Akrabalar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Akrabalar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Kasım 2025 Cumartesi

Attila Evrankaya

Günaydın Dostlar,

İsmi yanlış yazdım zannetmeyin, doğru yazılışı aynen böyleydi ve bu konuya çok dikkat ederdi.



Sevgili dayımla ilgili hatırladığım en eski anım bu resim demeyi çok istesem de bu resimle ilgili hiçbir şey hatırlamıyorum. Sevgili gençler (Sadık ağabey bu resim için çok teşekkür ederim, dün aramıza katıldığın için de ayrıca mutlu olduk.) böyle bir yere beni oturttuğunuz için çok sağ olun. Kızlar, bu resim için çok teşekkür ederim ama bu ilişki yürümeyecek gibi. Ben yazdım, siz 60 yıldır cevap yazmadınız, ben de daha fazla beklemek istemiyorum. “O zamanlar sosyal medya yoktu.” diye bahane üretmeyin, yazmak isteyen bugüne kadar bir yol bulurdu.

Beylerbeyi’nde çekilen bu resim bizim yaz tatillerimizin bir geçeği oldu. Her yaz İstanbul’a gelmeye can atardık. Herkes “Çakal Dağı’nın tepesinde yaşlı insanlarla sıkılmıyor musunuz?” dese de biz hiç sıkılmazdık. Anneanne ve dedeyi de sevsek de asıl neden dayımdı. O bizim ağabeyimiz gibiydi. Büyük bahçede saklambaç oynamaya bayılırdık. Daha sonraki yıllarda Neşe abla ile tanıştıktan sonra beraber saklandıklarını da görmedik zannetmeyin. Sık sık da plaja giderdik. Hep beraber ağaçlara tırmanıp meyve topladığımız da olurdu. Bütün erikleri tişörtümüzün içine doldurup çok titiz olan anneanneyi kızdırırdık.

Plaj konusu açıldığında ilk aklıma gelen de Caddebostan Plajı’ndaki günlerimiz oluyor. Sabahtan akşama kadar orada oturup hiç sıkılmazdık. Hamburgerin olmadığı yıllarda yediğimiz sosisli sandviçler dünyanın en lezzetli yemekleri gibiydi. Plajın hemen yanındaki Caddebostan Maksim Gazinosu’nda sahne alan şarkıcıların provalarını veya sahne çalışmalarını dinlemek de ayrı bir güzellik katıyordu. Küçüksu Plajı’nda boydan boya göğsümü duvara sürtüp doktorun odasına gittiğimde de yine yanımda dayım vardı.

“Dayım vardı.” derken başka kimse yoktu gibi bir anlam da çıkmasın. Dayım sosyal bir insandı. Her zaman birçok arkadaşı da yanımızda olurdu. Beni de arka koltukta kızlarla oturturlardı ama çok uslu bir çocuk olduğum için “Ben neden arka koltukta oturuyorum?” diye bir kere bile şikâyet etmedim.

Plajdan sonra eve gittiğimizde (her akşam olmasa da) balkonda yemek keyfi başlardı. Mangalda pişirilen köftelerin bahçeden toplanmış ürünlerle yapılan çoban salatası eşliğinde boğaz manzaralı bir ortamda yenmesi harikaydı. Balkon güzel de ağustos ayında bile olsanız Küplüce Mahallesi’nin akşamları soğuk olur, yün donsuz oturulmaz. Mangal kendi pişirmiyor, birinin ilgilenmesi gerekiyor. Kim ilgilenecek? Tabii dayım.

Sünnet olduğumda bütün gün yatağımın başucunda oturan da dayımdı. Ben boş gözlerle etrafa bakarken o hep yanımdaydı. Benim başıma bu kadar iş gelmişken kadınların ortada göbek atmasına da sinir olmuştum. Dayım da “Bırak oynasınlar oğlum.” diyordu.

Benim hayatımdaki birçok ilk de hep dayım vardı. Bu satırları yazarken neden gözlerim doluyorsa. Sevgili Sinem Öğretmenim bu duygularla ve dolu gözlerle bu kadar oldu. Bugünlük hataları görme, sonra not kırarsın. Benim ona benzediğimi de herkes bilir. Dün cami avlusunda (katıldıkları için çok mutlu olduğumuz) sevgili Tülay ablaya, Bengi ablaya, Çiğdem ablaya ve Mert’e (Müge’cim Galatasaraylı olduğun için seni yazmadım) anlattığım gibi beni ilk Fenerbahçe maçına da dayım götürmüştü. Ankara’daki Fenerbahçe-Bursaspor Başbakanlık Kupası maçı, benim hayatımda gittiğim ilk maçtır.

İlk küfürlerimi de dayımdan öğrenmiştim ama bu konuyu şimdilik çok yaymayalım, aramızda kalsın. “Ulan” denilince küfür edildi diyerek fenalaşan bir anneannenin ortamında bana küfür öğretirdi. Allah’tan bir şeylerin yanlış olduğunu hissettim de bu çalışmalar çok uzun sürmedi. Siz yine de üzülmeyin, sonradan bütün eksiklerimi tamamladım.

Dayım son yıllarda iyi değildi. O kadar çok sorunu vardı ki konuştuğumuz zaman kocaman bir liste oluşuyordu. Maalesef bu sorunların birçoğunun nedeni de gençlik yıllarından başlayarak çok uzun bir süre devam eden kötü bir alışkanlıktı. Ben bildim bileli bu alışkanlık hep vardı. Bırakalı çok uzun yollar geçmiş olsa da ortaya çıkan hasar hep onunla beraber yaşadı. İbrahim Bey, bu son satırı sizin ve bu alışkanlıktaki diğer sevdiklerim için yazdım.

Dayımın çok hassas bir dengesi vardı ve o dengeyi nasıl koruyacağını da en iyi kendisi biliyordu. Hangi ilacı ne zaman alması gerektiğini ve ne kadar alacağını çok güzel ayarlardı. Değişen değerlere göre çok uzun yıllar dengede kalmayı başardı. Bunun en büyük nedenlerinden biri de kendi vücudunu çok iyi tanımasıydı.

Kendini çok iyi tanıdığı için son günün geldiğini de çok iyi biliyordu. Aramızdan ayrılırken o kadar sakince, o kadar vedalaşarak ayrıldı ki hepimizin içinde garip bir burukluk kaldı. Birçok insan bakkala giderken daha büyük bir olay yaratıyor. Sabah kalktığımda sabaha karşı bir sosyal platform ortamında yazılmış “Allah’a emanet olun.” paylaşımını gördüm. Bu ortamlarda benden daha aktifti. Mesaj çok net olsa da ben o şekilde algılamak istemedim. Sorunları çok artmış olsa da yakın zamanda bir ayrılık yaşayacağımıza hiç inanmıyorduk.

Sosyal platformdaki mesajından sonra sabah saat 8,49’da aile WhatsApp grubuna “Ben hiç iyi değilim.” diye son mesajını yazdı. Ben hemen cevap yazsam da bir daha cevap gelmedi. Durum çok netti, dostlarıyla, ailesiyle, herkesle vedalaşmıştı ve artık başka bir şey yazacak hali yoktu. Daha sonra hastanede bir aya yakın bir süredir onunla ilgilenen arkadaşlarla da vedalaştığını öğrendik. Bir parantez de Göztepe Süleyman Yalçın Hastanesi’ndeki çalışanlar için açmak istiyorum. Sevgili doktorlar, hemşireler ve diğer bütün çalışanlar (aynı Soyak Residence ortamında olduğu gibi) dayımla adeta kendi aile büyükleriymiş gibi ilgilendiler. Hepsinden Allah razı olsun.

Hastaneye vardığımda durum beklediğimiz gibiydi. Her zaman dayımın her sorununu çözmeye çalışan sevgili Ebru ve Tolga kapıda, doktorlar odanın içindeydi. Son bir çaba sonuç vermedi ve çok sevdiği Cumhuriyet’in bayramında sessizce araladığı kapıdan sessizce sonsuzluğa yürüdü. Gürültü çıkmasın diye kapatmadığı kapıdan gözyaşlarıyla arkasından bakmak da bize kaldı.

Bu vesile ile bütün bu süreçte yanımızda olan ve iğneden ipliğe kadar her detayın peşinde koşan büyük Soyak Residence Ailesi’ne, Ebru’nun artık ailemizin bir parçası olmuş bütün arkadaşlarına, bütün akraba ve dostlarımıza ve yıllardır dayımla yaşayıp her ihtiyacına yetişmeye çalışan bütün arkadaşlara kalpten çok teşekkür ediyoruz. Son dakikaya kadar her zaman yanımızdaydılar. Hem çok iyi niyetliler hem de çok becerikliler. Sevgili Aylin ve Nazlı son saniyede gazete ilanını yoktan var ettiniz, sağ olun. Bazen insan çok iyi niyetli olsa da işi sonlandırma yönü eksik kalır ama burada ne çayın eksik kalıyor (Çaylar için de ayrıca teşekkür ederim.) ne de işler.

Ben dayıma benzediğim için bütün hayatım boyunca mutlu oldum, onu çok özleyeceğim. Umarım gençlik yıllarının geçtiği Beylerbeyi’nde mutlu ve huzurludur. Mekânın cennet olsun, her zaman çocuk ruhlu ve hiç büyümek istemeyen dayım.

Başsağlığı dileklerini her ortamda ileten, camide ve/veya mezarlıkta bizle birlikte olan, duamıza katılan ve yakın, uzak birçok yerden gelen bütün dostlarımıza çok teşekkür ederiz.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

24 Ocak 2021 Pazar

O Sabah

Günaydın Dostlar,

O sene Eskişehir çok soğuktu. Ondan sonraki yıllarda öyle soğuk günler çok fazla olmadı. Sık sık -16 dereceyi görüyorduk. Yine öyle çok soğuk bir sabahta daha masama bile oturmamıştım ki birden telefon çaldı. Telefonun sesi havanın soğukluğunu yansıtıyordu adeta.


Arayan Ayşın’dı. Sabahın 6.30’unda çok güzel bir haber için arıyor olamazdı. Uzun uzun telefona baktım. Daha telefonu açmadan alacağım haberi biliyordum. “Babamı kaybettik, hadi sen de gel.” dedi. Babam iki yıldır çok hastaydı. Hatta son zamanlarda kendinde bile değildi ama yine de babamın artık olmayacak olması insana garip bir his veriyor. Hasta da olsa bizle konuşamasa da orada bir yerlerde “babamın evi” diyebileceğimiz bir ev olmasını seviyorduk. Bazen birini sevmek için ille de elini tutabilmek gerekmez, orada olduğunu bilmek de insanın içini ısıtır.

Bir müddet ne yapacağıma karar veremedim. Saat çok erkendi. Sabahın o saatinde kimseyi arayamazsınız. Kaldığım yere geri gidip üstümü değiştirmeye karar verdim. Sonuçta takım elbiselerle Ankara’ya gidecek değilim. Ayrıca, birkaç gün kalacağım için yanıma bir şeyler de almam gerekiyordu.

Yaşadığım yer bizim ofislere 25 km mesafeydi. Bir şeyler hazırlayıp üstümü değişip geri geldiğimde (ofis Ankara yolu üzerinde) halen ofiste kimseler yoktu. “Ben en iyisi yola çıkayım, saat 8.00 olduğunda yöneticimi ararım” diye düşündüm. İşe başlayalı da daha 22 gün olmuştu. Etrafı bile yeni yeni öğreniyordum.

Tam o sırada Ayşın tekrar aradı ve “Acele etme, sakin sakin gel.” dedi. “Acele edecek bir şey kalmadı ki.” diye cevap verdiğimi hatırlıyorum. Bırakın acele etmeyi gayet de yavaş gidiyordum. Çok fazla da gitmek istemiyordum herhalde. Nasrettin Hoca Tesisleri’nde mola verdiğimi bile hatırlıyorum.

Babam çok sıkıntılı günler geçiriyordu. Hortumla beslenmeler, şunlar, bunlar her türlü sıkıntı vardı. Kendin de değildi ama yine de dönüşü olmayan üzücü bir vedaydı. Gördüğünü,  duyduğunu düşünerek onunla konuşuyorduk ama artık o şansımız da olmayacaktı.

Ankara’ya vardığımda bütün kâğıt kürek işlerinin hallolmuş olduğunu gördüm. Babama sürekli bakan dostlarımızın da yardımıyla her iş halledilmişti. Herkesten Allah razı olsun. Bu gibi durumlarda kaybettiğinizin acısı içinizdeyken bir de resmi işlerle uğraşmak zorunda kalıyorsunuz.

Rahmetli babam, “Türkiye’de en iyi cenaze işleri yürür, öldükten sonra kimse ortada kalmaz.” derdi. Gerçekten de öyle oluyor. Bu konularda çalışanlar her yerde çok yardımcı oluyorlar.

Gün ilerledikçe dostlardan telefonlar gelmeye başladı ve günün geri kalanı öyle geçti. Ertesi gün de yine çok soğuk bir havada görevlerimizi yerine getirip ebedi istirahatine uğurladık. Çok sıkıntılı ve çok soğuk bir havada çok kalabalık bir uğurlama oldu. Sert mizaçlı bir yapısı olmasına rağmen seveni çok fazlaydı. Türkiye’nin her yerinden Karşıyaka’ya gelen bütün akrabalarımıza, dostlarımıza, arkadaşlarımıza tekrar çok teşekkür ederiz. Allah razı olsun.

Bir sürpriz de Eti’deki dostlarımdan geldi. Henüz birbirimizi tanıyalı yirmi gün olmasına rağmen sevgili kardeşim Ertuğrul, Zihni Bey ve Sabri Bey de oradaydı. Onları görünce mutlu olmuştum. “Her işte bir hayır vardır.” derler, rahmetli Mazhar amcayı da en son orada gördük.

Bir günlüğüne İstanbul’dan gelen akrabalarımıza da çok teşekkür ediyorum. Kış günü sabah gelip akşam dönmek çok da kolay bir iş değil. Sağ olun, var olun. Bir parantez de sevgili arkadaşım rahmetli Ferda’ya açmak istiyorum. Yenişehir Koleji’nden gelen bütün arkadaşlarımla beraber Ferda’yı görünce çok şaşırmıştım. Ferda’nın bu tip yerlere çok da gitmediğini biliyordum. Hepsinden Allah razı olsun.

Bugün babam aramızdan ayrılalı tam altı yıl oldu. Keyifli sohbetlerimizi özlüyoruz, Evrankaya yemeklerimizi özlüyoruz, dostlarınla bir arada olmayı çok seven yapısını özlüyoruz, esprilerini özlüyoruz, bilgili yorumlarını özlüyoruz; her birinin anılarımızda ve kalbimizde ayrı ayrı yeri var.

Yaşımız büyüdü, etrafımızdakiler yaşlandı. Maalesef cenaze törenlerinde çok fazla buluşur olduk. Bütün kaybettiklerimizin mekânları cennet olsun, Allah rahmet eylesin.

Seni Allah’a emanet ettik, mekânın cennet olsun sevgili babamız.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

2 Mart 2016 Çarşamba

Kimseyle Küs Kalma...

Günaydın dostlar…

Bugünlerde etrafımda çok fazla küs insan var. Herkes birbirine küs. Ben her zaman küs olabilmenin de önemli bir özellik olduğunu düşünmüşümdür. Herkese küsemezsin. Küsebilmek için, karşındaki insanın küsmeye değebilecek bir insan olması gerekmektedir. Değer vermediğin bir insandan en fazla uzak durursun.
Saçma sapan bir yere giden bir söz veya gereksiz inatlaşmalar, bizim topraklarda küsme tiyatrosunun başaktörleridir. Bir de Allah var, gururlu insanlarızdır. Yorganı yakıp, kıçımız açık uyumaya bayılırız.


Yay burçlarının çok fazla küsme âdeti yoktur. Fabrika ayarları, insanlarla iyi geçinmek ve samimi davranmak üzerine kurulmuş olan yaylar, küsme işini çok fazla beceremezler.

Düşünüyorum da, bütün hayatım boyunca küstüğüm insan sayısı 10 olmamıştır. Şu anda da küs olduğum bir kişi bile yok. Ben kimseye küs değilim ama bana küs olanlar varsa onu da bilemiyorum.

Bana küs olduğunu düşünen arkadaşlarım varsa, lütfen bana yazsınlar, çizsinler hemen barışalım. Her akşam, yaşananlara ağlayacak kadar bile bilgisi olmayan şehit çocuklarını izlediğim bir ortamda, ben kimse ile küs kalmak istemiyorum. Bu günlerde, en çok yazdığımız, çizdiğimiz iki cümle; “mekânı cennet olsun” ve “Allah rahmet eylesin” iken, ben kimseye “sana küsüm” demek istemiyorum.
Bizim, toplum olarak beceremediğimiz bir diğer konu da, küs olmakla, görüşememeyi birbirinden ayırabilmek konusudur. Görüşebilmek veya görüşmeyi istemek çok farklı bir konudur. Öyle insan vardır ki, elektriğiniz çok fazla tutmaz ve görüşmek istemezsiniz, bu durum da küs olduğunuz anlamına gelmez.
Bazı insanlarla da, çok görüşmek istediğiniz halde görüşemezsiniz. Hele de İstanbul gibi bir şehirde yaşıyorsanız, bir kere eve girdiniz mi, bir daha hiçbir kuvvet sizi dışarı çıkaramaz.

Bugünlerde sevdiğimiz insanları çok sık kaybeder bir duruma gelmiş olmamız da, insanlarla küs kalmamamız gerektiğinin en büyük nedenidir. Her kaybettiğimiz insan, giderken yaşamımızın sevdiğimiz parametrelerinin küçük bir parçasını da yanında götürüyor.

Geçen akşam Fener maçını izledim, kazanınca mutlu da oldum ama maç boyunca sık sık rahmetli Burhan’ın da bu maçları ne kadar çok sevdiği aklıma geldi. Burhan’ın aramızdan ayrılışı, benim için işin önemini ve keyfini azalttı. İnsanın içine, “yalan dünya Fener kazansa ne olur, kazanmasa ne olur” gibi bir his geliyor.
Sıcakkanlı insanlar olarak, küsme konusunda çok başarılıyız. Sevgili babam, saçma sapan bir laf yüzünden 30 sene boyunca kız kardeşiyle konuşmadı. Şimdi, kimseyi tanımadan yatarken, o günler aklına geliyor mudur acaba? Karadeniz inadının yarattığı 30 koca yıl. Geçmiş, gitmiş bir daha telafisi olmayan 30 yıl. Aslında Karadeniz insanının siniri çabuk geçer ama inadı bitmez.
Kimsenin yarını garanti değil. Henüz yaşlarımız çok büyük olmamasına rağmen, lise yıllarından bile sürekli birilerini kaybediyoruz. Facebook arkadaş listem artık bizlerle olmayan sevdiklerimizle dolu. Şimdi herkes oturup küs olduğu insanları teker teker düşünsün. Bir gün seyahat vakti geldiğinde, bavulunuzu küslüklerle doldurarak kendinize de, kalbinize de yük etmeyin.

Bu kadar kin, nefret ve küslüğün pazarlandığı bir ortamda, “küs olmayın,” demenin çok kolay olmadığının farkındayım ama yıllar boyu süren küslüklerinin, kimseye bir yararı olmadığını da hiç aklınızdan çıkarmayın.

Küs olduğunuz insan, yarın yanınızda olmazsa çok üzülürsünüz. O gün geldiğinde isteseniz de barışamazsınız.
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

8 Şubat 2016 Pazartesi

Simitçi Hiçbir Zaman Bilmeyecek...

Günaydın dostlar…

Bu sabah bilgisayarın başına otururken aklımda bambaşka bir konu vardı fakat geçen hafta yazmış olduğum yazının son cümlesiyle ilgili olarak sizlerden gelen mesajlar ve yorumlar beni bambaşka bir konuya yöneltti.
Geçen haftaki yazımı, “Tabii en yakınlar hiçbir zaman unutmayacak ama her gün hayatımızın bir parçası olan konuların ve insanların birçoğu, artık burada olmadığımızı hiç bilmeyecekler.”, şeklinde bir cümleyle bitirmişim. Hiçbir zaman geri dönüp eski yazılarımı okumuyorum ama yapılan yorumlar karşısında geri dönüp bir kere daha okumak zorunda kaldım.


Herkes bu cümleyi kendine göre yorumlamış. Sabahın erken saatlerinde benim düşündüğüm şekilde yorumlayanlar da var, benim düşüncelerimden çok uzaklarda olanlar da var. Zaten bu işin büyüsü de burada gizli. Yazılan cümlelerin herkesi kendi yönüne doğru götürmesinden daha güzel bir şey olamaz.

Sabahın durgun saatlerindeki cümle, bizi tanımayıp da tanıyanlardan söz ediyordu. Bu konuda da en büyük örnek futbol takımlarıdır. Biz hayattayken kendimizi futbol takımının önemli bir parçası zannediyoruz ama aslında takımların bizim yaşadığımızdan haberi bile yok. Yaşadığımızı bilmeyen takımlar, artık yaşamadığımızı da hiç bilmeyecekler.

Her sabah Gürsoylu Sokak’ın köşesinde kaçamak bakışlarla bakıştığın o kadın da gittiğini hiç bilmeyecek. Son dört yıldır o köşede olmanız hiçbir şey değiştirmez. Aslında birbiriniz için yoksunuz. Muhtemelen, “Her sabah buralarda olan adama ne oldu acaba?” bile demeyecek.

Hayatımız var olan ilişkilerden daha çok hiç olmayan ilişkiler üzerine kurulmuştur. Her akşam eve gelirken uğrayıp da sigara aldığın büfe sahibi, senin hayatında en çok gördüğün insanlardan biri olabilir ama ne o seni bilir, ne de sen onu. 13 yıldır sigara alıyorsundur ama kimse kimsenin ismini bile bilmez. Bir akşam gelmemeye başladığın zaman, beki seni düşünecek, belki de hiç düşünmeyecek. Sokağın öbür ucundaki caminin avlusundaki kalabalığın, son 13 yıldır her akşam sigara alan adam için olduğunu bile bilmeyecek.

Her sabah sana sıcacık çıtır çıtır ekmekler satan fırıncı için de durum çok farklı değil. “Nerede bu her sabah ekmek alan insan?” bile demeyecek. Her hangi bir sabah gibi işine devam edecek. Sen onun için ismini hiç bilmediği ve sadece birer sayı olarak gördüğü yüzlerce müşteriden bir tanesisin. Ne seni hatırlayacak, ne de minik sohbetlerinizi.
Sık sık cafe latte aldığın kahvede çalışanlar seni hatırlayacak mı zannediyorsun? Onlar da hiç bilmeyecek. Son yıllarda midenin içine edene kadar içtiğin bütün kahveler birer rakam olarak kalacak. Sen kahve aldığın müddetçe varsın. Almadığın gün, bir daha hiç hatırlanmayacak olan bir geçmişsin.
Ya Cadde'nin köşesindeki simitçi amcaya ne demeli? Sanki sana çok değer veriyormuş gibi çift naylon torbaya koyduğu simitler, bir şey değiştirecek mi sanıyorsun? Hayır. “Bir adam vardı, ara sıra gelip simit alırdı,” diye düşünecek mi kendi kendine. Düşünmeyecek. Simitçi amca da, tanımadık tanıdıklar kategorisinde yer alıyor.

Yıllarca, her gün gördüğümüz veya bir temasımız olan insanlar aslında hayatımızın çok büyük bir parçası ama bizim onların hayatındaki varlığımız pamuk ipliği ile bağlı. Seni gördüğü müddetçe varsın. Görmediği gün, zaten hiç olmamıştın ki…

Unutmayın ki, bizim yaşamımız unutulmaya çok yatkın bir masaldır. Sadece masalı ezbere bilenlerin aklında kalır. Olmadığın zaman, tanıyıp da tanımayanların yarınının dünü olursun…
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

21 Ocak 2016 Perşembe

Telefon Numaran Değiştiğinde...

Günaydın dostlar…

Dün sabahki yazımda telefon numarası değiştirmenin ne kadar zor bir iş olduğundan söz etmiştim. Numaranızı değiştirdikten sonra yapmanız gerekenler saymakla bitmiyor. Meğerse bizi gerçek dünyaya bağlayan en büyük parametre cep telefonumuz da haberimiz yokmuş.
Numarayı değiştirmek kolay, bütün şamata ondan sonra başlıyor.


1) Doğal olarak, ilkönce en yakınınızdaki eş, dost, akrabanıza yeni numaranızı bildirerek işe başlamanız gerekiyor. En çok kullanılan numaralardan en aza doğru giden uzun bir süreçten söz ediyoruz. Ben 4 gündür bu işi yapıyorum daha yarısına bile gelemedim. Burada en önemli konulardan bir tanesi de, çalıştığınız iş yerini telefon değişikliğinden haberdar etmeniz olacaktır.

2) En önemli konu bankalar. Hele de internet bankacılığı ve/veya mobil bankacılık uygulamaları kullanıyorsanız, bu işin önemi 10 kat daha artıyor. Biraz fazla öksürseniz bankalar hemen numaranızı bloke ettikleri için bu işlemler biraz zahmetli oluyor. İlk önce numarayı değiştireceksiniz, daha sonra da sim kart değişikliğinden dolayı konan blokeyi kaldıracaksınız. Bazı bankalarda bu işi 3 sefer giderek halledebildim.

3) Okullarda çocukları olanların, muhakkak okullara ulaşıp sisteme kayıtlı telefon numaralarını güncellemeleri gerekiyor. Değiştirmezseniz, bir şekilde okul size ulaşmak isterse sorun yaşar. Burada unutulmaması gereken en önemli konu da, servis şoförüdür.
4) Evinizi, işyerinizi koruduğunuz alarm sistemleri de çok önemli bir konu. Bu hizmeti sağlayan firmalara ulaşıp telefon numaranızı güncellemeniz gerekiyor. Bir olay anında, ilk yapacakları şey, sizi cep telefonunuzdan aramak olacaktır.
5) Internet’ten uçak bileti alan arkadaşların Pegasus, THY gibi havayollarının sitelerine girerek, oradaki kayıtlı telefon numaralarını değiştirmeleri gerekiyor. Firmalar, her hangi bir değişiklik olduğunda size ulaşamazlar.

6) En önemli konulardan bir tanesi de, hastaneler ve doktorlar konusu. Aktif olarak kullandığınız bütün sağlık hizmeti aldığınız yerlerdeki numaranız güncellenmeli.

7) Seyahat demişken, otobüs firmalarını da unutmamak gerekiyor. Internet üzerinden bu firmaların web sitelerine kayıt yaptırdıysanız, buralardaki telefon numaranızın da güncellenmesinde yarar var.
8) Digitürk, D-Smart gibi kanallarla olan iletişiminiz açısından bu sitelerdeki numaraların da değişmesi gerekiyor. “Daha iyi, zırt pırt arayıp duruyorlar, değiştirmezsem bana ulaşamazlar,” diyorsanız, onu da büyük bir anlayışla karşılarım, zira gerçekten çok fazla arıyorlar.

9) Yemek Sepeti, Meal Box gibi yerlerden internet üzerinden sipariş veriyor musunuz? O zaman oradaki numaraların da değişmesi gerekiyor. Lokantada pişmiş domates kalmadığı zaman, başka türlü size geri dönemezler.

10) Bilmiyorum siz kullanıyor musunuz ama ben Sanal Market'i çok fazla kullanıyorum. Her sipariş geçtiğimde de, “şu yok, bu yok” diye geri dönüyorlar. Telefonumu değiştirmeseydim bana nasıl ulaşacaklardı?

11) Az daha unutuyordum. Bugünlerde canımız her şeyimiz olan WhatsApp uygulamasında da telefon numaranızı değiştirmeniz gerekiyor. Değiştirmezseniz WhatsApp bozuluyor ve sizi tanımıyormuş gibi davranmaya başlıyor.
12) Belki daha yukarlara yazmalıydım ama apartman görevlisini ve evlerinizde gelip size yardım edenleri de unutmayın. İnanın hamburger siparişi geçebilmekten çok daha önemli bir konu.

13) Aklıma gelen son konu da sigorta şirketleri. Çok acil olmasa da zaman içinde sigorta şirketlerini de durumdan haberdar etmek gerekiyor.
Konuları ana başlıklarıyla yazmaya çalıştım. Bu yazıdan aldığımız mesaj nedir? Çok basit; çok gerekmedikçe telefon numaranızı değiştirmeyin.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

3 Ocak 2016 Pazar

Burdur'da Bir Hafta Sonu...

Günaydın dostlar…

Dün sabah babam ile ilgili yazarken, Burdur’da, ben askerdeyken yaşamış olduğumuz bir anımız aklıma geldi. Çocukların 3000 metre yükseklikte, çetin kış şartlarında vatan için canlarını verdikleri bir ortamda, “ben de Burdur’da 60 gün askerlik yaptım,” demek hiç içimden gelmiyor ama ne yapalım ki, benim hayatımın gerçeği de bu. İşin komik tarafı, babam da askerliğinin ilk bölümünü Burdur’da yapmış.
Genelde oturarak veya 60 derece güneşin altında yürüyüş yaparak geçen askerlik döneminde, bütün hafta boyunca sabırsızlıkla beklenen şey; hafta sonu izniydi. Cumartesi öğlen çıkar, pazar akşamı saat 17.00’ye kadar geri dönmezdik.


Böyle yazdım ama tabi ki bu iş bu kadar basit değildi. Cumartesi akşamını dışarıda geçirebilmek için annenin, babanın veya eşinin Burdur’a gelmesi gerekiyordu. Cumartesi günleri saat 12.00’de çay bahçesinde masalar kurulur, sen de gelen şahsın birinci dereceden akraban olduğunu komutana göstererek, akşam kalmalı olarak dışarı çıkabilirdin.

Olayın gerçek dünyadaki akışı bu kadar kolay olmuyordu. Gelen akrabanı elinden tutup, nüfus cüzdanlarınızı da elinizde hazır ederek masada oturan komutanın yanına götürmen gerekiyordu. Genelde de masada ya bir yüzbaşı ya da bir üsteğmen otururdu. Götüreceğiz ama masaya yaklaşmak için hayatını tehlikeye atman gerekiyor. Zannedersin ki, bütün Türkiye masanın etrafında ve en ufak bir intizam yok. Babamı kolundan tutar, çeke çeke kalabalığın içine girer zar zor izini alıp çıkardık.

Ailelerin çoğu akşam seyahat eder, Burdur sabahında bir kahvaltı eder, saat 12.00’ye doğru da tugayın girişindeki çay bahçesinde hazır bulunurlardı. Bu arada hemen belirteyim, biz orada kaldığımız süre içinde, bu çay bahçesine sadece bu süreç esnasında girebiliyorduk.

Güzel bir cumartesi sabahında, yine rutin çalışmalar devam ederken. Komutan geldi ve “çocuklar bu hafta sizi erken çıkarmaya karar verdik, hadi herkes çay bahçesine gidiyor,” dedi. İyi güzel ama kimsenin bu durumdan haberi yok. Saat 9.00 gibi çay bahçesine gittiğimizde etrafta in cin top oynuyordu.

Sırayla çağırıyor. “Emin Evrankaya,” dediğinde alıp babanı yanına gideceksin ama etrafta kimse yok ki. 12.00’de çıkacağımızı bilen insanlar neden 9.00’da tugaya gelsinler. Nitekim kimse akrabasını gösteremedi ve dışarı çıkamadı. Kös kös bizim bataryanın bulunduğu alana geri döndük.
Doğal olarak, saat 12.00’de akrabalar geldiğinde de, onlarda kimseyi bulamamışlar. Sonradan öğrendiğim kadarıyla, onlara da o aşamada doyurucu bir açıklama yapılmamış. Cep telefonu filan da yok ki, arayıp haber versek. Gerçi olsa bile, babam cep telefonu kullanacak en son insan olurdu. Hiçbir zaman da cep telefonu olmadı.

Bırakın cep telefonunu, kredi kartı bile olmadı. Kredi kartıyla alışverişi, parasını vermeden bir şeyler alıyor gibi düşünür ve kendini kötü hissederdi.

Hem manga başı olduğum için, hem de ortalara atılmaya meraklı keriz bir yay burcu olduğum için, çocuklar beni komutana yolladılar. İşin komik tarafı ben 30 yaşındaydım, üsteğmen 27 yaşında. Allah var, en ufak bir sertliklerini veya kaba konuşmalarını görmedik.

Komutanım, “ailelerimizi erken gelmeleri konusunda uyarmadığımız için, biz nizamiyeye gittiğimizde onlar orada değillerdi; o yüzden de izin sürecini tamamlayamadık,” dedim. Sanki bütün süreç bizim suçumuzmuş gibi konuştum. “Beni alakadar etmez gelselerdi zamanında,” diye cevap verdi.
Bu arada saat 14.30 oldu ve ailelerde neden çıkamadığımızı bilmeden orada bekleyip durdular. Komutan, “bu hafta sonu kimse dışarı çıkamayacak herkes kendini ona göre ayarlasın,” deyince; ben de “emirlerinizi arkadaşlara ileteceğim,” diyerek odadan çıktım.

Koğuşun önünde boş boş otururken saat 15.30 gibi bir haber geldi. “Herkes nizamiyeye, akrabası gelenler dışarı çıkabilecek,” denildi. Allah’tan kimse bir yere gitmemişti de, alışık olduğumuz itiş kakış sürecini tamamlayarak dışarı çıkabildik.
Yazını son kısmını tamamlamayı sizlere bırakıyorum. Bir saat önce dışarı çıkamazken, ne oldu da bir anda dışarı çıktık? Sizler son paragrafı tamamlayın, ben de gerçekten ne olduğunu yarın sabah sizlerle paylaşacağım.

Sevgili babam, “burası Türkiye, burada hem hiçbir şey olmaz, hem de her şey olur,) der. Gerçekten de öyle. Bu hayatta yarın sabah ne olacağı hiç belli olmaz.
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

28 Temmuz 2014 Pazartesi

Bayram Mendilleri

Günaydın Dostlar,

Bu sıkıntılı günlerde umarım bu bayram herkesin güzel günler geçirmesi için bir başlangıç olur. Aslında bu gün bir şeyler yazmak planım yoktu ama sevgili Zeynep Hoca'mın mendil paylaşımı, beni eski bayramlara götürdü ve bu konuda bir iki şey yazmak istedim.

O güzel bayramlar yok artık. Bırakın güzel bayramları, hiçbir türlü bayram yok artık. Ne bayramlar var ne de insanlarda bayram kutlayacak ruh hali. Hastalıklar, ölümler, ekonomi, maddi sıkıntılar, şehitler, kadın cinayetleri, o, bu derken kimsede bayram hali kalmadı.
 
Zeynep’in de söz ettiği gibi anneannemin de olduğu bir ortamdaysak her bayram bize de muhakkak mendil verilirdi. Kadıncağız o mendilleri aylar öncesinden alır saklardı. Anneannemin her daim mendilleri vardı ve bir şey için lazım olduğunda hemen dolabından çıkartıverirdi. Hatta eve ziyarete gelen çocuklar bile mendillerden nasibini alırdı.
Şimdiki çocuklara bayramda veya doğum günlerinde mendil filan versen gider seni ruh hallerini bozduğun için savcılığa şikâyet ederler. O mendillerin değerini şimdiki duble Z jenerasyonunun anlamasının imkânı yok. Götürüp annesine vermeye bile üşenir.

Mendiller gitti de sanki bayramlar kaldı mı? Ne yazık ki bayramlar da gitti. Bu bayramdan kaçma âdetini ilk kim başlattıysa aferin ona. İki bayramımız vardı kutladığımız, o da kalmadı. Her şey gibi bayramlar da ticari hedeflere kurban gitti. İç turizm canlansın diye dokuz güne çıkarılan bayram tatilleri, bayram kutlama işinin de sonu oldu.

Bayram yaklaşırken, kimse "Bu bayram kimleri ziyaret ederiz?" diye düşünmüyor. Herkes, uygun bir fiyata nereye gidebiliriz derdinde. Yollarda ve havaalanlarında sürüneceğini bile bile herkes bir yerlere gitmeye çabalıyor. Sonra da on saatte bir yere varamamalarına şaşırmalarına da ben şaşırıyorum.
Yine Amerika ile mukayese edeceğim. Hiçbir Amerikalının "Hadi bu sene Noel’den kaçalım, tatile gidelim." dediğini ne duydum ne de düşünebiliyorum. Her sene bütün tatillerini aynı şevk ve arzuyla kutlarlar. Evde hindi mi yiyecekler, ailece dışarıda mı buluşacaklar her ne yapacaklarsa her sene hiç aksatmadan aynı şeyi yaparlar.
Maymun iştahlı ve her şeyden kolay sıkılan bir toplum olarak bayramlardan da sıkıldık. Ne biz kimseye gidelim ne de kimse bize gelsin. Kimseyle uğraşmak istemiyoruz. Toplumun bencillik katsayısı da gittikçe artıyor. Onun yerine kaçarız üç gün Bodrum’a. Geleneklerimize, bayramlarımıza sahip çıkamamamız aslında çok acı bir şey ama hiç birimiz bunun farkında değiliz.

Bu sene bayram yaz aylarına denk geldi, kabul ediyorum ama kışa denk geldiği zaman da durum çok farklı değil. Herkes şehirde yangın çıkmış gibi kaçıyor. Aslında belki de bu bayramlaşma işini tatil yörelerinde organize etmek lazım.

Bu işte kabahat kimde, açıkçası bilmiyorum. Belki anneannesinin mendil geleneğini devam ettirmeyen sevgili Zeynep Hocam'da, belki de bu işleri dokuz günlük ticari tatillere dönüştürenlerde. Bizim çocukluğumuzda bayram tatilleri dokuz güne uzatılıyor muydu hiç hatırlamıyorum ama sanki öyle bir şey yoktu gibi geliyor bana.
Kim bilir, belki de kabahat hepimizde.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın...