Umutsuzluk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Umutsuzluk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Eylül 2018 Cuma

Ruhunu Kaybetmek

Günaydın Dostlar,

Hepimiz karşımıza çıkan problemlerin nedenlerini bir yerlerde arar dururuz ama asıl sorunun ruhumuzu kaybetmek olduğunu bir türlü kabul etmek istemeyiz.
Dostlarım bilirler, ben ruhunu kaybetmiş restorana bile gitmek istemem. Gidilecek yerin ucuz veya pahalı olması çok önemli değildir, yeter ki ruhu olsun. Hem ruhu olup hem de denizin dibinde olursa tadından yenmez.


Kızın neden seni terk ettiği konusunda elli çeşit bahane üretsen de aslında gerçek neden ilişkinin ruhunu kaybetmiş olmasıdır. Kız gitmeden önce ruh gitti. Çalan müzik aynı, balıkta da sorun yok; kaybolan şey sizin ilişkinin ruhu. Ruh varsa 300 km gidersin, ruh yoksa 3 km gitmek zor gelir. Ruh varsa yedi saat yetmez, ruh yoksa yedi dakika geçmez.

Öyle de zordur ki bu ruh işi; elle tutamazsın, gözle göremezsin, davet edemezsin, zorla getiremezsin bu iş kendiliğinden oluşur. Bazen de hiç haber vermeden çeker gider. 

İlişkilerin, arkadaşlıkların, takımların, şirketlerin, grupların, milletlerin hepsinin ruha ihtiyacı vardır. Ruhunu kaybeden milletler kendilerini her türlü tehlikeye açık bırakmışlar demektir.
Mücadele ruhunu kaybetmiş bir ordunun savaşabileceğini düşünebiliyor musunuz?

Fenerbahçe’de de durum çok farklı değil. Herkes teknik adamı, oyuncuları, oyun dizilişini, şunu, bunu konuşuyor; kimse asıl yok olan şeyin ruh kaybı olduğunu söyleyemiyor. Bugün Fenerbahçe’nin de diğer birçok takımın da en büyük sorunu mücadele ruhlarını kaybetmiş olmalarıdır. Mücadele arzusu yok olunca da takım olmaktan uzaklaşırsınız, oyuncular arasındaki mesafe açılır. Hangi mesafe? Her ikisi de. Oyun bir anda yetmiş metrede oynanmaya başlanır ama ondan daha da önemlisi takım arkadaşlarının arasındaki mesafe açılır. Neden? Hep beraber mücadele etme ruhları kalmadığı için.

Bugün birçok şirkette de durum çok farklı değil. Genellikle insanların üzerinde nedenini çok da bilmedikleri bir mutsuzluk var. İşyerlerimiz, bölümlerimiz takım olmayı başaramıyorlar. Mesafe aynı Fenerbahçe’de olduğu gibi açılmış durumda. Hep beraber mücadele edebilme ruhlarını kaybettikleri için takım olamıyorlar. Ülkemiz de, dünya da sıkıntılı günlerden geçiyor. Herkesin herkesten uzaklaştığı zamanlarda mücadele ruhu şemsiyesi altında birleşip takım olmayı başarabilen şirketler daha başarılı olacaklardır. Diğerleri günlük işlerini yapıp “Yarını da yarın düşünürüz.” deyip evlerine gidecekler.
Ailelerimiz için de ruh kaybı çok önemli bir konudur. Sizce aynı ruhu taşıyan aile bireylerinden kurulu ve aynı mücadele ruhunu taşıyan aileler mi bu devirde daha başarılı olurlar yoksa aile fertleri birbirlerini yiyen aileler mi?  Mücadele ruhumuz ya hiç yok ya da yanlış yönlere odaklanmış durumda.
Konu ister futbol takımı olsun, ister başka bir birim; bir kere ruh kayboldu mu tekrar bulabilmek çok zordur. Satın alamayacağın için, davet edemeyeceğin için geri gelmesi yıllar alır.

“Zor görmeden bir yerlere ulaşılmıyor.” temalı birçok atasözümüz var. Burada sözü geçen durum da çok farklı değil. “Mücadele ruhun olacak kardeşim.” diyor.

Şartlar her gün biraz daha zorlaşıyor. Dünyanın nimetleri azalıyor ve bir gün herkese yetmemeye başlayacak. Önümüzdeki yıllar; çarşıda, pazarda, sokakta, işyerinde, alımda, satımda, hayatın her parametresinde mücadele edebilen, mücadele ruhu taşıyanların olacak.
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

1 Aralık 2017 Cuma

Tek Bir Güzel Haber

Günaydın Dostlar,

Hiç tek bir güzel habere ihtiyacınız olduğu bir zaman oldu mu? Bazen haberler öyle arka arkaya gelir, öyle bir üzerinize kümelenir ki koca dünyada hiçbir şey iyi gitmiyormuş gibi hissedersiniz. Kötü haberler maratonunun son kilometrelerinde koşucular arasında kalmış tavuk gibi olursunuz. Bütün kötü haberler sizinle bir arada olabilmek için bir yarış içindedirler. Kendi kendinize “Tek bir güzel haber duymak istiyorum.” diye mırıldanırsınız.
“İstemiyorum sizi, gidin.” deseniz de kıçınızın dibinden ayrılmazlar. İstemediğin ot dibinde bitermiş misali bir yaklaşımla sadece dibinizde değil; üstünüzde, altınızda, her yerinizde biterler. Kardeşim bu kadar çok haber geldi, bir tane de iyisi gelmez mi? Neden anlamak istemiyorsunuz? Tek bir güzel haber duymak istiyorum.


Gerçekten de her şey kötü mü gidiyor yoksa siz mi öyle hissediyorsunuz? Herhangi bir anda dünyada, ülkede, evde, sokakta, işyerinde, her yerde her şey kötü gidiyor olabilir mi? İstatistiksel olarak bu kadar çok şeyin aynı anda kötü gitmesinin ihtimali çok düşük olmalı. Beş yüz yıldır yaşanmamış şeylerin hepsi birden bir anda bizi bulmuş olamaz. Ne diyorsunuz, olabilir mi? Hepsi kapıda kuyruk olmuşlar, ışık bekler gibi sizi bekliyorlar. Tek bir güzel haber duymak istiyorum.

Bu kadar dert yetmezmiş gibi bir de üstüne Fener yenilir. İyi oynasa, mücadele etse de yenilse üzülmezsiniz ama hem kötü oynar hem de yenilir. Siz, evinizin salonunda sahadaki oyunculardan daha çok çaba gösterirsiniz. Fener kazansa kötü giden her şeyi bir anlık da olsa unutacaksınız ama bu lüksü size vermezler. Maçtan sonra “Bu hayatta zaten her şey çok kötü.” ruh halinize geri dönersiniz.

Hâlbuki biraz kıçlarını kaldırsalar ne güzel olurdu. Çok fazla bir şey istemiyordum ki tek bir güzel haber duymak istiyorum.

Zaten her şey kötü giderken masanın ucundaki sarı kız beni görse, dertlerimi unutsam kime ne zararı olurdu ki? Görmesi bile şart değil, en azından baksaydı. İyi niyetle uzanan güzel, minik bir el; bırakın dünyadaki sıkıntılarınızı uzaydakileri bile unutturur. Madem görmedi, madem bakmadı; keşke üç saniye bana gülseydi. Kahkahalar peşinde değilim, minicik bir gülücük istiyorum, tek bir güzel haber duymak istiyorum.

Siz sarı kızın kalbini çalamadınız ama hırsız arabanızı çaldı. Bu kadar sıkıntının arasında bir de bu eksikti. Üstelik çok da iyi bir yere park ettiğimi düşünüyordum. İçindeki ses “Boş ver arabayı, sen kalbini park et.” dese de işin gerçeği, artık park edecek araba da yoktur. Kalp zaten yok. Dimyat’a kalp kazanmaya giderken evdeki arabadan olduk. Uzaklara boş boş bakarak yürürsün serin sokaklarda. Kafanda hep aynı cümle “Çok bir şey istemiyorum ki tek bir güzel haber duymak istiyorum.”
Kız seni görmez, araban da bulunmaz, havalar da kararır. Birden "Güneşe ne oldu?” derdine düşersin. İnanması çok zor ama güneş de yok artık. Sıra sıra bekleyen dertler güneşini de aldı götürdü. Gece karanlığında gökyüzüne bakamazsın, ay dedeyi de kaybetmekten korkarsın. Ne kızın sıcaklığı var artık ne de güneşin sıcaklığı. Sen varsın, ay dede var, bir de karanlık ve soğuk var. Soğuk sokaklara, kaldırımlara oturma hasta olursun. Olamaz, bir sıkıntı daha mı geliyor? Hasta olmak istemiyorum, sadece tek bir güzel haber duymak istiyorum.

Bütün dünya kötüye giderken en yakınındakilerin, en sevdiklerinin de tavrı değişir. Onlar da kötüye gidiyor olamaz, beni satmaz onlar. Bence de satmazlar, sadece bir sonraki menfaate kadar bir süreliğine kiraya verirler. Üzülmeyin tapunuz hep onların elinde kalır, sadece piyasa koşullarına göre zaman zaman garanti olarak kullanılırsınız. Ben kefil de olmak istemiyorum, garantör de; sadece tek bir güzel haber duymak istiyorum.

Kalbin kırgın, kalbin üzgün, kalbin taşlaştı. Taş demişken taş gibi sarı kız da yok artık. Buzlu yağmurlar suratına vuruyor. Kara bulutlar her yerde. Televizyonu, radyoyu, bilgisayarı hiç açmasan daha iyi olur. Aslında özleyecek kimsen de yok ama birilerini özlediğini hissedersin, bir şeyleri özlediğini hissedersin. Daha başka ne olabilir ki diye düşünürken kedi elini ısırır. Sen onu en pahalı mamalarla besler, en iyi doktor amcalara götürürsün; o da senin elini ısırır. Nankör müdür nedir? Nankör olmayan bir insandan güzel bir haber duymak istiyorum. Tek bir güzel haber duymak istiyorum.

Bu dünyadaki bütün haberler kötü olamaz. Moralinizi bozmayın. Bir gün mutlaka güzel haberler arka arkaya sıralanacaklar. Buna gerçekten inanıyorum. O gün gelene kadar da tek bir güzel haber duymak istiyorum.
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

28 Mart 2016 Pazartesi

Lahore...

Günaydın dostlar…

Pakistan’a ilk gittiğim seyahatten aklımda kalan en büyük konu, insanların ne kadar mutsuz olduğu ve hiç gülmemesiydi. 190 milyondan fazla nüfusu olan ve hiç gülmeyen bir devlet. Defalarca gittim geldim, bir kere bile kahkahalarla gülen bir insan gördüğümü hatırlamıyorum. Konuyu bile unutmuşlar. En fazla tebessüm ediyorlar.
Beraber çalıştığımız Pakistanlı dostlarıma bu durumun nedenini sorduğumda, “İnsanların gülecek hali mi var?” diye bana cevap vermişlerdi. Bir başkası da, “İnsanların bugün gülecek bir şeyleri olmadığı gibi, ileriye yönelik umutlarını da her gün biraz daha kaybediyorlar.” demişti. Bu durum biraz tanıdık gelmeye başladı ama neyse.


Pakistanlıların çok büyük bir kısmı çok fakir insanlar. Bu tip ülkelerde sık sık karşımıza çıkan, ülke gelirinin çok büyük bir kısmının çok küçük bir zümrenin elinde olması durumu, Pakistan’da da mevcut. Çok lüks hayat yaşayan küçük bir kesim var ama onların da çoğunun İngiltere bağlantıları var.

Pakistan’da çok fazla iyi tahsil görmüş insan var. Çok da zekiler ama bu durumu bir türlü ülkeyi ileriye taşıyacak bir şekilde kanalize edemiyorlar. Bunun da en büyük nedenlerinden biri din istismarı. Medreselerin toplum üzerindeki etkisi çok büyük ve birçok yolda karşınıza çıkabiliyorlar.

Sokaktaki dilencilerin bile anadili gibi İngilizce konuştuğu bir ortamda, bu kadar tahsilli insan da varken, bu ülke çok farklı yerlerde olmalıydı, diye düşünüyorum. Aynı değerleri Hindistan paraya çevirdi, Pakistan çeviremedi.
Mutsuzluklar ülkesinin en büyük şehri, ülkenin güneyindeki Karaçi Limanı. 18 milyondan fazla nüfusuyla ikinci büyük şehri de Lahore. Coca-Cola Pakistan’ın merkezinin de Lahore’de olması nedeniyle ben de bu şehre defalarca gittim. Pakistan’ın bütün özelliklerini yansıtan, sokaklarda Mercedeslerle eşeklerin yan yana gittiği çok kalabalık bir bölge.
Lahore’da ve Pakistan’ın diğer şehirlerinde yıllardır terör olayları oluyor ama dünyanın geri kalanı Müslümanların ölmesini çok fazla önemsemediği için, bu saldırılar genelde çok fazla bir haber değeri de bulamıyorlar. Her gittiğimizde kaldığımız otelde (Lahore’un tek 5 yıldızlı oteli) bile patlama olmuştu ama saldırı olduğunda tesadüfen biz orada değildik. Daha sonra gittiğimizde, otelin ön tarafı zarar gördüğü için mutfak kapısından girip çıktığımızı çok iyi hatırlıyorum.

Pakistan’da hiçbir sokak çok fazla emniyetli değil. Sokaklarda yürüdüğünüz zaman etrafta çok fazla kadın görmüyorsunuz. Ülkede çok fazla yabancı da yok. Hatta "hiç yok" da diyebiliriz. Allah var; bizleri çok seviyorlar ama vize istemeyi de ihmal etmiyorlar. Ben kendi adıma, ne ülkeye girerken, ne de çıkarken hiçbir zorlukla karşılaşmadım.

Fakirliğin ve mutsuzluğun tavan yaptığı topraklarda, insanların yarınından endişe duyduğu bir ortamda, bir gram lunapark mutluluğunu bu insanlara çok gören katillerin köşe kapmaca oynadığı bir dünyada yaşıyoruz.
Birazcık mutluluk yaşarlarsa, bir saniye yüzleri gülerse alışırlar diye mi korktunuz? Hiç mi gülmesin bu insanlar? Politik nedenlerle ve din sömürüsü ile zaten her şeylerini ellerinden almışsınız. Sıcağın altında oturan, hareket etmek için motivasyonu olmayan, hiçbir umudu kalmamış bir topluma dönüştürülmüşler. Bir insanı sıfırlarsan, umutlarını yok edersen ondan sonra kontrol edilmesi çok daha kolay olur. Gelecekten hiçbir umudu kalmamış bir insan, senin keyfin olsun diye ölüme bile gider.
Ben, bütün zor yaşam şartlarına rağmen Pakistan’a her gittiğimde oradaki dostlarımla güzel vakit geçirdim. İnanmayacaksınız ama sık sık gülüyorduk da. Her zaman da bu insanların çok daha fazlasını hak ettiğini düşünmüşümdür.

Bu toplumu, lunaparktaki bir saniyelik mutluluğa mahkûm edenlere de, o bir saniyeyi bile çok görüp, suçsuz günahsız insanları öldürenlere de yazıklar olsun. Kimse unutmasın ki, kul görmese de, görüp sesini çıkarmasa da; Allah görüyor…

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

11 Şubat 2015 Çarşamba

Gülmek Sana Yakışıyor...

Günaydın dostlar. Gülmek yakışıyor olabilir ama etrafta gülen insan kalmadı…

Dün akşam yaşamının büyük bir kısmını yurt dışında geçiren bir arkadaşımla sohbet ederken, “Biliyor musun her geldiğimde dikkatimi çekiyor, bu ülkede artık kimse gülmüyor.” diye bir yorum yaptı.
İşin acı tarafı ben de, “Biliyorum.” dedim.


Geçekten de fakir, zengin kimsenin gülmediği mutsuz insanların ülkesi oldu artık bu topraklar. Bırakın gülmeyi her kesimden herkesin neşesi kaçık durumda. Mutsuz, enerjisiz, suratı asık bir toplum olduk çıktık.

Pakistan’a ilk gitmeye başladığım zamanlarda; en çok dikkatimi çeken şeylerden bir tanesi, hiç kimsenin gülmemesi olmuştu. En yüksek seviyedeki insanda, en düşük seviyedeki de hiçbiri gülmüyordu. Düşünüyorum da, bizler içerden çok ta anlamasak ta, biz de gülmeyen insanlar ülkesine dönüşmüşüz.

Niye bu insanlar gülmüyor diye sorduğumda, “Nasıl gülsünler ne bugünden, ne de yarından umutları yok.” gibi cevaplar verilirdi. Dünyanın en ileri gitmiş ülkeleri arasına girdik derken, hayatından umudu olmayan mutsuz insanlar ülkesine mi dönüştük? Refah seviyemiz arttıkça daha mutlu olmamız gerekmez miydi?

Konu ne olursa olsun, insanları yaşatan kalplerindeki umutlardır. Umudunu kaybetmiş toplumlar, dışarıdan veya içeriden gelecek her türlü tehlikeye karşı açıktırlar. İleriye yönelik bir ışık göremeyen, tünelin ucunda bir ışık göremeyen insanlar bir anda en tehlikeli kişiler olabilirler.

Benim kaybedecek bir şeyim yok sözü, varılması gereken en son nokta olmalı ve her insanın kaybetmekten korkacağı bir şeyleri olmalıdır.
Futbolla ilgilenen, ilgilenmeyen herkes bu sene maçlardaki seyirci sayısının azaldığını duymuştur. Yeni konulan kartlı geçiş sisteminin bu konuda bir etkisi olduğu kesin ama en büyük nedenlerden biri de insanların maça gidecek keyfi olmaması. Sezonluk biletler aldıkları halde, maçların birçoğuna gitmek istemeyen, içlerinden gelmeyen birçok arkadaşım var.
Ayrıca bu durum futbol ile sınırlıda değil. İnsanların genel anlamda keyfi yok. Kimse evinden dışarı çıkmak istemiyor. İstanbul’da ki her gün daha da kötüye giden yıpratıcı trafiğin bu konudaki rolü de büyük ama insanların dışarı gitmek için enerjileri, arzuları olmadığı da kesin…

Birçok iş kolunda, geçen seneye göre büyük düşüş var. Keyfi yerinde olmayan, mutlu olmayan insan dışarı gidip para harcamak istemiyor. Herkesin içinde yarının ödevini yapmamış çocuk huzursuzluğu var.

Geçen haftaların birinde 600 kişiye yapılan yemek davetine sadece 20 kişi gelirim dedi, son anda onunda yarısı gelmedi. Kimsenin içinden bir yerlere gidip sohbet etmek bile gelmiyor. Bir de Cuma akşamı trafik çilesi üzerine eklenince, son anda vazgeçmeler oluyor…
Arkadaşlar ekonomik şartlar çok zor, yaşam şartları çok zor, hayat çok zor, her şey çok zor. Ama ne olursa olsun neşemizi kaybetmemeliyiz. Umudumuzu ve neşemizi kaybedersek, geriye tutunacak neyimiz kalıyor?

Allah, kimseye trajediler yaşatmadığı müddetçe, rüzgârın yön değişikliklerini nasıl olsa aşarız… Emin der ki, ben okyanuslarda beklemişim, derelerde mi boğulacağım?

4 Şubat 2015 Çarşamba

Uçan Kuşa Borcum Var

Günaydın dostlar...

İyi mi ettik, kötü mü ettik bilmiyorum ama köyümüzde ileriye yönelik hiçbir umut göremeyince İstanbul’a göçmeye karar verdik…

Umutsuzlar Köyü'ndeki küçücük ama sıcacık evimizi, toprağımızı bırakıp düştük yollara. İlk önce İzmit’te bizim hemşerimiz olan Davut ağabeylerle kaldık bir müddet; daha sonra ben Erenköy Sebze Hali'nde hamallık işi ayarlayınca İstanbul’a, Çukurca’ya taşındık. Biliyorum Çukurca ismini hiç duymadığınızı, bizimkisi Ömerli ile Tuzla arasında minik bir vadide sıkışmış minicik bir gecekondular sitesi.

 
Buranın havası güzel, "İstanbul’da buradan daha güzel bir hava bulamazsınız" diyorlar ama ben yine de bizim köyün havasını arıyorum. Bir başka kokuyordu çiçekler, ağaçlar, bahçeler bizim oralarda.
Sabah olunca hepimiz birden evi terk ediyoruz. Çocuklar çamurlu yollarda dakikalarca yürüyerek bir zengin okulunun yanındaki barakadaki ortaokula gidiyorlar. Hanıma Ömerli’de bir sitede temizlik işi ayarladık, ben de her gün Erenköy Hali'ne kamyonlardan sebze ve meyve indirmeye gidiyorum. İnanmayacaksınız ama gidene kadar 3 kere otobüs değiştiriyorum. Köydeyken 2 saatte Kaymak Köyü'ne kadar gider dönerdim ama burada ancak Erenköy’e gidebiliyorum.

Şikâyet etmek istemiyorum, Allah'a şükür durumumuz çok iyi ama kazandığımız parayla geçinemiyoruz. Bırakın geçinmeyi; yiyip, içip ısınamıyoruz bile. Eve giren toplam para 2,200 TL den fazla. "Bu kadar para ile geçinilmez mi?" diyeceksiniz ama inanın geçinemiyoruz. Uçan kuşa borcumuz var. Nasıl ödeyeceğim bu kadar borcu hiç bilemiyorum. Bilemeyince de yakıyorum bir sigara.

Canım sıkkın dostlar. Olmayan paramı bir de her gün sigaraya yatırıyorum. "İçme" diyeceksiniz ama içmeyeyim de ne yapayım, canım sıkkın dostlar canım. Çocukları istediğim gibi yedirememek, gezdirememek, giydirememek, istediklerini alamamak çok canımı sıkıyor. Canı sıkılan insan ne yapar? Benim gibi sigara içer…
Zaman zaman siyasiler Tuzla ve civarına gelip meydanlarda konuşmalar yapıyorlar. Çukurca’dan hep bir toplanıp gidiyoruz. Sağ olsunlar minibüs filan da ayarlıyorlar. Söylemeye utanıyorum ama işin en güzel tarafı da meydanlarda dağıtılan sandviçler. Bir fırsatını yakalayabilirsem fazladan alıp hanıma çocuklara da götürmeye çalışıyorum. En azından bir akşamlık yemek işini halletmiş oluyoruz.

Dağıtılan tişörtlerden de alıyoruz. Çocuklar seviyor, yaz gelince hepsi bir örnek giyiniyorlar.
Açıkçası ben konuşmaları çok da dinlemiyorum. Benim aklım 3-5 tane daha sandviç alıp eve götürebilmekte. Her siyasetçi benzer şeyler söyleyip gidiyor ama ben hiçbirinin ne dediğini anlamıyorum. Yan yana iki tane yol yapacağız, ülke ilerleyecek, siz de rahat edeceksiniz diyorlar ama bu yolları zaten Çukurca’ya yapmazlar. İstanbul’da Büyük Cadde diye bir yer varmış, kesin gider bu yolları oraya yaparlar. Yolu Çukurca’ya yapacak ki bana bir faydası olsun…
Bu yol işi beni nasıl zengin edecek anlamadım ama herkes bağırdığına göre ben de bağırsam iyi olur. Adamlar bu soğuk havada çay da dağıttılar, şimdi bağırmazsam ayıp olur. Kim bilir belki bir gün yan yana yollar Çukurca’ya da yapılırsa, oradan geçen arabalardan para alırım. "İki yol" dediklerine göre, yolun birinden ben para alırım diğerinden de bizim Davut ağabey alır.

Bir de bu uçak alanı konusu var ama o bizim buralara hiç gelmez. Koskoca uçakların parasını hayatta bana yedirmezler. Halde bir Seyfi var. Onun dayısı bu uçak işinde çalışıyormuş. Uçak işinden parayı kesin onlar yer.

Meydanlarda çok mutlu oluyorum, bağırıyorum, çağırıyorum ama sonra eve dönünce de içime bir karamsarlık çöküyor. Bütün bu konuşulanların sanki benle hiçbir alakası yokmuş gibi bir his kaplıyor bütün içimi. Yine de umudumu kaybetmek istemiyorum. Bir gün zengin olacağıma inanmak istiyorum. Hem öyle olmasaydı, büyüklerimiz zenginleşiyoruz der miydi? Söylediklerine göre insanların birçoğu zenginleşmiş zaten. Biz yine anlaşılan kuyruğun sonuna kaldık. Koskoca insanlar benim gibi zar zor geçinen bir vatandaşı kandıracak değiller ya…
Bazen akşamları evin önündeki kırık masamda oturmuş çayımı, sigaramı içerken düşünüyorum kendi kendime. "Ulan bu İstanbul’a gelmekle iyi mi ettik, kötü mü ettik bilmiyorum" diyorum.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın...

26 Ocak 2015 Pazartesi

Mesaj Yok


Günaydın Dostlar,

Her yerde arıyorum…
 
Kalabalıktan adım atılamayan boş sokaklarda, gürültünün sessizliğinde, sakin denizin masmavi sularının karanlığında, beraberce dinlediğimiz şarkıların içinde, onun resimleriyle dolu boş duvarlarda, şarap şişesinin dibinde, kadehlerin kocaman kenarlarında, telefonun yanan her ışığında, soğuk kış günlerinin yakıcı sıcaklığında, kapı her çaldığında, karşıma çıkan her yüzde, her yerde, her zaman onu arıyorum.
Bilmiyor mu onu ne kadar aradığımı? Neden bir mesaj bile yok?

Yanılıyorsun güzel kardeşim.

Mesaj var.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın...

7 Aralık 2014 Pazar

Amcama Mektup ...


Sevgili Aziz amca, ne habersin?
Ben çok iyi değilim bu aralar.  Zaten etrafımızda bir sürü sıkıntı varken, bir de üzerine tuttuğum takım beni deli ediyor. Ligin 12. Haftasına geldik daha bir tane doğru dürüst maç oynamadılar.
Malum, bizim takım Anadolu yakasında olanı. Dün akşam yine maçları vardı ve yine bir tane bile gol pozisyonuna giremediler. Sen maçı kazandıklarına bakma, yine korkunç kötüydüler. Gol pozisyonuna girmeden maç kazandılar. Aziz amca, bir takım düşün ki, şampiyonluğa oynuyor ve lig sonuncusuna karşı oynadığı maçta bir tane bile gol pozisyonu yok. Oynadığın takım ligin en çok gol yiyen takımı ve sen bu takıma karşı kaleye şut çekecek bir pozisyona dahi giremiyorsun…


Gerçi kimle oynadıkları da çok fark etmiyor. Salı akşamı (biz kupayı önemsemiyoruz diye bir karar aldıkları için) kupa maçına gençlerden ve yedeklerden oluşan bir kadro ile çıktılar. Tahmin et ne oldu? O takım da bir tane bile gol pozisyonuna giremedi. Anlayacağın, A takımı, B takımı, C takımı hiç fark etmiyor. Hiçbiri gol atamıyor.

Aziz amca, takım dökülüyor. Zar zor aldığımız maçları da ayakta kalmayı başarabilen 3-4 oyuncunun çabasıyla alıyoruz. Bizim oyuncuların yıldızlıkları kâğıt üzerinden öteye gidemiyor. Sana biraz oyunculardan da söz etmek istiyorum ama hangi birinden başlayayım bilemiyorum.

Kaleci Volkan’dan başlayalım o zaman. Hani Volkan’ın zaman zaman gelen topu seyretme hastalığı vardır ya, bu sene o hastalık çok sık olmaya başladı. Topu, vurulduğu andan, ağlarla kucaklaştığı ana kadar seyrediyor. Allah'tan ki agresif tavırlarından bir şey kaybetmedi. O açıdan maşallahı var.
Geçen sene bu takımın başarısının en büyük nedenlerinden biri neydi? Sürekli ileri çıkan bekler. Aziz amca, bu sene o beklerden eser yok. Caner, sürekli bir şeylere kızgın ama bence neye kızgın olduğunu kendi de bilmiyor. Adeta çatacak yer arıyor. İsmail Kartal, 2-3 maçta, kırmızı kart görecek korkusuyla onu maçtan almak zorunda kaldı. Rıdvan Dilmen’in bir lafı var, “Top oynayamayınca futbolcu agresifleşir, faul yapar, hakemle didişir.” der. Acaba Caner’de de böyle bir durum mu var.
Gökhan mı? Eski Gökhan’dan eser yok. En son ne zaman ileriye çıkıp orta yaptı bilen yok. Defansı hiçbir zaman çok harika değildi ama hücum yönü iyi olan bir futbolcuydu. Hepsi bitti. Bu sene, birileri rica etmiş de onun için oynuyormuş gibi oynuyor.

Aslında Emre hakkında bir şey yazmak istemiyorum ama yine de 2 satır yazmadan edemeyeceğim. Emre, için 3 ihtimal var. Ya sakattır oynamaz, ya kırmızı kart görür, ya da oyunun ikince devresinde oyundan çıkar. En son ne zaman 90 dakika oynadığını hatırlayan yok. Hele gençler hiç bilmiyor. Benim görüşüm, takıma yarardan çok zarar veriyor. Oyun hırsı ile, agresif hareketleri bir birine karıştırmamak lazım. Ne zaman Emre’yi maçta görsem, “Kontrolsüz güç, güç değildir.” lafı aklıma geliyor. Etrafta Fenerbahçe nefreti oluşmasına katkı verenler listesinde ikinci sırada yer alıyor.

Bir de büyük çaba gösteren, gösteremediği zamanda sanki gösteriyormuş gibi yapmayı çok iyi bilen Kuyt’ımız var. Sempatik tavırları ve çabaları ile bizi kandırıyor. Aslında inan bir şey oynadığı yok. Bu sezon 12 maç oynadık, daha 12 gram yararını göremedik. Bu tipler, (Kuyt gibi, Roberto Carlos gibi tipler) kendilerini satmayı ve oynuyormuş gibi görünmenin inceliklerini iyi biliyorlar ve başarıyla uyguluyorlar.

Malum bir de Webo’muz var. Oyuna sonradan girince kurtarmadığı maç kalmıyor ama hata yapıp ilk 11’de başlatmayacaksın. Maçın tamamını oynamak bu arkadaşa uğursuz geliyor.

Sow ve Emenike’mi dedin? Onlar bırak futbol oynamayı nerede olduklarının bile farkında değiller. İkisinin de suratından mutsuzluk akıyor. Mutsuz ve isteksiz tavırları, benim bile yaşama sevincimi öldürüyor. Yarım metreden topu içeri atamıyorlar.

Transferin yıldızı ve tek transfer ettiğimiz oyuncu olan Diego, Anadolu havasına uyum sağlayamadı. Bu ülkede oynanan sert futbol ve rakiplerin sürekli formasından çekmesi küçük beyi etkiliyormuş. Bir tane oyuncu aldık, o da ayakta duramıyor. Bu arada hemen belirteyim, geldiğinden beri bir tane maç oynadı, onda da sakatlandı.
Geçen sene büyük umutlarla transfer ettiğimiz Alper de Diego’nun ikiz kardeşi gibi. Üflesen yere düşüyor. Bu çocuklara biraz ağırlık çalıştırmak gerekiyor. Çok çelimsizler. Aslında bunlar gibi bir tane daha vardı da, İtalya gezisine yollayarak şimdilik ondan kurtuldular.

Kibirli başkanın, “Her şeyin iyisini ben bilirim, bu takımın teknik adama bile ihtiyacı yok.” diyerek başa getirdiği İsmail hocayı da unutmamak lazım. Yüzündeki korku ifadesi, takımın yarısının her an kırmızı kart görecek futbolculardan kurulu olmasından mıdır yoksa kimsenin onu takmamasından mıdır bilinmez ama bu seviye de hiçbir tecrübesi olmadığı kesin. Çok iyi ikinci adam veya üçüncü adam olanlar, çok iyi birinci adam olacaklar diye bir kaide yok. Birçoğu da olamıyor.
Aziz amca, başkanımızdan hiç bahsetmeyeceğim. O konuya girersem bu yazı pazartesi sabahına kadar bitmez. Tek belirtmek istediğim konu, onun da her başkan gibi kibir katsayısının tavan yaptığıdır.

Özetleyecek olursak, taraftar mutsuz, takım mutsuz, herkes mutsuz. Maçlara giden sayısı inanılmaz derecede azaldı. Millet büyük paralar ödeyerek kör döğüşü seyretmekten usandı. Giriş kartı uygulaması, işsizlik, hepsi tamam ama millet şımarık futbolculardan, kibirli başkanlardan ve en önemlisi kötü ve isteksiz futboldan bıktı.
Averaj futbolculara veya modası geçmiş yabancılara ödenen astronomik rakamlar, takımları borca sokmaktan başka bir işe yaramıyor. Bütün kulüpler büyük borç altında.

Sevgili Aziz amca, bu konular yazmakla bitmez, sabah sabah başını ağrıttım ama herkes gibi bu konuda ben de çok mutsuzum. Hiç umudum yok ama belki birileri çıkar ve bu konuya bir çare bulur. Önlem alınmazsa çok yakında sokakta gazoz kapağı oynayan çocukları seyredeceğiz.
Saygılarımla yeğenin Emin…

31 Ekim 2014 Cuma

Çaresiziz Çaresizsiniz Çaresizler...

Sabah yazılarımda sürekli “umutsuzluğa kapılmak yok” gibi mesajlar veriyorum. En kötü şartlarda bile her zaman az da olsa bir umut olduğuna inanan bir insan olmama rağmen, ne yazık ki bu konuda arık benim de çok bir umudum kalmadı.  Hatta umutsuzum da denebilir.

Hangi konuda mı? Maden ocaklarının düzeltilmesi konusunda artık bir gram umudum yok. Bilhassa da kömür madenlerinin düzeltilebileceği konusunda hiçbir umudum kalmadı. Bu konuyu defalarca yazdım, çizdim ama sonunda düzelmelerinin mümkün olmadığına ben de ikna oldum.
 
Ne diyor büyüklerimiz? Bu konuyla ilgili yeni yasa çıkardık diyorlar. Neymiş yeni yasa? Artık 8 saat değil de, 6 saat çalışacaklarmış. İşin zorluğu ve yıpratıcılığı açsından iyi bir gelişme olmakla beraber, bu yasanın kime ne yararı var. İş güvenliği açısından bir gram yararı yok. Her daim aşağıda birileri olacağına göre, piyango belki sana değil de arkadaşına denk gelecek. Hepsi bu. Değişen bir şey yok, köle gibi görülen kömür madeni işçileri ölmeye devam edecek.
Başka ne yapmışlar? Artık 1,100 TL değil de, 1,900 TL alacaklarmış. Gelir düzeylerinin birazcık yaşanabilir bir seviyeye çekilmesi güzel olmuş ama bu gelişme kömür madencisinin hayatını nasıl kurtaracak. Değişen bir şey yok, köle gibi görülen kömür madeni işçileri ölmeye devam edecek.

Arkadaşlar Soma faciasının üzerinden 5 aydan fazla bir zaman geçti ve biz farkında olmasak ta maden işçileri hayatlarını kaybetmeye devam etti. Her ay averaj 10 maden işçisi hayatını kaybediyor ve kimsenin ruhu duymuyor. Sadece büyük facialar olduğunda bizlerin haberi oluyor. Diğerleri artık bu ülkede haber değeri bile taşımıyor.

Kimse kızmasın ama bizim gerçeğimiz bu. Bu ülkede madenciler ölmeye devam edecek.
Neden ders almıyoruz? Herkes birbirine bu soruyu soruyor. Ders alıyoruz, almıyoruz değil ama yapacak bir şey yok. Herkes gerçekleri biliyor ama söyleyemiyor. Arkadaşlar, madenlerimiz çok kötü. Bu konuda çağdaş dünyayı 200 sene geriden takip ediyoruz. Dün akşam programın birinde uzmanın bir tanesi, “madenlerimiz 1700’lü yılların seviyesinde” dedi. Bunun üzerine başka söyleyecek söz var mı?

Madenin sahibi suçlu, işletmecisi suçlu, denetleyicisi suçlu, sendikalar suçlu, daireler suçlu, herkes suçlu. Hepsini kabul ediyorum ama asıl neden bu madenlerin düzeltilmesinin mümkün olmaması. Dünyanın ileri gitmiş ülkelerinden denetleme ekipleri getirip bu madenleri denetlettirsek, “hepsini kapatın” gibi bir sonuç çıkacağından eminim.
Bazı arkadaşlar da diyorlar ki “kapatalım öyleyse”. Ne yazık ki bu da olmuyor. Pamuk ipliğine bağlı giden Türkiye ekonomisinin bu madenlerin kapatılmasını kaldırabilmesi mümkün değil. Uğruna ocaklar sönen o kalitesiz kömür bu ülkede çok işe yarıyor. Hükümetin “hadi bütün madenleri kapatalım” demesi mümkün değil.

Peki, o zaman ne yapacağız? Cevap veriyorum, hiçbir şey. Oturup kömür madencilerinin cansız bedenlerinin ocaklardan teker, teker çıkarılmasını seyretmeye devam edeceğiz. Kömür işçisinin ölümü göze alarak bu işe girdiğine zaten herkes kendini inandırmış.
Ne yapmış hükümet, her ne kadar güvenlik açısından bir yararı olmasa da, bir takım ekonomik şartları iyileştirmiş. Bunun karşılığında maden sahipleri ne yapmış? "Bana yeni yasa bir takım külfetler getirdi" diyerek zavallı kömür madeni işçisinin yemek gibi, servis gibi haklarını elinden almış. Çaresiz köleler de bu şartları kabul etmek zorunda kalmış.
Kömür işçisinin bu ülkede kölelerden bir farkı yoktur. Siz şimdi gidin bir iş yerine ve oradaki insanlara “bundan sonra yemeklerinizi bodrumda -5 katında yiyeceksiniz” deyin. Hepsi söylenmeye başlar ve bu uygulama yürümez. İşverenler yemekhanelerini daha sevimli hale getirmeye çalışırken, zavallı kömür işçisine reva görülen şartlara bakın. Neden mi? Çünkü o bir köle…
 
Kömür işçisi, gözlerini para hırsı bürümüş iş güvenliği ve iş sağlığı için 5 kuruş harcamak istemeyen işletmecilerle, 1700’lerin madenleri arasında sıkışıp kalmış. Çalışmasa ekmek yok, çalışsa hayatı tehlikede. Buyurun siz seçin. Aşağıda iki tane kardeşi olan kadıncağız, dün akşam televizyonda, “bari 3 aydır ödemedikleri paraları alabilsek” diyor. İşte durum bu kadar vahim ve acı.

Hiçbir konuda umudunu kaybetmeyen Emin bu konuda umudunu kaybetti. Kimsenin içini karartmak istemiyorum ama günümüzün gerçeği bu. Derinlikleri 400-500 metreyi geçmiş kömür madenlerinin bu aşamadan sonra düzeltilebileceğine inanmıyorum. Bir gün yangın, bir gün gaz, bir gün su, bir gün toprak derken kömür madencisi ölmeye devam edecek.
Bırakın madenleri düzeltmeyi, kurtulma şansını artırabilecek küçücük konuları bile yasaya koyamayan hükümette bizler gibi cesetleri seyretmeye devam edecek. Ayrıca hemen şunu da belirteyim bu konu sadece mevcut hükümetin yarattığı bir sorun değil. Bu sorun çok uzun yılların sorunu. Hangi hükümet gelirse gelsin hiçbir şey değişmez. Zaten bugüne kadar da değişmedi.

Çok üzgünüm ama ocak girişlerinde battaniyelerin altında, o milyonda bir umut için beklemeye devam edeceğiz.
Yüce rabbim bu ülkedeki madencileri de, herkesi de korusun…

25 Ağustos 2014 Pazartesi

Benim Halen Umudum Var...

Günaydın dostlar...

Ferdi baba “huzurum kalmadı” diyor ama ben onu eskiden hep “umudum kalmadı” diyor zannederdim. Belki de çok farklı değil ama huzurunuz kaçsa da, umut her zaman vardır. Oranı yüksek olabilir veya çok az olabilir ama umut her zaman vardır.

Düşündüğünüz zaman, biz aslında hiçbir şeyi bilmiyoruz, hep umut ediyoruz. Yola çıkarken, gideceğimiz yere muhakkak varacağımızı düşünüyoruz ama aslında bilmiyoruz, sadece umut ediyoruz. “Ağabey saat 3’te caddede buluşalım” derken, bütün yaptığımız saat 3’te orada olmayı umut etmektir.
Yola çıkmak demişken son günlerin favori konusu yüksek hızlı trenimizden bahsetmeden olmaz. Pendik – Ankara 4 saat. Pendik’e vardıktan sonra oradan Mecidiyeköy’e gitmek 4,5 saat ama o ayrı bir konu. Nedir 4 saat? Varış süresi değildir. 4 saatte varma umududur. Trenlere meraklı bir insan olarak en kısa zamanda ben de bu treni deneyip bu umudu taşımak istiyorum. Umarım kıçı, başı kopmadan Ankara’ya varır da, umudumu boşa çıkarmaz.
Umut hayatımızın her aşamasında yerini alır. Kalp bu, gider sever birini. Hiç bilmediği, görmediği insanı da sevebilir. Peki, o insan da seni sever mi? Bilemezsin, sadece umut edebilirsin. Seni, o insana kalbini açtıran, onun da seni seveceği umududur. Kimse oturup da, "O beni sevmese de fark etmez, ben onu seveceğim" hissiyle yola çıkmaz.

O da seni düşünüyor mudur acaba? Kim bilir. Belki düşünüyordur, belki de umurunda bile değilsindir. Belki de seni çoktan unutmuştur ama bunu kabullenmek içindeki umudu öldürmektir. Yapamazsın, içindeki umut fışkırmasa da, kombi alevi kadar yanmaya devam etsin istersin. Minik alev söndüğü gün; bütün oda, bütün ev, her yer kapkaranlık olur. Meğerse o minicik alevmiş her yeri aydınlatan.

Umut her şeydir. Umudun olmadığı yerde ışıklar söner, ortamı soğuk ve karanlık bulutlar kaplar. Hayatta umudunu kaybetmekten daha kötü bir şey yoktur. Zavallı insanları radikal işlere sürükleyen de kalplerindeki biten umutlardır.

Umut olmasa, averaj yılda bir seçim kaybeden Kemal amcam halen seçimlere girer mi? Bir dakika bu kötü bir örnek oldu. Doğru söylüyorsunuz, bence de bu sayılmaz. Onlar politikacı, koltuk sevdası filan oralarda başka parametreler var…

Kalplerimizdeki umuttur bizi bu takımların peşinden koşturan, hayatımızın en önemli parçası haline getiren. Her sene şampiyon olma umuduyla başlarız sezona. Bizim gibi fakir ülkelerin futboldan sonraki ikinci gerçeği de televizyon dizileridir. Ebe nine uçurumdan düşer ve iki dakika sonra dizi yaz tatiline girer. Şimdi 3 ay boyunca bekle dur "Acaba ebe nine yırtacak mı?" diye. Kimseye söylemesek de, bütün yaz boyu "yırtar inşallah" diye umut ederiz.
Her zaman söylediğimiz gibi, insanları yaşatan kalplerindeki umutlardır. Konu ne olursa olsun içimizde bir umut taşırız. Yeni bir iş bulma umudu, okulu bitirme umudu, para kazanma umudu, hepsi birer umuttur. Burada ihtimali en az olan umut da, piyango kazanma umududur. O minicik umut, insanlara yıllarca bilet aldırır.
Umutlarınızı iyi saklayın ama hemen elinizin altında, kolay erişilebilir bir yerde olmalarında da yarar var. O gün geldiğinde umut deposundan hemen çıkartabilmeniz lazım.

Beyninizin minicik bir kısmında umutlarınız her zaman hazır beklesin. Umutlar ne çok yakın, ne çok uzak ama hepsi oralarda bir yerlerde…

Sağlıklı kalın, mutlu kalın...

8 Temmuz 2014 Salı

Batan Güneş...

Nasıl oldu bilmiyorum ama son 20 yılda 5 tane film izlememiş olan ben, kendimi Ferdi Tayfur filmi izlerken buldum.  Maç seyrederken bile sıkılıp 20 kere kanalları değiştiren ben, hemen hemen hiç kanal filan değiştirmeden sonuna kadar da izledim.

Filmi kahramanı Ferdi Tayfur’un filmdeki ismi de Ferdi. Bu işe çok kafa yormak istememişler. Ayakkabılarındaki topuklar en az 6,5 cm. Kadın oyuncu kim? Tabi ki Necla Nazır. Beraber o kadar çok film çevirdiler ki, sonunda beraber yaşamaya başladılar. Tabi ki bir de ağanın oğlu kötü adam Sait rolünde tecavüzcü Coşkun var. Necla Nazırın adı mı, o da Nazlı.
Gençler fakir ailelere mensuplar ama birbirlerini de seviyorlar. Nazlının babası da olaya karşı değil ama 50,000 TL istiyor. Ferdi hasattan sonra parayı ayarlıyor, tam gidip kızı isteyecek, bir anda kardeşi Kemal kaza geçiriyor ve ameliyat olması gerekiyor. Ne yapsın zavallı Ferdi, çocuk sakat mı kalsın, ister, istemez veriyor başlık parasını çocuğun ameliyatına. Nazlı’ya da, “artık seni gelecek seneki hasattan sonra alırım diyor”. Nazlı uyumlu, “no problem” diyor.


Günler geçiyor Ferdi’nin para biriktirme işi çok iyi gitmiyor. Bu arada tahmin ettiğiniz gibi Sait’in de Nazlıda gözü var. Sait aslında kötü bir insan ama bizim iyi niyetli arkadaş canlısı Ferdi, onu arkadaşı, dostu zannediyor.

Bu esnada köye, yıllar önce Almanya’ya gitmiş Arif dönüyor. Arif’in altında bir tane Ford Taunus, boynunda da asılı durumda kocaman bir tane kasetçalar var. Arif’in durumu iyi, köyde havasında geçilmiyor. Köy yeri herkes bir birini tanıyor ve bizim kötü adam Sait, Arif’ten Almanya’ya gitmek konusunda, Ferdi’yi kandırmasını istiyor. Ferdi para kazanmak için, Almanya’ya giderse, kız da Sait’e kalacak.

Ferdi ikna oluyor ve başlık parasını kazanmak üzere hemen Arif ile beraber Almanya’ya gidiyorlar. Nasıl pasaport çıkardığını ve vize aldıklarını göstermiyorlar. Arif ağabeyi hallediyor herhalde.
Nazlı, Ferdi’nin gitmesini hiç istemiyor ama başka çarede yok. Son günün hepsini tarlalarda koşarak geçiriyorlar, ve her Türk filminde olduğu gibi arkada da şelaleler akıyor.


Bir günlük bir araba yolculuğundan sonra bizimkiler Münih’e varıyorlar. Benzincinin birinde durduklarında bizim Arif, Ferdi’yi bırakıp kaçıyor. Ferdi armut gibi kalıyor benzincide. Lisan bilmez, yol bilmez, iz bilmez. Nasıl oluyor bilmiyorum ama Ferdi gazino gibi bir yerde, masaları temizlerken, orada duran sazı görüyor ve başlıyor çalmaya. Ayrıca stadyumda yer gösteriyor, boş kalan zamanlarında da çöpçülük yapıyor.

Ferdi, Almanya’da günde 23 saat çalışırken, back home Nazlı’nın mide bulantıları başlıyor ve hamile olduğu anlaşılıyor. En son mısır tarlalarında koşuyorlardı, bu iş nasıl oldu ben de anlamadım. Durumdan haberi olmayan, ağa oğlu, zengin adam Sait, babasını kızı istemeye yolluyor ama bu esnada onlar kızın hamile olduğunu bilmiyorlar.

Kızın babası da, paraları görünce, “verdim gitti” deyiveriyor. Ferdi filan bir anda unutuluyor ama kız ne yapıyor, bir gün Sait’in babasının yolunu kesip, “benim Ferdi’yi sevdiğimi bütün köy bilir, ayrıca da ben hamileyim, vazgeçin benden” diye ağlıyor, zırlıyor. Adam düzgün bir adam, bu işe bozuluyor ve oğlu Sait’te dahil olmak üzere önüne gelen herkesi dövüyor.
Sonrada kızın babasına gidip, “utanmıyor musun hamile kızını bize vermeye” diye bir araba laf söylüyor. Kızın hamile olduğunu duyan baba, gidip kızı evire, çevire dövüyor ve kapıya atıyor. Gidecek yeri olmayan kızcağız da, Ferdi’nin annesinin ve kardeşinin yanına gidiyor. Unutmadınız değil mi Kemal’i? Bu bizim ameliyatı için başlık parası giden, Kemal. Anne diyor, “gel bebeğim sen benim kızımsın artık”, “ Kemal’in odasında kalırsın Kemal’de aha burada yatar.


İyi güzelde, Sait boş durur mu? Sait bütün köyü dolduruyor ve bunları döverek köyden kovuyorlar, arkalarından da evlerini yakıyorlar. Meğerse tepede küçük bir yazlıkları varmış, bizimkilerde oraya sığınıyorlar. Bütün bu itiş, kakış esnasında, zavallı anne felç oluyor ve ne konuşabiliyor, ne de yürüyebiliyor.

Tabi bu arda, mısır tarlasında koşarken olan çocuk doğuyor ve büyüyor. Pislik Sait’te, bütün köye, “bu Nazlı ile Kemal’in çocuğu” diye yayıyor. Pisliğe bak sen, öyle olmadığını bile bile neler yapıyor.
Ferdi mektuplar yazıyor ama postacının yolunu gözleyen Sait, “ağabey sen yorulma, bende o tarafa gidiyorum” diyerek, her seferinde mektupları postacının elinden alıp kendi okuyor. Sonrada kendi kafasına göre, aralarını bozacak şekilde cevaplar yazıyor.

Bu arada Almanya’da, hatırlayacaksınız Ferdi, orada duran sazı kurcalıyordu ya, bunu gören bir tane Anadolu çocuğu, “ağabey madem sen saz çalabiliyorsun, gelecek hafta buraya gelecek olan Huri Sapan’ın kadrosunda bir eksik var, onunla çalışsana” diyerek, Ferdi için şöhretin kapısını aralıyor.
 
Allah’ın hikmeti bir gün Ferdi, Münih tren istasyonunda, onu benzincide ekip giden Arif’e rastlıyor. Arif tüymeye çalışıyor ama Ferdi Kalsplatz yakınlarında bir yerde onu yakalıyor. Niye bıraktın ulan beni filan derken, Arif, Marienplatz’a doğru yürürken bizimkini yine kafalıyor ve beraberce Türkiye’ye dönmeye karar veriyorlar.
Pislik Arif bu seferde çocuğun pasaportunu alıp kendi cebine koyuyor. Neden mi yapıyor bunu? Neden olacak bizimki Kapıkule’den giremesin, bir sürü sorun çıksın da, ülkeye dönemesin diye.

Arif deliler gibi araba sürerken, bir anda kaza yapıyorlar ve Arif ölüyor. Ferdi’de ağır yaralı ama küçük bir sorun var, Ferdi’nin pasaportu, Arif’in cebinden çıktığı için, köye haber Ferdi öldü diye gidiyor. Hatta, Alman konsolosluğu, tepedeki köy evine, Ferdi’nin bavulunu da yolluyor.

Ferdi, aylarca komada kalıyor ve sonunda iyileşip yurda dönüyor. Nasıl geldiğini bilmiyorum ama tam köy yolunun kavşağında minibüsten iniyor. Minibüse nereden bindi diye sormayın bilmiyorum. İner, inmez kavşakta kim var? Sait. Ulan haberleşsen bu kadar denk gelmez. Sait alıyor arabasına bunu ve yolda, kardeşin Kemal ve Nazlı seni arkandan bıçakladılar filan diye dolduruyor.
Ferdi, küçük dağ evine vardığında evdekileri mutlu mesut yaşarken ve tarlaya gitmek üzere hazırlık yaparken görüyor. Ne yapsın insanlar, bu öldü zannediyorlar ve hayatlarını devam ettirmeye çalışıyorlar. Sait’in de yardımlarıyla, bir anda hepsinden nefret ediyor ve annesini de sırtına alarak, tutuyor İstanbul’un yolunu. Uzun bir müddet şarkı söyleyerek, çöllerde annesini sırtında taşıyor. Demek ki dağ evinin arkasında çöl varmış. Allah’tan topukları batmıyor kumlara. Bu arada çocuğu da, Kemal’in çocuğu zannediyor.

Ferdi, İstanbul’da Huri Sapan’ın ekibinde çalışmaya başlıyor ve bir gün ekibin en önünde saz çalarken, kadın mikrofonu ona uzatıyor ve bizimki o anda meşhur oluveriyor. Bir anda ekranı, Ferdi’nin plakları, posterleri kaplıyor. Çok meşhur olan Ferdi’yi kardeşi bir gün köy kahvesindeki televizyonda görüyor ve hemen koşup İstanbul’a abisinin yanına gidiyor. Abi gururlu, “defol git” diyerek Kemal’i kovuyor. Kemal gidiyor ertesi gün, Ferdi evinde felçli annesiyle otururken, bir anda çocuğuyla beraber Nazlı geliyor. Bunlar season ticket aldı herhalde zırt, pırt gidip geliyorlar. Kapıyı da kim açıyorsa, kimseye sormadan, bunları doğrudan salona alıyor.
Doğal olarak gururlu Ferdi, onları da kovuyor ve Nazlı çocuğu orada bırakıp ağlayarak evden gidiyor. Sizce nereye gidiyor? Tabi ki intihar etmeye. Tam bu esnada Ferdi şaşkın şaşkın bakarken yıllardır konuşmayan annenin dili çözülüyor ve her şeyin doğrusunu anlatıveriyor.

Annesine inanan Ferdi, atlıyor arabaya doğru, son hız kızın intihar edeceği tepeye gidiyor. 7 tepeli şehrimde, kızın hangi tepeye gittiğini eliyle koymuş gibi buluveriyor. Gerçekten de bu sanatçıların hisleri kuvvetli oluyor.
Ben, yakalayamayacak zannediyordum ama atletik bir yapıya sahip olan Ferdi, son saniyede yetişiyor ve kızda intihardan vazgeçip “Ferdi” diye koşmaya başlıyor. Tam her şey güzel olacak derken, bir anda Sait çıkıyor ortaya. Season ticket aldılar ya, meğerse o da gelmiş İstanbul’a ve ne oluyor demeye kalmadan Ferdi’yi vuruyor.

Yaralı Ferdi, son enerjisiyle arabasına binip Sait’in üstüne sürüyor ve geri, geri kaçmaya çalışan Sait uçurumdan düşüyor. Bir saniye sonrada nikah yapıyorlar. Ferdi nefsi müdafaa dan yırtıyor herhalde, ne bileyim.
Vallahi yoruldum. Güzel, mutlu bitişler hepinize nasip olsun. 20 sene sonra tekrar bir film seyredersem yine yazarım. Güneşiniz hiç batmasın…

29 Mart 2014 Cumartesi

Fatmagül Yolundan Dönmedi Sen de Dönemezsin

Günaydın Dostlar,

Yok öyle yarı yoldan dönmeler…

Yok öyle en ufak bir dalgada yan yatmalar…
Yok öyle en ufak bir belirsizlikte çökmeler…

Yok öyle kaçıp gitmeler, terk etmeler…
Yok öyle anlamadığımız bir şeyden tırsmalar, korkmalar, sonuçlar çıkarmalar…

Yola çıktığın zaman, yolun sonunu muhakkak göreceksin.

Döndü mü Fatmagül yolundan? Dönmedi. Korkmadı mı? Korktu. Bütün insanlar üzerine gelmedi mi? Geldi. Zaman zaman vazgeçmeyi düşünmedi mi? Düşündü. Karşı taraf güçlü müydü? Güçlüydü. Hem de maddi, manevi her anlamda güçlüydü.
Ağabeyi Rahmi’den başka da hiç kimsesi yoktu hayatında ama dönmedi Fatmagül yolundan. Gitti yolun sonuna kadar.

Bu arada Rahmi demişken geçen gün dizinin bir tanesinde gördüm, bizim Rahmi son zamanlarda epeyce bir erkek olmuş. Önüne gelene posta koyuyor. Hava değişimi yaramış Rahmi’ye.

Her zaman içeride ve dışarıda birçok düşman olacaktır. Fatmagül için de durum öyleydi. Dışarısı düşman kaynıyor, içeride sevgili yengesinin yapmadığı kalmıyor ama Fatmagül sonunda başarıyor.

Diyeceksiniz ki "Amma da abarttın, sonuçta bu bir roman, bu bir dizi." Evet, bu bir dizi ama binlerce Fatmagül var oralarda bir yerlerde. Ayrıca hayat da zaten milyonlarca dizi dizi resimler değil mi sonunda? O resimlerin içinde gülmek de var, ağlamak da koşmak da var, yürümek de uzaktan bakmak da var, tam ortasında olmak da ama yok dönmek, yok yarı yolda pes etmek. Yola çıkan insan yolun sonunu muhakkak görmeli.

Neydi Fatmagül’ün suçu? Sabah namazından önce sokaklarda koşmaktan başka hiçbir suçu yoktu. Bekliyor muydu başına gelenleri? Hiç ama hiç beklemiyordu. Beklenmedik resimler karşısında elbette bocaladı bir müddet ama pes etmedi. Sıfır hissettiği resimlerde "Bir, iki, üç!" diyerek yeniden başladı.
Fatmagül’ün bütün parametrelerini bir yana bırakın, onun en büyük parametresi güçlü olmasıydı. İlk başlarda kendisi bile ne kadar güçlü olduğunun farkında değildi. Yaşam, içindeki gücü ortaya çıkarmaya zorladı onu.

Siz içinizdeki gücün farkında mısınız?
Emin der ki "Her zaman iyi el gelirse babam da iyi King oynar, önemli olan gelen elin en iyisini oynayabilmektir."

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…