Beklentiler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Beklentiler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Ekim 2019 Cuma

Fal Bakmak...

Günaydın dostlar…

“Fal bakan insan çok büyük bir ihtimalle mutsuzdur” diyerek, çok iddialı bir cümle ile bu sabahki yazıma başlıyorum. Bu durum geniş kapsamlı bir mutsuzluk da olabilir, sadece o anki sıkıntıyı geçirmeye yönelik bir mutsuzluk da olabilir.
“Canı sıkılmış olan insan mutsuz mudur?” gibi bir cephe de açmak istemiyorum ama keyfi çok yerinde olan insan fal bakmaz diye düşünüyorum. Yapacak bin türlü şey bulur.


Çeşit çeşit fallar var ve acaba ilk olarak hangi sivri zekâlı bunu keşfetmiştir diye de merak ediyorum. “Dur bir dakika fincanı yıkama, dibinde kalan kahve tortusundan bir şeyler uydurmaya çalışacağım” cümlesini ilk olarak kim kurmuştur?

Kahve fallarının çok popüler olduğunu da bilmekle beraber, benim bu sabah sözünü ettiğim iskambil falları. Eskiden oyun kâğıtlarını masaya veya koltuğa dizerdik, şimdi de telefona veya tabletlere diziyoruz.

Değişen platformlar fallara yönelik beklentilerimizi değiştiremedi. Zaman öldürme falları dışındaki bütün fallar beklenti fallarıdır. Acaba işe girebilecek miyim? Acaba o da beni seviyor mu? Acaba bugün iyi bir haber alır mıyım?

Kanımca, sosyal medya aplikasyonlarının artmasıyla zaman geçirme falları önemini kaybetti. Fal bakacağıma sosyal platformlara girer milletin nerede gezdiğini, nerede yediğini görürüm fikri çok daha cazip geliyor.

Bir insan sizi fal bakmak zorunda bırakıyorsa, bence o durumu da, o insanı da hemen aklınızdan çıkarın. Seni gerçekten sevseydi, sevgisini görebilmen için kartlara bakmana gerek kalmazdı. O fal zaten gözlerinin en ortasında çıkardı.
En sıkıntılıları da “Acaba beni arayacak mı?” fallarıdır. Seni yediliyi sekizlinin altına koymak zorunda bıraktıysa zaten aramasın. Böyle bir durumda sosyal platformlarda gezmek de riskli. Seni koltuğun üstünde fal bırakmak zorunda bırakan şahsı sağda solda sürterken görmek ne kadar korkunç olur. Böyle bir durumda Allah hepimizi korusun.

En geçersiz fallardan bir tanesi de, “Acaba o da beni düşünüyor mu?” falıdır. Lafı çok uzatmadan hemen cevap vereceğim, düşünmüyor. Düşünseydi seni kâğıtların insafına bırakmazdı. Bir yerlerde beraberce Suavi’den Drama Köprüsü’nü dinliyor olurdunuz.

İşin bir diğer kötü tarafı da; bizim sevgisiz hedef aramayınca da, fal çıkmadığı için aramıyor hissine kapılıyoruz. Telefonu elinden fırlatanları bile gördüm. Sakin ol kardeşim, aramak içinden gelmediği için aramıyor. Sen burada fal bakarken, o fal bakmaya gerek duymayan biriyle geziyor.

Etrafımda çok fazla fal meraklısı arkadaşım var. Herkes bir şeylerin peşinde koşuyor, bir şeyler olsun istiyor. İşin acı tarafı %95’i de olmuyor. Tek başına baktığın için de kimseyi suçlayamıyorsun.
Dostlar; kendinizi falların insafına, iskambillerin doğru karışmasına bırakmayın. Vakit geçirmek için fal bakmak tamam ama beklentiler içine girerek heveslenmek biraz fazla oluyor sanki. İskambilleri elinize alıp fal bakmaya gittiğiniz zaman, hemen durup yönünüzü değiştirin.

Sokaklara çıkın, belki o falda çıkıp da aramayan kişiye sokakta rastlar sitem edersiniz. Rastlamazsanız da inşallah evinde oturmuş “Acaba beni düşünüyor mudur?” diye fal bakıyordur.
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

1 Aralık 2017 Cuma

Tek Bir Güzel Haber

Günaydın Dostlar,

Hiç tek bir güzel habere ihtiyacınız olduğu bir zaman oldu mu? Bazen haberler öyle arka arkaya gelir, öyle bir üzerinize kümelenir ki koca dünyada hiçbir şey iyi gitmiyormuş gibi hissedersiniz. Kötü haberler maratonunun son kilometrelerinde koşucular arasında kalmış tavuk gibi olursunuz. Bütün kötü haberler sizinle bir arada olabilmek için bir yarış içindedirler. Kendi kendinize “Tek bir güzel haber duymak istiyorum.” diye mırıldanırsınız.
“İstemiyorum sizi, gidin.” deseniz de kıçınızın dibinden ayrılmazlar. İstemediğin ot dibinde bitermiş misali bir yaklaşımla sadece dibinizde değil; üstünüzde, altınızda, her yerinizde biterler. Kardeşim bu kadar çok haber geldi, bir tane de iyisi gelmez mi? Neden anlamak istemiyorsunuz? Tek bir güzel haber duymak istiyorum.


Gerçekten de her şey kötü mü gidiyor yoksa siz mi öyle hissediyorsunuz? Herhangi bir anda dünyada, ülkede, evde, sokakta, işyerinde, her yerde her şey kötü gidiyor olabilir mi? İstatistiksel olarak bu kadar çok şeyin aynı anda kötü gitmesinin ihtimali çok düşük olmalı. Beş yüz yıldır yaşanmamış şeylerin hepsi birden bir anda bizi bulmuş olamaz. Ne diyorsunuz, olabilir mi? Hepsi kapıda kuyruk olmuşlar, ışık bekler gibi sizi bekliyorlar. Tek bir güzel haber duymak istiyorum.

Bu kadar dert yetmezmiş gibi bir de üstüne Fener yenilir. İyi oynasa, mücadele etse de yenilse üzülmezsiniz ama hem kötü oynar hem de yenilir. Siz, evinizin salonunda sahadaki oyunculardan daha çok çaba gösterirsiniz. Fener kazansa kötü giden her şeyi bir anlık da olsa unutacaksınız ama bu lüksü size vermezler. Maçtan sonra “Bu hayatta zaten her şey çok kötü.” ruh halinize geri dönersiniz.

Hâlbuki biraz kıçlarını kaldırsalar ne güzel olurdu. Çok fazla bir şey istemiyordum ki tek bir güzel haber duymak istiyorum.

Zaten her şey kötü giderken masanın ucundaki sarı kız beni görse, dertlerimi unutsam kime ne zararı olurdu ki? Görmesi bile şart değil, en azından baksaydı. İyi niyetle uzanan güzel, minik bir el; bırakın dünyadaki sıkıntılarınızı uzaydakileri bile unutturur. Madem görmedi, madem bakmadı; keşke üç saniye bana gülseydi. Kahkahalar peşinde değilim, minicik bir gülücük istiyorum, tek bir güzel haber duymak istiyorum.

Siz sarı kızın kalbini çalamadınız ama hırsız arabanızı çaldı. Bu kadar sıkıntının arasında bir de bu eksikti. Üstelik çok da iyi bir yere park ettiğimi düşünüyordum. İçindeki ses “Boş ver arabayı, sen kalbini park et.” dese de işin gerçeği, artık park edecek araba da yoktur. Kalp zaten yok. Dimyat’a kalp kazanmaya giderken evdeki arabadan olduk. Uzaklara boş boş bakarak yürürsün serin sokaklarda. Kafanda hep aynı cümle “Çok bir şey istemiyorum ki tek bir güzel haber duymak istiyorum.”
Kız seni görmez, araban da bulunmaz, havalar da kararır. Birden "Güneşe ne oldu?” derdine düşersin. İnanması çok zor ama güneş de yok artık. Sıra sıra bekleyen dertler güneşini de aldı götürdü. Gece karanlığında gökyüzüne bakamazsın, ay dedeyi de kaybetmekten korkarsın. Ne kızın sıcaklığı var artık ne de güneşin sıcaklığı. Sen varsın, ay dede var, bir de karanlık ve soğuk var. Soğuk sokaklara, kaldırımlara oturma hasta olursun. Olamaz, bir sıkıntı daha mı geliyor? Hasta olmak istemiyorum, sadece tek bir güzel haber duymak istiyorum.

Bütün dünya kötüye giderken en yakınındakilerin, en sevdiklerinin de tavrı değişir. Onlar da kötüye gidiyor olamaz, beni satmaz onlar. Bence de satmazlar, sadece bir sonraki menfaate kadar bir süreliğine kiraya verirler. Üzülmeyin tapunuz hep onların elinde kalır, sadece piyasa koşullarına göre zaman zaman garanti olarak kullanılırsınız. Ben kefil de olmak istemiyorum, garantör de; sadece tek bir güzel haber duymak istiyorum.

Kalbin kırgın, kalbin üzgün, kalbin taşlaştı. Taş demişken taş gibi sarı kız da yok artık. Buzlu yağmurlar suratına vuruyor. Kara bulutlar her yerde. Televizyonu, radyoyu, bilgisayarı hiç açmasan daha iyi olur. Aslında özleyecek kimsen de yok ama birilerini özlediğini hissedersin, bir şeyleri özlediğini hissedersin. Daha başka ne olabilir ki diye düşünürken kedi elini ısırır. Sen onu en pahalı mamalarla besler, en iyi doktor amcalara götürürsün; o da senin elini ısırır. Nankör müdür nedir? Nankör olmayan bir insandan güzel bir haber duymak istiyorum. Tek bir güzel haber duymak istiyorum.

Bu dünyadaki bütün haberler kötü olamaz. Moralinizi bozmayın. Bir gün mutlaka güzel haberler arka arkaya sıralanacaklar. Buna gerçekten inanıyorum. O gün gelene kadar da tek bir güzel haber duymak istiyorum.
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

9 Ocak 2016 Cumartesi

Biz Fakir Bir Ülkeyiz...

Günaydın dostlar…

Sabah sabah kötü bir haber vermek istemezdim ama bu gerçeği de açıklamak zorundayım. Biz fakir bir ülkeyiz. Bilmiyorum bu haber sizi şaşırttı mı fakat sokağın gerçeğine baktığınız zaman, biz gerçekten de fakir bir ülkeyiz.
Ayrıca fakirliğimiz sadece maddi konularla da sınırlı değil. Spor, sanat, bilim, araştırma, estetik gibi birçok konuda da çok fakiriz. Para, gelip geçici bir kavramdır. Paranın yarın kimin evine uğrayacağı belli olmaz ama diğer konulardaki fakirlik çok daha uzun süreli bir süreçtir ve hareketlendirmesi çok zordur.


“Sen ne diyorsun kardeşim, biz dünyanın en büyük 20 ekonomisi arasında yer alıyoruz, ne fakirliğinden söz ediyorsun?” dediğinizi duyar gibiyim ama bir ülkenin halkının büyük bir kısmı fakirlik içinde yaşıyorsa, o ülke fakir bir ülkedir.

Tatilin kelime anlamını bile bilmeyen, eti ancak marketlerde görebilen, okula gidecek paltosu ve ayakkabısı olmayan, akşamları soğukta uyuyan, mutsuzluktan gülme kasları körelmiş bireylerin yaşadığı bir toplum, fakir bir toplumdur.

Gelir dağılımındaki adaletsizliğin, bunda hiç mi payı yok. Tabi ki var ama bütün her şeyi de bu parametre ile izah edemeyiz. Nüfusun %5 büyürken, senin ülkenin ekonomisi sadece %3 büyüyorsa, fakirlik artıyor demektir.

İşin en garip kısmı da çilekeş ve beklentisi sıfırlanmış vatandaşlarımızın bir kısmının bu durumdan mutlu olması. Geçen akşam televizyonda gördüğüm bir anket çok dikkatimi çekti. Türkiye’nin en ciddi araştırma kuruluşlarından biri tarafından yapılan ve oldukça da kapsamlı bir şekilde yapılan anket neticesinde, ülkede yaşayan insanlarımızın %40’nın hayatlarından mutlu olduğu sonucu ortaya çıkmıştı.

Halkımızın %70’inin fakir olduğunu düşünürsek; sıkıntılar içinde yaşayan vatandaşlarımızın %28’inin durumlarından memnun olduğu gözüküyor. Bu durumda iki ihtimal ortaya çıkıyor. Ya durumlarından gerçekten memnunlar, ya da diğer parametrelerin ağırlığı altında, kendilerini “çok memnunum,” demek zorunda hissediyorlar.
Aslında, geçmişte Konya’nın Çumra ilçesinde yapmış olduğum bir sohbet, bana bu durumun çok da yanlış olmadığını hatırlattı. Köy kahvesinde oturan bir amca bana, “bu şehirde dört kişilik bir ailenin rahat yaşayabilmesi için, ayda en az 1300-1400 TL geliri olması gerekir,” demişti. Zavallı, çilekeş, kanaatkâr vatandaşımın bütün beklentisi bu kadarlık bir hedefle sınırlı.
Çumra’nın köyünde 1300 TL ile bütün bir ailenin rahat yaşayacağını düşünüyor ve belki de yaşıyorlar. Bu amcanın, daha fazla bir yaşam için bir vizyonu olmadığı gibi, daha fazla para kazanmak için daha çok çalışmak gibi bir arzusu da yoktu. Daha sonra ülkemizin çeşitli yörelerinde de aynı düşünce tarzının hâkim olduğunu gördüm. Senede bir kere ürün toplayıp, aylık ortalama 1000-1500 TL seviyesinde bir gelire sahip olmak insanlara yetiyor.

Çumra’da yeni açılmış bir fabrika, çalıştıracak insan bulamıyordu. İnsanların sabah 8.00, akşam 17.00 gibi bir düzende çalışma alışkanlıkları da yok. Hatta bazı ortamlarda kültürel olarak çok sıcak bakılmıyor bile diyebilirim. Başka bir amca, bir gün bana “biz babadan da, dededen de öyle görmedik,” demişti. Senede bir veya iki defa ürün toplayıp, sonra bütün seneyi kahvede kâğıt oynayarak geçirmek varken, niye gidip de fabrika ortamında çalışsınlar ki?

Her konuda geri kalmış ve fakir olduğumuz gibi, beklentiler konusunda da çok geri kalmış durumdayız. Çok da fazla iyi bir şey olmamasına alışmış olan kardeşlerim, beklentilerini de minimuma indirmişler. Allah’tan veya havadan bir şey gelirse, bizim için düğüm bayram ama gelmezse de beklentimiz zaten bu kadar.
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

25 Temmuz 2015 Cumartesi

Birbirimizi Tanıma Süreci...

Günaydın dostlar.

“Bu kadar transfer yapıldı neden halen bu konu ile ilgili bir şeyler yazmıyorsun?” diyerek, dostlarım bana kızıyorlar. Yazamadım, çünkü etrafımızda bu kadar rezillik varken Fenerbahçe yazmak içimden gelmedi. İkici konu da, biz halen yeni transferlerle flört aşamasındaydık. Artık bir birimizi iyi tanıdığımıza göre ben de fikirlerimi beyan edebilirim.
 
Klasik bir yay burcu olarak en son söyleyeceğimi ilk başta söyleyeyim. “Bu senenin en büyük fiyaskosu Nani olabilir.” Portekizli futbolcular hakkında neler düşündüğümü zaten geçen haftaki yazımda belirtmiştim ama bu Nani hepsini sollayabilir. Tam da korktuğum gibi, bu ülkeye deniz tatiline gelmiş havası var. Eski halinden eser kalmamış ve en ufak bir mücadele ruhu yok. İnşallah beni yanıltır ama hazırlık kampının ilk 3-4 haftasında gördüklerim, tam anlamıyla dehşet verici. 15 dakika koşunca dili dışarı sarkan, en ufak bir riske girmeyen bir futbolcu beni ilerisi için umutlandırmıyor. En son oynanan hazırlık maçında da sahanın en kötüsüydü.

Bir diğer sürpriz Fernandao. Bu isim ilk olarak telaffuz edildiğinde, “Fener’de iş yapamaz.” demiştim ama hazırlık kampı süresince benim beklediğimin çok üstünde bir grafik çizdi. En önemlisi adamın mücadeleci bir ruhu var. İsterse başarısız olsunlar ama kapasitesini sonuna kadar zorlayan insanlar, her zaman benim takdirimi kazanmışlardır. Kimse Sabri’yi sevmez ama ben her zaman takdir etmişimdir. Sahaya her çıktığında elinden gelen her şeyi yapan adamdan daha fazlasını beklemek haksızlık olur.
Biz Fenerliler De Souza ismini çok severiz ama 2015 modeli tam bir hayal kırıklığı. 8 milyon Avro verilerek, “Mehmet Topal’ın ileri de gideni” diye alınan bu amcanın, henüz hiçbir yere gittiğini göremedik. Tahmin ediyorum yatırımlarını kontrol etmek için en çok bankaya gidiyordur. Şu andaki görüntüsüyle yedek kulübesinde kendine ayrı bir kulübe yaptıracak gibi duruyor.
Tabi ki bu senenin en büyük transferi, Van Persie. Henüz hiç oynamamış olsa da, ben aynen Dirk Kuyt gibi elinden gelen her şeyi yapacağını düşünüyorum. Sakatlık sorunları yaşamazsa epeyce de gol atabilir. Adam golcü ve her açıdan, her ortamda kaleye çok sert bir şut çıkarabiliyor. Van Persie ile ilgili en büyük endişemiz, yaşının 32 olması ve son yıllarda hiç bitmeyen sağlık sorunları olması.

Aslında yazmak bile istemiyorum ama bir de kaleci aldık. Antrenörün torpili ile Portekiz’den gelen Fabiano isimli Brezilyalı bir kalecimiz var. Bu adamdan en az 2 kat daha iyi olan Mert neden yollandı da bu adam alındı? Ben bu duruma mantıklı bir açıklama getiremiyorum. Bırakın Fenerbahçe’yi, böyle bir kaleci süper ligin hiçbir takımında oynayamaz.

Bruno Alves, yetmiyormuş gibi gidip aynısının bir de Danimarkalısını aldılar. Adamlar birebir aynı. Bilmesen ikiz kardeşler zannedersin. Tek hamleli ve yavaş iki adama defansın ortasını teslim ettik. Hızlı her futbolcu bu ikisine sorun yaratır. Kjaer, Türk futbol tarihinin en pahalı defans oyuncusu. Adama bir servet verdik ama geldiği takım da Fransa Ligini 9. sırada bitiren ve tonla gol yiyen Lille takımı. Bu ikisinin bir diğer ortak özelliği de, topu oyuna sokma becerilerinin olmaması.
Egemen gibi, hatta Bekir gibi adamları yollayıp bir de bu ikisine yedek olsun diye Ba diye bir adam aldık. Bu sabahki yazımı yeni gelen futbolcular ile ilgili yazdığım için, futbolcu olmayan bir arkadaş için yorum yapmak istemiyorum.
Son olarak da Bursaspor’dan gelen Şener var. Şener, iyi niyetli, hırslı ve çalışkan bir arkadaş gibi duruyor. Antrenman yapmayı sevmeyen Gökhan Gönül’ün seneden seneye düşen grafiğini de göz önüne aldığımızda yararlı bir transfer.

Bu senenin en büyük transferi Sow olabilir. Çok farklı bir ruh haliyle oynamaya başladı ve çok iyi bir sene geçirecek gibi duruyor. Yüzü hiç gülmeyen, sürekli negatif elektrik yayan Emenike’nin gidişi onu da rahatlatmış gibi duruyor. En azından beni rahatlattığı kesin.

Diago’da da ciddi boyutta düzelme var; böyle giderse orta sahanın değişmezlerinden biri olabilir.
Uygar’ın yakaladığı çıkışı da görmemezlikten gelemeyiz. Yıldız yetiştirmekte son derece kısır olan bu topraklarda yeşeren nadir fidanlardan bir tanesi olduğunu düşünüyorum. Kesinlikle takımla kalmalı ve her fırsatta şans bulmalı.

Bütün gelen futbolcularla ilgili ilk 3-4 haftadaki izlenimlerimizi paylaştık ama bence bu senenin en büyük hareketi Emre’den kurtulmaktır. Saha da hırçın davranıyormuş fakat evinde tam bir melekmiş. Bana ne kardeşim. Emre’nin melek hallerini görmek için evine mi gitmem gerekiyor? İtalyanlara yakışacak bir çakallıkla Emre’yi yok etmeyi başarabilen Terraneo’yu kutluyorum. Dünyanın en iyi futbolcusu da olsa, takım onsuz ileri gidemese de bu adam Fenerbahçe’ye yakışmıyordu. Gittiği takımda Fener’de yaptığı saldırganlıkların yarısını bile yapabileceğini düşünmüyorum.
Böyle bir takımla Salı akşamı Shaktar maçına çıkacağız. Biz de 9 benzemez var; onlarda 9 senedir yerleşmiş bir sistem var. Çok zor olacağını ve Fener’in bu tur için şansının %30’dan fazla olmadığını düşünüyorum. Fenerbahçe’nin bu seneki en büyük sorunlarından biri de kırmızı kartlar olabilir. Nani’de dâhil olmak üzere takımda çok fazla kırmızı kart görme potansiyeli yüksek oyuncu var…

Umarım beni mahcup ederler.
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…  

17 Haziran 2015 Çarşamba

Restorasyon...

Günaydın dostlar.

Restore edilmesi gereken şey nedir?
Tabi ki bozulan her şeyin yeniden yerine konulması gerekiyor.


Bu tip bir çalışma için bildiğim kadarıyla hükümet kurulmasını beklemeye bile gerek yok. Koalisyon cilveleşmeleri devam ede dursun, bir yandan da bu tip çalışmalar yürütülebilir. Milletvekilleri yemin edip meclise girdikleri andan itibaren bu tip çalışmaların içinde olabilirler.

Meclise neden bir türlü giremiyorlar? 10 gündür süren rozet takma çalışmaları hiç bitmiyor da ondan. Ne kadar yavaş bir milletiz. Sadece futbolumuz değil, her işimiz yavaş. Seçtiklerimiz şu anda her gelen vekilin kendi yöresinden getirdiği yöresel lezzetleri yemekle meşguller. Yemekler yenilip, rozetler takıldıktan sonra inşallah meclis de çalışmaya başlayacak. Muhtemelen verecekleri ilk karar da tatile çıkmak olacaktır.

Her işimizin merasim katsayısı çok yüksek bir toplumuz. İşini gücünü bırakıp havaalanına doluşan bürokratlarda bunun en büyük örneğidir. Gel meclise tak rozetini, ye baklavanı, et yeminini başla çalışmaya. Bu kadar uzatmaya ne gerek var?

Futbolcuların çocuklarıyla sahaya çıkma âdeti artık meclise de yansımış. Bakıyorsunuz bütün aile orada.

Yasa tasarısı önerebilmek için hükümetin kurulmasını beklemeye gerek yok. Herhangi bir parti bu önerileri yapabilir ve mecliste onaylanır. Acilen düzeltilmesi gerekenlerin başında hukuk sisteminin olduğunu düşünüyorum. İçeride ve dışarıda insanların güvenemediği bir hukuk sistemi olduğu takdirde, o noktadan başlayacak olan virüs ülkenin diğer ekonomik ve toplumsan parametrelerine de yayılır.
Bireysel hak ve özgürlüklerin yaşanmasına sorun oluşturabilecek her türlü yasa ve genelge teker teker düzeltilmelidir. Avrupa Birliği hedefi çerçevesinde, demokratik ve çağdaş bir ülke yaşamında olması gereken yasalar çıkartılmalı, bozulmuş olanları varsa da yeniden eski haline getirilmelidir.

MIT yasası gibi herhangi bir devlet kurumuna olması gerekenden fazla yetki ve dokunulmazlık veren yasalarda acilen tekrar gözden geçirilmelidir. Birimlerin birbirini denetleyebileceği çağdaş bir yapıya kavuşmak en öncelikli hedefimiz olmalıdır.

Erken seçim olur veya olmaz ama seçim barajı acilen makul seviyelere çekilmelidir. Seçim bitti artık hiçbir parti seçim barajından söz etmiyor.

Meydanlarda birçok söz verildi. Bu sözlerin bir kısmının tutulabilmesi için hükümet olmaya gerek yok. Yasama koalisyonu içinde bu tip yasalar onaylanabilir. Kimse sokaklarda söylediğinin aksini yapmaya kalkmasın. Seçmen adalet istiyor, seçmen huzur istiyor, seçmen sofrasına iki kap yemek koyabilmek istiyor.
Politikacıların seçim meydanlarında verdikleri sözlerin çoğunu yerine getirmemeleri veya getirememeleri dünyanın her yerinde alışılmış bir konudur ama en azından bir kısmını yerine getirin. En acillerinden başlayın aşağıya doğru gidin. Biz de oturduğumuz yerden, “Adamlar elinden geleni yaptı” diyebilelim.

Bu günlerde hiç bitmeyen bir “ödünç oy” sohbetleri var ya, unutmayın o oyların hepsi ödünç ve anında geri alınabilir. Herkes ömür boyu milletvekili maaşı almak ister. Bana da verseler, ben de isterim ama aynı zamanda da akşam başımı yastığa koyduğumda, o maaşı hak ettiğimi de düşünmek isterim.
Sizlerden de tek bir ricamız var. Parti menfaatlerini değil, sizlere oy verenleri ve onların beklentilerini düşünün ve akşam rahat uyuyun.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

2 Nisan 2014 Çarşamba

İlk Önce Karnın Doyacak

Günaydın Dostlar,

Abraham Maslow, Amerikalı bir psikolog.

1943 yılında bir çalışma yapmış ve adını “İhtiyaçlar Hiyerarşisi” koyduğu bir teoriyi ortaya atmış. Özet olarak Maslow amcam bu teoride demiş ki insanların beş farklı ihtiyaç seviyesi vardır ve bir alt seviyedeki ihtiyacını gideremeyen insan bir üst seviyeye çıkamaz. Bir üst seviyeyi düşünebilmesi için ilk önce bulunduğu seviyedeki ihtiyaçlarını karşılaması lazımdır.



Örnek vermek gerekirse bir insan, öncelikle temel ihtiyaçlarını karşılamalıdır. Aç insan için güvende olup olmamak o kadar da önemli değildir. İkinci seviye güven hissidir. Karnı doyan insan da ikinci olarak güvende yaşamak ister. Hayvanlar da bu şekilde yaşarlar.  Acıkan hayvanlar, karınlarını doyurmak için ava giderler ve bunu yaparken de tehlikeye atılırlar. Karınları doyduktan sonra da artık onlar için önemli olan hayatlarını güvenli bir şekilde sürdürebilmektir.

İlk iki seviyedeki ihtiyaçlarını karşılayan insan, artık yavaş yavaş arkadaşlık gibi cinsellik gibi insan olma gereksinimlerini karşılamak ister. Merdivenden çıkar gibi bir adımı atıp daha sonra diğer adımı atmak gibi bir durum.

Kısaca bu teori, ilk önce bir alt seviyedeki ihtiyaçlarınızı karşılar, daha sonra da bir üst seviyedeki ihtiyaçlarınızı karşılarsınız diyor.

Maslow, ihtiyaçları şu şekilde kategorize ediyor:

Fizyolojik ihtiyaçlar (nefes, besin, su, cinsellik, uyku, denge)

Güvenlik ihtiyacı (vücut, iş, kaynak, etik, aile, sağlık, mülkiyet güvenliği)

Ait olma, sevgi, sevecenlik ihtiyacı (arkadaşlık, aile, cinsel yakınlık)

Saygınlık ihtiyacı (kendine saygı, güven, başarı, diğerlerinin saygısı, başkalarına saygı)

Kendini gerçekleştirme ihtiyacı (erdem, yaratıcılık, doğallık, problem çözme, ön yargısız olma, gerçeklerin kabulü)

Unutmayalım ki bu yetmiş yıllık bir teori ve günümüze kadar birçok değerli akademisyenin bu teori üzerinde çok yoğun çalışmaları ve yorumları olmuştur. Örnek olarak bir insanın aşık olabilmesi için ille de karnının tok mu olması gerekiyor gibi yeni teoriler, karşı görüşler ortaya atılmıştır. Bazı kimseler de bu seviyelerin ikişer ikişer geçilebileceği görüşünü ortaya atmıştır. Biz konunun o kısmını işin uzmanlarına bırakalım.

Sabah benim yazılarımı okuyan arkadaşlarım ve dostlarım arasında bu gibi teorilerin kitabını yazmış ve sonra bir daha yazmış birçok kişinin olduğunu çok iyi biliyorum. Lütfen kimse bana kızıp da “Ulan elinin hamuruyla Maslow’un teorisini yazmak sana mı kaldı?” demesin. Ben sadece naçizane dilimin döndüğü kadar anlatmaya çalıştım.

Maslow amcanın teorisi de gösteriyor ki insanlara bir şeyler anlatmaya çalışırken veya onlardan bir şeyler beklerken onların bu ihtiyaçlar piramidinin hangi seviyesinde olduğunu çok iyi kavramak lazım. Karnını doyurmaya çalışan bir insana veya yatağında zar zor ısınmaya çalışan bir insana, sen etik değerlerden söz etmeye çalışırsan pek ilgisini çekemeyebilirsin. Piramidin birinci seviyesinde olan bir insan için bir çuval kömür senin etik değerler yaygarandan daha fazla etkili olabilir.

Bambaşka öncelikleri olan ve geldiği şehirde köydeki hayatından bir milim daha iyi bir hayat yaşadığına inanan ve de buna şükretmeye çalışan insanlar, başkalarının haklarına yapıldığı iddia edilen tecavüzle hiç ilgilenmeyebilirler.

Konu ne olursa olsun, karşındaki dostun da olsa düşmanın da olsa işin püf noktası onu iyi anlamaktan geçiyor. Kendi planlarını doğru yapabilmek için ilk önce onun düşüncelerini, önceliklerini, ihtiyaçlarını iyi anlaman gerekiyor.

Evinde soğukta üşüyen insanlara Çaykovski’nin “Fındıkkıran Balesi” gösterimine bedava bilet vermek onların ilgisini çekmeyebilir. İlk yapacakları iş, bulundukları seviyedeki ihtiyaçlarını karşılayabilmek için biletleri satmaya çalışmak olur.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…