Zor Günler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Zor Günler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Aralık 2017 Cuma

Tek Bir Güzel Haber

Günaydın Dostlar,

Hiç tek bir güzel habere ihtiyacınız olduğu bir zaman oldu mu? Bazen haberler öyle arka arkaya gelir, öyle bir üzerinize kümelenir ki koca dünyada hiçbir şey iyi gitmiyormuş gibi hissedersiniz. Kötü haberler maratonunun son kilometrelerinde koşucular arasında kalmış tavuk gibi olursunuz. Bütün kötü haberler sizinle bir arada olabilmek için bir yarış içindedirler. Kendi kendinize “Tek bir güzel haber duymak istiyorum.” diye mırıldanırsınız.
“İstemiyorum sizi, gidin.” deseniz de kıçınızın dibinden ayrılmazlar. İstemediğin ot dibinde bitermiş misali bir yaklaşımla sadece dibinizde değil; üstünüzde, altınızda, her yerinizde biterler. Kardeşim bu kadar çok haber geldi, bir tane de iyisi gelmez mi? Neden anlamak istemiyorsunuz? Tek bir güzel haber duymak istiyorum.


Gerçekten de her şey kötü mü gidiyor yoksa siz mi öyle hissediyorsunuz? Herhangi bir anda dünyada, ülkede, evde, sokakta, işyerinde, her yerde her şey kötü gidiyor olabilir mi? İstatistiksel olarak bu kadar çok şeyin aynı anda kötü gitmesinin ihtimali çok düşük olmalı. Beş yüz yıldır yaşanmamış şeylerin hepsi birden bir anda bizi bulmuş olamaz. Ne diyorsunuz, olabilir mi? Hepsi kapıda kuyruk olmuşlar, ışık bekler gibi sizi bekliyorlar. Tek bir güzel haber duymak istiyorum.

Bu kadar dert yetmezmiş gibi bir de üstüne Fener yenilir. İyi oynasa, mücadele etse de yenilse üzülmezsiniz ama hem kötü oynar hem de yenilir. Siz, evinizin salonunda sahadaki oyunculardan daha çok çaba gösterirsiniz. Fener kazansa kötü giden her şeyi bir anlık da olsa unutacaksınız ama bu lüksü size vermezler. Maçtan sonra “Bu hayatta zaten her şey çok kötü.” ruh halinize geri dönersiniz.

Hâlbuki biraz kıçlarını kaldırsalar ne güzel olurdu. Çok fazla bir şey istemiyordum ki tek bir güzel haber duymak istiyorum.

Zaten her şey kötü giderken masanın ucundaki sarı kız beni görse, dertlerimi unutsam kime ne zararı olurdu ki? Görmesi bile şart değil, en azından baksaydı. İyi niyetle uzanan güzel, minik bir el; bırakın dünyadaki sıkıntılarınızı uzaydakileri bile unutturur. Madem görmedi, madem bakmadı; keşke üç saniye bana gülseydi. Kahkahalar peşinde değilim, minicik bir gülücük istiyorum, tek bir güzel haber duymak istiyorum.

Siz sarı kızın kalbini çalamadınız ama hırsız arabanızı çaldı. Bu kadar sıkıntının arasında bir de bu eksikti. Üstelik çok da iyi bir yere park ettiğimi düşünüyordum. İçindeki ses “Boş ver arabayı, sen kalbini park et.” dese de işin gerçeği, artık park edecek araba da yoktur. Kalp zaten yok. Dimyat’a kalp kazanmaya giderken evdeki arabadan olduk. Uzaklara boş boş bakarak yürürsün serin sokaklarda. Kafanda hep aynı cümle “Çok bir şey istemiyorum ki tek bir güzel haber duymak istiyorum.”
Kız seni görmez, araban da bulunmaz, havalar da kararır. Birden "Güneşe ne oldu?” derdine düşersin. İnanması çok zor ama güneş de yok artık. Sıra sıra bekleyen dertler güneşini de aldı götürdü. Gece karanlığında gökyüzüne bakamazsın, ay dedeyi de kaybetmekten korkarsın. Ne kızın sıcaklığı var artık ne de güneşin sıcaklığı. Sen varsın, ay dede var, bir de karanlık ve soğuk var. Soğuk sokaklara, kaldırımlara oturma hasta olursun. Olamaz, bir sıkıntı daha mı geliyor? Hasta olmak istemiyorum, sadece tek bir güzel haber duymak istiyorum.

Bütün dünya kötüye giderken en yakınındakilerin, en sevdiklerinin de tavrı değişir. Onlar da kötüye gidiyor olamaz, beni satmaz onlar. Bence de satmazlar, sadece bir sonraki menfaate kadar bir süreliğine kiraya verirler. Üzülmeyin tapunuz hep onların elinde kalır, sadece piyasa koşullarına göre zaman zaman garanti olarak kullanılırsınız. Ben kefil de olmak istemiyorum, garantör de; sadece tek bir güzel haber duymak istiyorum.

Kalbin kırgın, kalbin üzgün, kalbin taşlaştı. Taş demişken taş gibi sarı kız da yok artık. Buzlu yağmurlar suratına vuruyor. Kara bulutlar her yerde. Televizyonu, radyoyu, bilgisayarı hiç açmasan daha iyi olur. Aslında özleyecek kimsen de yok ama birilerini özlediğini hissedersin, bir şeyleri özlediğini hissedersin. Daha başka ne olabilir ki diye düşünürken kedi elini ısırır. Sen onu en pahalı mamalarla besler, en iyi doktor amcalara götürürsün; o da senin elini ısırır. Nankör müdür nedir? Nankör olmayan bir insandan güzel bir haber duymak istiyorum. Tek bir güzel haber duymak istiyorum.

Bu dünyadaki bütün haberler kötü olamaz. Moralinizi bozmayın. Bir gün mutlaka güzel haberler arka arkaya sıralanacaklar. Buna gerçekten inanıyorum. O gün gelene kadar da tek bir güzel haber duymak istiyorum.
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

30 Ağustos 2016 Salı

Cadde Aşkı Bitti...

Günaydın dostlar…

Her sabah günlerimizin aydın olmasını dileyerek uyanıyoruz ama işin gerçeği bu ara günlerimiz pek de aydınlık değil. Ülke olarak mutsuzuz. Kafamızı ne yana çevirsek kötü bir haberle karşılaşıyoruz.
Her akşam şehit haberlerini izlerken yaşadığımız çaresizliğin ve mutsuzluğun tarifi yok. Tabi ki şehitlerimizin çocukları hepimize emanet ama ne yazık ki sokaktaki hayat reklamlardaki gibi yaşanmıyor. Güneş battığında herkes kendi acısıyla baş başa kalıyor.


Yaşamadığımız şey kalmadı. Darbe girişiminden tutun da, hain terör saldırılarına kadar her şeyi yaşadık ve yaşamaya devam ediyoruz. Tek eksiğimiz, uzaylıların Anadolu’nun ortalarında bir yerlere inmesi kaldı.

Bütün bu silah hareketliliği içinde, terör örgütlerinin köşe kapmaca oynadığı bir ortamda; doğal olarak ekonomik sorunlar çok da fazla gündeme gelmez oldu. Son zamanlarda sık sık tekrarlanan ulu önder Atatürk’ün sözleri de, insanı “demek ki Kurtuluş Savaşı günleri kadar kötü bir durumdayız” diye düşünmeye itiyor.

Diğer büyük sorunlar yüzünden hiç konuşmadığımız ekonomik sorunlar da aslında bu ülkenin yakın geleceği için büyük bir tehdit oluşturuyorlar. Dün yayınlanan Tüketici Güven Endeksi’ndeki ciddi düşüş de, bu durumun en belirgin göstergelerinden bir tanesidir.
Çok çeşitli veriler yayınlanıyor ama naçizane benim piyasa göstergem Bağdat Caddesi’dir. Bağdat Caddesi, benim hiçbir zaman görmediğim kadar kötü günler yaşıyor. Eskiden kiralamak için bir tane bile dükkân/mağaza bulunmazken, şimdilerde Cadde’nin yarısı kiralık. Her yer bomboş.
Birçok arkadaşım, “Beter olsunlar, yüksek kira bedelleri ile herkesi buradan kaçırdılar” diyor ama o ayrı bir sabah yazısı. Cadde’de fiyatlar her zaman yüksekti ama dükkânlar hiç bu kadar boş kalmamıştı. Bir yerde bir tane kiralık dükkân olsa, anında herkes üşüşürdü.

Tabi ki, kentsel dönüşümden dolayı yıkılan binalar da var ama asıl neden insanların alışveriş yapmak için ne paraları var, ne de istekleri var. Bir gün gelecek global kahve zincirleri dışında hiç kimse iş yapamayacak.

2 yıl kadar önce Sahan Restoran’ın binasının yıkılacağını öğrendiğimde, “Bina tekrar yapıldığında geri gelecek misiniz?” diye sorduğumda çok net olarak “hayır gelmeyeceğiz, para yapamıyoruz” cevabını almıştım. Aynı durum Midpoint için de geçerli. Yıkılan bina tekrar yapıldı ama gelen giden yok.
Şaşkınbakkal’ın göbeğindeki Buger King, iş yapamadığı için kapattı gitti. Zaten mevcut kirayı karşılayamıyorlardı, bir de bina sahibinden zam talebi gelince, hiç düşünmeden çıkıp gittiler.
Geçen günkü sabah yürüyüşlerimden bir tanesinde, hepimiz için önemli bir buluşma noktası olan Suadiye Işıklardaki Teknosa’nın da kapandığını gördüm. Birkaç ay önce boşalan Bershka ve Zara mağazalarını zaten hepimiz biliyoruz. Kocaman binalar aylardır bomboş duruyorlar.

Ben hiç gitmesem bile yıllardır bir yerlerde olan işyerlerinin kapanıp gitmesini, iyi bir şey olarak algılamıyorum. Her zaman, “para yapsaydı gitmezdi” diye düşünüyorum. Hatta bazen boş dükkânları gördüğümde içimde bir burukluk bile oluşuyor.

Havelka, bizlerin ara sıra gidip bir şeyler içtiği bir mekândı. Kapanmasına üzülmüştüm. Kitchenette, benim gitmediğim bir restorandı ama yine de kapanıp gitmesi hoş olmadı.
Dostlar, bu örnekler saymakla bitmez. Benetton’dan tutun da, Façonnable’a kadar; yüzlerce işyeri kapandı. Ne 2009 krizinde, ne de bir başka zamanda bu boyutta bir durgunluk yaşanmamıştı.

Bağdat Caddesi tabi ki bütün ülkeyi temsil etmiyor ama önemli bir piyasa göstergesidir. Diğer illerdeki benzer alışveriş caddelerinde de durumun çok da farklı olmayacağını düşünüyorum. Diğer bölgelerde yaşayan arkadaşlarımız bizleri bu konuda bilgilendirirlerse çok memnun oluruz.
Siyasette de, dış ilişkilerde de, ekonomide de bizleri zor günlerin beklediğine inanıyorum. Bunların arasında en az konuşulanı da (hatta hiç konuşulmayanı) ekonomi. Beton dökmeye bağlı, çok fazla bir üretimi ve yurtdışına satacak malı olmayan bir ekonomi ile ancak buraya kadar. Kimsenin moralini bozmayı sevmem ama bundan sonrası yokuş yukarı…

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

28 Ekim 2015 Çarşamba

Ballıyım Ben...


Günaydın dostlar…
Sharma baba der ki, “Başarılı her insanın bir hobisi olmalı, bir şeyler biriktirmeli”. Başarı konusunu bilmem ama bu biriktirme konusunda ben çok iyiyim.
 
Oyuncak trenim olduğunu artık bilmeyen kalmadı. Babamın ilk parçalarını 1964 yılında Almanya’dan aldığı oyuncak tren; bugün kurulması mümkün olmayan, dolaplara sığmayan bir canavara dönüştü. Babam Almanya’ya gitse de 3-5 parça daha getirse diye aylarca, yıllarca beklerdik. Zaten işin büyüsü de burada gizli. Bir şeyleri takip etmek, planlamak, sabretmek ve sonunda planlanan hedefe ulaşabilmek; iş dünyasına da yansıyan en önemli başarı parametrelerinden bir tanesidir.
Tren olayını 50 yıldır takip ediyorum ama bütün koleksiyon merakım tren ile sınırlı değil. Çok küçük yaşlarda pul biriktirdiğimi de çok net olarak hatırlıyorum. O devirlerde ciddi bir mektuplaşama olayı olduğu için gelen zarfların pullarını ıslatarak, hiç yırtmadan çıkartmaya çalışırdık. Tabi ki amacımız da kimsede olmayan değişik pullara sahip olabilmekti. Çok acayip bir pul bulduğumuzda da mutlu olurduk.
Daha sonraki yıllarda plak biriktirmeye başladım. 60’ların, 70’lerin bütün meşhur gruplarının plakları ben de mevcuttur. Pek dinleyecek vakit bulamasam da bugün dahi halen plaklarımı saklarım.
Plaklar güzeldi ama daha sonra iş CD biriktirmeye döndü. CD’lerin çizilme derdi olmaması ilk aşamada hepimize çok cazip geldi ama sonraki yıllarda da plaktan çıkan sesi özlemeye başladık. Her çeşitten, her müzikten binlerce CD biriktirdim. Yürüyüş yaparken halen CD’lerimi sık sık dinlerim. Doğal olarak bütün bu birikimlerin arkasında yılların takibi ve emeği var.
Sadece kendi biriktirdiğim şeyleri değil, dostlarımın biriktirdiği malzemeleri de her zaman takip ettim. İlginç bir yerlere gittiğim zaman veya değişik bir şey gördüğüm zaman muhakkak alıp getirmişimdir.
Ufak fil heykelciklerinden tutun da, peçetelere kadar getirmediğim şey kalmadı. Kibritler, şarap mantarları, yabancı ülke paraları, cam şişeler, küçük arabalar, bira bardakları gibi aklınıza gelebilecek her şeyi getirdim.
Biriktirmediğim şey kalmadı ama benim en değerli koleksiyonum 50 yıldır biriktirdiğim dostlarımdır. Bir insan bu kadar mı ballı olur? Hafta başında minik kızımın minik ameliyatı için yaşadığımız 4 günlük hastane sürecinde, dostlarım bir kere daha her an yanımdaydı. Aramayan, sormayan, yazmayan, çizmeyen kalmadı. Bu kadar ilgi ve sevgi karşısında bir kere daha beni çok mahcup ettiniz. Tabi ki bir o kadar da mutlu oldum.
Amerika’da beraber çalıştığımız arkadaşlarım bile “John Hopkins” diye check-in yaptığımı görüp, Türkçe anlamadıkları halde; “Hastanede misin?”, “Her şey yolunda mı?” diye mesajlar attılar. Burada tek tek yazmak istemiyorum ama hayatımın her evresindeki dostlarım her zaman yanımdalar. Hepinize tek tek çok teşekkür ediyorum. Sağ olun, var olun; iyi ki varsınız.
Anadolu Sağlık Merkezi Türkiye’nin en iyi hastanelerinden bir tanesi ama yine de hepimiz hastane ortamlarının zorluğunu biliyoruz. Allah hiç kimseyi en iyi hastane ortamına bile muhtaç etmesin. Ama muhtaç bıraktığı zaman da insanların yanında sizler gibi dostları olsun.
Diyeceksiniz ki, “Hiç mi aramayan sormayan, vefasız insanlar yok hayatında?”. Olmaz olur mu, tabi ki var ama sayıları benim hayatımda önemli bir yer tutacak kadar fazla değil. Ben çok sevdiğim dostlarıma ayıracak zaman bulmazken, yolu Vefa’dan geçmeyenler için üzülemeyeceğim.
Benim çok fazla dostum var, çünkü ballıyım ben.
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

31 Ekim 2014 Cuma

Çaresiziz Çaresizsiniz Çaresizler...

Sabah yazılarımda sürekli “umutsuzluğa kapılmak yok” gibi mesajlar veriyorum. En kötü şartlarda bile her zaman az da olsa bir umut olduğuna inanan bir insan olmama rağmen, ne yazık ki bu konuda arık benim de çok bir umudum kalmadı.  Hatta umutsuzum da denebilir.

Hangi konuda mı? Maden ocaklarının düzeltilmesi konusunda artık bir gram umudum yok. Bilhassa da kömür madenlerinin düzeltilebileceği konusunda hiçbir umudum kalmadı. Bu konuyu defalarca yazdım, çizdim ama sonunda düzelmelerinin mümkün olmadığına ben de ikna oldum.
 
Ne diyor büyüklerimiz? Bu konuyla ilgili yeni yasa çıkardık diyorlar. Neymiş yeni yasa? Artık 8 saat değil de, 6 saat çalışacaklarmış. İşin zorluğu ve yıpratıcılığı açsından iyi bir gelişme olmakla beraber, bu yasanın kime ne yararı var. İş güvenliği açısından bir gram yararı yok. Her daim aşağıda birileri olacağına göre, piyango belki sana değil de arkadaşına denk gelecek. Hepsi bu. Değişen bir şey yok, köle gibi görülen kömür madeni işçileri ölmeye devam edecek.
Başka ne yapmışlar? Artık 1,100 TL değil de, 1,900 TL alacaklarmış. Gelir düzeylerinin birazcık yaşanabilir bir seviyeye çekilmesi güzel olmuş ama bu gelişme kömür madencisinin hayatını nasıl kurtaracak. Değişen bir şey yok, köle gibi görülen kömür madeni işçileri ölmeye devam edecek.

Arkadaşlar Soma faciasının üzerinden 5 aydan fazla bir zaman geçti ve biz farkında olmasak ta maden işçileri hayatlarını kaybetmeye devam etti. Her ay averaj 10 maden işçisi hayatını kaybediyor ve kimsenin ruhu duymuyor. Sadece büyük facialar olduğunda bizlerin haberi oluyor. Diğerleri artık bu ülkede haber değeri bile taşımıyor.

Kimse kızmasın ama bizim gerçeğimiz bu. Bu ülkede madenciler ölmeye devam edecek.
Neden ders almıyoruz? Herkes birbirine bu soruyu soruyor. Ders alıyoruz, almıyoruz değil ama yapacak bir şey yok. Herkes gerçekleri biliyor ama söyleyemiyor. Arkadaşlar, madenlerimiz çok kötü. Bu konuda çağdaş dünyayı 200 sene geriden takip ediyoruz. Dün akşam programın birinde uzmanın bir tanesi, “madenlerimiz 1700’lü yılların seviyesinde” dedi. Bunun üzerine başka söyleyecek söz var mı?

Madenin sahibi suçlu, işletmecisi suçlu, denetleyicisi suçlu, sendikalar suçlu, daireler suçlu, herkes suçlu. Hepsini kabul ediyorum ama asıl neden bu madenlerin düzeltilmesinin mümkün olmaması. Dünyanın ileri gitmiş ülkelerinden denetleme ekipleri getirip bu madenleri denetlettirsek, “hepsini kapatın” gibi bir sonuç çıkacağından eminim.
Bazı arkadaşlar da diyorlar ki “kapatalım öyleyse”. Ne yazık ki bu da olmuyor. Pamuk ipliğine bağlı giden Türkiye ekonomisinin bu madenlerin kapatılmasını kaldırabilmesi mümkün değil. Uğruna ocaklar sönen o kalitesiz kömür bu ülkede çok işe yarıyor. Hükümetin “hadi bütün madenleri kapatalım” demesi mümkün değil.

Peki, o zaman ne yapacağız? Cevap veriyorum, hiçbir şey. Oturup kömür madencilerinin cansız bedenlerinin ocaklardan teker, teker çıkarılmasını seyretmeye devam edeceğiz. Kömür işçisinin ölümü göze alarak bu işe girdiğine zaten herkes kendini inandırmış.
Ne yapmış hükümet, her ne kadar güvenlik açısından bir yararı olmasa da, bir takım ekonomik şartları iyileştirmiş. Bunun karşılığında maden sahipleri ne yapmış? "Bana yeni yasa bir takım külfetler getirdi" diyerek zavallı kömür madeni işçisinin yemek gibi, servis gibi haklarını elinden almış. Çaresiz köleler de bu şartları kabul etmek zorunda kalmış.
Kömür işçisinin bu ülkede kölelerden bir farkı yoktur. Siz şimdi gidin bir iş yerine ve oradaki insanlara “bundan sonra yemeklerinizi bodrumda -5 katında yiyeceksiniz” deyin. Hepsi söylenmeye başlar ve bu uygulama yürümez. İşverenler yemekhanelerini daha sevimli hale getirmeye çalışırken, zavallı kömür işçisine reva görülen şartlara bakın. Neden mi? Çünkü o bir köle…
 
Kömür işçisi, gözlerini para hırsı bürümüş iş güvenliği ve iş sağlığı için 5 kuruş harcamak istemeyen işletmecilerle, 1700’lerin madenleri arasında sıkışıp kalmış. Çalışmasa ekmek yok, çalışsa hayatı tehlikede. Buyurun siz seçin. Aşağıda iki tane kardeşi olan kadıncağız, dün akşam televizyonda, “bari 3 aydır ödemedikleri paraları alabilsek” diyor. İşte durum bu kadar vahim ve acı.

Hiçbir konuda umudunu kaybetmeyen Emin bu konuda umudunu kaybetti. Kimsenin içini karartmak istemiyorum ama günümüzün gerçeği bu. Derinlikleri 400-500 metreyi geçmiş kömür madenlerinin bu aşamadan sonra düzeltilebileceğine inanmıyorum. Bir gün yangın, bir gün gaz, bir gün su, bir gün toprak derken kömür madencisi ölmeye devam edecek.
Bırakın madenleri düzeltmeyi, kurtulma şansını artırabilecek küçücük konuları bile yasaya koyamayan hükümette bizler gibi cesetleri seyretmeye devam edecek. Ayrıca hemen şunu da belirteyim bu konu sadece mevcut hükümetin yarattığı bir sorun değil. Bu sorun çok uzun yılların sorunu. Hangi hükümet gelirse gelsin hiçbir şey değişmez. Zaten bugüne kadar da değişmedi.

Çok üzgünüm ama ocak girişlerinde battaniyelerin altında, o milyonda bir umut için beklemeye devam edeceğiz.
Yüce rabbim bu ülkedeki madencileri de, herkesi de korusun…

8 Ekim 2014 Çarşamba

Aklımda Hiçbir Şey Yok...

Bayram sabahlarında sokaklarda gezerken aklımda bir konu vardı, çarşamba sabahı yazarım diye düşünüyordum ama bu sabah uçtu gitti. Şu anda aklımda hiçbir şey yok.

Sabah yazılarında siyasete, şuna, buna bulaşmayayım diyorum ama olmuyor. Son iki günün gerçekleri ortadayken benim burada oturup Seda Sayan’ın nasıl göbek attığını yazmam çok salak bir durum olur. Sokağın gerçeği yaşamımızı da, yazacaklarımızı da etkiliyor. Şartlar bizi politikacı ve futbol yorumcusu olmaya zorluyor.
 
Uzun seneler yurtdışında yaşamış bir insan olarak yaşananlara uzaklardan bir yerden bakmanın ruh halini de çok iyi bilirim. İnsan kendini kötü ve tek başına hisseder. Sen orada oturmuş bir ülkem var diye düşünüyorsun ama ülkende her türlü sorun var. Yurt dışında yaşayan çok sevdiğim bir askerlik arkadaşım, dün akşam sosyal bir ortamda “Arkadaşlar yaşananlar buradan göründüğü kadar kötü mü yoksa yemek resmi paylaşmaya devam edenlerin umursamadığı kadar iyi mi?” diye yazmış. Gerçekten de uzaktan bakan bir insan paylaşılanların çizgisine bakarak hiçbir sonuca varamaz.
Sokaklarda durum malum, herkes görüyor. Her türlü radikal örgüt sokaklara döküldü. Kimin hangi sokakta, kiminle kavga ettiği belli değil. Türkiye’de her zaman bu tip ortamları bekleyen ve bu ortamlardan nemalanan gruplar olduğu için, onlarda kendilerini lunaparkta gibi hissetmeye başladılar. Tam da arayıp da bulamadıkları ortam yaratılmış oldu.

Bilinçli olarak sosyal platformları ortalığı karıştırmak için çok etkin kullanan gruplar var. Bambaşka nedenlerle ortaya çıkmış platformları, kendimize göre bambaşka bir yöne doğru çevirmek konusunda üstümüze yoktur diye düşünüyorum. Kredi kartını taksit kart haline çevirmeyi başarabilen bu millet, sosyal platformları da çok etkili bir kışkırtma aracına çevirmeyi başardı. Zaten duyduğumuza inanmaya çok hazır bir millet olduğumuz için bu çabalar kısa sürede başarılı oluyor.

Bu tip ortamlarda herkesin sağduyulu davranıp ortamı gerecek hareketlerden ve sözlerden kaçınması gerekirken, sevgili İçişleri Bakanımız çıkıyor ve “şiddet misli ile karşılık görecektir” diyor. Bu ne kadar talihsiz bir açıklamadır? “Etrafı yakıp, yıkanlar cezalarını çekecektir” dersin, kimsenin de buna söyleyecek bir sözü olmaz ama bir dış düşmandan bahsedermiş gibi yorumlar yapılması büyük talihsizlik olmuş.
2014 yılında Diyarbakır gibi bilmem kaç milyon nüfuslu bir şehirde sokağa çıkma yasağı ilan ediliyor. Daha fazla olayların büyümemesi açısından umarım herkes bu yasağa uyar ama uymazlarsa ne olacak? Milyonlarca insanı gözaltına mı alacaksınız?

Bakanın sözleri yersiz olmuş ama doğru dürüst eylem yapmayı bilmediğimiz de bir gerçek. Sokaklara çıkıp haklı olduğun davanı anlatmaya çalışmakla, etrafı yakıp, yıkmak arasında dünyalar kadar fark var. Bildiğimiz tek eylem şekli bankaları, öğrenci yurtlarını, okulları ve otobüsleri yakmak mıdır? Bu fakir milletin paralarına yazık değil mi? Yıllarca büyük paralar harcanarak alınan veya inşa edilen şeyleri yakmak, hiçbir eylemi haklı çıkaramaz. Gündemde olması gereken konudan çok yaşanan kırıp dökmeler, yakmalar konuşulur.

Türkiye zor günlerden geçiyor. İçeride ve dışarıda günlerimizin daha da zor hale gelmesini isteyen ve ellerini ovuşturarak bekleyen odaklar var. Irkımız, dinimiz, mezhebimiz, geçmişimiz ne olursa olsun bugün birlik beraberlik günüdür. Benim gibi düşünmüyor diye sağa sola saldırmak sadece ellerini ovuşturanların ekmeğine yağ sürer. Elbirliği ile bu ülkeyi zora sokarsak, sonra hiçbirimiz bunun altından kalkamayız.

Bir gün bu topraklarda da barışçıl eylemler yapılabileceğini görmeyi çok istiyorum. İnanın, saldırmadan da çok etkili eylemler yapılabilir…
Allah, ülkemizin de, zorda kalmış herkesin de yardımcısı olsun…