçin

Günaydın Dostlar,

Gerçekten de Burhan’ı çok üzdünüz. Sizi bu kadar çok seven ve destekleyen bir insanı bu kadar üzmeye ne hakkınız var? Gönül verdiği renkleri 17. sırada görmek, hepimiz gibi sevgili Burhan’ı da kahrediyor.
 
Hastalığı iyice ilerlemişken, yan odaya gidecek hâli yokken son enerjisiyle gelip size destek vermedi mi? Hiç kimseyi incitmek istemeyen, melek gibi bir insanı çok üzüyorsunuz. Burhan çubuklu formayı çok seviyordu, halen de bir şey değişmedi.
Görmüyor, duymuyor zannetmeyin. Her şeyden haberi var. Ne ben ne de Burhan hayatımız boyunca 17. sırada bir takım görmemiştik. Fenerbahçe maçı olduğu zaman, minicik masasını kurup maçı izlemek en büyük keyiflerinden biriydi. Burhan, gerçek bir Fenerliydi; maç sonuçlarına göre sevgisi değişmeyenlerdendi.

Bizler Digütürk çocuğu değiliz; radyodan Ogün Altıparmakları, Ziya Şengülleri, Alpaslan Eratlıları dinleyerek büyümüş insanlarız.

Bu akşam Ersun Hoca ile birlikte Fener ilk maçına çıkacak. Her ne kadar ben Burhan kadar iyimser olmasam da ben de ufak tefek bir şeylerin değişmesini bekliyorum.
Ne bekliyorum? Tabii mucize beklemiyorum. Bir anda haftaların isteksiz, ruhsuz, motivasyonu düşük takımının (takım da olamadılar ama şimdilik “neyse” diyelim) gidip yerine bambaşka bir takımın sahaya çıkmasını beklemiyorum. Takımın çok yaşlı olduğunun da farkındayım. Tek beklediğim bir gram artmış mücadele ruhu, sadece bunu bekliyorum.

Burhan, her zamanki gibi çok iyi düşünüyor. Bambaşka bir Fenerbahçe izleyeceğimize ve çok farklı bir netice olacağına gönülden inanmış. Ersun Hoca’nın Erzurum maçı ile evinde başlıyor olmasının da ayrı bir şans olduğunu düşünüyor. Umarım haklı çıkarsın kardeşim.
Bu akşam ben de maçı izleyeceğim, Burhan da izleyecek. Kadehimi kaldırıp “Şerefe sevgili Burhan!” diyeceğim. Oralardan bir yerlerden bizi gördüğünü biliyorum. Fener de umarım bu akşam bizi mahcup etmez.

Bugün Ersun Hoca’nın doğum günü, aynı zamanda Burhan’ın da ebediyetteki doğum günü. Güzel bir oyun, hepimiz için çok güzel bir hediye olmaz mıydı? Futbol bu; maçlar kazanılır, maçlar kaybedilir. Yarım santim içeri giden bir top, oyunun bütün kaderini değiştirebilir ama mücadele etmek tamamen senin elinde. Bu akşam maç bittiğinde netice ne olursa olsun sevgili Burhan, “Çocuklar ellerinden gelen her şeyi yaptılar.” demek istiyor.

Beceriksiz yöneticilerin ve yılların yanlış yönetim şeklinin takımı bu hale getirdiğinin farkındayız ama artık önümüze bakmamız gerekiyor. Liyakat ortadan kalkarsa tecrübe sıfırlanırsa bilgiye önem verilmezse başarı da onunla beraber kol kola uçar gider.

Sevgili kardeşim Burhan, seni hiç unutmadık. Yıllar geçse de her zaman kalbimizin en müstesna köşelerinden birinde duruyorsun. Fener’in bu durumu hepimizi üzüyor ama korkma, biz çok büyük bir camiayız ve eninde sonunda toparlanacağız. Ne Ali Koç ne de Ersun Yanal sihirbaz değiller ki bir anda her şeyi değiştirebilsinler.
Bir gün yine Cadde’de şampiyonluk kutlamaları için gecenin geç saatlerinde Fener’i karşılayacağız. Bundan hiç şüphen olmasın güzel kardeşim.

Sen rahat uyu mekânın cennet olsun.
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

14 Eylül 2018 Cuma

Ruhunu Kaybetmek

Günaydın Dostlar,

Hepimiz karşımıza çıkan problemlerin nedenlerini bir yerlerde arar dururuz ama asıl sorunun ruhumuzu kaybetmek olduğunu bir türlü kabul etmek istemeyiz.
Dostlarım bilirler, ben ruhunu kaybetmiş restorana bile gitmek istemem. Gidilecek yerin ucuz veya pahalı olması çok önemli değildir, yeter ki ruhu olsun. Hem ruhu olup hem de denizin dibinde olursa tadından yenmez.


Kızın neden seni terk ettiği konusunda elli çeşit bahane üretsen de aslında gerçek neden ilişkinin ruhunu kaybetmiş olmasıdır. Kız gitmeden önce ruh gitti. Çalan müzik aynı, balıkta da sorun yok; kaybolan şey sizin ilişkinin ruhu. Ruh varsa 300 km gidersin, ruh yoksa 3 km gitmek zor gelir. Ruh varsa yedi saat yetmez, ruh yoksa yedi dakika geçmez.

Öyle de zordur ki bu ruh işi; elle tutamazsın, gözle göremezsin, davet edemezsin, zorla getiremezsin bu iş kendiliğinden oluşur. Bazen de hiç haber vermeden çeker gider. 

İlişkilerin, arkadaşlıkların, takımların, şirketlerin, grupların, milletlerin hepsinin ruha ihtiyacı vardır. Ruhunu kaybeden milletler kendilerini her türlü tehlikeye açık bırakmışlar demektir.
Mücadele ruhunu kaybetmiş bir ordunun savaşabileceğini düşünebiliyor musunuz?

Fenerbahçe’de de durum çok farklı değil. Herkes teknik adamı, oyuncuları, oyun dizilişini, şunu, bunu konuşuyor; kimse asıl yok olan şeyin ruh kaybı olduğunu söyleyemiyor. Bugün Fenerbahçe’nin de diğer birçok takımın da en büyük sorunu mücadele ruhlarını kaybetmiş olmalarıdır. Mücadele arzusu yok olunca da takım olmaktan uzaklaşırsınız, oyuncular arasındaki mesafe açılır. Hangi mesafe? Her ikisi de. Oyun bir anda yetmiş metrede oynanmaya başlanır ama ondan daha da önemlisi takım arkadaşlarının arasındaki mesafe açılır. Neden? Hep beraber mücadele etme ruhları kalmadığı için.

Bugün birçok şirkette de durum çok farklı değil. Genellikle insanların üzerinde nedenini çok da bilmedikleri bir mutsuzluk var. İşyerlerimiz, bölümlerimiz takım olmayı başaramıyorlar. Mesafe aynı Fenerbahçe’de olduğu gibi açılmış durumda. Hep beraber mücadele edebilme ruhlarını kaybettikleri için takım olamıyorlar. Ülkemiz de, dünya da sıkıntılı günlerden geçiyor. Herkesin herkesten uzaklaştığı zamanlarda mücadele ruhu şemsiyesi altında birleşip takım olmayı başarabilen şirketler daha başarılı olacaklardır. Diğerleri günlük işlerini yapıp “Yarını da yarın düşünürüz.” deyip evlerine gidecekler.
Ailelerimiz için de ruh kaybı çok önemli bir konudur. Sizce aynı ruhu taşıyan aile bireylerinden kurulu ve aynı mücadele ruhunu taşıyan aileler mi bu devirde daha başarılı olurlar yoksa aile fertleri birbirlerini yiyen aileler mi?  Mücadele ruhumuz ya hiç yok ya da yanlış yönlere odaklanmış durumda.
Konu ister futbol takımı olsun, ister başka bir birim; bir kere ruh kayboldu mu tekrar bulabilmek çok zordur. Satın alamayacağın için, davet edemeyeceğin için geri gelmesi yıllar alır.

“Zor görmeden bir yerlere ulaşılmıyor.” temalı birçok atasözümüz var. Burada sözü geçen durum da çok farklı değil. “Mücadele ruhun olacak kardeşim.” diyor.

Şartlar her gün biraz daha zorlaşıyor. Dünyanın nimetleri azalıyor ve bir gün herkese yetmemeye başlayacak. Önümüzdeki yıllar; çarşıda, pazarda, sokakta, işyerinde, alımda, satımda, hayatın her parametresinde mücadele edebilen, mücadele ruhu taşıyanların olacak.
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

2 Ocak 2015 Cuma

Yılın İlk Çalışma Günü...

Günaydın dostlar.

“Yılın ilk çalışma günü” diye yazdığıma bakmayın, aslında 2 Ocak günü işyerlerinde hiçbir çalışma olmaz. Zavallı muhasebeciler yılı kapatmakla ve son kalan faturaları girmekle uğraşırlar, onların dışında da kimseden verimli bir çalışma alamazsınız.
Koskoca bir yıl geride kalmıştır. Şimdi bir-iki-üç diyerek yeniden başlamak hiç de kolay bir iş değildir. 365 gün satış yapmışsınız veya 365 gün satınalma yapmışsınız ve sonunda yıl bitmiş. Milyonlarca ambalaj satmışsınız veya almışsınız ama artık hepsi geçen yılın raporlarında kalmış. Bu sabah sıfırdan tekrar başlama zamanı.


2 Ocak sabahı, o beklediğiniz sıfırdan başlama motivasyonu, kimsede yoktur. Herkes işe ilk defa başlamış gibi bir ruh hali içindedir. Geçen iki gün ve yapılan yılbaşı kutlamaları insanlara çıkış kapısının yerini bile unutturmuştur.

Futbolcular üç gün ara ile iki tane maç oynasalar, hemen “Konsantre olamadık” diye yaygaraya başlıyorlar. Bir de kendi halini düşün. 365 gün arka arkaya maç yapmışsın, şimdi iki gün sonra tekrar sahaya çıkıp aynı motivasyonla yeni bir maça başlaman gerekiyor. Senin üç gün dinlenme şansın bile olmadı.

Bu arada tabii şöyle de bir gerçek var, 2 Ocak günü binanın yarısına yakını izinlidir. Hele şirketinizde çalışan yabancılar varsa, onlar o kadar zaman önce ülkelerine giderler ki, döndüklerinde suratlarını bile hatırlayamazsınız. Şimdi binanın yarısı da yokken, sizin de oturup kendinizi parçalamanızın bir âlemi yok.

Birçok insan zaten ofisinde değildir. Bazı alanlarda büyük bir sessizlik hâkimdir. Tatil süresince ısıtıcıları da kapattıkları için binalarda soğuk ve sessiz bir görüntü vardır. Gelenler de sessizce çay içiyor veya boş gözlerle bilgisayara bakıyorlardır. Herkes işle ilgili bir konuya girmemek için azami önem gösterir.

İnsanlar biraz kendilerini topladıktan sonra yılbaşı gecesi dedikoduları başlar. Emin’in sabah yazısı da bu arada okunur. Çayımızı içtik, poğaçamızı yedik artık sohbete başlayabiliriz. Kim evde kutlamış, kim dışarı gitmiş gibi her türlü konunun irdelenme vakti gelmiştir.

Bence insan kaynakları bölümleri, her yılbaşında kimin yılbaşını nerede kutladığına dair bir tablo hazırlayıp herkese yollasın da çalışanlar da çeşit çeşit dedikodu yapmaktan kurtulmuş olsunlar.
Öğretmenlerin böyle bir şansı yok, her zamanki gibi sınıfın önüne çıkıp ders anlatmak zorundalar. Böyle yazınca da hemen “Onlar da üç ay tatil yapıyorlar” diye yorumlar yapılıyor. Yapsınlar vallahi, dokuz ay boyunca çocuklara bir şeyler öğretmeye çalışmak hiç de kolay bir iş değil. Bu sabahın konusu değil ama artık üç ay tatil de kalmadı. Okullar çok daha önceden öğretmenlerin dönmesini istiyorlar.

Bu gibi durumlarda genelde yırtamayan ofis ortamında çalışmayanlardır. Onların işleri sonuç odaklı ve bireysel işler olduğu için ofis ortamı gibi dalga geçmeleri çok kolay olmaz. Hava ne kadar soğuk ve karanlık olursa olsun işlerin de devam etmesi gerekiyor. Ofistekiler yılbaşını kimin kiminle kutladığının dedikodusunu yaparken, onlar soğuk havada yol yapıyorlar.

Yılbaşı tatilinden döndüğünüz zaman gerçekçi ilk çalışma günü 5 Ocak günüdür. Artık tatil iyice bitmiştir ve insanlar daha bir çalışma niyetiyle işe gelirler. Bırakın tatili, yeni yılın bile beş günü geçmiş oluyor. Zaman hızla akıp gider, bir bakarsınız yeni yıl da eskimiş.
İlk birkaç gün sağa, sola yanlışlıkla geçen yılın tarihini yazarız ama sonra ona da alışırız. Bu çift taraflı bir yol. Yeni gelen yıl da bize alışır. Yeni yılda yapacağımız hataların yanlış tarih atmakla sınırlı kalmasını diler, hepinize güzel bir yıl dilerim.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

29 Eylül 2014 Pazartesi

Türk Gibi Başla Ama Türk Gibi Bitirme...

Günaydın dostlar...

Geçen gün beraber yemek yediğimiz Avrupalı dostlarımız, bu sözün Avrupa’da çok yaygın olarak kullanıldığını söylediler. Açıkçası, Avrupa’da epeyce zaman harcamış bir insan olarak ben bu sözü duyduğumu hatırlamıyorum. Duymuşsam da beni pek etkilememiş ve unutmuşum.

Bu tam olarak ne demek? Bu Türkler büyük bir şamata ile bir işe başlarlar ama iradeli insanlar olmadıkları için işin sonuna doğru cıvırlar ve işin sonunu getiremezler. Bu lafın tam tercümesi böyle oluyor. İşin garip tarafı bunu da işin sonunu ne kadar iyi getirebileceğimizi bilen Avrupalılar söylüyor.
 
O zaman insanın aklına şöyle bir düşünce geliyor. İşin sonunu iyi getirebilmemiz için tepemizin atması veya bir takım manevi duygularla dolduruşa gelmemiz mi gerekiyor? Tepemiz attı mı, canımız istedi mi yapamayacağımız şey yoktur ama canımızın istemesi ve gerçekten inanmamız gerekiyor.
Şu spor turnuvalarında filan elenen takımlar daha sonra aralarında beşincilik, altıncılık maçı oynarlar ya, mesela o tip işler hiç bize göre değildir. Biz hayatta öyle bir maça motive olamayız. İlk üçe giremedikse ha beşinci olmuşuz, ha altıncı olmuşuz; bizim için hiç fark etmez.

Avrupa’da böyle bir imajımız var mı yok mu bilmiyorum ama düşündüğünüz zaman ve de etrafınıza baktığınız zaman aslında bu düşünce çok da yanlış değil. Her işe büyük bir şevkle ve heyecanla başlarız ama bir müddet sonra heyecanımız kaçar. Çok maymun iştahlı bir yapımız var. Ben bu durumun her topraktan daha çok bu topraklarda geçerli olduğunu düşünüyorum. Eskiyi bırakıp yeni bir şeyler yapmak bu coğrafyada havalı bir iştir.

Yapacağım, edeceğim demeye gelince gerçekten üstümüze yoktur. Hele de rakı masalarında vermediğimiz söz kalmaz. Yeni yemek sözleri, yeni gezme sözleri, yapılacak iş sözleri her türlü söz verilir ama daha sonra o akşam verilen sözlerin %90’ı yerine getirilmez.

Takımlarımızın maçların sonunu getirememesinin arkasında da bu duygu yatıyor. Bazen heyecanımızı kaybediyoruz, bazen de zaman azalınca bitti zannediyoruz. Son 3-5 dakikada bize bir rahatlık çöküyor. Bizim takımlarımız kadar son dakikalarda maç kaybeden başka takım yok.

Rahat bir yanımızın olduğu kesin. Aman ben bu işi %100 seviyesinde yapmalıyım gibi bir duygumuz da yok. Genel olarak hırslı bir millet değiliz; zira hırs enerji gerektiriyor, uğraşmak gerektiriyor. %80-%90’lık performanslar bizim için her zaman yeterlidir.
İlk dakikadan son dakikaya kadar bir şeylere konsantre olup işin sonunu getirebilmek de Allah vergisi bir meziyet diye düşünüyorum. Ne yazık ki bu meziyetten bizde çok fazla yok. Biz gazla çalışan bir milletiz ve gazın yettiği yere kadar gideriz. Gazımızın bittiği noktada da hemen performansımız düşer.
Ben yaptığımız işin kaliteli olmamasını da buna bağlıyorum. Her şeyi işlevsel düşünürüz ve de her zaman sonuç odaklıyızdır. İşimizi görüyorsa bizim için yeterlidir, daha fazlasına gerek yok.
 
Bunun geri kalmışlıkla da bir alakası olduğuna inanmıyorum. Ülkenin geliri bir anda kişi başı 25,000 dolara yükselse, sizce bu durum değişir mi? Hiç zannetmiyorum…

Yapabileceğimizden daha iyisini yapmak veya gerekli olandan daha fazlasını yapmak çabası bizim mayamızda yok. "Günü kurtarmak" bizim için iyi bir hedeftir. Biz genel olarak tembel bir millet miyiz? Bence değiliz ama içimizde bu tip hırslar, bu tip duygular yok. Hele hele estetik duygumuz hiç yok.

Artık günümüzde bir şeyler yapmak yetmiyor. Hem bir şeyler yapacaksın hem de kalitenle, servisinle fark yaratacaksın.
Her zaman söylüyorum, herkes her gün 5 minik iyileştirme yapsa sene sonunda epeyce kaliteli bir yol almış oluruz.

Aslında düşündüğünüz zaman uzak diyarlarda bizim hakkımızda böyle bir laf dolaşması hiç de hoş bir şey değil… Bütün dünyaya sonuna kadar gidebileceğimizi ve ilerleyen zamanla beraber çaptan düşmeyeceğimizi göstermemiz lazım.
Gününüz güzel geçsin ve çıktığınız yolun muhakkak sonunu görün…