Samimiyet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Samimiyet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Ocak 2019 Cuma

Zaman Kalmadı...

Günaydın dostlar…

Bir türlü içindekileri söyleyemezsin, yarın söylerim, daha sonraki günlerde söylerim diye düşünüp durursun. İçin içini yer ama bir türlü söyleyemezsin. Hepimiz, yarınların her zaman olacağına inanırız. Hiç kimse, ya yarın olmazsa, ya yarın burada değilsem diye düşünmez.
Zaten bizleri yaşatan, hayata bağlayan da içimizdeki “yarın olma” ümididir. Yarın olmazsa derken ille de toptan öbür dünyaya göçmekten söz etmiyorum. Öbür dünyaya göç etmek de bu denklemin bir parametresi olmakla beraber, ben her türlü göçten bahsediyorum.


Bulunduğun şehri terk etmen gerekebilir veya bir türlü söyleyemediğin terk edebilir. Okul bitebilir, yaz tatili bitebilir veya kader kısmet devreye girebilir. Bu hayatta her türlü olasılık var. Sen söyleyemedin, o da söylemedi veya söyleyemedi. Günler kuş gibi uçup gitti, söyleme imkânı ortadan kalktı. Sen de sadece baktığınla kaldın.

Diyeceksiniz ki, “Günler gittiyse WhatsApp diye bir şey var kardeşim”. Tabii WhatsApp var, hatta yüzlerce çeşit türevi de var ama yüz yüze, göz gözeyken söyleyemediğin hislerini mesaj olarak mı yazacaksın?

Bazı dostlarımız, “Mesaj olarak yazmak daha kolay” diyebilir. Yazının arkasına saklanmak her zaman insana bir cesaret getirir ama sizce aynı etkiyi yapar mı? En başta işin doğallığı kaybolur. Doğal bir ortamda kendiliğinden gelişmek varken elektronik ortamda büyüyen bir çiçek aynı tadı vermez. Hele de aynı kokuyu hiç vermez. Sosyal platformlarda onun kokusunu alamazsın.

Konu ne olursa olsun, içindekileri söylemek bir cesaret işidir. Karşı tarafın duymak istediği şeyleri düşünerek konuşuyorsan, en başta cesaretin yok demektir. Popüler olabilirsin, kısa bir müddet yol da alabilirsin ama hiçbir zaman cesur olamazsın. Hele doğallık hiç olmaz.

Kafandaki düşünceleri, gözündeki bakışları kendine saklarsın. Ne yapacaksan, bir türlü onlardan kopamazsın. Bazen insanlar içindekileri dışa vurmaya çekinir, utanır; bazen de, niye içlerinde sakladıklarının hiçbir nedeni yoktur. Günler hızlı bir şekilde biter ama içeridekiler hep içeride kalır.
Hadi aşkını, sevgini açıklayamazsın ama negatif duygularını da açıklayamazsın. Onlarda hep bohça gibi senin elinde kalırlar. Aşkını açıklayınca karşılıksız olma riski var, negatif düşüncelerini açıklayınca da, popüler olmama, kara listeye alınma riskin var. İnsanlar çatışma sevmez, her zaman herkes duymak istedikleri şeyleri söylesin isterler.

Herkes arabanın duvara çarpacağını görür ama kimse sesini çıkarmaz. “Hey araba duvara çarpacak” diye bağırırsan, bu durum bir anda senin sorunun haline gelir. Hâlbuki hiç sesini çıkarmadan oturursan, araba duvara çarpınca herkesin sorunu olur. Ülkeleri, kulüpleri, şirketleri bu hale getiren de, “Aman ben söylemeyeyim sonra bana bir şeyler girer” düşünce tarzıdır.

Hepiniz sosyal platformlarda görmüşsünüzdür, yıllardır dönüp dolaşan bir paylaşım var. “Seviyorsan söyle”, “Özlediysen ara”, “Görmek istiyorsan git gör” gibi cümleler var içinde. Bu düşünce tarzına kesinlikle katılıyorum.

Ne demiş atalarımız? “Bugünün işini yarına bırakma”. Bu durum sadece ödev yapmak veya odun kırmak içim geçerli değil. Bugün söyleyemediğin hislerini (her ne yönde olursa olsun) söyleyebilmek için yarın çok geç olabilir.
O zaman; doğal ol, iyi niyetli ol, samimi ol, zorluklardan korkma, en önemlisi cesur ol ve seviyorsan git konuş, hatta konuşmakla kalma, her yere yaz. Kalbine de, kâğıtlara da, suya da, havaya da, bakışlara da, gülüşlere de; hatta WhatsApp’a da.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

1 Aralık 2017 Cuma

Tek Bir Güzel Haber

Günaydın Dostlar,

Hiç tek bir güzel habere ihtiyacınız olduğu bir zaman oldu mu? Bazen haberler öyle arka arkaya gelir, öyle bir üzerinize kümelenir ki koca dünyada hiçbir şey iyi gitmiyormuş gibi hissedersiniz. Kötü haberler maratonunun son kilometrelerinde koşucular arasında kalmış tavuk gibi olursunuz. Bütün kötü haberler sizinle bir arada olabilmek için bir yarış içindedirler. Kendi kendinize “Tek bir güzel haber duymak istiyorum.” diye mırıldanırsınız.
“İstemiyorum sizi, gidin.” deseniz de kıçınızın dibinden ayrılmazlar. İstemediğin ot dibinde bitermiş misali bir yaklaşımla sadece dibinizde değil; üstünüzde, altınızda, her yerinizde biterler. Kardeşim bu kadar çok haber geldi, bir tane de iyisi gelmez mi? Neden anlamak istemiyorsunuz? Tek bir güzel haber duymak istiyorum.


Gerçekten de her şey kötü mü gidiyor yoksa siz mi öyle hissediyorsunuz? Herhangi bir anda dünyada, ülkede, evde, sokakta, işyerinde, her yerde her şey kötü gidiyor olabilir mi? İstatistiksel olarak bu kadar çok şeyin aynı anda kötü gitmesinin ihtimali çok düşük olmalı. Beş yüz yıldır yaşanmamış şeylerin hepsi birden bir anda bizi bulmuş olamaz. Ne diyorsunuz, olabilir mi? Hepsi kapıda kuyruk olmuşlar, ışık bekler gibi sizi bekliyorlar. Tek bir güzel haber duymak istiyorum.

Bu kadar dert yetmezmiş gibi bir de üstüne Fener yenilir. İyi oynasa, mücadele etse de yenilse üzülmezsiniz ama hem kötü oynar hem de yenilir. Siz, evinizin salonunda sahadaki oyunculardan daha çok çaba gösterirsiniz. Fener kazansa kötü giden her şeyi bir anlık da olsa unutacaksınız ama bu lüksü size vermezler. Maçtan sonra “Bu hayatta zaten her şey çok kötü.” ruh halinize geri dönersiniz.

Hâlbuki biraz kıçlarını kaldırsalar ne güzel olurdu. Çok fazla bir şey istemiyordum ki tek bir güzel haber duymak istiyorum.

Zaten her şey kötü giderken masanın ucundaki sarı kız beni görse, dertlerimi unutsam kime ne zararı olurdu ki? Görmesi bile şart değil, en azından baksaydı. İyi niyetle uzanan güzel, minik bir el; bırakın dünyadaki sıkıntılarınızı uzaydakileri bile unutturur. Madem görmedi, madem bakmadı; keşke üç saniye bana gülseydi. Kahkahalar peşinde değilim, minicik bir gülücük istiyorum, tek bir güzel haber duymak istiyorum.

Siz sarı kızın kalbini çalamadınız ama hırsız arabanızı çaldı. Bu kadar sıkıntının arasında bir de bu eksikti. Üstelik çok da iyi bir yere park ettiğimi düşünüyordum. İçindeki ses “Boş ver arabayı, sen kalbini park et.” dese de işin gerçeği, artık park edecek araba da yoktur. Kalp zaten yok. Dimyat’a kalp kazanmaya giderken evdeki arabadan olduk. Uzaklara boş boş bakarak yürürsün serin sokaklarda. Kafanda hep aynı cümle “Çok bir şey istemiyorum ki tek bir güzel haber duymak istiyorum.”
Kız seni görmez, araban da bulunmaz, havalar da kararır. Birden "Güneşe ne oldu?” derdine düşersin. İnanması çok zor ama güneş de yok artık. Sıra sıra bekleyen dertler güneşini de aldı götürdü. Gece karanlığında gökyüzüne bakamazsın, ay dedeyi de kaybetmekten korkarsın. Ne kızın sıcaklığı var artık ne de güneşin sıcaklığı. Sen varsın, ay dede var, bir de karanlık ve soğuk var. Soğuk sokaklara, kaldırımlara oturma hasta olursun. Olamaz, bir sıkıntı daha mı geliyor? Hasta olmak istemiyorum, sadece tek bir güzel haber duymak istiyorum.

Bütün dünya kötüye giderken en yakınındakilerin, en sevdiklerinin de tavrı değişir. Onlar da kötüye gidiyor olamaz, beni satmaz onlar. Bence de satmazlar, sadece bir sonraki menfaate kadar bir süreliğine kiraya verirler. Üzülmeyin tapunuz hep onların elinde kalır, sadece piyasa koşullarına göre zaman zaman garanti olarak kullanılırsınız. Ben kefil de olmak istemiyorum, garantör de; sadece tek bir güzel haber duymak istiyorum.

Kalbin kırgın, kalbin üzgün, kalbin taşlaştı. Taş demişken taş gibi sarı kız da yok artık. Buzlu yağmurlar suratına vuruyor. Kara bulutlar her yerde. Televizyonu, radyoyu, bilgisayarı hiç açmasan daha iyi olur. Aslında özleyecek kimsen de yok ama birilerini özlediğini hissedersin, bir şeyleri özlediğini hissedersin. Daha başka ne olabilir ki diye düşünürken kedi elini ısırır. Sen onu en pahalı mamalarla besler, en iyi doktor amcalara götürürsün; o da senin elini ısırır. Nankör müdür nedir? Nankör olmayan bir insandan güzel bir haber duymak istiyorum. Tek bir güzel haber duymak istiyorum.

Bu dünyadaki bütün haberler kötü olamaz. Moralinizi bozmayın. Bir gün mutlaka güzel haberler arka arkaya sıralanacaklar. Buna gerçekten inanıyorum. O gün gelene kadar da tek bir güzel haber duymak istiyorum.
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

30 Temmuz 2017 Pazar

Güzel İnsan

Günaydın Dostlar,

Her ne yöne bakarsak bakalım sürekli içimizi sıkacak haberler duyuyoruz veya çirkinlikler görüyoruz. Etrafımızda hiçbir güzel şey kalmadı gibi hislere kapılıyoruz ama üzülmeyin, gerçek hiç de öyle değil.
Uzaklarda bir yerlerde çok güzel bir anne, melek yüzlü bir çocuk doğuruyor. Güzellik göreceli bir kavramdır. “İçi mi güzel, dışı mı güzel?” soruları da hiç bitmez. Bu dünyada ikisi birden güzel olan insanlar hiç mi yoktur? En azından bir tane vardır.


Kocaman kalpli, melek duygulu olmak günümüzde zor bir iştir. Şeytan ruhlu insanların arasında, iyi niyet denizinde suyun üstünde kalmaya çalışırlar. Sevgi dolu kalpleri sık sık günümüzün delileri ile sorun yaşamalarında neden olur.

Hani “İçinin güzelliği gözlerine yansımış.” derler ya, bu özel insanlar tam da böyledir. Gözlerine baktığınız zaman kalplerine kadar görebilirsiniz. Göz ile kalp arasındaki bağlantı tertemizdir. Yolun etrafında hiçbir sürpriz birikim yoktur. Yol tertemiz olduğu için de gözde ne görüyorsanız kalpte de aynısı vardır. Haklısınız, bu durumun tersi de geçerli; kalpte ne görüyorsanız gözde, dilde de aynısı vardır.

Böyledir bu melekler. Uğraşsanız doğru olmayan bir şeyi yaptıramazsınız. İnsanlara yardım etmeyi, her zaman her yerde insanların yanında olmayı kendilerine misyon edinmişlerdir. Kendilerini bir gram umursamazlar. İster sabahın körü olsun, ister gecenin ikinci yarısı; onlar için hiç fark etmez. Günün her saati yanınızda olmak onlar için bir yaşam şeklidir.

Sevdikleri en önde olsun, onlar hep en arkada olsun; bu durumdan gerçekten de mutlu olurlar. Dünyanın en güzel insanı da olsa hiçbir zaman onun ağzından “Ben çok güzelim.” lafını duyamazsınız. Fabrika ayarları böyle bir cümle kurmasına müsaade etmez.

“İyi günde yanımda ol, kötü günde daha çok yanımda ol, hatta hep yanımda ol” felsefesi bu melekler için söylenmiştir. Kıçınızı yırtsanız bile hiçbir ortamda sizi yüzüstü bırakıp gitmezler. Yere düştüğün zaman, sana uzanacak ilk el onun minicik elidir. Minicik olduğuna bakma, tutar kaldırır seni.
Mütevazı olmanın kitabını yazmış olan kocaman kalpli melek; çok konuşmaz, çok fazla ön palana çıkmaz ama çok fazla dinler. Dinlediklerine de değer verir. Kalpten dinler. Kulaklarınla dinlemekle kalbinle dinlemek arasında, milyonlarca kilometre fark vardır. Kulağınla dinlediğin diğerinden çıkıp gidebilir ama kalbinle dinlediğinin çıkacak ikinci bir kalbi yoktur. Orada yıllarca kalır.
Mütevazı oldukları kadar, şımarmaya da hiç müsait değildirler. Doğal yapıları şımarmaya müsaade etmez. Şımartılma yönündeki sözleri, karşısındakinin iyi niyeti olarak algılarlar.

“Ben bilmem.", Ben yapamam.", Ben beceremem.” lafları hiç de meleklere uygun laflar değildir. Bana bir şey sorsanız “Ben o işten hiç anlamam.” derim ama minik melekler hiçbir zaman demezler. “Nasıl yardımcı olabilirim acaba?” diye düşünmeye başlarlar. Gerçekten de kafaya takarsa apartmanın kalorifer kazanını bile değiştirebilir.

Moralinizi bozmayın, karamsarlıklara kapılmayın. Hayatı çok da zorlamayın. Bırakın işler iyi niyet, samimiyet, doğallık, cesaret ve zorluk temelleri üzerine kurulsun. Siz yolunuza devam edin. Bir gün bir yerlerde bir melek muhakkak karşınıza çıkacaktır.
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

6 Haziran 2017 Salı

Kalpten Yürek

Günaydın Dostlar,

Sonuçta herkeste olan bir organdan söz ediyoruz. Yaşamak için çok gerekli bir organ olduğunu da hepimiz biliyoruz. İstersen bu kalpleri üst üste, yan yana ekleyerek kocaman bir yürek de yapabilirsin. Hemen “Yürek ne işime yarayacak?” deme. Kalp ile kanını temizlersin, nefes alabilirsin, yaşamını devam ettirirsin ama yürek ile aşık olursun.
 
Duyduğuma göre, kalbin varsa büyüklüğü en fazla yumruğun kadar oluyormuş ama yüreğin varsa dünyalara sığmıyormuş. Kalp ile yüreğin malzemeleri aynı olsa da ebatları çok farklı. Yüreğin içinde barındırdığın şeyleri bir kalbin içine sığdıramazsın. Amaç, göğüs boşluğundaki küçük kalbini alıp ondan kocaman bir yürek yapabilmektir.
Önemli olan aşkı arayıp bulmak değildir. Oyunun adı aşk karşına çıktığında yürekli olabilmektir. Şartlara göre, hava durumuna göre, yağmurun şiddetine göre aşk yaşayamazsın. Sen ilk önce yüreğini aç, cesaretini göster; sonra bakarız şemsiye gerekli mi değil mi diye. Belki de yağmur umurunda bile olmaz. Aşkı sokak parametreleri değil, yürek parametreleri belirler.

Birçok arkadaşım, “Bırak aşık olmayı, benim hayatımda sohbet etmek istediğim biri bile yok.” diyorlar. Önemli değil, sorun etme. Zaten aşkı sokaklarda veya yemek kurslarında arayarak bulamazsın. Çıkacağı varsa o zaten senin karşına çıkar. Güzel olanı da kendiliğinden karşına çıkmasıdır. Bırak aşk saklandığı yerden kendi çıksın. Çıkmıyorsa da şansını zorlama, tango kurslarına yazılma. Tek başına otur daha iyi. Karşına ya kocaman bir aşk çıksın, en kocamanı çıkmıyorsa da hiç çıkmasın.

“Ben sevecek birini arıyorum, aşık olacak birini değil.” Bu cümle hayatımda duyduğum en saçma laftır. Öyle karar vererek gelişecekse zaten onun adı aşk olmaz ki. Sevmeye belki sen karar verebilirsin ama aşka veremezsin. En ummadığın anda gelir bulur seni. Aşkla pazarlık edemezsin. Sevme işine çok meraklıysan git eve kedilerini sev.

Yürekli insanlar, karşılarında kendileri gibi insanlar görmek isterler. Tavuk pisliğinden bir gram daha fazla cesaretle, bu insanlarla bir yere varamazsınız. “Yürekli ol, çık karşıma.” şeklindeki sözler, hep böyle bir düşüncenin ürünüdür.
Doğru zaman, doğru mekân şeklindeki kavramlar, kendiliğinden gelişmeyen ısmarlama işler için geçerlidir. Sen doğru zamanı, doğru ortamı bekleyip, düşüne düşüne adım atarken doğallık ve cesaret treni de yanından hızla gelip geçer. Trenin son vagonunun arkasındaki kırmızı ışığa bakar, onun kırmızı kazağı zannedersin. Gördüğün hiç olmayacak bir aşkın, hiç olmayacak kırmızı türküsüdür. Artık kırmızı ışık yanmıştır.
Bahane üretmek dünyanın en kolay işidir. Yetmiş tane bahane duvarının arkasına saklanarak aşkı bulamazsın da yaşayamazsın da. Karar vermen gereken konu, duvarların mı seni fethedeceği yoksa senin mi duvarları ezip geçeceğin konusudur. Duvar aradıktan sonra, her köşe başında bir tane bulursun.

Unutma; iyi niyet, samimiyet, doğallık, cesaret ve zorluk parametrelerinin üzerine oturmayan bir aşkın, temellerinden bir tanesi kısa kalmış demektir.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

27 Mayıs 2017 Cumartesi

Önce İyi Niyet...

Günaydın dostlar…

Hayatını beş ana temel prensibin üzerine oturtmuş bir insan olarak, Allah’ın bize bir kere daha Ramazan Ayı’nı görmeyi nasip ettiği bu günlerde, düşünüyorum da bunlardan en önemli olanı, niyet. Daha da net olmamız gerekiyorsa, iyi niyetten söz ediyoruz.
Ramazan, dinimizin gerekliliklerini yerine getirmektir, verdiği nimetler için Allah’a şükretmektir ama her şeyden önce niyet etmektir. Bizim dinimizin en önemli başlangıç noktası niyet etmektir. Her şey niyetle başlar. Neden? Niyet olmadan başlayan hiçbir şey yolun sonunu göremez de ondan. Niyetin olacak, yaptığın işe yönelik samimiyetin olacak. Göstermelik iş yaparsan Emin’i aldatırsın ama Allah’ı aldatamazsın…


Yaptığın işin temelleri kalbinde olacak. Temeller elinde, dilindeyse her an, her yerde yıkılabilir. Adı ne olursa olsun; günlük sorumluluklardan önce bütün dinlerin temelleri iyi niyet ve insanlık üzerine kurulmuştur. Binayı yapmaya ikinci kattan başlarsan o inşaatla ancak sen kendini aldatırsın. Konu ne olursa olsun, kalbinde iyi niyet ve samimiyet olmayan insanların tutacağı oruçların bir yanının eksik kalacağını düşünüyorum.

İkinci önemli temel taşımız, samimiyet. Yaptığın işte samimi ol. Yapıyormuş gibi yapma, insanları aldatmak için yapma, günlük kişisel menfaatler elde etmek için de yapma. Yaptığın işi samimiyetle yap, içinden geliyorsa yap. Samimi ol, içinden gelmiyorsa da başkaları görsün diye horana kalkma.

Doğallık, benim için çok önemli bir kavram. Doğal ol. Bırak su aksın, yatağını bulsun. Bir şeyin olacağı varsa, sen istemesen de zaten olur. Bir takım gelişmelerin doğal sürecini yaşamasına müsaade etmemek, o sürecin tadını kaçırıp değerini azaltmaktan başka bir işe yaramaz. Büyük de konuşma. “Ben onu hayatta yapmam” gibi büyük sözler, genelde tükürdüğünü yalamana neden olurlar. Rahmetli Neşe abla, “Oğlum büyük konuşma, öyle bir durumla karşılaşırsın ki, yapmam dediğin şeylerin hepsini, çok isteyerek, bayılarak yaparsın” derdi. Bir kere daha çok haklısın Neşe abla.

İlişkiler de böyledir. İster arkadaşlık olsun, ister aşk, meşk. Gelişeceği varsa, sen “İstemiyorum” diye yırtınsan da, kendiliğinden gelişir. Bir bakarsın arkadaş bile olamamışsınız, bir bakarsın Batı Yakası’nın en büyük aşkı oluşmuş. “İnsan kendi kaderini kendi yaratır” denilir ama kadar diye bir şey olduğu da kesin.

İyi niyete, samimiyete, doğallığa sahip çıkabilmek; cesaret gerektirir. Karşına çıkabilecek her ortamda, iyi niyetini koruyabilir misin? Bildiğin yoldan ayrılmadan yürüyebilir misin? Sen iyi niyetlisin ama etrafın sahtekârlar kaplıcasına dönüşmüşse, sıcak suda çırpınır durursun. Sadece iyi niyetle ve doğallıkla suyun üzerinde kalamazsın, bu durum yürek de gerektirir. Sıcak suda kalbin yanar ama yürek seni suyun üzerine çıkartır. Biz ona kısaca “cesaret” diyoruz…

Son temel prensibimiz de, zorluk. Hayır, bilemediniz, sağda, solda zorluk çıkarmaktan söz etmiyorum. Önüne çıkan zorluklarla başa çıkabilir misin? Şartlar ne olursa olsun, dik durabilir misin? Bu kadar eğilip, bükülen dal varken, sen bir çınar gibi dimdik ayakta kalmayı başarabilir misin? Pes edip gitmek dünyanın en kolay seçimi olabilir. Zorluklar mücadele gerektirir. İmkânsız diye bir şey yoktur, sadece zorluklara mücadele etmeye cesareti olmayan insanlar vardır. Unutma dalgalardan korkarsan, denize açılamazsın. Senin gösteremediğin cesareti gösterebilen insanlar, senden daha uzağa giderler.
“Ne olacak?” deme. Git yolun sonuna kadar, belki de yolun sonunda rüyaların seni bekliyordur.

Ramazan geldi, beş temel prensibimiz her daim kalbimizde olsun; iyi niyetli olalım, samimi olalım, kendimiz kadar şanslı olmayanları unutmayalım. Tok açın halinden anlasın.

Bütün dostlarımızın oruçları yüce rabbim tarafından kabul edilsin, duaları iyiliklere vesile olsun, Ramazan Ayı’nız mübarek olsun… Unutmayın önce niyet, iyi niyet...
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

21 Mayıs 2017 Pazar

İlk Görüşte Aşk

Günaydın Dostlar,

İlk görüşte hissedilen şey aşk mıdır yoksa hoşlanmak mıdır tartışmaları hiç bitmiyor. Hatta birçok arkadaşım bu işleri kronolojik bir sıraya da diziyor.
İlk önce beğenirmişsin, sonra severmişsin, sonra da aşık olurmuşsun. Vallahi bu sıralama hiç Yay burçlarına göre değil. Hele Emin’e hiç uymuyor. Hani “Sevdim mi tam severim.” lafı var ya, ben de bu konulara aynı şekilde bakıyorum. Bir yerler de karşına çıkarsa hepsi bir anda oluverir. Hoşlanması, beğenmesi, aşkı, şunu, bunu bir paket halinde yüreğinden aşağıya doğru iner. Kademe kademe aşk olmaz. Aşk dediğin ilk görüşte olur.


Arkadaşlarım bana, “Sen ilk gördüğün anda sevip sevmediğine karar veriyorsun.” diyorlar. Gerçekten de öyle, ilk anlar benim için çok önemli. Ufak değerlere, ayrıntılara çok önem veriyorum. Bu devirde değer vermek veya değer verebileceğin bir insanın karşına çıkabilmesi çok zor bir konu ama şımartılmayı, değer verilmeyi hak eden birini de bulduysan korkma şımart şımartabildiğin kadar.

Zor olur, kolay olur hiç fark etmez. Aşk bir anda gelir, çalar kapıyı. Bir görüş, bir bakış, bir söz, beklenmedik bir yorum; bir anda bütün ortamı değiştiriverir. Bir sıraya sokmamakla beraber; ben de kalbine girene heyecan, midene kadar gidene aşk diyorum. Saatte 1300 km hızla midene iniverir, bir daha da onsuz yapamazsın.

Benim için aşk demek farklılık demektir. Seni kendine çeken şey farklılıktır. Hiç kimsede olmayan şeydir. Kimsenin söyleyemeyeceği bir lafı olmadık bir ortamda söylemek, bir farklılıktır. Bir anda kalbinin kapakçıkları açılıverir. Miden de bağırır aşağıdan, “Hazırım, gelsin.” diye. Takılır aklına o laf. Araba kullanırken nereye gittiğini bile unutursun.

Gözlerdir aşk. Gözlerde yaşanmadan aşk olmaz. Gözlerin içinde kaybolmak, gözlere bakarken ağlamak istemektir aşk. Üzüntüden değil, aşktan.

Meltem rüzgârıdır aşk. Kusursuz bir gecede onun kokusunu sana getirir, bir daha da rüzgâr hiçbir zaman öyle esmez. Gittiğin her yerde o kokuyu alırsın. Daha doğrusu aldığını zannedersin.
Farklılık aşktır. Bu dünyada bu kadar insan varken neden gidip de ona aşık oluyorsun? Çünkü o farklı, o hiç kimseye benzemiyor. Çünkü sen onun herkesten farklı olduğuna karar verdin. Onunla savaşa da gidilir, Migros’a da.

Bir kırmızı kazak, bir pembe ceket, bir beyaz gömlektir aşk. Kırmızı bir kazak bugüne kadar hiç kimseye bu kadar çok yakışmamıştı. O bir pembe ceket değil, asil bir kuğuydu.

Kalptir aşk. Kocaman bir kalptir. Üzerinde oturduğu çok önemli temelleri vardır. İyi niyet, samimiyet, cesaret, doğallık ve zorluk temellerine kalbini oturtup üzerini de aşk ile kaplarsın. Zırh gibidir maşallah, kolay kolay delinmez.

Bu dünyada her şeyin bir tersi bir de düzü vardır. Büyük aşklar, büyük kaybetme korkularını da ceplerinde sana getirirler. Korkma, temellerin sağlamsa hiçbir şey olmaz. Zor mu olacak? Haklısın ama unutma ki “En güzel aşk zor olanmış.” demişler. Kolay olsa herkes yapardı. Aşk farklılıktır, aşk herkesin yapamayacağıdır.
Aslında belki de doğru olanı, mide kalp karayolundaki hisler yarışına bir ad koymaya çalışmamaktır. Adı ne olursa olsun; midende bir heyecan, kalbinde bir sıcaklık, beyninde bir salaklık yaratıyorsa bırak adı ne olursa olsun. Her şeyin bir adı veya bir tarifi olması gerekmiyor. Tabii duymak hoş olur ama önemli olan hissetmek ve hissettirebilmektir.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

5 Mayıs 2016 Perşembe

Murat Bulgak

Günaydın Dostlar,

23 Nisan akşamı bir kere daha aynı mekândaydık.  Her zaman güzel vakit geçirdiğimiz Güvenlik Caddesi’ndeki bu barda bu akşam değişik bir gelişme vardı. Çok yakınımız da olduğu halde yıllardır tanışmadığım ve hiç canlı izleyemediğim Murat Bulgak’ı izleyecektim. Ablası doğduğum günden beri hayatımızın içinde olduğu halde Murat ile bir türlü tanışamamıştık. Murat’ın Ankara Koleji yıllarından başlayıp ODTÜ ve Hacettepe Kampüsü'nden geçen hayat yolunda müziğin her zaman ilk planda olduğunun da bilincindeydim. Her ne iş yaparsa yapsın, hiçbir zaman müzikten de kopamadı.
 
İşin bir diğer ilginç yanı da bu barın artık devredilmiş ve kapanacak bir yer olmasıydı. Yerine ne yapılır bilmem ama biz bu halini çok özleyeceğiz. Yaşanan güzel dakikalar minik barın karanlık duvarlarında ömür boyu yaşayacaklar. Söylenen şarkıların nameleri tavanda bir yerlerde bizi bekleyecekler. Her önünden geçtiğimizde yüzümüzde buruk bir gülümseme olacak.

Gece erken başladı. Burası iç içe geçmiş salonlardan oluşan bir yer. Sokaktan bakınca küçük bir yer zannediyorsunuz ama arkaya doğru gittikçe büyüyor da büyüyor. Her zaman ilk önce restoran bölümünde yemek yiyip sonra da gecenin ilerleyen saatlerinde bar kısmına geçiyoruz.
Saat 22.30 gibi sahne alacak olmasına rağmen, ben saat 19.30 gibi mekâna vardığımda Murat Bulgak oradaydı. Birer birer misafirlerini kapıda karşılıyor olması, daha önce hiçbir yerde görmediğim bir davranıştı. Her geleni sanki kendi evine geliyorlarmış gibi karşıladı.

Ben zaten bu sabah Murat’ın sanatçı kimliğinden söz etmek istemiyorum. Muhteşem sesi ve güzel şarkıları hepsi birbirinden harikaydı ama adam gibi adam olması, samimiyeti ve mütevazı tavırları benim için çok daha fazla etkileyiciydi. Ben, banyoda şarkı söylesem hemen havalara giriyorum ama sevgili Murat uzun kariyeri boyunca kibir bardağından iki yudum bile içememiş. “Adam gibi adam.” derler ya işte tam da öyle bir durum var.

Restoran bölümünde dostlarla ve güzel sohbetle rakı da çok iyi gitti vallahi. İtiraf etmek gerekirse düşündüğümüzden çok daha fazla içtik. İçtik ama bu işin bir de bar kısmı var. Bu kadar rakının üzerine bara girince ne yapacağız? Ayran içerek Murat’ı dinleyemeyiz.

Bazen bir yere gittiğinizde başka türlü şarkılar gelsin istersiniz ama o şarkılar bir türlü gelmez. Sahnedeki sanatçı rakı içmeye uymayan (hatta su içmeye bile uymayan) ne kadar şarkı varsa hepsini söyler ama bir türlü kalbinizdeki şarkılara sıra gelmez. Bütün geceyi eski Fecri Ebcioğlu tercümeleri ile geçirip durursunuz.
Murat Bulgak’ın da ne tip şarkılar söyleyeceği hakkında hiçbir fikrim yoktu ama sahneye çıkıp da son günlerin moda şarkısı “Bağdat” ile başladığı zaman olayın şekli belli oldu. Bu şarkı, rakı tüketiminin biraz daha artacağının en büyük göstergesiydi. Çok güzel bir sesle, içten gelerek, büyük bir enerjiyle söylenen şarkılar; bizi bizden aldı başka yerlere götürdü. Eline bir şarkı listesi verseydik, bundan daha iyi yazamazdık.

Gecenin ilerleyen saatlerinde; artan duygular, biten rakılar ve muhteşem şarkılar adeta birbirleri ile yarış halindeydiler. “İmkânsız Aşk” şarkısından tutun da Cem Karaca parçalarına kadar her şey söylendi. Hatta bazılarını bizi kıramayıp ikişer kere söyledi. Şebnem Ferah’ın muhteşem şarkısı “Sil Baştan” hiç bu kadar güzel söylenmemişti. Dinlediğim en iyi iki yorumdan bir tanesiydi. Bir tanesi Şebnem Ferah, bir tanesi de Murat Bulgak.
Hümeyra’nın “Sessiz Gemi” şarkısı lise yıllarında bizim okulumuzda teneffüslerde çalan bir şarkıydı. Okulumuza çok yakın bir mekânda bu şarkıyı dinlemek beni kırk yıl öncesine götürdü. Kırk yıl öncesinden bir şeyler hatırlamaya çalıştım.
Ben ne yaptım? Her zaman yedinci dubleyi bitirdikten sonra tutturduğum gibi, “Götür Beni Gittiğin Yere” şarkısını isterim diye tutturdum. Tutturdum ama küçük bir sorun vardı. Çocuklar şarkıyı bilmiyordu. Bilmemelerine rağmen gitarcının mırıldanmaları, diğerinin müzikleri, kulak alışkanlıkları ve seyircinin katkılarıyla o şarkıyı bile yoktan var ettiler. İşte müşteri hizmeti diye ben buna derim.

Hayatımın en güzel gecelerinden biriyle ilgili olarak yarın sabaha kadar yazabilirim ama şimdi yürüyüşe gitmem gerekiyor. Sevgili Murat ile benim yollarım bir türlü kesişmemişti ama zaten onu bilen ve takip eden çok büyük bir kitle var. Gördüğüm kadarıyla her sahne aldığı mekâna gelenler bile var.

Murat, İstanbul’da da sahne alıyor ama daha çok Ankara’da çalışıyor. Sevenleri programını takip edip bir yerlerde yakalamaya çalışıyorlar. Yanılmıyorsam çeşitli Facebook sayfalarından sahne programını takip etmek de mümkün. Ben de artık en büyük takipçilerinden biri haline geldim. Bir gün bir yerde tekrar Murat’ın sahne aldığı bir barda olmayı çok isterim. Zaman o kadar çabuk geçti ki bize hiç yetmedi.
Dostlar, bugüne kadar Murat’ı hiç dinlemediyseniz siz de benim gibi çok şey kaçırmışsınız demektir. Bir gün şehrin bir ucunda yakalarsanız muhakkak katılın. Arkadaşınızın evinde sevdiğiniz şarkıları söyleyen bir sanatçı varmış gibi bir hisse kapılıyorsunuz.

Bize bu unutulmaz geceyi yaşattığı için sevgili Murat ve ekibine bir kere daha çok teşekkür ediyoruz…
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

15 Mart 2016 Salı

Hepsini Sizden Öğrendim

Günaydın Dostlar,

Yıllar boyunca başarılı hükümetlerimiz sayesinde her şeyi çok detaylı bir şekilde öğrendik.
Öğrenmediğimiz hiçbir şey kalmadı. Bu konuda sizlere ne kadar teşekkür etsek azdır. Altmış yıldır bu ülkede yaşıyorum ve muazzam bir eğitim aldım. Eğitilmekten anam ağladı.


Doğar doğmaz, bu ülkede başkalarının hakkına tecavüz etmenin prim yaptığını öğrendim. İnsanlara ve kurallara saygı göstermemenin işe yaradığını öğrendim. Çalışkan ve dürüst olmak yerine yalakalık ve ilişkilerin seni çok daha uzaklara taşıyabileceğini öğrendim.

Ters yola girenin evine daha çabuk varabileceğini öğrendim. Trafikte araba kullanmak ile tarlada traktör kullanmak arasında çok da bir fark olmadığını öğrendim. Yollardaki şeritlerin neden çizildiğini birçoğumuzun bilmediğini öğrendim. Freni patlayan kamyonların, otobüslerin, beton mikserlerinin altında ölmenin kaderimiz olduğunu öğrendim.

Kapkara olmuş yüzlerin ekmek parası için toprağın derinliklerinde ölmelerinin, bu işin fıtratında var olduğunu öğrendim. Yapılan işlerde en önemli konunun para harcanmaması olduğunu öğrendim. 10 TL’lik bir alet almamak için on işçinin kolaylıkla ölüme yollanabileceğini öğrendim. Ölenlerin öleceğini, kalanlarla yola devam edileceğini öğrendim.

Din, mezhep ve ırkçılık gibi konuların, bizim gibi fakir ülkelerde yüzyıllardır nasıl kullanıldığını öğrendim. Dünyada en çok silah üretip satan beş ülkenin terörü lanetleyen ülkeler arasında ilk beş sırada olduğunu öğrendim. Doğu’da insanlar birbirini öldürdükçe Batı’daki insanların marka don giyebildiğini öğrendim.

İnsanlar açlıktan ölürken dünyanın nimetlerinin çok büyük bir kısmının çok küçük bir azınlık tarafından yenildiğini öğrendim. Şirketlerin krizlere karşı alabildiği en büyük tedbirin çaycıları ve şoförleri işten çıkarmak olduğunu öğrendim.
Okulların ticarethaneye, öğretmenlerin zorunlu pazarlamacıya dönüştüğü bir ortamda çocuğum okulu bitirip, iyi bir işe girip ayda 2.000 TL kazanabilsin diye bu rakamın yüz mislini, bin mislini harcamam gerektiğini öğrendim.

Tatillerde paramla rezil olmayı ve Avrupalının 10 TL’ye gittiği tesislere 100 TL vererek gitmeyi öğrendim. Sabahın körüne saati kurup şezlong kapmayı, akşam yemeklerinde masa kapmayı öğrendim. Tatilde bile olsam benim hayatımda eziyetin hiç bitmeyeceğini öğrendim.
Yağ kuyruklarında büyümeyi, kahve kuyruklarında olgunlaşmayı ve hayatımın son yıllarını halk ekmek kuyruklarında bitirmeyi öğrendim.
Allah’ın takdiri, dedim, depremle yaşamayı öğrendim. Malzemesi az olan binaların kabartma tozu konmayan kekler gibi çöktüğünü öğrendim ama derdimi kimseye anlatamadım. Her öğrendiğim şeyin her yerde konuşulamayacağını da öğrendim. Erken yaşlarda olmasa da daha sonraki yıllarda doğru ve dürüst bir insan olmanın bu dünyada çok da bir işe yaramadığını öğrendim.

Her zaman bu işin bir de öbür tarafı olduğunu düşünerek yaşamam gerektiğini öğrendim. Kul görmese de Allah’ın gördüğünü öğrendim. Yaptığım yardımlara, iyiliklere karşı bir sürü nankörlük ile karşılaşacağımı öğrendim.

Etrafımızda göğüs kafesinin içi boş olan insanlar olduğunu öğrendim. Bazı dolu olanların da benimki ile aynı marka olmadığını öğrendim. Bu dünyada fabrika ayarları yalancılığa, oyun oynamaya, samimiyetsizliğe, kötülüğü ayarlanmış insanlar olduğunu öğrendim.
"Kalp var mı yoksa yok mu?" demişken sağlık sigortan varsa yün donuna kadar MR’ını çekeceklerini ama yoksa zaten yaşamaman gerektiğini öğrendim. Sokaklarda büyüyen çocukların, bizim vitaminlerle büyüttüğümüz apartman çocuklarından çok daha sağlıklı olduklarını öğrendim.

Bütün bunları ve çok daha fazlasını öğrendim ve yoruldum artık. Yavaş yavaş öğrencilik yaşımın da artık çok gerilerde kaldığını düşünürsek artık başka bir şey öğrenmesem mi acaba? Çok şey mi istiyorum?
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…